Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Burjuvazinin askeri, kapitalistlerin savaşının kurbanı olmayacağız!

Burjuvazinin askeri, kapitalistlerin savaşının kurbanı olmayacağız!

Kırmızı Pazartesi isimli roman gelişi önceden bilinen ve herkesin gözü önünde bir meydanda güpegündüz işlenen bir cinayeti anlatır. Cinayet gelmekte, herkes onu görmekte ama onu önlemek için hiçbir şey yapmamaktadır.

Sonrasında yüzbinlerce, milyonlarca insanın ölümüne yol açmış olan savaşların başlangıcında da küçük olaylar bulunur. Bir dizi politik gerilim ve kapalı kapılar ardında yürütülen diplomasi, burjuva politikacıların yüksek sesli ulusa çağrılarını izleyen bir sukast, bir sınır ihlali, ateş açmayı, görülmemiş bir hızla tankların, uçakların, füzelerin, orduların devreye girdiği, bombaların yağdırıldığı, gürültülü marşlarla başlayan bir savaş izler.

Bu savaşların askerleri her iki tarafta da işçiler ve köylülerdir. Ve yüksek sesle söylenen marşlarla, zafer çığlıklarıyla başlayan bu savaşlar, emekçilerin evlerine açlık, ölüm, acı ve yıkım olarak döner, ağıtlarla biter.

Savaş kışkırtıcısı bir hükümet

Kürt halkının demokratik istem ve özlemlerini ordu, polis operasyonları ve mahkemeleriyle bastırmaya çalışan AKP hükümeti bölgesel güç olma stratejisinin ayrılmaz bir parçası haline gelmeye başlayan saldırgan dış politikasıyla büyüyen bir tehdit oluşturuyor. Suriye kara sularında Türkiye devletinin istihbarat uçağının düşürülmesinden sonra gerçekleştirilen MGK toplantısında “Suriye’nin tehdit olduğu” tespiti ve füzelerin ve askeri birliklerin sınıra sevki, “angajman değişmiştir” açıklamasıyla Suriye sınırı içinde olsalar dahi sınıra yaklaşacak Suriye birliklerinin vurulacağı tehdidi Türkiye’yi adım adım savaşa sürüklüyor.

Eğer Suriye sorunu sadece Suriye’den ibaret olsaydı, bağrında Bölgedeki tüm taşları yerinden oynatacak ve bölgesel savaşa yol açacak unsurları taşıyor olmasaydı bu hükümetin izlediği saldırgan dış politika gereği, casus uçak vurulmadan da önce “insani yardım koridoru açma” adı altında Suriye’ye girilmiş olunacaktı. Bu tespit Türkiye devletinin son aylarda artan ölçüde müdahale, tampon bölge oluşturma ve savaş yanlısı bir politika izlediğini belirtmek içindir. Buna karşın Suriye’nin iç koşulları, Bölgedeki dengeler ve dünya dengeleri diplomasiyi sadece saldırı için kullanmaya çalışan bu saldırgan politikanın istendiği gibi uygulanmasına şu an için imkan vermemektedir.

Birincisi, katliamlarına yenilerini ekleyen, gerici bir diktatörlük olan Esad-Baas rejiminin yerine geçecek bir iktidar bloğunun oluşturulamamış olmasıdır. Sadece bir burjuva aile elitinin değil ve sanıldığı gibi sadece bir mezhebe -nasırilere- dayanan bir kesimin değil, laik siyasal yapısıyla sünnilerin bir kesiminin, azınlık din ve mezheblerin burjuvalarının ve bürokratlarının da yer aldığı bir iktidar bloğunun varlığı, bunun karşısında muhalefetin ana gücünü ise şer-i islam düşüncesinden kopamamış, burjuva liberal dönüşüm sürecine ne ölçüde sokulabileceği belirsiz İhvan’ın oluşturması. Suriye’de Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye’nin aktif desteğine -silahlandırma, paralı askerler sokma, sabotaj gruplarının eğitimi, lojistiği, haberleşme sistemin kurulması- karşın emperyalist burjuvazinin istek ve tercihlerine uygun bir siyasal iktidar alternatifi oluşturulabilmiş değildir. Bu çelişki dışarıdan müdahale ile Suriye’deki yönetim devrilip iktidar bloğu parçalansa dahi ilk elde, hatta orta vadede yeni bir iktidarın oluşturulmasını belirsiz bırakmaktadır. Böylesi bir belirsizliğin ortaya çıkartacağı kaos ise Libya’da Mısır’da olanların çok daha fazlasıyla içeride ve sadece içeride değil tüm Bölgeyi kaplayacak sonuçlar oluşturmaya adaydır.

İki, Suriye, İran’dan başlayıp Irak’tan geçen, Lübnan’a uzanan bölgesel bir fay hattının aktif olduğu bir ülkedir. Dolayısıyla Suriye sorunu İran sorunu, Irak sorunu, Lübnan sorunu ve dört parçada yer alan Kürt sorunudur. Bölgede bulunduğu yer itibariyle Libya’dan çok farklıdır. Ayrıca elindeki silahlar daha güçlü ve ordusunun savaş kapasitesi daha yüksektir. Tetikleyici ve sıçramalı gelişmelere açık olan bu durum, emperyalist güçlerin kendi iç durumları ve dengeleri, politikadaki öncelikleri, bölge hegemonyası için mücadele eden bölgedeki kapitalist ve diğer gerici devletler arasındaki ilişki ve dengeler açısından sorunun kolay ve kestirme askeri çözümlerine imkan vermemektedir.

Üç, Dışışleri bakanı Lavrov’un her gelişme sonrası saat geçirmeden yaptığı açıklamalardan da anlaşılacağı gibi Rusya sürece çok aktif olarak dahil olmuştur. Lavrov büyük harflerle konuşmakta, yapılacak bir müdahalenin bölgesel bir savaşa gidebileceğini, hatta nükleler silahların kullanılacağı bir savaşa dönüşebileceği tehditlerini savurmaktadır. Emperyalist güçler içerisindeki mücadelede uzun bir gerilemeden sonra atağa geçen Rusya, Suriye’yi Ortadoğu ve Akdeniz havzasındaki geleceği açısından kritik önemde gördüğü gibi, Kafkaslar ve Asya’daki mevzi kayıplarıyla birlikte geriye gidişi durdurma yönünden hegemonya mücadelesinin yoğunlaşma noktası haline getirmiştir. Emperyalistler arası güç ilişkileri açısından konjonktürü kendi lehine tıkanma oluşturarak değerlendirmektedir. Çin’in de daha geriden gelen benzer bir politikası vardır.

Dört, Türkiye’nin sadece İran’la ve İsrail’le değil, yakın hatta buluştuğu Suudi Arabistan ve Arap Birliği ile de rekabet ve hegemonya mücadelesi vardır. Emperyalistlerle olan ve olacak olan ilişkilerle içiçe gelişen bölgesel hegemonya ve güç mücadelelerinin oluşturduğu karmaşık ve sonu görülemeyen belirsizliklerle dolu tablo, Türkiye burjuvazisinin bütünü içinde olduğu gibi, AKP ile daha doğrudan bağlantılı bir bölümü tekelleşmiş Musiad ve Tuskon gibi burjuva kesimler içerisinde de Ortadağu’daki stratejik denge ve ilişkiler, saldırgan dış politikanın siyasal, diplomatik ve askeri boyutları, askeri müdahaleye girişme ya da bundan kaçınma üzerine görüş farklılıklarına yol açmaktadır.

Beş, Türkiye’de burjuva demokrasisine geçişle ortaya çıkan yeni dengesizleşme -öncekilerin de yeni duruma taşınması-, güç mücadeleleriyle burjuva demokrasinin sınırlarının oluşması süreci içeride çoklu bir istikrarsızlığa yol açmaktadır. İçeride siyasal istikrarı oluşturamamış burjuvazi, partileri ve hükümetlerinin bu koşullarda her yönden içerdeki sorunu şiddetlendirecek, nasıl biteceği belli olmayan bir savaşa girmesi-girememesi de büyüyen bir gerilim ve çatışma eksenidir. Bu durum sadece dışarıdaki koşullar, dengeler, kimlerle stratejik ittifak kurulacağı, kimlerle kurulmayacağı üzerine oluşan tartışma ve görüş farklılıklarıyla birlikte sorunun asıl olarak içerideki boyutlarını ortaya çıkartmakta, oluşturduğu sorun ve handikaplarla politikada farklılıklar ve çatışmalar oluşturmaktadır. Bu sadece Kürt sorununa dahi uygulandığında birbirinden oldukça farklı iki politika ve karşıt çözüm olasılığını çıkartmaktadır. Yeni bir anayasayla siyasal istikrar oluşturma arayışı, toplumsal sınıfsal istek ve beklentileri karşılamaya uzaklığı ve geri düzeyde bir burjuva demokrasisi ile istikrar oluşturma tutumuyla şimdiden sonuçsuz kalmaya mahkumdur.

Birbirini kesen bu gelişmelerin sonucu olarak(Amerikan seçimleri, saldırgan dış politikanın uygulayıcısı Sarkozy’nin gitmiş olması, Avrupa’nın iç durumu,…,eklenebilir.) ambargo, içeride kontra faaliyetin örgütlenmesi, muhalefetin etkin bir odak haline getirilmeye çalışılması gibi adımlar dışında ABD, AB açısından vites küçültülmüş, Rusya ve Çin’in karşı tavrıyla uluslararası toplantılar ardı ardına sonuç alınamadan dağılmıştır. Son toplantılarda Rusya’nın da dahil olacağı bir çözüm için pazarlıklar yoğunlaştığı gibi, içeride de Esad’ın sembolik çekilmesi -ki bu bile açıktan telaffuz edilmiyor- , halihazırdaki iktidar bloğunun kalabileceği ya da onund a dahil olduğu bir hükümetle daha uzun süreli bir geçiş süreci stratejisi oluşturma yönünde bir politika değişikliğine gidilmiştir. Dün Cenevre’de yapılan zirve de önceki 6 maddelik Annan planına tekrar destek verilmesinden öteye geçmemiştir. ABD’nin Güvenlik Konseyi’ne askeri müdahaleyi de içeren bir kararın alınması çağrısı, Rusya’nın karşı tutumu gözününde tutulduğunda Suriye’de kısa dönemde bir çözüm olmayacağı, bir yandan ortak uzlaşı açıklamaları yapılır, dengeler gözetilirken her tarafın -sadece ABD ve Rusya’nın değil- kendi elini güçlendirecek, dengeleri kendi yönünden bozacak yönde politikalar, provakasyonlar geliştireceği öngörülebilir.

Kükreyen fare, çizilen karizma

Kırkpınar ağası havalarında savurup esen Recep Tayyip Erdoğan’ı, “Ortadoğu’da bizim haberimiz olmadan bir sinek bile uçamaz” diye heyheylenen Dışlşleri Bakanı Davudoğlu’nu eşekten düşmüşe çeviren, vurulan uçaklarına karşın bir şey yapamaz durumuna düşüren bu etmenler olmuştur. Karizmasının çizilmesinden sonra Türkiye’nin Nato’dan diplomatik bir “arkandayız” desteği dışında eli boş dönmesi, Ankara’da dün yapılan Güvenlik Zirve toplantısı sırasında bir Amerikan yetkilisinin Wall Street Journal’e servis edilen “Türk uçağı Suriye karasularının içinde uçaksavar ateşiyle vuruldu” açıklamasını da eklemeliyiz. Ki bu Türkiye devletine “sorunu tırmandırma, kendi başına hareket etme, sınırlarını bil” uyarısıyla ayar verme açıklamasıdır.

Her politikanın dayandığı bir sınıf ve ekonomik bir temeli vardır. Bugün dincisi, laikçisi, türkü, kürdüyle Türkiye tekelci burjuvazisinin tüm kesimleri inşaat, petrol yatırımları, ayakkabı, pantolon, çorap, çimento, bisküvi ihracıyla, kasabıyla berberiyle Ortadoğu’ya girmiş, bölgeyi ekonomik yönden hinterlandı haline getirmeye girişmiştir. Bundan dolayı, Ortadoğu politikaları öncelikle Türkiye burjuvazisinin tekelci ve henüz tekelleşmemiş kesimlerinin ortak politika ve stratejisidir. Sermaye ve meta ihracıyla genişleyen ekonomik hegemonya kurma mücadelesi, siyasal ve askeri politikalarla birlikte yürütülmektedir. Bir yıl öncesine kadar “sıfır sorun” temelinde sürdürülen genişleme ve hegemonya politikası bugün saldırgan bir dış politika ve askeri güç kullanımı ile yeni bir biçime bürünerek devam ettirilmek istenmektedir. Bununla birlikte maceracı bir seyre giren dış politikayla ilgili olarak Türkiye burjuvazisinin içerisinde ittifak ilişkileri, kimlerle olunacağı, kimlerin karşıya alınacağı, alınıp alınmayacağı, müdahalenin biçim ve boyutları, zamanı, getirecekleri, götürecekleri, olası çatışma ve savaşların sonuçları, iç politikada ve ekonomide yaratacağı etkileri üzerine boyutlu görüş farklılıkları bulunmaktadır. Bu görüş farklılıkları AKP, CHP, MHP, BDP’nin politikalarında da vücut buluyor. Geniş bir yayılım stratejisi içerisinde çevreleyen ülkelerin her biriyle stratejik işbirliği düzeyinde ilişkiler kurmaktan, bunların bir bölümüyle keskin bir düşmanlık bir bölümüyle ittifak biçimine geçen, “oyun kurucusu” olması iddiasına karşın oyunu hangi sınırların içerisinde kurabileceği sadece karşısında olduğu ve çatıştığı devletler tarafından değil, müttefikleri tarafından da hatırlatılan Türkiye devletinin girdiği maceracı dış politika hattı burjuvazinin çeşitli kesimleri açısından bir iştiha kabartması yaratıyor olsa da, içerdiği risklerle tehlikeli ve ihtiyatsız bir gidiş olarak görülüyor. İçerideki politik istikrarsızlık, Suriye sorunu ile daha da büyümüş olarak karşılarına çıkan Kürt sorununun çözülmemişliği, ordu operasyonlarına artık bir son verme yönündeki hükümet tutumuyla Gülen grubunun dibini kazıyıncaya kadar operasyonları sürdürme tutumu ve özel yetkili mahkemeler krızine dönüşen gelişmelerle iç politikaya da doğrudan dahil oluyor. 300 milyar doları aşan dış borç, cari açığın büyüklüğü, bir savaşın burjuvazinin her bir kesimi için yaratacağı farklı sonuçlar, Ortadoğu’daki bir savaşın on yıllarca sürebilecek yeni bir istikrarsızlığa yol açma olasılığı, Kürt sorununu savaş yoluyla bastırma imkanı ile bunun mümkünsüzlüğü ve çok daha büyük bir sorun olarak karşılarına çıkma olasılığı, gerilim ve savaş politikalarıyla kurulacak hegemonya, sermaye yatırım ve pazar alanının genişletilmesi ile terziye konuluyor. Krizin basıncı ve yıkım etkisi arttıkça savaş diplomasisi ve savaş, burjuvazi açısından bir çözüm yolu olarak çıkar. Bununla birlikte savaşın ve sonuçlarının oluşturacağı tehlikeler, belirsizlikler, riskler büyüyen bir tehdittir de. Rekabetin şiddetlenmesi, politik farklılık ve yarılmalarla ilerler bu süreç. Gidişat bu şekilde devam ederse belirtilenlerle birlikte iç siyasette büyük çalkalanmalara ve değişmelere de gebedir.

Güdümlü füzeler sınırda

AKP hükümeti, saldırı ve savaş için ortamı terörize etmektedir. Güdümlü füzeler sınıra gönderilmiştir. Bir casus uçağın Suriye karasularında ne aradığını açıklamak yerine minareyi kılıfa sokmaya çalışmakta, ardı ardına güvenlik zirvelerini toplamaktadır. Gerilime dayanan saldırgan dış politika, bölgesel güç olmanın, hegemonya oluşturabilmenin koşulu haline gelmiştir. Recep Tayyip Erdoğan hükümeti, Suriye’ye askeri müdahaleyi en fazla isteyen hükümet durumundadır. İçeride olduğu gibi dışarıda da bir savaş kışkırtıcısı hükümet olmaya gitmektedir. Düşürülen uçakla çizilen karizmayı punduna getirerek karşı bir vuruşla yeniden kazanma hesabı yapılmaktadır. “Angajman değişikliği”, sadece bir misilleme vuruşu için değil, Suriye ordusunun kendi sınırlarına yakın bölgelerdeki hareketini de kısıtlama ve engellemeyi hedeflemektedir. Hareket sahası daraltılmış olsa da askeri bir yanıt vermeden, kuru kükremelerle içeride ve dışarıda çizilen karizmayı düzeltmek ve bölge gücü olma iddiasını sürdürmek mümkün değildir; bu durum onun saldırı ve provakasyonlara girişeceğini gösterdiği gibi, karşı bir vuruş yapabilmek için de fırsat kollayacaktır.

İşçiler yaşamlarını ve geleceklerini karartacak bir savaşa genel grev genel direniş ile karşılık vermelidirler

Diplomatik çevrimlerden geçse, uzlaşı ve duraksamalarla ilerlense ve tek olasılık olmasa da Suriye’ye müdahale ve savaş tehlikesi artmıştır. İşçiler, kapalı kapılar ardında alınan, yaşamlarını geleceklerini söndürecek olan gerginlik politikalarına, savaş demagojileri ve savaş kararlarına kararlılıkla karşı çıkmalıdır. Bir casus uçağının Suriye’nin hava sahasında ne aradığı sorulmalıdır. Kimin için savaş, kimin kimle savaşı sorularını açıkça sormalıdırlar. Savaş davullarının çalışmasına, Fetih filmlerine, fetihlerle yaşamlarının daha iyi olacağı yalanlarına inanmamalıdırlar. Kana batırılan bir ekmeğin rüşvet olarak sunulmasını nefretle reddetmelidirler. İşçiler için savaş, kendisi gibi 8-10 saat kölece çalışan, düşük ücrete talim eden Suriyeli işçileri kendisini sömüren burjuvazi için öldürmek, artı değer üreterek burjuvazi tarafından sömürüldüğü yetmiyormuşçasına onun için öldürmek ve ölmektir. İşçi sınıfı açısından tek bir savaş olarak da kalmayacak olan bu savaş, kölece çalışma, sesini soluğunu çıkaramama, yıkım, ölüm, acı, ağıt demektir. Dün bir bugün iki, 3 milyar dolarlık uzun menzilli yeni füzeler alınacağı açıklanmıştır. Emekçiler için bunun anlamı yeni vergiler demektir. Kamu işçilerine %6’lık, enflasyonu dahi karşılamayan bir zam dayatılırken 3 milyar doların Amerikan silah tekellerine verilmesi demektir. Petrol fiyatlarının fırlaması, yüz doların üstüne çıkması, aldığımız, yediğimiz içtiğimiz her ürünün pahalanması demektir. Büyük patronlar, bankalar savaşı kara çevirir, silah tekelleri, petrol tekelleri paraları istiflerken, işçilerin, kent ve kır yoksullarının, köylülerin evlerinde ağıtlar yakılması demektir. Rusya’dan, İran’dan gelen doğalgaz ve petrol vanalarının kapanması, doğalgaz fiyatlarının tavan yapması, soğuktan donmak demektir. Eve giren ekmeğin daha da küçülmesi, lokmaların kanlanması demektir. Kapitalistlerin çıkarları için, borsa spekülasyonlarıyla büyük karlar elde etmeleri uğruna emekçilerin ölmesi, kendisi gibi işçi olan bir diğer halkın evlatlarını öldürmesi demektir. Savaş haberlerini izlemek, yakınlarının ölüm haberlerini almaktır. Olmayan özgürlüğünün tümden elinden alınması, ölme ve öldürmeye çevrilmesidir.

Sınıf birliğinin -ve işçi sınıfının sendikal örgütlenmesinin- üretim ve emek organizasyonlarıyla, fiili saldırılar ve yasalarla parçalanmasına, aidiyetin ulus, din, mezhep, birey temelli oluşturulmasının üzerine, savaş yoluyla daha büyük bir bölünme ve kutuplaşma eklenecektir. Türk ve Kürt emekçiler arasında yaratılan düşmanlık tohumları büyütüldüğü gibi buna sünni-alevi düşmanlığı eklenecektir. Savaşın işçi sınıfına getireceği, işçi sınıfının içerisinde düşmanlığın büyümesi, burjuvazinin bundan yararlanarak çalışma ve yaşam koşullarını daha da ağırlaştırması olacaktır. Sendikaları toplu sözleşme ve grev yapamaz hale getirecek saldırı yasaları ve yasakların savaş ortamı ve savaş gerekçesiyle fiilleştirilmesi olacaktır. En sıradan işçi eylemi, hakların istenmesi dahi savaş ortamı gerekçesiyle reddedilecek, ihanet sayılacaktır. Grevler, toplantı ve gösteriler yasaklanacaktır.

Burjuvazinin askeri olmayacağız

Savaşın önlenmesi, emperyalistlerin ve bölge kapitalist ve diğer gerici devletlerinin arasındaki pazarlıklara, güç mücadelerine, uzlaşmalara ve onları izleyen çatışmalara bırakılamaz. İşçi sınıfının birliği kapitalistlere karşı sınıf savaşımından, ulusal, dinsel, mezhepsel ayrımlara açık bir şekilde karşı durmaktan geçer. Sınıf birliğinin, yaşamını ve geleceğini savunmanın, kapitalistlerin ucuz askeri olarak ölmemenin koşulu, savaş ve savaş politikalarına karşı çıkmaktır. İçeride Kürt halkına karşı saldırı, dışarıda savaş kışkırtıcısı bir hükümete dönüşen AKP hükümetinin yıkılması, bu savaşın arkasında yatan burjuvazinin, petrol, silah, inşaat, sanayi tekellerinin, bankaların, borsa spekülatörlerinin açığa çıkartılmasıdır. Silahları bir başka halkın emekçi evlatlarına değil, kendi burjuvazisine çevirmek, savaş politikalarını yenilgiye uğratmak ve onu yıkmaktır.

AKP hükümetinin geniş bir toplumsal desteği olmakla birlikte, gerilim ve savaş politikaları için aynı düzeyde bir desteğe sahip değildir. Sünni islam ve Türk milliyetçiliği, yeni osmanlıcılık gibi kültürel ideolojik motiflerle saldırgan politikalarını beslemeye ve büyüyen Türkiye’den kendilerine düşen payı alacakları vaadiyle emekçileri kandırmaya yönelse de bu destekler kendi içinde kırılmaya, bölünmeye açıktır. Bunun dışında farklı nedenlerle gerilim ve savaş üzerine oturtulmak istenilen dış politikaya karşı olan geniş kesimler bulunmaktadır. Saldırı ve savaş hükümetinin bu politikalarını uygulayamaz hale getirecek, meydanı dar edecek, yıkıma götürecek karşı bir politik hamle yapılabilir. Şu ya da bu devrimci partinin herhangi birisinin ve toplamının gücünün ötesinde bunun dinamikleri, güçleri ve olanakları vardır. Saldırı politikalarına dur diyecek, savaşı önleyecek bir politik hattın oluşturulması mümkündür. Sendikasızlaştırma, grev yasaklama, işten atma, ücretlerin düşürülmesi, köle işçi ticareti büroları, bölgesel asgari ücret politikaları boyutlanan saldırılar ile yayılmacı ve saldırgan dış politika bir bütündür. Dış politika ile iç politikanın içiçe geçmesi sadece burjuvazi ve hükümeti için değil, işçi sınıfının bugünü ve geleceği açısından da yaşamsal önem kazanmıştır. Türkiye tekelci burjuvazisinin saldırgan ve hegemonyacı dış politikasına karşı çıkılmadıkça burjuvazinin ve AKP hükümetinin içerideki saldırıları da püskürtülemez. Sadece burjuvazinin ve hükümetinin saldırgan dış politikasına dur demek için değil, işçiler yaşamlarını ve geleceklerini savunmak için, ekmek ve özgürlükleri için, krizin bedelini ödememek, krizi kapitalistlerin büyüyen krizine çevirmek için “burjuvazinin askeri olmayacağız” belgisini yükseltmeli, genel grev ve genel direnişe hazırlanmalıdır.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*