Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Burjuva devlet krizini sokak siyasetiyle derinleştirelim!

Burjuva devlet krizini sokak siyasetiyle derinleştirelim!

“gülü çiğdemi filan bırak
sardunyayı karidesi filan bırak
acıyı ve ölümleri bırak
oy pusulalarını ve seçimleri bırak
evet
seçimleri özellikle bırak
çünkü açlık çoğunluktadır”

Turgut Uyar

Çoğunlukta olan açlığın kendi gücünü görmeye ihtiyacı var. Kendi geleceğini hayal etmeye, kurgulamaya ve kurgusunu gerçek kılmaya… En temel ihtiyaçlarımız, bugün toplumsal zenginlik birikimi onca büyümüşken hala tehdit altındaysa, sınıfın büyük bölümü hala temel ihtiyaçlarını karşılayıp karşılayamama noktasındaysa, çoğumuz geleceksizlik sarkacı ve yaşamda kalma güdüysüyle AKP’nin “hayırsever kapitalist devletinin” sadakasına mahkum bırakıldıysak biyolojik olduğu kadar düşünsel, duygusal, ruhsal olarak da açlık ve sefalete sürüklenmiş durumdayız demektir. Tam da bunun için çoğunlukta olan bizlerin kölece çalışmak-yaşamak-yönetilmek istemediğimizi yanıbaşımızdaki sınıf kardeşlerimizle yan yana gelerek konuşmaya, paylaşmaya, örgütlenmeye ihtiyacımız var. Biliyoruz ki çoğunlukta olan açlık, kapitalist sistemde açlığını büyütme pahasına meta ve hizmet üretirken kendisini sınıf olarak oluşturan sınıf mücadelesini de üretir. Çünkü, “Üretme eylemi sadece nesnel koşullarda değişiklik yapmak değildir. Örneğin köy kasaba olur, vahşi doğa temizlenir tarla olur. Fakat üreticiler de değişirler, kendilerine yeni nitelikler katarlar, kendilerini üretim içinde geliştirirler, yeni güçler ve düşünceler, yeni ilişki tarzları, yeni ihtiyaçlar ve yeni dil geliştirirler.(Grundrisse, Marx) İşçiler, fabrikalarda, işyerlerinde, plazalarda her gün devinim halinde. Sınıflaşma süreci, kendisi için sınıf olması, bu devinim içerisinden gerçekleşecek. Birer arı kovanı misali uğuldayan üretim alanlarında, yaşam alanlarında, okullarda seslerimiz birbirine karışarak çoğalacak, güçlenecek.

Marcin-Owczarek_13

Borsa seçimi önceden satın aldı

Seçim bitti ama önümüzde dört ay sonra cumhurbaşkanlığı seçimi var. Sonra da genel seçim. Ve çoğunlukta olan açlığın seçim sandıklarında sersemletilmesi tehlikesi üzerinden atlayabileceğimiz bir şey değil. Tekelci burjuvazi ve küresel mali oligarşi seçim konjontürünü yaşanan devlet krizini aşmak için değerlendirmeyi hedefliyor. Yerel seçimler bunun ilk etabıydı. Sonuçlar yakın vadede bir çözümü olanaklı kılmış değil. Ancak bu küresel mali oligarşinin öngördüğü bir senaryoydu. Hazırlıksız yaklanan, büyük düşlerden büyük hayalkırıklığına savrulan AKP’nin cemaat eliyle küresel güç odaklarınca güçten düşürülmesi stratejisiyle ikbal arayışına giren CHP , MHP ve cemaat partisi gibi AKP karşıtı burjuva muhalif güçlerle liberal reformist sol çevreler oldu. Seçim öncesi dolar ve euro’nun düşmesi ve borsanın toparlanmaya başlaması, yerel seçimlerde çıkan tablonun küresel mali oligarşi cephesinden önden satın alındığını gösteriyordu. Seçim sonuçları içte özellikle liberal çevreler başta olmak üzere umudunu sandığa bağlayan herkeste bir hayalkırıklığı ve umut kırımına yol açarken küresel mali oligarşi cephesinden resmin bütününe hakim olmanın verdiği bir rahatlık sözkonusu. Strateji oyunlarında kısa erimli senaryolar değil birkaç hamle sonrasını da hesaba katan bir oyun kuruculuğu devrededir. AKP küresel mali oligarşinin küresel-bölgesel güç ilişkilerine karşıt yönde hamlelerine devam ederse ergeç oyun dışı bırakılacaktır. Bunun kanlı mı kansız mı olacağını belirlemede bir karşılığı vardır seçimlerin. İplerin sıkı sıkıya tutulmasını gerektiren bir jeopolitik durum ve konjontürün varlığında elbette bu öyle kolayca yapılabilecek bir tercih değildir. Zira kaos aralığı her zaman öngörülemez sonuçlara da gebedir. Hele de isyan ve direnişin fay hattının geçtiği bir Türkiye’de. Gezi isyanının ardçı sarsıntılarının eksilmediği ve önümüzün de 1 Mayıs ve Haziran direnişinin yıldönümü olduğu şu günlerde. Bu yüzden her hamle ince elenip sık dokunacak, AKP’nin çizgi içerisine çekilmesinin tüm olanakları zorlanacaktır.

16imadenci

Seçim konjontürü Türkiye siyasetinin, üst kurumlarının ve elbette ekonomisinin yeniden yapılandırılması süreci için değerlendirilecektir. Seçimler bu yeniden yapılandırma sürecinin hangi enstrümanlarla, nasıl dizayn edilebileceğini gösterecektir. Ancak bu salt burjuva klikler arası ilişkiler bağlamında değerlendirilebilecek bir şey değil. Öyle gelişirse, kesinlikle yaşanacak olan, sistemin hasar tespit raporunun çıkarılması ve bunun zafer kazanmış olan, yeniden yapılandırma sürecinde ön alan burjuva kesim tarafından öncelikle bize fatura edilmesi biçiminde olacaktır. Nitekim yerel seçimlerle birlikte ilk raundu kazanmış olanlar konumlarını sağlamlaştırmak ve güç kazanmak için hamleleri peş peşe sırlayacaklar. Bir burjuva kliğe yaslandığımızda, onun programına yazıldığımızda bu faturayı iade edebilmemiz mümkün değildir. Bizim burjuvazinin rejim krizini, tekelci kapitalist devletin krizini derinleştirmekten başka çaremiz yok. Çünkü bizim sokak siyasetimize alan açacak olan, yakıcılaşmış ihtiyaç ve özlemlerimizin, özgürlük talepimizin karşılık bulacağı -burjuvazi açısından metazori olarak- seçenek budur. Mevcut durum içerisinde tekelci kapitalizmin önünü görmeye başlaması, bizim çanımıza ot tıkayabilmesi anlamına gelmektedir.

Liberalizmin cephaneliğinde yer alan, sistemin bekası için gerekli ilkeleri ve yasaları savunmak bizim işimiz değil. Kural koyucu, yani burjuvazi, bunları işçi sınıfı ve emekçilere karşı örgütlenmiş kolektif kapitalist olarak devletini sağlamlaştırmak, bize karşı tüm aparatlarını gerekli olduğu her durumda birer iç savaş organı olarak tahkim etmek için, sakin zamanlarda ise bizim üzerimizde rıza üretimiyle hegomonya oluşturmak ve bizi sisteme içermek için koymakta ve savunmaktadır. Hiçbir kavram, yasa yoktur ki sınıflar üstü olsun. Bu yazdıklarımız adrese teslim olsun: Ülkenin bir krize sürüklenmesinden, kaos çıkmasından öneğin bir TÜSİAD gibi, bir liberal aydın gibi burjuvazinin zaviyesinden bakarak paniğe kapılanların işçi sınıfı ve emekçilerle bir işi kalmamış demektir. Devrimci söylemler ise sadece yazılanların ve konuşmaların ambalaj kısmıdır. Burjuvaziyle aynı korku ve tedirginliği duymak… Geminin karaya oturmasından korkuyor burjuvazi, peki ama bu geminin kürek mahkumları olan bizler neden korkuyoruz, karaya oturması yada fırtınaya yakalanması bizim isyanımızın koşullarını olgunlaştırmaz mı? Ulusal-cinsel-sınıfsal köleliğimize son vermek için yürüttüğümüz mücadeleyi daha da büyütmemizi ve nihai darbeyi vurmamızın olanaklarını geliştirmez mi? Ya da birbirine düşen düşmanımızın güç kaybetmesiyle kölelik zincirlerimizi kırma mücadelesini yükselttiğimizde içinde bulunduğumuz esaret koşullarında bir gevşeme sağlayamaz mıyız? Mevzi kazanıp bunları sağlamlaştırabilme fırsatı elde etmez miyiz? Liberal reformistlerimizin, devrimci sosa bulayarak söylediklerine baktığımızda, “aman kaos çıkmasın” diye bir burjuvaziye akıl vermedikleri kaldı diyeceğiz, ama onu verenler de var. Seçim sonuçlarını değerlendirirken bazıları istikrar arayışı ve buna uygun bir sonucun çıkmayışından dolayı yaşadıkları hayalkırıklığını ifade ediverdiler.

burşuva tek insanNeoliberal yeniden yapılanma ve restorasyon

Neoliberal burjuva demokrasisi özü itibariyle tekçiliği esas almaz, tüm kimlik ve yapıları artıdeğer sömürüsünü azamileştirebilecek şekilde kapsamayı, çelişki ve çatışmaları -sınıfsal çelişki ve çatışmaları ise alabildiğine derinleştirerek- yumuşatmayı, yönetilebilir hale getirmeyi hedefler. Türkiye’nin 2000′li yıllardaki serüveni neoliberal yönetişimciliğin her alan ve soruna doğru genişlemesi anlamına gelen adımların atılmasını içerir. AKP, 28 Şubat konjonktürüyle iyice baskılanan toplumsal kesimleri, katı bir Kemalizmle ötekileştirilen toplumun ağırlıklı bir bölümünü oluşturan sunni muhafazakar kesim başta olmak üzere -Kürtlerin, Alevilerin ve diğer ulusal azınlıkların öteki olma hikayesi ise asli unsur olarak hiçbir zaman kabul görmedikleri için daha derin bir arkaplana sahiptir ve neoliberal içermeci siyaset bu kesimler için öyle düz bir çizgide ilerlemedi, ilerlemiyor- sisteme daha içeriden dahil edilmelerini sağladı. Öte yandan katı ulus devlet çizgilerini küresel mali oligarşiyle uyumlu hale getirmek için hamleler yaptı. Devletin daha önceki kırmızı çizgileri Güney Kürdistan başta olmak üzere Kürt sorununda, Ermeni sorununda, ezilen mezhep ve azınlık dinleri konusunda tedrici olarak değişmeye başladı. AKP, rejim krizinin birer unsuru olan tüm sınıfsal-toplumsal-ulusal sorun ve çelişkileri neoliberal sermaye birikim rejiminin önünde engel oluşturan tüm eski katı yapı ve ilişkileri yeniden yapılandırarak ilerledi. Onun bu performansı içinden geldiği “abdestli sermaye”nin yanısıra TÜSİAD’ı da arkalamasını sağladı. AB ile üyelik müzakerelerine başlanması ve atılan yapısal düzenleme adımlarıyla liberal çevrelerin (bu kategoriye “yetmez ama evet”le soldan dahil olanları da dahil etmeliyiz) desteğine mazhar oldu. AKP muhafazakarlık katsayısı oldukça yüksek olan Türkiye toplumuna bu adımların taşınması yönüyle de kullanışlı bir aktördü. Neoliberalizm burjuvazinin değişmez kırmızı çizgisi olan kapitalist sömürünün azamileştirilmesini ve devamlılığını sağlamak için farklılıkları (elbette ücretli kölelik sistemine ve tekelci kapitalizmin şiddet tekeline, azami sömürü-azami egemenlik ilkesine karşı kolektif davranma-örgütlenme dinamiklerini ortadan kaldırarak) içeriden nüfuz ederek yönetir, “öteki”ye, ulusal-cinsel-mezhepsel-dinsel vb. farklı kimliklere (elbette sınıf kimliği hariç) sınıfsal-toplumsal-ulusal mücadelelerle sınırları genişleyip daralan bir görünürlük kazandırarak burjuva sınıf egemenliğinin toplumsal temelini genişletecek şekilde kısmen özerklik tanır. AKP’yi 2011 yılına kadar tüm burjuva kesimleri açısından makbul kılan tam da bu neoliberal yeniden yapılandırma adımlarını atmış olmasıdır.

Ancak AKP asıl olarak dayandığı burjuva kesimlerine sermaye aktarımına (Erdoğan İstanbul sermayesine karşı rest anlamına da gelecek şekilde sermayenin el değiştirdiğini ve yeni bir zengin kesimin ortaya çıkacağını müjdeliyordu) giriştiğinde ve devlet gücünü kullanarak bu kesimin önünü düzlemeye yöneldiğinde TÜSİAD tarafından sıklıkla uyarılmaya başlandı. Dış politikada da yine küresel mali oligarşinin küresel-bölgesel politikalarıyla çelişen adımlarıyla tekelci burjuvazinin eleştiri dozajı iyice arttı. AKP-cemaat çatışması da (küresel mali oligarşi ve tekelci burjuvaziyle başlayan çelişki ve çatışmanın bir başka tezahürü olarak) 2012 yılına kadar benzer bir gelecek projeksiyonuna sahip olan koalisyonun AKP’nin başlatmış olduğu bu restorasyon süreciyle birlikte çatırdamaya başladı. AKP son dönemde, rejim krizinin temel unsurları olan uluslar arası-sınıflar arası-burjuva sınıf kesimleri arası-ulusal-cinsel-mezhepsel sorun ve çatışmaları yönetilebilir hale getirmek bir yana derinleştirdi. Öte yandan içeride neoliberal sosyal içermeci siyaseti iyice geriye doğru çekerek burjuva sınıf egemenliğinin toplumsal temelini -oysa onun küresel mali oligarşi ve tekelci burjuvazi nezdindeki başarı hikayesini asıl kaynağı geniş çevreler üzerinde rıza üretimini sağlaması ve neoliberal sosyal içermeciliğin alanını genişletmesiydi- daralttı. İşçi ve emekçilerin, gençlerin, kadınların, Kürtlerin, Alevilerin, LBGTİ bireylerin sınıfsal-toplumsal-ulusal köleliğe karşı demokrasi ve özgürlük taleplerini yakıcılaştırdı. Bu, Gezi isyanı olarak döndü. 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarıyla burjuva devletin krizi tehlike çanlarını çaldı. Bu koşullarda gidilen 30 Mart yerel seçimleri ise tekelci burjuvazinin, önünü görebileceği bir tabloyu çıkarmamış oldu.

imagesLiberal reformizm ve “sandığın bekası”

Tekelci burjuvazi, AKP’nin her an patlamaya hazır bir mayın gibi, artık ipin ucunu elinden kaçırdığı ve hükümette kalıp konumunu sağlamlaştırmaya ayarlı günübirlik hamlelerle ilerlediği için öngörülemez durumu nedeniyle oldukça tedirgin. Diğer yandan Gezi Direnişi ile başlayan isyan dalgası sönümlenmiş değil. Forumların daralmasıyla geriye doğru çekilmeye başladığı süreçte 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonu geldi, AKP hükümetinde cisimleşen tepki ve öfke birikimi yeniden alevlendi. Ancak Gezi kitlesini “Çare sandık” diye burjuva düzen sınırlarına hapsedetme operasyonu salt liberal aydın çevreler ve CHP gibi bir burjuva düzen partisiyle sınırlı kalmadı. Gezi isyanının şiarlarını sandık siyasetinin garnitürü haline getirerek kullanan (HDP’sinden TKP’sine, ÖDP’sinden Halkevlerine) liberal reformist cenah da iş başındaydı. Hükümet istifa sloganlarının yerini hükümeti sandıkta götürmek için 30 Mart sandık siyaseti aldı. Bunun tek istisnası Berkin Elvan’ın cenazesi oldu. Ancak o da cenaze töreniyle sınırlı kaldı.

Yerel seçimler geçti. Sandık kitlelerdeki gerilimi düşüren bir etki yapmadı. Devlet krizinin de hafiflemek bir yana derinleşeceğini söylemek için kahin olmak gerekmiyor. Varolan rejim krizi ve burjuva devletin krizi bu haliyle daha uzun süre sürdürülebilecek durumda değil. Her an, her olay ve gelişme kıvılcım etkisi yapabilir. Sistemin tüm unsurları hareket halindeyken, bardak dolup taşma noktasına gelmiş vaziyetteyken onu taşırmadan yaşamak her an sırat köprüsünden geçmeye benzer. Burjuvazi, krizini tüm unsurları yeniden yapılandırarak çözemediği koşullarda sistemi tehdit eden toplumsal çelişki ve çatışmalar kendisini gösterecektir.

Gezi kitlesi cephesinden öfkenin kaynağı olan AKP sandıkta geriletilememiş oldu. Tüm toplumsal-sınıfsal çelişkiler de yerli yerinde hem de daha da derinleşmiş olarak durmakta. Tekelci kapitalist devletin önündeki tüm çelişkileri baskılayıp geriye doğru çözme stratejisi de yeni saldırı ve baskı politikalarıyla devrede. İşçi sınıfının sanayideki bölüğünün büyük oranda AKP’ye desteğini sürdürüyor olması, Gezi isyanının sınıfsal yönünün zayıflığı, kitleler içerisinde sistemin sigortası olan seçimlerin, temsili demokrasinin kurum ve ilişkilerinin yıpranmış olmasına rağmen etkinliğini sürdürüyor olması bugünkü en temel handikaplarımızı oluşturmaktadır. Bu tablonun içerisinde, bu tablonun oluşmasındaki katkısıyla liberal reformizmi anmadan geçmeyelim. Liberal reformizmin en büyük günahı çoğulcu, katılımcı demokrasi hedefiyle, liberal demokrasinin derinleştirilmesinden öte bir şey olmayan radikal demokrasi söylemiyle neoliberal burjuva diktatörlüğünün sınırlarına çarpa çarpa çığlıklaşan özgürlük arayışları ve demokrasi talepleriyle sokak siyasetinin tadını almış olan kitleleri yeniden burjuva demokrasisi idealine çağırmalarıdır.

Seçim öncesi 17 Aralıkla başlayan küresel mali oligarşinin cemaat üzerinden geliştidiği AKP’yi hizaya çekme, olmadı oyundışı bırakma hamlesine karşı AKP’den kurtulmayı küresel mali oligarşiye ve burjuva kesimler arası çelişki ve çatışmalara havale eden yaklaşımlar, seçim öncesi sandığın gücünü, etkisini zayıflatacağı, hatta seçimlerin yapılmasını bile riske edebileceği kaygısıyla kitlelerin sokağa çıkmaması, tape siyasetinin nesnesi haline gelmesi için ellerinden geleni yaptılar. Berkin Elvan’ın cenazesi belki Gezi’den de büyük bir kalkışmaya yol açabilecekken onu bir cenaze töreni sınırlarına çekerek ülkenin dört bir yanında sokağa çıkan işçi ve emekçileri, okulları boykot eden gençliği dizginleme çabası içine girdiler. Youtube, twitter yasaklarına karşı kitleler sokaklara akmadıysa, ülkeyi alenen bir savaşa sokmak için yapılan senaryolar, Dışişleri bakanlığında yapılan zirve dinleme kayıtlarıyla faş olmuşken meydanlar dolmadıysa, bu, işçi sınıfı ve emekçilerin sandıkla hipnotize edilmiş olmalarındandır.

En çarpıcı olanı HDP’nin arkasına dizilenlerin tavrı olsa gerek. CHP, kitleler sokağa inmesin diye kendi misyonunu yerine getiriyorken HDP çevresinin yaptığı da seçim çalışmalarına kaldıkları yerden devam etmek oldu. Kürdistan’da Erdoğan’ın seçim mitingi öncesi ikinci Berkin Elvan vakası yaşanmış (10 yaşındaki çocuğun gaz fişeğiyle tıpkı Berkin gibi kafasından vurulması) olmasına rağmen Gezi öncesinin rutini olan basın açıklamalı protestolarla yetinilmesi, bu sınırların aşılmaması ve seçimlerin güvenliğine halel getirilmemesi için gösterilen azami çabayı kaydetmek yeterlidir. Çıkan tapelerle, ortaya saçılan irin ve pisliği “yesinler birbirini” diye seyretmek, salt protest eylemlerle yetinmek veya bunları seçim kampanyasına malzeme olarak görmek burjuva devlet krizi karşında nesneleşmekten başka bir şey değildir. Sokağı değil sandığı işaret edenlerin elbirliğiyle yaptıkları işçi sınıfı ve emekçileri (işçi sınıfı devrimcileri olarak biz de, sandığı işaret etmeyen kesimlerle birlikte farklı bir ağırlık oluşturamadığımız, sokağı alternatif olarak örgütleyemediğimiz için bu denklemi bozamadık) nesneleştirmek olmuştur.

ekim_devrimi-118 Brumaire’i gömen seçim değil Komündür

Bir seçim konjonktürünün içindeyiz. İlk etabı bitti. Buradan çıkarttığımız derslerle, #Oyumsokağa diyenleri çoğaltacak, ideolojik-politik olarak bu seçeneği pratiğin, sokak siyasetinin gücüyle -önümüzün 1 Mayıs, Haziran günleri olmasının avantajını da kullanarak- güçlendirecek bir duruşa ihtiyacımız var. Şimdiden önümüze bir başka sandık dayatılıyor. İşçi sınıfı ve emekçileri yine sandık siyasetiyle sersemletip Tayyip’in köşke çıkmasını engellemenin yolu olarak oy hesapları yapanlara 18. Brumaire’i tarihin çöplüğüne gömenin sandık değil Paris Komünarları olduğunu hatırlatalım. Hemen şimdi harekete geçmeliyiz. Oyumuzun rengi belli. Hepsini tarihin çöplüğüne göndermek için bugünden sokakları, meydanları kuşatmalıyız. Erdoğan seçilmesin de kim seçilirse seçilsin anlayışıyla hareket edildiğinde kitlelerin bu yönde mobilizasyonu sağlandığında karşı karşıya kalacağımız tehlikeyi şimdiden görelim. Doğrultu kazandıracak olan 1 Mayıs. Sınıf temelinde bir karşıtlık eksenini oluşturabilirsek bu fasit daireyi yıkabiliriz. Burjuvazinin, seçim konjonktürünü Haziran isyanını soğurmak için değerlendirmesi onun sınıf karakterinin, sınıf programının, sınıfsal tutumunun bir sonucudur. Bizim sınıf karakterimiz, programımız, duruşumuz ise sokağın ateşini sürekli harlamaktan geçiyor.

Gezi kitlesini salt seçmene indirgeyerek nesneleştiren yaklaşımların seçim sonuçlarından sonra yaşadıkları ruh haline bakmak gerekiyor. Sokak siyasetinin tadına varmış olan kitleleri temsili demokrasinin sınırlarına hapsederek, sandıktan AKP’yi geriletme stratejileri geliştirenler karalar bağlasın. Öte yandan hızlıca 1 Mayıs’ı merkeze alarak işçi sınıfı ve emekçilerin gündemini farklılaştıramazsak bu nesneleştirilme harekatı kitleler üzerinde etkide bulunacak ve bir dahaki patlama anına kadar yeniden bir kabuğuna çekilme süreci yaşanacaktır. İsyan ve direnişimize, ‘bu milletten bir şey olmaz’da vücut bulan bir ruh halinin sirayet etmesi -orta sınıfların mevcut havasının egemen olması da diyebiliriz- en büyük tehlikedir. Gezi kitlesine tam da bu bir şey çıkmaz denilen kesimi, işçi sınıfı ve emekçilerin en güvencesiz, en geleceksiz, en ağır çalışma ve yaşam koşulları altında ezilen kesimlerini örgütleyerek kattığımızda dengeler sarsılacak.

Burjuvazi sınıfsal çıkarlarını tüm toplumun genel çıkarları olarak sunarak kitleleri kendi davası için mücadeleye koşar. Burjuvazinin kendi çıkarlarını tüm toplumun çıkarları olarak gösterebilmesinin dinamikleri -sınıfsal karşıtlık ve çelişkinin derinleşmesi ve burjuvazinin tarihsel olarak ilericiliğini kaybetmiş olmasıyla- görece daralmış olmasına rağmen varlığını sürdürmektedir. Tüm köklü yapısal dönüşüm süreçlerinde burjuvazi, bu süreçlere eşlik eden siyasal-toplumsal kriz dinamiklerini (işçi sınıfı ve emekçilerin eskisi gibi yaşamak-yönetilmek istememe istem ve taleplerini manipüle ederek) dönüşüm sürecinin payandası haline getirmeye çalışır. Rejim krizinin hafifletilmesi veya aşılmasının tek yolu budur.

16_haziran_04Sınıf temeli, sınıf politikası, sınıf pratiği

Çok açık, bugün AKP’nin işçi sınıfı ve emekçilerin en güvencesiz, yoksul, geleceksiz kesimlerinin ağırlıklı bir bölümünü yedekleyebildiğini görmekteyiz. Diğer yandan küresel mali oligarşi de burjuva devlet krizini aşmak, neoliberal sermaye birikim sürecinin önündeki engelleri ortadan kaldırmak için hazırladığı stratejiyi, hedeflediği yapısal dönüşümü isyanın dilini konuşan sınıf bölükleri üzerinden, onları manipüle ederek gerçekleştirmeye çalışıyor. Kendi davası için dövüşmeyen/dövüşür düşmanının davası için! AKP’ye oy veren işçi sınıfı ve emekçi kesimlerin bu desteği, ne salt AKP’nin sunni islamcılığı baskın bir biçimde kullanmasıyla, ne de tek millet, tek vatan, tek millet, tek bayrak retoriğiyle açıklanabilir. Bu tehlikeyi göreceğiz. Ancak bunun sorunun sadece bir boyutu olduğunu da atlamayacağız. İşçi ve emekçilerin aidiyet duygusunun kimlikler (neoliberalizm, esneme ve daralma düzeyiyle koşullu olarak, işçi ve emekçilerin, sınıf kimliği hariç, her türlü kimlik siyasetine öyle ya da böyle alan açılabilir.) üzerinden değil sınıf temelinde, diğer aidiyet ilişkilerini de sınıf durumuna bağlayarak, kurmasını sağlamadan burjuva kliklerin birinden birine yedeklenme sorunu ortadan kaldırılamaz. İşçilerin sınıf kimliğini kazanması ise bir araya gelip örgütlenmeleri ve mücadele etmeleriyle günlük mücadeleler içerisinde sağlanabilir.

Bugün seçim sonuçlarını analiz edenlerin bir çoğu henüz ekonomik krizin vurmadığı bir evrede seçimin yapıldığına işaret etmekteler. Bu da gerçeğin bir yönünü oluşturur. Ancak sadece bir yönünü. Şunu unutmayalım. Ekonomik kriz de otomatik bir karşılık oluşturmayacaktır. İşçi ve emekçilerin çığlaşan işsizliğe, yoksulluk ve pahalılığa karşı tutum alabileceği beklentisinin elbette bir karşılığı vardır. Ancak mevcut durumda AKP’ye oy veren kitlelerin büyük bölümünün bugün de yoksulluk, güvencesizlik, işsizlik cenderesine alınmış olduğunu unutmayalım. Yoksulluk, işsizlik, güvencesizlik, sefalet örgütlenmemiş bir işçi sınıfı sözkonusuysa her durumda beklenen rasyonal sonuçları doğurmaz. Ayrıca kapitalizm içerisinde kendisi için sınıf olarak varlık hakkını kazanmamış bir işçi sınıfının rasyonalitesi de ancak bir burjuva partinin yerine bir başka burjuva parti ve kesime yedeklenmek biçiminde olacaktır. İşçi sınıfın tek bir davası vardır sınıf davası ve tek bir partisi vardır sınıf partisi. Biz bu yalın gerçeği işçi sınıfının gerçeği, bilinci haline getiremediğimizde -ki bu da gökten zembille inebilecek bir şey değildir- işçi sınıfı ve emekçilerin bu hipnotize olma durumu devam edecektir. İşçi sınıfı kendisi için sınıf olmayı, üretim alanlarında, yaşam alanlarında, okullarda emeğin korunması mücadelesi içerisinden, her türlü ezme-ezilme ilişkilerine karşı sınıfsal konum ve karakterinin rengini verdiği mücadeleler içerisinden, burjuva dikatatörlüğe karşı sosyalist işçi demokrasisi mücadelesi içerisinden geçerek, ancak başarabilir, kendisini önder ve yönetici sınıf olarak, partisiyle birlikte, kurabilir.

kopru_27991 Mayıs’a, Haziran’a yürüyoruz

1 Mayıs’a, isyanın ayı Haziran’a yürüyoruz. Beynimizin seçimlerle ve burjuva demokrasisinin türlü çeşit kurum ve ilişkileriyle sulanmaması için şaşmaz rotamız sınıf siyasetimiz, sınıf programımız olmalıdır. Bizim ısrarla çağrısını yapacağımız yer de sokaktır. 1 Mayıs Taksim meydan savaşına şimdiden hazırlanalım. Burjuva devleti yönetemez kılacak olan bizim 1 Mayıs performansımız ve sonrasında Haziran isyanının yıldönümünü nasıl karşılayacağımız olacaktır.

Sınıfsal-cinsel-ulusal köleliği yıkacağız!
6-8 saatlik iş günü, insanca yaşanacak ücret istiyoruz!
Esnek, güvencesiz çalışmaya ve taşeronluk sistemine son!
Herkese insanca koşullarda çalışma ve yaşam hakkı!
Zamanda ve mekanda özgürlük!
Banka-borsa-holding diktatörlüğüne karşı savaş!
Plazaların, villaların, AVM’lerin saltanatını yıkacağız!
Burjuva diktatörlüğünü yıkacağız!
Sermaye için değil işçiler için demokrasi!

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*