Anasayfa » NEYİ SAVUNUYORUZ » Burjuva demokratik anayasa ile sosyalist işçi demokrasisi anayasası arasındaki temel ayrımlar nelerdir? (1)

Burjuva demokratik anayasa ile sosyalist işçi demokrasisi anayasası arasındaki temel ayrımlar nelerdir? (1)

Burjuva demokratik anayasaların başlıca referansları

İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi
Tüm burjuva demokratik anayasaların kaynağında, 1789 Fransa burjuva devrimiyle gerçekleştirilen burjuva demokratik cumhuriyetin ilk anayasası olan “İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi” vardır. Bu anayasanın iki yönü vardır. Birincisi, eski sömürücü sınıf olan aristokrat rejimin, keyfi ve zorbaca yönetim tarzı, aristokratik hiyerarşi, asalaklık, dinsel tahakküm dahil tüm egemenlik dayanakları ve ayrıcalıklarıyla birlikte yıkılmasıdır. İkincisi ise, eski sömürücü sınıfı yıkarak onun yerini alan yeni sömürücü sınıf olarak burjuvazinin egemenliğinin tesis edilmesi ve sermayenin serpilip gelişmesinin önünün açılmasıdır. Burjuvazinin işçi ve emekçiler üzerindeki başta sermaye mülkiyeti olmak üzere, yeni sömürü ve egemenlik biçimi ile ayrıcalıklarının düzenlenmesidir. Bu burjuva devrim anayasasında dahi, burjuvazi gelişiminin engeli haline gelen aristokrasi egemenliği karşısında ne kadar radikal, ilerici, eşitlikçi, özgürlükçü ise, peşinden sürüklediği işçi emekçi halk karşısında o kadar korkak, gerici, eşitsizlikçi, özgürlüksüzlükçüdür. “İnsan ve Yurttaş Hakları” anayasasında, seçme-seçilme hakkı dahi, sahip olduğu mülke, Fransız, erkek ve beyaz olmaya göre vardır. İşçilerin ise örgütlenmesi yasaktır! Bu hakları işçiler ve emekçiler, ancak kendi mücadeleleri sonucunda elde edebilmişlerdir.

Tüm burjuva demokratik anayasalara kökenlik eden bu anayasa, sınıf ayrımlarını gizleyen, genel ve soyut “insan hakları, yurttaş hakları, eşitlik, özgürlük, demokrasi, adalet, hukuk” kavramlarıyla doludur. Ancak gizlenemez olduğu gibi, tüm anayasanın temelini oluşturan, diğer tüm hakların ancak ona bağlı olarak varolabildiği bir hak vardır ki, tüm o soyut eşitlik, özgürlük kavramlarının işçiler açısından gerçek eşitsizlik, özgürlüksüzlük, sömürülme ve baskı altında tutulma olarak iç yüzünü açığa çıkarır: Özel mülkiyet hakkı! Üretim araçları üzerinde burjuva özel mülkiyet hakkı!

Burjuva eşitlik anlayışı, asil olan ile olmayan arasındaki ayrımın kaldırılmasından ibarettir. Burjuva ile işçi arasındaki biçimsel eşitlik ise, birinin üretim araçlarına sahipken, diğerinin emekgücüne sahip olmasından ibarettir. Piyasadaki bu biçimsel eşitliğin iç yüzü, üretim sürecindeki artıdeğer sömürüsü ile açığa çıkar. Burjuva biçimsel hak eşitliği altında, sermaye sahibi olan ile emekgücünden başka satacak şeyi olmayan arasındaki gerçek uçurum, sömürü ve egemenlik hakları düzenlenir.

Burjuva özgürlük anlayışı, “herkesin özgürlüğü başkasının özgürlüğü başladığı yerde biter” der. Yani rekabet ve “hür teşebbüs hakkı”na dayanır: Sermayenin gelişme, karlılık ve sömürü hakkı! Burjuva anayasa “direnme hakkı”nı da ancak bu temelde düzenler: Sermayenin gelişimi, karlılığı ve sömürüsünün önünde engel haline gelen her şeyi, isterse bu kendi devletinden gelsin, ona karşı direnme ve yeniden düzenleme hakkı! İşçinin özgürlüğü ise üretim araçlarından özgürleşmekten, emekgücünden başka satacak bir şeyi olmayıp, kendini üretim araçları sahiplerine sömürtme özgürlüğünden ibarettir!

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi
Burjuva demokratik anayasaların bir diğer referans kaynağı da, uluslar arası çerçeve anayasa olarak da kabul edilen Birleşmiş Milletler anayasası, “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”dir. Bu anayasaya burjuva demokratik karakterini veren, Nazi-faşist devletler ittifakını yenilgiye uğratan galip müttefik devletlerin imzasını taşımasından ileri gelir. Batılı emperyalistlerin desteğiyle üzerine salınan Nazi emperyalizminin yenilgiye uğratılmasında asıl büyük rolü oynayan sosyalist Sovyetler Birliği’nin basıncını ve uluslar arası güç dengelerindeki değişimi de yansıtır. Diğer taraftan ABD emperyalizminin emperyalist kapitalist dünyanın yeni hegemonu olarak ortaya çıkmasını ve emperyalist paylaşım savaşımın ve faşizmin yıkımı içindeki ülke ve halklar üzerinde egemenliğini tesis etmek kadar, sosyalizmin artan güç ve etkisine karşı da sarıldığı bir ideolojik-siyasal silah olarak liberal demokrasiyi öne çıkartır. Nitekim Beyanname’nin gerekçeli giriş bölümünün ilk maddesi tipiktir: “İnsanın istibdat ve baskıya karşı son çare olarak ayaklanmak zorunda kalmaması amacıyla insan haklarının bir hukuki rejim ile korunması gereklidir…”

Tabii savaşın emperyalist karakterini, Birleşmiş Milletlerin -sosyalist Sovyetler Birliğinin sınırlayıcı gücüne karşın- emperyalist kapitalist karakterini de gizlediği gibi, yeni emperyalist kapitalist işbölümünü de düzenler.

Helsinki Nihani Senedi
Burjuva demokratik anayasaların temel referanslarından bir diğeri ise, bugünkü Avrupa Birliği’nin de siyasal-hukuki çerçeve metinlerinden olan, 35 ülkenin imzaladığı Helsinki Nihai Senedi’dir (Helsinki Deklarasyonu-1975) Helsinki Senedi, Sovyetler Birliği’nde kapitalist restorasyonun derinleşmesi ve revizyonist Doğu Bloku’nda gevşeme ve çözülme belirtilerinin artmasıyla birlikte, emperyalist bloklar arası yakınlaşma ve biçimsel-soyut “insan hakları, barış, özgürlük” vb kavramları altında kapitalizmi, dahası emperyalist kapitalizmin kutsanmasında ortaklaşma, işbirliği ve paylaşım anlaşmasıdır.

Bu anlaşmayı onurlu dik duruşuyla imzalamayan tek Avrupa ülkesi, küçük ama bağımsız sosyalist Arnavutluk oldu.

Helsinki Belgesi’nde bir burjuva demokratik anayasada bulunması gereken hemen her şey vardır:

“Katılımcı devletler, ırk, cinsiyet, dil ya da din ayrımı yapmaksızın herkesin insan haklarına ve düşünce, vicdan, din ya da inanç dahil temel özgürlüklerine saygı gösterecektir.”

“…herkesin özgürce ve sınırsızca gelişmesinin temeli olarak, sivil, politik, ekonomik, sosyal, kültürel ve diğer hak ve özgürlüklerini etkin bir şekilde kullanabilmesinin teşvik edilmesi..”

“Anlaşmazlıkların kuvvet kullanmaya başvurmadan, barışçı yollarla çözümü…”

Ve hatta: “Halkların haklarının eşitliği ve kendi kaderini tayin hakkı…”

Bu emperyalist anlaşma ile sosyal emperyalist Sovyetler Birliği Litvanya, Estonya gibi birkaç ülkeyi topraklarına kattı, buna karşılık Doğu Avrupa ülkelerine askeri müdahalede bulunmama sözü verdi. Ancak Helsinki Senedi, asıl burjuva liberal hak ve özgürlüklere atıfta bulunan yönüyle, katı ve donmuş, çürüyen revizyonist rejimler altında bunalan halklar nezdinde burjuva demokrasisinin çekim gücünü artırdı. Asıl olarak da doğu bloku ülkelerinde sermaye birikiminin gelişiminin engeli haline gelen revizyonist bürokrasiye karşı palazlanan liberal burjuvazinin önemli bir dayanağı oldu. İşçi sınıfı ve emekçilerin revizyonist bürokratik özgürlüksüzlüğe tepkisini de yedekleyen burjuva liberal, burjuva ulusalcı, liberal-demokratik hareketleri güçlendirdi ve revizyonist rejimlerle doğu blokunun çözülmesini hızlandırdı. Helsinki Belgesi, revizyonist rejimlerin çözülmesini hızlandırmış ve bu ülkelerde hem revizyonist bürokratik burjuvazinin dönüşümünün hem de palazlanan yeni bir neoliberal burjuva kesimin önünü açmıştır.

Burjuva demokratik anayasalar ile sosyalist işçi demokrasisi anayasalarının temel ayrımları…

Burjuva demokratik anayasaların başlıca çerçeve belgelerine, tarihsel-sınıfsal-uluslar arası gelişimlerine de işaret ederek kısaca özetlemeye çalıştık. Şimdi burjuva demokratik anayasalarla, sosyalist anayasalar arasındaki temel ayrım noktalarına gelebiliriz.

1- Tüm burjuva demokratik anayasalar, soyut “insan hakları, yurttaş hakları, eşitlik, özgürlük, adalet, hukuk” gibi kavramlarla, sınıf ayrım ve karşıtlıklarını gizlerler. Burjuvazinin işçi sınıfı ve emekçiler üzerindeki diktatörlük ve sömürüsünü düzenleyen bir siyasal-hukuki güç yansıtması değilmiş de, herkesin anayasası, herkesin yararına bir anayasa gibi gösterilirler.

Sosyalist bir anayasa ise daha en baştan, işçi sınıfı ve emekçilerin anayasası olduğunu açıkça ortaya koymakta hiçbir çekince duymaz. Rusya’da sosyalist devrimden sonra işçi, köylü sovyetleri tarafından kabul edilen ilk sosyalist anayasa (1918), burjuva soyut-biçimsel “insan hakları, yurttaş hakları bildirgesi”yle net ayrımını daha başlığında çeker: “İşçilerin ve Sömürülen Halkların Hakları Bildirgesi”!

2- Burjuva anayasalar, burjuvazinin sınıf egemenliğinin aracı olduklarını gizleyen, gizemli, bürokratik ve soyut bir dille kaleme alınırlar. İşçi ve emekçilere tamamen yabancı, okumaya çalışsalar bile şu devlet ve yasa işlerinin kendilerinin asla akıl sır erdirmeyecekleri kadar “yüksek” ve “gizemli” bir şey olduğuna inanarak altında ezilecekleri, bunun için de zaten okumadıkları ve “bir bilenin” açıklamasına muhtaç edildikleri, manipule edilmelerini kolaylaştıran yabancı bir dildir. Çoğu işçi emekçinin, referandumda oylanacak anayasa değişikliği maddelerini okumaması, okusa da ne anlama geldiğini, kendisine ne getirip götüreceğini anlayabilmek için kendisi adına bunları yorumlayanların ağzına bakmak zorunda bırakılması, burjuvazinin zaten kitleleri manipule edip oyunu almak dışında böyle bir derdinin olmaması, daha en baştan, burjuva demokrasisi ve anayasasının kitlelere yabancı ve dışsal olduğunu göstermeye yeter.

Sosyalist anayasa, burjuva anayasanın devlet ve yönetim işlerinin kitlelere yabancı, dışsal ve üstünde, dolambaçlı ve bürokratik bir yüksek uzmanlık işi gibi gösteren dilinin aksine, son derece açık, yalın, somut, ilkokul mezunu bir emekçinin dahi bir bakışta kendi sınıf çıkarları açısından değerlendirebileceği doğrudan bir sınıfsal-siyasal açıklığa sahiptir. Sömürülenler ile sömürücüler, işçi sınıfı ve emekçiler ile burjuvazi arasındaki uzlaşmaz karşıtlığı gizlemez, tam tersine işçi sınıfı ve emekçilerin burjuvaziye uzlaşmaz karşıtlığını ve bunun sonuna kadar götürülmesini esas alır. Hangi sınıf için, hangi sınıfa karşı anayasa; hangi sınıfın hangi sınıfa karşı egemenliğini, özgürlüğünü, haklarını düzenleyen anayasa? Sosyalist bir anayasa, sorunu bu kadar açık, net ve doğrudan koyar. Onda işçi ve emekçilerin, kendi sınıf çıkarlarının terazisinde tartamayacakları hiçbir dolambaç yoktur.

3- En ileri burjuva demokratik anayasasının yapılış süreci dahi, tümüyle işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin dışında ve onlardan saklı tutulur. Anayasanın kitlelerin onayına sunuluşu da, tamamen biçimsel ve temsilidir. İşçi sınıfı ve emekçilerin, önlerine konulan anayasayı kendi gerçek ve bağımsız sınıf talepleri, ihtiyaçları ve özlemleriyle karşılaştırması ve değerlendirmesine asla izin verilmez. Burjuva demokratik düzende, yönetişim mekanizmalarıyla, kuşkusuz burjuva muhalafet partilerinden, kitleleri ve farklı kesimleri temsil eder görünen “sivil toplum kurumları”ndan görüş ve öneriler alınır, hatta bunları ilgilendiren konularda “çalıştaylar” bile oluşturulur. (Günümüzde Tüsiad’ın yeni anayasa çalışmasına DİSK’i dahil etmesi gibi!!) Ancak binbir bağla sermaye ve devletine bağlı bu kurumlar, işçi sınıfı ve emekçilerin gerçek temsilcileri olmadığı gibi, onların dahi görüş ve önerileri, özünü ve ruhunu burjuvazinin belirlediği anayasada öze ilişkin olmayan bazı rötuşlar yapılarak, kitlelere sanki kendi istem ve özlemleri dikkate alınmış gibi benimsetilmesini kolaylaştırmanın ötesine geçmez. Hepsi bir yana, burjuva demokratik bir anayasada, kitlelerin dolaylı, göstermelik ve biçimsel katılımı gözetilse dahi, fiili uygulaması kitlelerin tümüyle üstünde tutulur. Anayasa bir kez kabul ettirildikten sonra, onu, hem de “halkın iradesi” adı altında, işine geldiği gibi (aslında gerçek burjuva diktatörlüğü içeriğiyle) kitlelere karşı fiilen uygulayacak olan burjuvazi ve hükümeti, yargısı, polisi, cezaevleri vbdir. Zaten burjuva demokratik anayasanın tüm o biçimsel ve soyut “insan ve yurttaş hakları, eşitlik, özgürlük, demokrasi, adalet, hukuk, sosyal devlet” kavramlarının gerçek içeriği burjuvazinin işçi sınıfı ve emekçiler üzerindeki diktatörlüğü olarak, uygulamada iyice açığa çıkar.

Sosyalist anayasanın ise hazırlanışı, tartışılması ve karara bağlanması gibi fiili uygulaması da, işçi sınıfı ve emekçilerin doğrudan ve azami katılımı ve yer alışıyla gerçekleştirilir. İşçi sınıfı ve yoksul emekçilerin doğrudan yönetime azami katılım ve yer alış organları olan, çok çeşitli yerel işçi konseylerinden görüş ve önerileri alınır. Merkezi işçi konseyinde taslak hazırlanarak, işçi ve yoksul emekçi kitlelerin değerlendirme ve tartışmasına açılır. Çok çeşitli alanlardaki işçi konseylerinde, işçi komitelerinde, özyönetim organlarında, fabrikalarda, işyerlerinde, mahallelerde, köylerde, bunların değerlendirildiği ve tartışıldığı, toplamda binlerce ve binlerce oturum yapılır, binlerce ve binlerce değişiklik önergesi verilir. Merkezi işçi konseyi tüm değişiklik önergelerini değerlendirerek anayasaya son biçimini verir ve yeniden işçi sınıfı ve emekçilerin onayına sunar. Bununla da kalmaz. Doğrudan işçi ve emekçilerin istem, ihtiyaç, özlem ve iradesini taşıyan ve yansıtan sosyalist anayasanın fiili uygulaması da sosyalist işçi demokrasisi organları olan işçi konseyleri, yanısıra her fabrika, işyeri, okul vbde olan işçi komiteleri ve işçi meclisleri tarafından gerçekleştirilir ve sıkı sıkıya denetlenir.

Rusya’da Ekim Devrimi’nden sonra, ilk sosyalist anayasa taslağı olan “İşçilerin ve Sömürülen Halkların Hakları Bildirgesi”, burjuva parlamenter/temsili demokrasi ile işçi konseyleri demokrasisi arasındaki ayrım ve kopuş çizgisi oldu. Bolşevik Parti, parlamenter demokrasiden halen belli bir beklenti içinde olan işçi ve emekçi kitlelere, onun burjuva iç yüzünü teşhir etmek için, bu ilk sosyalist işçi demokrasisi anayasa taslağını, “kurucu meclis”e sundu. Burjuva parlamenter demokrasisinin kurumu olarak “kurucu meclis”in işi, burjuvazinin istem ve çıkarlarını, çoğulculuk, katılım, genel oy vb adı altında kitlelere onaylatmaktır. Proleter demokrasi ise bu işleyişi tersine çevirir. Kitlelerin gerçek ve yakıcı sınıfsal istem, gereksinme ve özlemlerini doğrudan yansıtan böyle bir bildirge burnuna dayandığında, onları temsil ettiği iddiasındaki burjuva meclisin onu reddetmekten başka yapabileceği hiçbir şey yoktur. O zamanda tüm o biçimsel ve soyut “eşitlik, özgürlük, demokrasi, adalet, hukuk” vb gerçek iç yüzü, burjuvazinin sınıf çıkarları ve egemenliği olarak sırıtır. Burjuva kurucu meclis, işçi sınıfı ve emekçi halkların gerçek istem ve özlemlerini tanımayı reddedince, işçilerin burjuva parlamentarizminin kendi sınıf istem ve özlemlerini temsil etmediği ve edemeyeceği, tam tersine bunun başlıca engeli olduğunu özdeneyimleriyle görmesi sağlamıştır. Bu burjuva parlamenter demokrasinin, ondan yüz kat daha demokratik olan sosyalist işçi demokrasisi tarafından yıkılmasıdır. Ki Rusya’da işçi sınıfı bunu yapmamış olsaydı, bu devrimi “eşitlik, özgürlük, demokrasi” kılığı altındaki burjuva parlamenterizmine teslim etmek anlamına gelecekti. Bu deneyimin gösterdiği bir şey de, devrimden sonra bile parlamenter demokrasinin, tabii çoğunluğunu da halen burjuvazi ve yardakçılarının oluşturduğu biçimde gücünü ve etkisini sürdürüyor olmasıdır. Bunun nedeni parlamentonun ancak temsili, biçimsel ve dolaylı bir demokrasi olması, kitlelere tamamen yabancı ve üstünde yer alırken, burjuvaziye (örtük ve açık binbir bağla) doğrudan bağlı olmasıdır. Bu sayede, Rusya’da burjuvazi bir işçi devrimi sürecinde bile parlamentodaki çoğunluğu oluşturmuş, güç ve inisiyatifini koruyabilmiştir. Bu deneyimin, Tüsiad’ın da bugün yeni bir anayasa için kurucu meclis istiyor olmasından, EMEP ve ÖDP gibi liberal reformist partilerin de “kurucu meclis” istiyor olmasından, ESP, Partizan, DHF gibi liberal reformistleşen devrimci hareketlerin “eşit ve özgür bir seçim sistemi-ve dolayısıyla parlamento” istiyor olmasından hareketle altını çizmiş olalım.

Sosyalist Sovyetler Birliği’nin 1936 anayasası ise, hazırlanışı ve yürütülüşü itibarıyla, önemli bir örnektir. Komünist Parti tarafından hazırlanan ilk taslak işçi sovyetlerinde değerlendirilerek şekillendirilmiş, daha sonra tüm işçi ve emekçilerin değerlendirilmesine sunulmuş, kitlelerin 6 ay boyunca üzerinde çalışması, tartışması, kendi eleştiri ve önerilerini geliştirmesi teşvik edilmiş, ülke çapında işçilerin ve emekçilerin doğrudan katıldığı binlerce toplantı yapılmış, fabrikalardan, tarlalardan işçilerin ve emekçilerin doğrudan istemlerini yansıtan onbinlerce değişiklik önergesi gelmiş, işçi sovyetleri bunların her birini değerlendirerek anayasaya son şeklini vererek, yeniden işçi sınıfı ve emekçilerin onayına sunmuştur.

Günümüzde üretim, emek, bilgi ve kültürün çok daha ileri toplumsallaşması temelindeki bilişim, iletişim, medya, ulaşım teknolojilerindeki gelişmelerle, sosyalist işçi demokrasisini, kelimenin gerçek anlamıyla doğrudan “interaktif” işletmek mümkündür. Bu, yukarıdan inisiyatifi doğrudan ve azami katılım ve yer almayla birleştirme olanağını olduğu gibi, dikeyliği yataylıkla iç içe geçirme, doğrudan bütünleştirme olanağını da artırır. Örneğin filanca yereldeki ya da konu özgülündeki bir işçi konseyi, ihtiyaç duyduğu bir merkezi karar önergesini, doğrudan ya da dolaylı bağlantılı tüm konu ve alanlardaki diğer işçi konseylerinin, işçi komitelerinin katılım ve katkısıyla, onlarla doğrudan da bir araya gelerek, ortak çalışma komiteleri oluşturarak, çok daha bütünsel ve yetkin bir tarzda şekillendirebilir. Veya belli bir alandaki işçi konseyi, belli bir konudaki görüş ve önergesini, yatay planda diğer işçi konseylerinin değerlendirmesine sunabilir. Günümüzde üretimin, emeğin, bilginin, kültürün ileri toplumsallaşması ve bütünleşmesi temelinde, toplumsal yaşamın herhangi bir alanındaki değişim, sayısız başka alandaki değişimden çok daha doğrudan ve hızlı etkilendiği ve çok sayıda başka alanı etkilediği için, bu hem her zamankinden fazla mümkün, hem de gerçek bir sosyalist işçi demokrasi açısından zorunludur.

4- Burjuva demokratik anayasalar, bir sömürücü sınıfın yerini başka bir sömürücü sınıfın almasını ya da sömürücü burjuva sınıf içindeki güç dengeleri ve bileşim değişikliğini yansıtır aynı zamanda. Toplumun küçük bir azınlığını oluşturanların toplumun büyük çoğunluğu üzerindeki sömürüsü ve diktatörlüğü ortadan kalkmış olmaz, daha da yetkinleşip derinleşerek sürer. Burjuvazinin eşitlik anlayışı, biçimsel hak eşitliğinden, sermaye birikiminin ve kitleleri daha geniş ve derinlemesine sömürme iştahının önünde engel olan ayrıcalıkların kaldırılmasını istemekten ibarettir. Fransız burjuva devrimi sürecinde, burjuva eşitlik, asil olan ile olmayan arasındaki ayrımların, yani burjuvazinin gelişiminin önünde engel olan aristokrasinin egemenlik ve ayrıcalıklarının kaldırılmasını istemekten, yani sömürücü sınıflar arasındaki eşitliğin sağlanmasını istemekten, ve aslında burjuvazinin kendi egemenliğini ve sömürüsünü tesis etmesini istemekten ibaretti.

Günümüz Türkiyesi’nde ise, yıkılmayan ama sürece yayılmış bir biçimde süren faşizmin çözülmesinin bir yönünü, bağımlı burjuvazinin kendi içindeki güç dengeleri ve bileşim değişimi oluşturuyor. Burjuvazinin ağırlıklı kesimi, koşulları değişen ve uluslar arasılaşan sermaye birikiminin engeli haline gelen -aynı zamanda burjuvazinin de bir kesimini oluşturan- yüksek devlet bürokrasisinin, ordunun, yargının, vb ayrıcalıklarının kaldırılmasını istiyor. Burjuvazinin son onyıllarda hızlanarak palazlanan ve bir kısmı tekelci burjuvazi katına yükselen yeni kesimleri, burjuvazinin daha önceki tekçi hakimi Tüsiad’ın devlet kurum ve mekanizmaları içindeki egemenlik ve ayrıcalıklarının kaldırılmasını istiyor. Tüsiad ise bu yeni sermaye kesimlerinin, din, gelenek vb avantajlarını kullanarak payını ve gücünü artırmasına karşı, bu sermaye kesimlerinin din, gelenek ve kısmen AKP Hükümeti içindeki ayrıcalıklarının kaldırılmasını istiyor. Yine genişleyen ve daha geniş bir toplumsal tabana da dayanan orta burjuvazi, tekelci burjuvazinin egemenlik ve ayrıcalıklarından kendisi de yararlanmak istiyor. Kürt burjuvazisi, aşırı ucuz işgücü ve diğer bölgesel avantajlarını kullanarak, Türkiye burjuvazisinin ayrıcalıklarından alt düzeyden yararlanmak istiyor, vb. Burjuva eşitlik anlayışı, eşitsiz gelişen burjuva kesimler içinde birbirinin ayrıcalıklarının kaldırılmasını, ya da daha doğrusu birbirinin ayrıcalıklarından yararlanmak istemekten ibarettir.

İkincisi, önceki dönemin katı ve geçirimsiz işbölümüyle birlikte, ulusal, dinsel, cinssel tekçi hakimiyet ve ayrıcalıklar da sermaye ve piyasanın gelişiminin engeli haline gelmiştir. Burjuva demokrasisi kuşkusuz toplumsal işbölümünü, ne de ulusal, dinsel, cinssel (dahası çocuk-yetişkin, engelli-sağlam olanlar arasındaki vb.) ayrım, ayrıcalık ve egemenlikleri kaldırmıyor; bunları yönetişim çerçevesinde daha geçişli, sermaye birikiminin yeni koşullarına daha uygun hale getiriyor. Bir nevi tümünün yerini daha doğrudan, bu ayrımları da kendine uyarlayan daha doğrudan sermaye otoritesi alıyor! Bu burjuvazinin ayağına dolanan ve sömürü kapasitesini genişletmesinin engeli haline gelen katı işbölümü ve katı ayrımlar nedeniyle değerlendiremediği devasa bir “toplumsal reservi” (kadın, Kürt, alevi emekçiler, çocuklar, engelliler vd) daha ucuz işgücü, tüketici ve siyasal-toplumsal tabanını genişletme biçimiyle, sistemin genişleyen yeniden üretim dinamiği olmaya doğru çekilmesidir. Diğer taraftan bu ayrımların daha geçişli hale getirilmesi, kapitalist değer yasasının daha serbest işlemesi, emekçiler arasında ise ayrımların geridekine doğru çözülmesi, dibe doğru yarışın daha şiddetlenmesi anlamına gelmektedir. (Örneğin kadın, çocuk ve engellilerin liberal demokrasi planında çalışmasının daha fazla serbestleştirilmesi, örneğin Kürdistan’da bölgesel asgari ücret, örneğin işçi-memur ayrımının kaldırılması, diğerlerinin ücret ve çalışma koşullarını da geride ve aşağıda olanlara doğru serbestleştirir.) Başka deyişle liberal demokrasi, burjuvazi içinde geriden gelenlerin diğerlerin ayrıcalıklarına ortak olmasını sağlarken, işçi sınıfı içinde ise varolan ayrımlar dibe doğru tasfiye edilmektedir. Burjuva demokratik biçimsel hak eşitliği altında, asıl derinleşen sınıf ayrım, eşitsizlik ve karşıtlığıdır.

Sosyalist anayasa ise, sosyalist devrimle egemenliği yıkılmış sömürücü sınıfın ve her türlü sömürünün ortadan kaldırılmasını düzenler. Sosyalist devrim, bir sömürücü sınıfın yerine bir başkasının gelmesi, ya da sömürücü sınıf bileşiminde değişim değil, burjuvazi ve tüm sömürücülerin yıkılması ve ezilmesidir. Sınıflar ve sömürü ve işbölümü durdukça, gerçek eşitlik mümkün değildir. Proleter sosyalist eşitlik anlayışı, gerçek bir eşitliğin ancak sınıfların, sömürünün ve toplumsal işbölümünün ortadan kaldırılmasıyla mümkün olacağını, anayasasının en başına yazar.

5- Kutsal özel mülkiyet, yani sermaye, tüm burjuva demokratik anayasaların da temelinde yer alır. Diğer her türlü hak, özgürlük, demokrasi, adalet, hukuk vb de doğrudan ya da dolaylı olarak bununla tanımlıdır ve ancak sermaye ile bağlantılı olarak var olabilir. Bu yine tüm burjuva demokratik anayasalarda bir biçimde var olan, “herkes özgürdür, ama herkesin özgürlüğü başkasının (sermayenin) özgürlüğü başladığı yerde biter” ilkesi ile birlikte, özgürlüğü sermaye ve meta egemenlik ilişkileri ile dolayımlar, yani burjuva diktatörlüğü olan gerçek içeriğini gösterir. Burjuva demokrasisi, sermayeye dayalı demokrasidir, burjuva demokratik bir anayasa, temelinde sermayenin olduğu, sermaye yasalarının işçi emekçilere karşı daha serbest işlediği anayasadır.

Sosyalist işçi demokrasi, özel mülkiyet ve sermayeye dayanan değil, tam tersi özel mülkiyet ve sermayenin kaldırılmasına dayanan, üretim araçlarının toplumsal mülkiyetine dayanan demokrasidir. Ancak üretim araçlarının ve emekgücünün yeniden üretiminin doğrudan toplumsallaştığı, işçiler arasındaki ilişkileri dolayımlayan ve böylelikle onlar üzerinde tahakküm kuran her şeyin (sermaye, meta, para, devlet, aile, din, ulus, toplumsal işbölümü vd) ortadan kalktığı ve sönümlenmeye doğru gittiği bir toplumda, birinin özgürlüğü herkesin özgürlüğü, herkesin özgürlüğü birinin özgürlüğü olabilir. Sosyalist anayasamızda, yalnızca sınıflar ve sömürünün değil devletin, işbölümünün, sınırların, değer yasasının da kalkacağı komünizme doğru gelişmeyi de tanımlayan bir özgürlük anlayışı olacaktır: “Herkes özgürdür, herkes özgürlüğünün devamını, bütünleyicisini, gelişimini başkalarının özgürlüğünde bulur.”

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*