Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Temel hak ve özgürlükler, kimin için?

Temel hak ve özgürlükler, kimin için?

Burjuva Meclisin anayasa komisyonu, Türkiye’deki geri düzeydeki neoliberal burjuva demokrasisinin anayasal çerçevesini düzenleyecek en kritik gündemini ele alıyor: “Temel hak ve özgürlükler”.

AKP, ittire kaktıra, oflaya puflaya temel hak ve özgürlüklere ilişkin öneri taslaklarını geri düzeydeki neoliberal burjuva demokrasisi çerçevesine uygun hale getirmeye çalışıyor.

Başlıca değişikler, anayasanın değiştirilemez addedilen ilk 4 maddesinde değişiklik öngören vatandaşlık düzenlenmesi ile parti ve basın-yayın konularında.

Vatandaşlık

Mevcut anayasasının “değiştirilmesi teklif bile edilemez” addettiği vatandaşlığa ilişkin hükümleri şunlardı: “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür. Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türktür.” “Hiç bir Türk vatana bağlılıkla bağdaşmayan eylemlerde bulunmadıkça vatandaşlıktan çıkarılamaz.”

AKP taslağı bu hükümlerin ve vatandaşlığın Türklük ile tanımlanmasının kaldırılmasını öngörüyor. Taslakta, “Vatandaşlık temel bir haktır. Kanunla düzenlenir.” ifadesi yer alıyor.

Eğlenceli bir nokta, şovenizmde AKP’yi de geride bırakan TKP’nin bu kadarından bile rahatsız olması! “AKP’nin teklifinde dikkat çeken bir husus, etnik temele bağlı vatandaşlık tanımının kaldırılmasıyla birlikte, ‘vatandaşlık’ tanımının da muğlak bir hale gelmesi.” diye acı acı yakınıyor! Şovenist TKP hiç merak etmesin. Burjuvazinin, ulus devletin dar ve ölü kabuğundan sıyırmaya çalıştığı yeni neoliberal anayasasında vatandaşlık dahil her şeyin temeline neyin oturduğu gayet nettir: Küresel temelden sermaye birikimi ve mali oligarşik egemenliği!

Kürtler üzerinde dışlamaktan çok kapsayarak egemenliği öngören bu geri neoliberal demokratik düzenleme burjuvazi açısından metazoridir. Çoktan tarihe gömülmüş ilk 4 maddenin yalnız Kürt sorunu açısından değil sermayenin küresel temelden birikime geçişi açısından da bir engel haline geldiği, sürdürülmesinin burjuvazinin yeni anayasasını baştan ve hepten kadavraya çevireceği gayet açık. Buna karşın, burjuvazinin çeşitli kesimlerinin Kürt sorununda neoliberal burjuva demokrasisinin bu alt sınırında bile halen yalpalaması ve direnç göstermesi, neoliberal burjuva demokratik hak ve özgürlüklerin bu gibi alt sınırlarının üst sınır olarak da çizilmeye çalışılacağının göstergesi. AKP anayasada “Türk ulusu, Türk devleti, Türk vatandaşlığı” ibarelerine yer vermemekle birlikte topu kanuna atıyor, CHP’nin hala kafası karışık.

CHP, son kurultayıyla neoliberal demokrasiye bir geçiş yapmaya çalışmasına karşın ilk 4 maddeyle anayasal vatandaşlık arasında yalpalamaya devam ediyor. Parti yönetiminin 2011′de yayınladığı “anayasa vizyonu”nda öngörülen anayasal vatandaşlık tanımına uyulmasını istemesine karşın, parti teşkilatı ve milletvekilleri içinde gücünü kısmen koruyan “ulusalcı kanat”ın “Türk ulusu, Türk devleti, Türk vatandaşlığı” hükümlerinde ayak diremeyi sürdürdüğü biliniyor. CHP, anayasal vatandaşlık konusunda, “ulusalcı kanat” ile “yenilikçi kanat” arasında yanar döner ifadelerle laf geveliyor : “Vatandaşlık maddesinin, Anayasa ‘nın başlangıç bölümü ve Cumhuriyet’in temel nitelikleri ile birlikte tartışılması gereklidir. Zira vatandaşlık kavramı, ulus kavramı ile yakın ilişki içindedir. Vatandaşlığın ırk, dil ya da din birliği olmayıp; bireyi bir arada yaşama arzusuna dayalı olarak devlete bağlayan hukuksal bir ilişki olduğu göz önüne alınarak bu konular düzenlenmelidir.” CHP’nin 2011 taslağındaki, “bir arada yaşama arzusuna dayalı ulus tanımı ve yurttaşlığın ırk, etnik köken veya dine dayanmayan hukuksal bir bağ olduğu” ibaresine “devlete bağlılığı” ekleyerek durumu idare etmeye çalışacaktır.

BDP’nin vatandaşlık tanımı: “Türkiye vatandaşlığının kazanılmasında, kullanılmasında ve kaybedilmesinde, dil, din, ırk, etnik köken, kültür, cinsiyet, cinsel yönelim ve benzeri farklılıklar gözetilemez. Vatandaşlığa ilişkin esaslar kanunla düzenlenir.” BDP’nin tanımı vatandaşlıkta biçimsel hak eşitliğini dile getiriyor. Dikkat çeken, bu soyut ve biçimsel vatandaşlık hakkı çerçevesinde bile, sınıfların olmaması. Uzlaşmaz sınıf karşıtlığının, dil, din, etnik köken, kültür, cinsiyet gibi toplumsal farklılık ve çelişkiler arasında “ve benzeri” denilerek, anılmaya bile değer görülmeyen herhangi bir farklılık olarak geçiştirilmesi ve yok sayılması. Nitekim BDP, kadın hakları, anadil hakkı, kültürel kimlik hakkı gibi hemen her toplumsal kesim için hak ve özgürlük önerileri getirirken, bir işçi hakları bölümü dahi yok. Ekonomik, toplumsal, sınıfsal temellerinden kopartılmış “kültürel kimlik hakları” çerçevesinde, bir sınıf kimliği de zaten yok. BDP önerilerinin girişinde “emekçi kesimlerin sosyal haklarının bütün boyutlarıyla sağlanması ve güvence altına alınması” diye bir yarım cümle, işverenleri de içeren “sendika kurma hakkı”na dair bir bölüm var, fakat işçi sınıfının, emekçilerin siyasal hak ve özgürlüklerine dair hiçbir şey yok.

Burjuva demokrasisi işçi haklarını sendikal haklarla sınırlar

Burjuva demokrasisinde tipik olan, “çalışanlar” diye anılan işçi sınıfının hak ve özgürlüklerinin, (neoliberalizmin bugün büsbütün içini boşalttığı, piyasalaştırdığı) sendikal-sosyal haklar darlığına indirgenmesidir. AKP, CHP, BDP taslaklarında da tipik olduğu gibi, “çalışanların” hakları salt sendikal-sosyal çerçevede tanımlanır. Siyasal hak ve özgürlüklere, gelince, o “çalışanlar” da ortadan kayboluverir. Örneğin, işçilerin kendi sınıf çıkarları temelinde bağımsız parti kurma ve bağımsız sınıf siyaseti yapma hakkı, kolayca tahmin edileceği gibi, yoktur. Burjuva demokrasisinde, “herkes”, “genel”, “tüm vatandaşlar” içinmiş gibi görünen hak ve özgürlüklerden, diyelim ki basın-yayın özgürlüğünden, parti kurma ve siyaset yapma özgürlüğünden “çalışanların” da eşit biçimde yararlandığı varsayılır!

Burjuva demokrasisinde “çalışan-vatandaş” ayrımı, üreten-yöneten ayrımına denk düşer

Sermaye temelini ve egemenliğini gizlemek, burjuva demokrasisinin doğası gereğidir. Burjuva demokrasisi, işçiyi ekonomik planda “çalışan” ve siyasal planda “vatandaş” diye ikiye böler. Bu ayrım, gerçekte, “çalışan” (yani üreten) ile onu yöneten (burjuvazi) ayrımına tekabül eder. İşçinin sermayeye köleliği, burjuva demokrasisi içindeki soyut ve biçimsel olarak eşit “vatandaşlık” hakları ile perdelenir. Ücretli köle olarak işçi ile milyon dolarlık sermaye sahibi olan burjuva, “vatandaşlar” olarak pek eşit haklara sahiptir! Bunun olsa olsa biçimsel ve kağıt üzerinde bir hak eşitliği olduğunu, burjuva demokratik temel hak ve özgürlüklerden yararlanabilmenin daha en baştan ücretli kölelik tarafından engellendiğini tüm işçiler bilir.

İşçinin parası yoktur, zamanı yoktur, yeterli eğitimi yoktur… Tüm burjuva demokratik hak ve özgürlüklerin tanımlı olduğu sermayesi, satabileceği tek şey olan emekgücü dışında metası, özel mülkiyeti zaten yoktur. Az sayıda işçi, birey olarak, şans eseri, bu engelleri aşabilir, fakat bu sermaye ilişkilerinin tahakkümü altındaki kitleler -bağımsız kolektif sınıf örgütlenmesi ve savaşımı dışında- bu bağımlılık ve yoksunlukları aşamaz.

İşçiler, “herkes için eşit görünen” bu vatandaşlık hak ve özgürlüklerden, sermayenin sömürüsü ve egemenliğine karşı kendi bağımsız sınıf çıkarları ve mücadeleleri için yararlanmaya çalıştıklarında ise, bu hak ve özgürlüklerin burjuva sınırları ve karakteri hemen açığa çıkar. Zaten burjuva hak ve özgürlüklerin, işçi sınıfının çıkarları ve savaşımı doğrultusunda kullanılmasına karşı, burjuva demokratik anayasa ve yasalar bir dizi kısıtlama getirir. AKP, CHP, BDP taslaklarında da terennüm edilip duran; “Kamu düzeni, şiddet içermeme, başkalarının (yani patronların) hak ve özgürlüklerinin korunması” bu kısıtlamalar arasında en bilinenlerdir. Bu kısıtlamaların da dışında, doğrudan ya da dolaylı, fiili binbir baskı, yasak, engelleme, sınırlandırma, takibat iş başındadır.

İşçi haklarının dar sendikal-sosyal haklara indirgenmesi, küçük burjuva sol ve devrimci harekette de yaygındır. Burjuva demokrasisinin tanımı gereği olan ekonomi-siyaset arasında su geçirmez ayrım, küçük burjuvazinin ruhuna da işlemiştir. Siyasal demokratik hak ve özgürlükler, Kürt sorunu, kadın sorunu, alevi sorunu, toprak ve köylülük sorunu, genel olarak halk sorunu olarak ele alınır. Ancak bir işçi sınıfı sorunu yoktur! Varsa bile siyasal bir sorun değildir! İşçi sınıfı denilince, akla salt sendikal-sosyal hakların gelmesi, küçük burjuva halkçı demokratizmin burjuva demokrasisi içinde nasıl ve neden eridiğini de gösterir. İşçi sınıfına layık görülen burjuva demokrasisine karşı sosyalist devrimci proleter demokrasi mücadelesi ve önderliği değil, “sendikal ve kısmi demokrasi mücadelesi”, ideolojik-siyasal planda ise burjuva demokrasisini idealize eden küçük burjuva halkçı demokratizme (ya da küçük burjuva ezilenci sosyalizme) yedeklenmektir! İşçi sınıfını ve siyasal mücadelesini temel aldığını söyleyenler de – siyasal mücadele ufukları antifaşist, antiemperyalist halkçı demokratizmi aşmadığından-, söz, toplantı, örgütlenme, eylem özgürlüğü istemini dile getirirken, bağımsız proleter demokrasi mücadelesini değil idealize ettikleri burjuva demokrasisini temel alırlar.

İşçi sınıfı, burjuva demokrasisindeki hak ve özgürlük kırıntılarından yararlanmayı ve bunları genişletme mücadelesini reddetmez. Fakat kesinlikle bununla sınırlanmaz ve bunu amaçlaştırmaz. O, burjuva demokrasisine ücretli kölelik, meta egemenlik ve özel mülkiyet temelinden uzlaşmaz karşıt, mücadele ufku burjuva demokrasisini kesinkes ve bin kez aşan tek sınıftır. Sermaye temelindeki demokrasiyi değil, sermayenin kaldırılması temelindeki demokrasiyi, sosyalist devrimci işçi konseyleri demokrasisini esas alır. İşçi sınıfı kapitalizm koşullarındaki demokrasi mücadelesini de bu eksenden yürütür ve önderlik eder: Sermaye temelindeki, burjuvazinin sınıf egemenliği olarak demokrasiye karşı, sermaye egemenliğinin yıkılması, sermayenin kaldırılması, işçi sınıfının bağımsız kolektif mücadelesi temelinde demokrasi; proleter demokrasi mücadelesi!

Sınıf bilinçli işçiler, isterse en ileri burjuva demokratik biçimiyle olsun, vatandaşlığın (ya da yurttaşlığın) kapitalist üretim ilişkileri ile burjuvazinin sınıf diktatörlüğü arasındaki bağı gizleyen, ekonomik mücadele ile siyasal mücadele arasındaki bağı koparan, bir burjuva sınıf egemenliği kategorisi olduğunu bilirler. Demokratik hak ve özgürlükler sorununu da, uzlaşmaz sınıf karşıtlığını örten ve işçileri burjuva demokrasisi içerisinde eriten “vatandaşlık”, “sivil toplum” vb temelinde değil, kendi bağımsız kolektif sınıf çıkarları ve savaşımı temelinde, proleter demokratik hak ve özgürlük sorunu olarak ele alırlar. Yalnızca sosyalist işçi devrimi ve sosyalist işçi konseyleri demokrasisidir ki, üretimin ve yönetimin iç içe toplumsallaştırılması temelinde üreten-yöneten birliğini kurar. Yalnızca bu eksenden savaşımdır ki, ekonomide işçi siyasette genel (yani burjuva) vatandaş saçma ayrımını kaldırır, işçi sınıfının ekonomik, toplumsal, siyasal mücadeleleri arasında tutarlı sosyalist devrimci demokratik bütünlüğü kurar.

Ulusal-cinsel-dinsel egemenliğin kaldırılması değil küresel sermaye birikim ve egemenliği temelinde, geri bir neoliberal burjuva demokrasisi ile yeniden düzenlenmesi…

AKP’nin tekçi Türklük hükmünün kaldırıldığı “vatandaşlık temel haktır” ifadesi, bu “temel hakkın” kanunla nasıl düzenleneceğinin belli olmaması bir yana, Türk ulusunun egemen ve ayrıcalıklı, Kürt ulusunun ise ezilen ulus olma durumunu ortadan kaldırmamaktadır. Kürt ulusunun ayrılıp kendi devletini kurma hakkına sahip olduğu kendi kaderini tayin hakkıyla mümkün olacak fiili hak eşitliğini uzaktan yakından öngörmemektedir. Yalnızca geri bir biçimsel hak eşitliği ile ulusal egemenlik ilişkisini yeniden düzenlemektedir.

BDP’nin “dil, din, ırk, etnik köken, kültür, cinsiyet, cinsel yönelim ve benzeri farklılıklar gözetmeyen Türkiye vatandaşlığı” formülü de, diller, dinler, ırklar, uluslar, kültürler, cinsiyetler arasında egemenlik ve ayrıcalık ilişkilerini ortadan kaldırmamakta, neoliberal demokratik özerklik çerçevesinde yeniden düzenlemektedir.

BDP’nin “kültürel kimlik hakları” bölümü: “Herkes, insani varoluşun çoğulcu yapısından kaynaklanan farklı kültürlere ve kimliklere sahiptir. Herkesin kendi kültürünü ve kimliğini geliştirme hakkı vardır. Devlet, bütün kimlikleri ve kültürleri tanır; bütün kültürlerin ve kimliklerin kendilerini özgürce ifade etme, koruma, geliştirme ve yayma hakkını güvence altına alır.
Devlet, bütün kültür ve kimliklere mensup bireyler ve topluluklar arasında hoşgörü ve diyalog kültürünün gelişmesini teşvik eder; karşılıklı saygı, anlayış ve işbirliğini sağlamak için eğitim, kültür ve medya alanlarında etkili tedbirler alır.”

Tam bir postmodern liberal demokratizm formülasyonu. BDP, olanakları çok daha geniş olan egemen ve ayrıcalıklı dil, din, ırk, etnik köken, kültür, cinsiyetin egemenlik ve ayrıcalıklarının kaldırılmasını bile isteyemiyor, kendilerini geliştirme ve yayma hakkını onlar için de öngörmüş oluyor. Ezilen dil, mezhep, ulus, cinsiyet, cinsel yönelim sorunlarını, liberal demokratizm çerçevesinde, yalnızca ayrımcılık sorunu olarak tanımlamış oluyor. Burjuva sınıf, sermaye, piyasa, özel mülkiyet kültürü ve kimliğinin “korunma, geliştirilme ve yayılma hak ve özgürlüğü”ne de hiçbir engel yok! Ki bu, ezilen dil, mezhep, ulus, kültür, cinsiyet, cinsel yönelime kendini ne kadar özgürce ifade hakkı öngürülürse görülsün, bunun da ancak sermaye, piyasa ve özel mülkiyet temelinde, bunlara bağımlı, bunlarla tanımlı olacağını söylemek anlamına geliyor.

BDP taslağı girişinde, demokratik özerkliğe “Yeni anayasa merkezi yetkileri toplumun öz örgütlenmeleri eliyle yerel bölgelere ve halka yayan gerçek anlamda demokratik bir anayasa olmalıdır.” tarzında bir atıf var. “Temel gelir hakkı”, “Temiz suya ve gıdaya erişim hakkı”, “biyoçeşitliliğin korunması”; “hakikat hakkı ve komisyonları”, BDP taslağının, (dünyada sosyal liberal demokrasi çerçevesinde tartışılan bir dizi konuyu Türkiye’de anayasal düzeye taşıması açısından) orijinal yanlarını oluşturuyor. İşsizliğin ve yoksulluğun kaldırılmasının gerekleri bir yana, işçiler ve yoksul emekçiler için parasız sağlık, eğitim, konut, ulaşım vd yerine, “Herkes kendisi ve ailesini açlıktan ve yoksulluktan koruyacak, asgari düzeyde beslenme, barınma, eğitim ve sağlık ihtiyaçlarını karşılayabileceği temel gelir hakkına sahiptir.” demek, kapitalist sömürü ve piyasayı, kar için sağlık, eğitim, konut, ulaşımı esas ve değişmez temel olarak kabul etmek demektir. BDP taslağının “tüm çalışanlar ve işverenleri” eşit derecede koruyup güçlendirmek istemesi gibi, bir de küçük ölçekli çiftçiliğin korunup güçlendirilmesini istemesi, sınıfsal açıdan söylenecek söz bırakmıyor!

Eğitim ve anadil

AKP önerisi, mevcut anayasadaki şu maddelerin kaldırılmasını içeriyor: “Eğitim ve öğretim, Atatürk ilkeleri ve inkılapları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz. Eğitim ve öğretim hürriyeti, anayasaya sadakat borcunu ortadan kaldırmaz.” “Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına anadileri olarak okutulamaz ve öğretilemez.”

Bu maddelerin kaldırılması eğitimde “milli güvenlik ve Atatürkçülük şartı”nın kaldırılması, devlet denetim ve gözetiminin sınırlandırılması anlamına geliyor. Eğitimde sermayeyi ve sermaye özgürlüğünü ise sınırsızlaştırıyor. Burjuva medya AKP’nin eğitim taslağını “Kürtçe eğitimin yolu açıldı” diye lanse etse de, ticari, azami kar için ve dindar nesil vd eğitimin önünü sınırsızca açması gözlerlerden gizleniyor. Eğitimin içeriği konusunda, sermayenin isterleri dışında, biçimsel bilimsellik vurgusu dahil hiçbir belirleme yok. AKP taslağı Kürtlük ve Kürtçe üzerindeki bazı anayasal yasakların kaldırmasını öngörmekle birlikte hiçbir pozitif hak ve özgürlük öngörmüyor. Eğitim dışında da anadil konusunu hepten yoksayıyor.

CHP, “Eğitim dili Türkçe’dir. Devlet kişilerin ana dilde öğrenim görmeleri konusunda gerekli önlemleri alır.” diyerek, anadil konusunda da yine topu taça atıyor. “Okul öncesi ve ilköğretim bütün kız ve erkek çocuklar için zorunludur ve devlet okullarında parasızdır.” ifadesi, “parasız eğitimi” yalnız ilköğretime, ilköğretimde de piyasalaştırılmış devlet okullarına indirgiyor. CHP’nin eğitim hakkı taslağı, AKP’nin 4+4+4 eğitim yasasında bile havlu atmış, bunu kabullenerek ancak içinde dinci eğitime kısmi denetim getirmeye çalışıyor.

BDP taslağı, anadili kullanım hakkını anadilde kamu hizmetleri dahil en geniş çerçevede ele alırken, anadilde eğitim ve öğretimi “resmi dilin öğrenilme ve öğretilme şartına” bağlıyor.

Partiler

AKP taslağı, parti kurma, üyelik ve kapatmaya ilişkin, mevcut anayasanın şu hükmünün kaldırılmasını öngörüyor: “Siyasî partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez.”

Bunun yerine “şiddeti destekleyen odak olma” durumunda yasak, kapatma, sınırlandırma vb öngörüyor. 12 Eylül anayasının kabus gibi maddeleriyle karşılaştırılınca pek hafif bir parti hakkı tasarısı! Fakat tabii burjuva sınıf egemenliği ve zorbalığına karşı zora dayalı devrim, devrimci ve haklı şiddeti yasaklamakla kalmıyor, “şiddeti desteklemek” diye de devrimci, militan mücadeleci işçi, emekçi örgütlerinin açık çalışmasını da sınırlandırıyor. AKP önerisi, şiddete dayanmadığı ve desteklemediği ölçüde rejim karşıtlığını, yani rejime reformist muhalefeti “suç” olmaktan çıkarıyor. Fakat bunun yerine “odak olma” gibi, burjuvazinin mali oligarşik egemenliğini tehdit edecek her türlü parti ve sınıf militanlığına karşı bir tanım getiriyor. Neoliberal burjuva demokrasisi sınırları içinde her türlü reformist muhalefet serbest, fakat devrimci militanlığı desteklemek ve “odak olmak” yasak! AKP, “siyasi partilerin ticari faaliyette bulunamayacağı” hükmünü de kaldırmak istiyor. Partilere ilişkin ve genel olarak anayasa mahkemesinin yetkilerinin de azaltılmasını öngörüyor.

CHP neoliberal demokrasiye geçiş sorunlarını partiler konusunda da gösteriyor. Siyasi partilere ihtar verilerek genel ve yerel seçimlere katılmalarının yasaklanabileceğini, kapatılan bir siyasal partinin üyelerinin 3 yıl süreyle başka parti kuramayacağı, üyesi, yöneticisi olamayacağı, genel ve yerel seçimlere katılamayacağı, kapatılan bir partinin devamı olduğuna kanaat getirilen partinin de kapatılacağına hükmediyor! Bu kütlük, AKP’nin yıpranma süreci başlamış olmasına karşın CHP’nin neden halen ona bir burjuva muhalefet “odağı” dahi olamadığını ayan beyan gösteriyor. CHP’nin şöyle 3-5 kurultay daha yapması gerektiği anlaşılıyor.


Basın-yayın

AKP “basın-yayın hürriyeti” taslağını TÜSİAD ve TÜSİAD medyasının müdahalesiyle revize etti. İlk taslakta, “Basın hürriyeti milli güvenliğin, kamu düzeninin, genel ahlakın, başkalarının haklarının, özel veya aile hayatının korunması, suçların önlenmesi, yargının bağımsızlık ve tarafsızlığının sağlanması, savaş kırşkırtıcılığının, her türlü ayrımcılık, düşmanlık veya kin ve nefret savunuculuğunun engellenmesi amaçlarıyla sınırlanabilir” deniliyordu.

Yeni taslakta, “sadece”, “Basın hürriyeti kamu düzeninin, genel ahlakın ve başkalarının haklarının korunması amacıyla sınırlanabilir” ibareleri yer alıyor.

Burjuvazi burjuva partilerinin anayasa taslaklarını, işine gelmeyen maddelerini istediği gibi değiştirme hak ve özgürlüğüne sahip.

Peki işçi sınıfı burjuva partilerin anayasa taslaklarındaki, örneğin “toplu sözleşme ve grev hakkı, milli güvenlik, kamu düzeni, toplum sağlığı ve başkalarının hak ve özgürlükleri korumak amacıyla sınırlanabilir” hükmünün bir kelimesini bile değiştirme hak ve özgürlüğüne sahip mi?

Bu basit olgu bile, burjuvazinin yeni anayasa tasarılarındaki “temel hak ve özgürlükler”in hangi sınıf için hak ve özgürlük, hangi sınıf için ila bila haksızlık ve özgürlüksüzlük olduğunu göstermeye yeter!

“Milli güvenlik”, küresel temelden sermaye birikiminin ve mali oligarşik egemenlik ve sınırsız özgürlüğünün engeli olarak parti, basın, vb maddelerinin tümünden çıkarılıyor. Fakat işçinin, neoliberalizm tarafından zaten içi boşaltılmamış gibi, toplu sözleşme ve grev hakkına gelince, milli güvenlik yasak ve sınırlamaları yine en baş köşedeki yerini alıyor!

Peki, işçilerin sendika, tis, grev haklarının hep o “başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması” gerekçesiyle sınırlandığı yerde, hiç o “başkalarının” (sermayenin) sınırsız özgürlüklerinin, işçilerin hak ve özgürlüklerinin korunması için sınırlandığı görülmüş müdür? Örneğin burjuva medya işçi grev ve direnişlerine karşı yalan ve saldırganlık kampanyası yürüttüklerinde, neden işçiler bir türlü şu hak ve özgürlükleri korunması gereken “başkaları” olamıyor? Olamıyor çünkü burjuvazi ve mali oligarşisinin küreselleşen özgürlüğü olduğu yerde işçilere düşen yalnızca ağırlaştırılmış ücretli köleliktir.

Burjuva basın özgürlüğünden “özel hayatın korunması” hükmü bile çıkartılır, çünkü burjuva medya özel hayat magazin ve dedikodusundan büyük paralar kazanır. Burjuva medyaya “toplum sağlığı” kısıtlaması da yoktur, çünkü burjuva medya en sağlıksız, hatta ölümcül metaların reklamından ve tüketici manipulasyonundan da muazzam para kazanır. İşçi grevlerine ise “milli güvenlik, toplum sağlığı” vb yasak üzerine yasak konulur, çünkü burjuvazi işçi grevlerinden para kazanmaz, kaybeder. Ve o aynı burjuva medya, “genel ahlak” kısıtlamasına sadece daha fazla para kazanmasını sınırlayabileceği için feveran ederken, işçilerin toplu sözleşme ve grev hakkına konulan bilmemkaç katlı yasak ve engellemeyi ellerini oğuşturarak hasıraltı ediverir. Patronlar partilerinin anayasa taslaklarını eğer bizzat yazdırmadıkları durumda, istediği gibi denetler ve beğenmediğinin değiştirilmesini isterken, 30 milyon işçinin o anayasa taslaklarından, hatta sendika, tis, grev haklarındaki bilmemkaç katlı yasak ve engellerden haberi bile olamaz. İşte size burjuva demokrasisinin basın özgürlüğü!

CHP ise, parti kapatma konusunda şahin kesilirken burjuva basın özgürlüğü konusunda güvercinleşiveriyor: “Basın özgürdür; sansür ve benzeri uygulamalar yasaktır. Basımevi kurma, izin alma ve mali teminat yatırma şartı gibi basın özgürlüğünün etkili biçimde kullanımını engelleyen ya da zorlaştıran şartlara bağlanamaz. Devlet, basın ve haber alma özgürlüğünün etkili biçimde kullanılmasını, kamuoyunun özgürce oluşmasını ve medyada çoğulculuğu güvence altına alacak her türlü önlemi almakla yükümlüdür.”

Şecaat arzederken sirkatin söylermiş merd-i kıpti! Burjuva demokrasisinde zaten burjuva medya ve psikolojik savaş aygıtları tarafından oluşturulan “kamuoyu”ndan başka bir şey olamayan kitlelerin, burjuva medya tarafından oluşturulma özgürlüğü!! Neoliberal demokraside, kitleler açısından basın ve haberalma özgürlüğünün biricik anlamı, burjuvazinin çıkarları ve politikaları doğrultusunda daha serbestçe oluşturulma özgürlüğü!

Ardından ne gelecek dersiniz: “Basın özgürlüğü , ancak insan haklarına dayalı demokratik ve laik anayasal düzenin şiddet yoluyla değiştirilmesi; ırk, dil, din, cinsiyet, sınıf, bölge ve mezhep farkı gözeterek toplumda nefret duyguları oluşturulması…” diye başlayıp devam eden bir yasak ve kısıtlamalar silsilesi!

Burjuva partilerin “temel hak ve özgürlükler” taslaklarında “sınıf” kelimesinin geçtiği tek yer de burası. İşçilerin yılda en az binbeşyüz işçiyi iş cinayetlerinde öldüren, vahşice sömüren, ezen, insanlıktan çıkaran, yasak üstüne yasak koyan, direniş çadırlarını yıkan, direndiklerinde cop ve gaz demokrasisi uygulayan, burjuvazi ile “sınıf farkı” gözetmesi ve sınıf kini duyması ve yaygınlaştırması da yasak ve kapatma nedeni! Kadınların yılda binden fazla kadını öldüren, zincirleyen, engelleyen erkek egemenliğine karşı nefret duyması ve cinsel kimliklerini ve fiili hak eşitliğini savunması yasak ve kapatma nedeni! İşte size neoliberal burjuva demokratik basın özgürlüğü!

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*