Anasayfa » GÜNDEM » Bizim oyumuz yok

Bizim oyumuz yok

7 Haziran seçimleri ile 1 Kasım seçimlerinin siyasal toplumsal atmosferi arasında belirgin farklar var. Bu sadece seçim çalışmalarının düşük motivasyonla yürütülüşüne dair bir fark da değil.

7 Haziran’da barajın aşılması ile oluşan “muştulu” havanın yerini parlamenter siyasetin epey gölgede kaldığı “çatışma süreci”nin alması, bir yönüyle, tabii artık propaganda teması olmaktan çıkıp neredeyse unutulduğu gibi, Erdoğan’ın değil, kalıcı bir devlet refleksinin ürünü. Ancak “müzakere”yi “bozan” da, yine neredeyse unutulduğu gibi Erdoğan değil, hem bir bütün olarak devlet hem de Kürt ulusal hareketi oldu. Devlet cephesinden iç-dış, askeri-politik-moral-toplumsal mevzi kayıpları (asker cenazelerindeki ortam dahil), “Dolmabahçe mutabakatı” diye bir şeyin aslında zaten olmaması; Kürt ulusal hareketi cephesinden ise iç ve dış politik koşulların Kürtler lehine imkanları artırması, Rojava’nın tetiklediği eşitsiz gelişimin (Kürtlerin kimliklerinin bile olmadığı, mülk sahibi olamadıkları Rojava’da, Suriye’de doğan otorite boşluğu içerisinde, Kuzey’de onyıllardır süren savaş içerisinde kazanılmamış mevzilerin elde edilmesi ve yalnızca savaşın değil kantonal oluşumlarla birlikte savaş sonrasının inşasına geçilmesi, IŞİD’e karşı mücadele düzleminde emperyalist ülkelerle farklılaşan ilişkiler) Kuzey Kürdistan’daki mücadeleyi de ivmelendirmesi (özyönetim ilanları)… ile süreç dinamik bir tarzda ilerliyor.

Aynı suda iki kez yıkanılmaz

Cizre vd yerlerden uzak yakın tanıklık ve anlatılar dahil ilk göze çarpan, aynı suda iki kez yıkanılmayacağı. Bilindiği gibi 2011 yılında DTK demokratik özerklik ilan etmişti -ki örneğin Cizre halk meclisi üyeleri bunun 2009’a doğru öncesi olduğunu da hatırlatıyor ve kendi kavrayışlarındaki değişime de atıfta bulunuyorlar. 2011 demokratik özerklik ilanı -ki bu DTK’nın kuruluşu ile de birlikte olmuştu- çıkışını KCK sözleşmesinden alıyordu -ki bugün de referans o. Demokratik özerklik ilanı aşağıdan bir dinamiğe işaret etmesine, dil, bölgesel yerel düzeyde kendini yönetme gibi reformları içermesine ve günün siyasal koşullarını farklılaştıracak/farklılaştıran bir gelişme olmasına rağmen, ezen ve ezilen ulus arasındaki ilişkiyi tam hak eşitliği yönünde tanımlamıyordu. Dolayısıyla bu ilanın tarihsel anlamına ve ardından oluşabilecek siyasal farklılaşmalara dikkat edip/çekip ona yönelik saldırıya karşı olmak gibi doğru bir devrimci demokratik tutum zorunlu iken, diğer yanında ise sorunun sosyalist demokratik çözümünde, her ulus iki ulustur ve ulusu aşma yaklaşımında… da sağlamca kalmak gerekiyordu.

Aynı suda iki kez yıkanılmıyor. Çünkü araya Öcalan’ın Newroz (“bin yıllık İslam kardeşliği”, “Misak-ı Milli…” vb kim hatırlıyor?) mesajı ve buna bağlı görüşmeler girmiş ve fakat artık devreden çıkmış olarak, dört yıl sonra Kürt sorununun seyri öngörülebilir ve öngörülemez yanları ile daha ileri bir noktaya sıçradı.

Pekala, müzakere sürecine dönülebilir mi?

Evet; dönülebilir. Ama birincisi hem daha farklı koşullarda, hem de o farklı koşulları yaratan mücadeleleri ve kazanımları arkasına almış olarak. Dolayısıyla çatışma ve görüşme süreçlerini birbirinin düz tekrarı olarak ele almak, çatışma süreçlerini görüşmelerin basit bir üvertürü gibi analiz etmek, kitlelerin işin içinde olduğu bir olguya fazlasıyla küçük bir delikten ve epey üstenci bir tarzda bakmak olur.

Veyahut; Türk devleti ile görüşmelerin işin esası, belirleyeni olmaktan çıkması itibariyle, hayır dönülemez. Çünkü hareketin gelişimi tabii yürütücülerinin özneliğini ortadan kaldırmadan ama bölgedeki bir dizi faktörün sonucu olarak belki uzun erimde başka gelişmelere de kapı açabilecektir.

Enerji ve erime bir arada

Gerek siyasal rejim gerekse de Türkiye kapitalizminin gelişimi, tekelci burjuvazinin bölge gücü olma hedefi bazında demokratik devrimciliğin ezberleri yinelenmeye başlandı. Bu bahiste, geri tipte burjuva demokrasisi yerine faşist, açık terörcü, otokratik (hatta tek adam!) asya tipi, despotik… gibi birbirini bütünleyen etiketlerin kullanıldığı, hatta bölge gücü olmanın da nesnel bir durum değil sadece kendisini aldatan bir rüyadan ibaret olduğu, yaygınlaşan önermeler. Burada ama ne hayatın dinamizmi var; ne yönetememe krizinin aşağıdan hareket ile şiddetlenmesinin altı çiziliyor; ne de Türkiye’nin bölgedeki gerileyen konumu emperyalistlerin ve diğer bölge devletlerinin olsun kriz ve savaş içinde ivmelenen etkinliği ile birlikte ele alınıyor.

Türkiye kapitalizminin orta ileri gelişmişlik düzeyi ve sınıfsal toplumsal ilişkilerin buna göre şekillenmesi, geri tipte burjuva demokrasisine geçiş ile birlikte (halen yaşanan krizler geçemeyiş değil, onun sınırlarını çatırdatmaya ilişkindir) TDH’de kendisine biçtiği rol bakımından bir bocalama yaşadı. Son yıllarda ise Kürt ulusal hareketine siyasal tabiyet ve demokratik devrimciliğin ona bağlı sürdürülmesinde yoğunlaştı. HDK’nın (ve seçim amaçlı HDP’nin) oluşturulması, seçim taktiklerinin belirlenmesi bunun bir yönü idi. Kobané direnişi de diğer yönden farklı bir sıçrama momenti oluşturdu. HDK -HDP reformizm ve parlamenterizmin sularında yüzülerek yaşanan bir bütünleşme idi -parlamentoda kendilerinden birinin olması, TDH’ye yeni ve iyi geldi! Rojava, ağırlıklı olarak da Kobané direnişi ise militan bir mücadele evreni olması ile TDH’ye enerji kattı.

Kürt sorunu ile sınırlı olmaksızın zaten demokratik görevler denizinde yüzen TDH’nin özellikle de sosyalist olma iddiasındaki kesimlerini daha da kimliksizleştiren bir bütünleşme bu. Ancak sorun tam da şu ki, sosyalist hareketin ulusal soruna ilişkin oynaması gereken rol işçi hareketini yükseltmek, Kürt işçileri ulusal talepler döngüsünden çıkarmak ve hem ezen hem de ezilen ulus milliyetçiliğine karşı mücadele etmektir.

Rojava’daki sınıf karşıtlıklarının giderek daha fazla belirginleşeceği -Kobané’ye ilişkin anlatılardaki farklı sınıf önermeleri bunun bir göstergesi- inşa süreci olsun; aşiretlerin, mezheplerin tek tek aktör olabildikleri Orta Doğu gibi bir coğrafyada basitçe “toprak savaşı” ile özdeşleşmeme gereği olsun; emperyalist ülkelerin Suriye’de IŞİD’e karşı modern savaşçı güç olarak muhatabı olmanın çetrefilliği olsun… TDH’nin ideolojik politik programatik donanımını zaten aşıyor. Dayanışmacılık, uygulayıcılık, deneyim biriktiricilikle sınırlı – bazıları buna ortadoğu devrimini geliştirmeyi de dahil ediyor- bir varoluşu giderek zorlayacak gelişmeler bu sürüklenme hali ile karşılanabilir mi? Bu sorunun olumlu bir yanıtı yok…

Orta Doğu, mücadelenin proleter sınıfsallığın -iki sınıf vardır’ın- dolaysızlık ve berraklığı ile değil, burjuvazinin ve ara sınıfların “Ne denirken aslında ne denmek isteniyor, kim kimin arkasından ne diyor, ne çeviriyor” şeklinde okunabilecek konumlanışları ile anılan bir düzlem. Askeri ve politik açıdan taktik odaklılığın kapısı oportünizme her daim açık. TDH’nin devrimci-reformcu tasnifine ilişkin alışkanlıkları ile bakıldığında, mücadelenin silahlı biçimlerde yürütülmesinden ötürü gözlerin çok kolay perdelenebileceği bir coğrafya. Aynı suda iki kez yıkanılmaması, işte bu gerçeklikle de bağıntılı düşünüldüğünde pek çok ikilemi öne çıkarıyor. Savaşa en sonuncusu hızlı dalışı ile Rusya olmak üzere emperyalist güçlerin etkin müdahalesi gelişiyor. ABD bölge gücü iddiası geriletilmiş Türkiye’yi de kendi rotasına itekliyor.

Bu koşullarda örneğin bölgedeki TDH varlığı açısından durum artık Kobané’nin düşmesini önleme gereğinin ötesine geçti. Başta direnişin bedeller veren, bedellerle gelişen özgücü olmak üzere ABD bombardımanları ve ABD ile kimi koordinasyon gibi bağlantıların da sonucu olarak, Kobané sokak sokak, ev ev çarpışarak kazanıldı. Bu öteye geçiş hali Kürtler için pozitif anlam taşısa da TDH açısından ne ölçüde değerlendirme konusu? Kürt ulusal hareketinin bölgesel varlığının içinde erimekle; dost-düşman tanımlarının irili ufaklı aşiretlere, ulusal ve ulus altı yapılara, mezheplere, dahası bunların şu ya da bu emperyalistle ya da bölge gücü ile olan ilişkileri ile birlikte yapılmasını “savaş gerçeği” olarak tanımlamakla kalınmıyor mu?

Ezberlere dayalı bir tasnif

7 Haziran seçimleri sonrası, asıl olarak da özyönetim ilanlarından bu yana derinleşen bir tasnif sorunu yaşıyoruz. Kürt ulusal hareketinin öznelci bir tarzda ayrıştırılmaya çalışılması. Devlet bunu HDP-Öcalan bir yerde, KCK-Cemil Bayık vd. diğer yanda şeklinde yapıyor. Solda da aşağı yukarı muadil bir ele alış göze çarpıyor. Sınıfsal yönleri de olmakla birlikte demokratik devrimci bir alışkanlıkla, daha çok da kolay ezberler ile, zaten homojen bir bütün olmayan/olamayacak olan ulusal hareketin parlamenter kolu sanki tamamen dışta bırakılırken, silahlı güçlerinin -KCK, YDG-H vd.- siyasal duruşu neredeyse kayıtsız koşulsuz olumlanıyor. Bunda kuşkusuz bir gerçeklik var. Zira hareketin can bedeli savunulması ve yeni mevzilere doğru açılınması, gerillanın ve kent yoksulluğu zeminindeki bu mücadelenin omuzlarında yükseliyor.

Ne var ki burada belki de oldukça eski bir alışkanlık da yatıyor. Hareketin farklı kesimlerinin gerçek iç gerilimleri de bulunan bir aradalığının, temel bir taktik ve daha temelde de stratejiye bağlılığının üzerinden atlanıyor. Hareketin Türkiye’deki siyasal toplumsal kesimlerle kesişme noktasında bulunan, asıl olarak ise Kürt burjuvazisi, orta sınıfları ya da liberaller gibi KCK’nin hiç de vazgeçmediği kesimleri ile de birebir etkileşim halindeki HDP yalnızca bir “parlamento grubu”ndan ibaret değil. Türk burjuvazisinin Kürt ulusal hareketini geriye çekmek için desteklediği bir “aparat” da değil. 7 Haziran ve hele ki Cizre vd özyönetimleri ile birlikte HDP’nin genişleyen seçmen kitlesi içinde belli sallanmalar olsa da partinin ciddi bir oy kaybına işaret edilmiyor. Hatta Dengir Mir Mehmet Fırat dahil HDP’ye sonradan katılan isimler bile “Biz yanlış yere gelmişiz” demiyorlar! Yetmez ama evet’çi Yasemin Çongar, eski Taraf yazarı Perihan Mağden ve daha birçok isim, AKP’ye karşı HDP’ye oy vereceklerini açıklamış bulunuyorlar.

HDP’nin 7 Haziran’daki seçim tutumuna, aday listelerine, ne ilişkide bulunduğu Kürt sınıfsal toplumsal kesimleri -ki bunlar sadece burjuvalardan ibaret de değil- ile Türkiye’nin demokratik kamuoyu, demokratik devrimcileri(nin büyük çoğunluğu), liberalleri… ne de KCK itiraz etti. Türkiye cephesinde irili ufaklı olanlar dahil sol parti ve çevrelere, ezilen mezhep, cins, cinsel yönelimlere doğru olan ittifak politikasının hedefi, Kürdistan’da ise Dengir Mir Mehmet Fırat gibi büyük toprak sahipleri, Celal Doğan gibi ex-CHP’liler, korucu aşiretleriydi. (Seçim söylemiyle ilgili olarak KCK’dan gelen tek eleştiri işçilerden 9. sırada bahsedilmesiydi… “İşçiler bari 3. sırada olsaydı”!) Onlar HDP’nin “büyük insanlık” şemsiyesinin altında rahatlıkla yerleştirilebildiler. Bu isimler 1 Kasım itibariyle HDP milletvekili adaylıklarını sürdürüyorlar -buna dair de tek kelime yok… HDP’lilerin hükümet krizine bakan verip çare olması da eleştiri konusu olmadı. Buna karşılık EMEP’in bakanlığı kabul etmemesi HDP tarafından eleştirildi, tekrar aday yapılmayarak “cezalandırıldı” ve sosyal medya dahil tartışmalarda EMEP (kırk yılda bir aldığı doğru tutum nedeniyle!) milletvekili olurken onun kurallarına uymamakla suçlandı. HDP bakanlıkları nihayet bırakırken hükümette yer almanın daha baştan ne anlama geldiği üzerine tek kelime etmediler…

Ya demokratik devrimcilik? İçinde Dengir Mir Mehmet Fırat’ların bulunduğu bir aday listesine, Nazlı Ilıcak’la ve daha nice sınıf düşmanı ile birlikte oy vermeyi kimse pratik olarak sorun etmedi. Emperyalistlerle ilişkiler dahil kimsenin sorgulamadığı pek çok gelişme yaşandı. Bu koşullarda politik arenada “yalnız kalmamak” adına bir sürüklenmeye dahil olmak da bir tercih. Buna, aynı yemeği yiyip tarifini farklı vermek de diyebiliriz.

Neyin fonksiyonu?

Ulusal sorunda Kürt ulusal hareketi içinde gerek HDP gerekse de Rojava’daki savaşta iyice eriyikleşen demokratik devrimcilik, gerekse Rosa Luxemburg tarzı indirgemecilik, hatta ulusal hareketle tüm çelişkilerine rağmen P-C, TKP vd çevreler gibi her biri ayrı kulvarlar arasında, bunların çelişen yanları asıl olmakla birlikte, ortak keseni oluşturan, hepsinin en ileri nokta olarak salt ulusal kurtuluşçuluğu referans alması. Devrimci-reformcu konumlanış, ya da taktiklerin sağ ya da sola yorumlanarak uygulanması gibi kendi başına elbette ki anlam taşıyan tasniflerin ötesine geçilemiyor. Ulusal harekette kent yoksulluğu ağırlıklı sınıfsal toplumsal belirimlerin varlığına rağmen buradan itilimini alan radikalizm kendisini ulusal mücadele dışı bir kulvarda göstermiyor. Ancak ulusal düzlemdeki, ulusal amaçlara dönük bir radikalizmi temsil ediyor. Ulusal hareketin seyrinin bunun ötesine kapalı olduğuna işaret edilmiyor. Emperyalist devletlerle, bölge gücü devletlerle ilişkilerinin -ve burada görünüşteki “kazan-kazan” durumunun- bu duvarı yükselttiğinin üzerinden atlanıyor.

HDP’nin seçim bildirgesini açıklaması müsamere gibiydi. Asgari ücret gibi milyonları ilgilendiren bir konuda bile, ki ne Kürdistan’da, ne Türkiye’de, ne Avrupa’da vd. asla dokunmayacakları küçük-orta büyüklükte patron kesimi de ile ilişkililer- vücut dilleri, söylemleri dahil ciddiyetten yoksundu; açıkçası “Demek sınıf olarak yaşamsal bir talebimiz oradan böyle görünüyor” dedirttiler… (Sorun burada seçime yüklenen anlamdan öte kitlelere nasıl bir atmosferde gidildiğidir. Hele ki ayaklar iyice yerden kesik “Bizler iktidara” deniyorsa!) Mücadelenin bir yanında 35 günlük bebeklerin, onlarca Kürt yurtseverin bedel verildiği özyönetim ilanları yaşanırken, diğer cephesinde suyu ılıştırmakla meşguldüler.

Ancak tekrar belirtimek gerekirse, ulusal hareket hem eşitsiz gelişim ve sahici gerilimlere sahip, hem de ama bunların toplamından doğan, birinin diğeri olmadan olmadığı/olmayacağı bir bütünlük. Bu bahiste ne KCK HDP’den, ne HDP KCK’dan azade bir yerde duruyor ve durabilir -halen aktüel olmasa da Öcalan’ın denklemdeki hali için de aynı şey söylenebilir. Hangi şekilde kavranırsa kavransın, uygulanırsa uygulansın, özyönetimin dar merkeziyet’le, mücadelenin salt askeri yönünün belirleyiciliği ile, kır/küçük ilçe ölçütleri ile gitgide çelişeceği, bunun da bir yönetilemezlik olarak yaşanacağı Kürt ulusal hareketinin de önünde duruyor. Bizim durduğumuz yerden bakınca, kendi burjuvazisine dokunmayan bir özyönetim! Nedense fabrikaları, işçilerin yaşam ve çalışma koşullarını konu bile etmeyen bir özyönetim! Mahalli ekonominin ötesine geçmeyen, bu anlamda mücadelenin zorunlulukları içinden resmedilen bir komünallik… Kitlelerin politik inisiyatif ve iradesini ve hareketinden ziyade yukardan alınmış kararlarla, varolan özgücün belirli bir kesimini belirli hedeflere yöneltmekle sınırlı kalan bir özyönetim söz konusu… Asıl olarak ise, istenirse komün vd ne denirse densin -hele ki bunlar dendikçe!- burada muradın eksikli bir ulusal özyönetim olduğu açık.

Politikanın, hele ki bu kadar etkin aktörün bulunduğu bir bölgede, “an itibariyle”nin parametrelerini öne çıkarması, kendisini tekrar etmeye koşullu genel geçer, taktik donukluğu tabii ki affetmez/affetmiyor. Bunun diğer ve tabii ağırlıklı ucunda ise ulusal hareketin taktik esnekliğinin, çoklu taktik uygulayabilmesinin, bunun güçlerine sahip olması ve geliştirebilmesinin daha da büyüttüğü ideolojik politik programatik netlik ihtiyacı ve ulusal hareketin bundan yoksunluğu duruyor.

Kürdistan’da kapitalizmin gelişimi, sermaye birikimi, savaşa rağmen ve savaşla birlikte devam ediyor. Sosyalist devrim zemini yaygınlaşıp derinleşiyor. Yükselen inşaatlar, yıkılanların yerine kurulacak binalar, büyüyen petrol geliri, emperyalist kapitalizmin, bölge tekelci kapitalistlerinin ve artık daha önce anmak gerekir, Kürt burjuvazisinin bu yıkıntıdan sağlanacak sermaye birikimine olan iştahı. Biz işçiler oraya baktığımızda başka neyi görebiliriz?

**

İşte bu yüzden biz aynı gemide değiliz, ne de seçim sandığına gidip “emaneten” bile verecek oyumuz var.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*