Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » “Saldırı Geliyor” Bir sınıf stratejisine doğru: 3- Toplumun işçileşmesi

“Saldırı Geliyor” Bir sınıf stratejisine doğru: 3- Toplumun işçileşmesi

UİS yazılarımızın sonuncusunda güncel öneminden dolayı yayınlıyoruz.

1- Zorunlu çalışma diktatörlüğüne son!

Herkesin; öncelikle de kadınların, gençlerin, kürtlerin, lgbt’lerin, göçmenlerin, kent ve kır yoksullarının-  kayıtsız koşulsuz çalışma hakkını savunuyoruz. Kesinkes karşı olduğumuz; 1- Sermaye birikimine bağlı çalıştırma tarzı, 2- Bunun da en vahşi biçimi olan neoliberal çalışma organizasyonudur.

Ücretli çalışma hiçbir zaman gönüllü, bilinçli, toplumsal yararlılığa dayalı bir etkinlik değildir. Zorunluluğa, insanın tüm yaşam enerjisinin en katı biçimde boyunduruk altına alınmasına, kökünden sökülüp tüketilmesine, işbölümüyle parçalanmaya, bedensel mental ve psikolojik tahribat ve yabancılaşmaya dayalı bir “iş terörü” ve modern köleliktir.

Ücretli kölelik, işçilerin tamamen kendi dışlarında düzenlenmiş kan emici, ruh sökücü bir “iş” makinasının parçası olması, günde 10-12 saat, çoğunlukla dış dünyadan tecrit edilmiş biçimde ve diğer türlü tüm hareket özgürlüğü, arzuları, ihtiyaçları bastırılmış olarak, tüm varlığını standart hareketlerin azami hızla ve uzun süreler tekrarına odaklayıp eze eze kara çeviren bu sömürü makinasının emrine sunmak zorunda kalmalarıdır. Çoğunlukla tecrit edilmiş ve son derece kısıtlanmış bir mekanda, son derece kısıtlanmış hareketlerle, iş arkadaşıyla sohbet ve tuvalet ihtiyaçları bile kısıtlanmış olarak çalışma, halen çoğu kişiye “doğal” görünüyorsa, bunun nedeni ücretli köleliliğin hiç de sanıldığı gibi işyerleri ile sınırlı olmamasıdır.

Daha 5 yaşındaki çocuğun, fabrika/işyeri benzeri tasarlanmış sınıflarda, hareketleri kısıtlanmış olarak, bir sırada ve sıradüzen içinde, arkadaşlarıyla konuşmadan, içinden geçenleri ve iç dürtülerini bastırarak, tuvaletini tutarak, sadece derse odaklanarak ve kendine söylenenleri yaparak, (haftada 25 saatten 30 saate çıkarılan) 40 dakikalık ders disipliniyle, formatlanmaya ve içselleştirilmeye başlanır kölece çalışma disiplini.  “Eğmek/eğilmek” kökünden gelen eğitim boyunca, kendisinin hiçbir inisiyatif ve kontrolünün olmadığı konularda “dersini çalış!”, “ödevini yap!”, “sınava hazırlan!” diye devam eder. Kendisine yabancı olan kesin bir otorite altında, kendisinin belirleyemediği koşullarda, tamamen kısıtlanmış olarak uzun saatler boyunca dikkatini (genellikle kendisi açısından hiç “istendik” olmayan bir şeylere) odaklayarak uzun saatler boyunca çalışma disiplini, yalnızca işsizlik ve geçim zoruyla da değil, işçiye daha çocukluğundan itibaren bir kontrol mühendisliği, içselleştirilmiş baskıcı bir  toplumsallaşma biçimi olarak kazandırılır.

İş dışı zaman da, ulaşımdan ev işlerine, kentsel mekan düzenlenmesinden medyaya kadar işe göre ve yapılacak standart işler olarak düzenlenir. Bunu gündelik dilde “iş” kavramının, tüm sözde “serbest” zamanı da yutacak biçimde kullanılmaya başlamasından görmek mümkündür. Birisi “işim var” dediğinde akan sular durur. Çünkü her zaman kişinin kendi isteği ve iradesi dışında bir zorunluluğu ve tabiyeti ima eden “iş”,  toplumsal olarak da dokunulmaz sayılır. Ve bu “işler dünyası” ne kadar büyürse, özerklik alanı o kadar daha küçülür.

Zorunlu ve zahmetli çalışmayı ve “iş”i yüceltmek, doğal ve ebedi saymak kesinlikle komünistlerin “iş”i değildir. Çalışabilir durumda olan herkesin, özellikle de iki kat ezilenlerden emekçilerin çalışma hakkını şu temelde savunuruz: a- Herkesin toplumsal üretim ve yaratıcılık ilişki, ihtiyaç ve yetilerini geliştirebilmesi, b- Geleneksel ve kişisel bağımlılık ilişkilerinden özgürleşmesi, c- Ezilenlerin çalışmada tüm çevreleyen toplumsal, siyasal, kültürel koşullarıyla birlikte fiili hak eşitliği, d- Toplumun ne kadar geniş kesimleri çalışma yaşamına giriyorsa (çalışma ne kadar toplumsallaşıyorsa) çalışma sürelerinin o kadar azaltılması,  e- Üretim/çalışma süreç ve ilişkilerinde, söz, karar, örgütlenme ve eylem hakkı. (Hakları korunarak çalışmama hakkı dahil.)

Herkese çalışma hakkı, 6 saatlik işgünü, yeterli yemek, çay, tuvalet, işçiler arası sohbet ve dış dünyayla ilişki molaları, hafta sonları ve yılda 1 ay tatil, insanca yaşanacak sosyal ücret ve güvence, işçi sağlığı ve güvenliği, çalışırken işçinin emekgücü ile kişiliği/kimliği arasındaki ayrımın korunması ve kişiliğin dokunalmazlığı (yani her türlü baskı, aşağılama, tehdit, taciz, bezdirinin yasak olması)…

Bunlar, kısmi hak ve güvencelerle haftada 45 saat çalışanların bile “tembel ve asalak” ilan edildiği günümüzde imkansız gibi mi görünüyor? Neyin imkanlı neyin imkansız olduğu, giderek büyüyecek sınıfsal güç mücadelelerinin stratejik gelişme yönünden tayin edilir. Proletarya bir dönemki kolektif çalışma disiplinini, dillere destan bir örgütlenme ve mücadele disiplini haline getirerek sermayeye karşı çevirmesini bildi. Bugün de sermayenin yeni emek organizasyon biçimlerini, çok daha kökten yıkıcı ve kurucu bir savaşım yeteneğine çevirecek, daralan cenderesine sığmaz hale geldiği kölece çalışma kölece yaşam kölece yönetilmenin sefil dünyasından özgürleşme yeteneğine de sahip olacaktır. Çalışma hak ve koşullarının iyileştirilmesi mücadelesi, ancak kölece çalışma diktatörlüğünün yıkıldığı ve zorunlu çalışmanın gereksizleşip kaldırıldığı yeni ve daha yüksek bir uygarlık biçimi için mücadele ekseninden yürütüldüğünde gerçek proleter devrimci karakterini kazanır.

zonguldak-emege-saygi-mitingi

2- Basit ama yıkıcı bir soru: Yaşabilmek için toplumsal olan çalışma yeteneğimizi satmayı dayatan bir sisteme mecbur muyuz?

İşçinin kendi dev çaplı toplumsal çalışma/üretim yeteneğinden bir geçim kırıntısı alabilmek için bile önce onu piyasalaştırmak (başkasına satmak) zorunda kalması, kapitalizmin ifadesidir.

Eğitimin, sağlığın, emekliliğin, doğanın … piyasalaştırılması üzerine çok konuşuldu. Fakat hepsinin temelinde yatan, tüm toplumsal emekgücünün azami piyasalaştırılması üzerine hiçbir şey.

Kölece Çalıştırma Stratejisi “işgücü piyasasına erişim kolaylığı ve hizmetleri” diye paketlenirken asıl örtbas edilen işte budur: Daha geniş kesimlerin çalışmasını engelleyen tam da bu lanetli “işgücü piyasası”nın ta kendisidir! İnsanın toplumsal üretim ve yaşama katılabilmek için önce kendi çalışma yeteneğini meta olarak piyasada satmak zorunda oluşudur. Kapitalizm öylesine bir sistemdir ki, kişinin toplumsallaşabilmesinin koşulu, çalışma yeteneğini, yani toplumsallığının temelini, başkasına satmak zorunda oluşudur. Bu da toplumun, başta ezilenler ve işsizler olmak üzere geniş bir kesiminin toplumsallaşmasını baştan engeller, geriye kalanın da ancak kısmi ve biçimsel bir meta-toplumsallaşma ile sınırlandırır.

Ve ne kadar daha geniş yığınlar çalışma yeteneklerini satışa çıkarmak zorunda kalırlarsa: Toplumun tüm yaşam enerjisi kapitalistler tarafından o kadar ucuza kapatılır. O kadar hoyratça sömürülür. Ne kadar çok çalışma yeteneği piyasaya sürülüyorsa, kapitalistin de o kadar almama, o kadar süründererek, ücret ve onur kırarak, köleleştirerek alma hakkı vardır. İşgücü piyasası, sermayenin emek üzerindeki diktatörlüğünün temel biçimlerinden biridir.

Çalışma/üretme yeteneğinin toplumsal niteliği ne kadar gelişiyorsa, o kadar metalaştırılması zaten kapitalizmin çelişkisinin ta kendisidir. İşgücü piyasasının tam neoliberalize edilmesi de (işgücünün mutlak biçimde değersizleştirilmesi), bu çelişkinin çözümü değil, son sınırına kadar genelleşip derinleşmesidir.

Ulusal İstihdam Stratejisi, Çalışma yeteneğinin daha kolay alınıp satılmasını sağlar görünür. Fakat neoliberal işgücü piyasası, serbest piyasa filan da değildir. Toplumsal çalışma/üretme yeteneğini kendi isterlerine göre formatlayıp güdümleyen, disipline edip fiyatlandıran küresel tekelci kapitalizm ve mali oligarşisidir. Çalışma yeteneğinin satışı da işçi tarafından “serbestçe” yapılamaz, tekelci köle tüccarlığı şirketleri tarafından yapılır. Neoliberal işgücü piyasasının asıl sağladığı işçi ile çalışma yeteneği arasına kat kat daha fazla asalak aracıların girmesi (modern köle tüccarlığı), çalışma yeteneğinin daha sıkı boyunduruk altına alınması, daha kolay ve hızlı değersizleştirilmesi, daha vahşi sömürülmesi, daha kolay atılması, daha kolay ve tahrip ve imha edilebilmesidir.

Çalışmanın, çalışma yeteneğinin gerçek anlamda toplumsallaşmasının önündeki asıl engel budur: Çalışma yeteneğinin meta olması ve işçilerin yaşayabilmek için onu satmak, kendilerini sömürtmek zorunda oluşlarıdır. Öyleyse asıl yapılması gereken işgücünü (“serbestleştirmek”, “özgürleştirmek” lafzı altında) daha fazla metalaştırmak, işgücü piyasasını daha fazla neoliberalize etmek değil, kaldırmaktır.

Herkesin çok yönlü yetilerle birlikte, istediği çalışma konuları ve alanlarını belirleme, deneme ve istediğinde değiştirmede özgür olarak çalışma hakkına -biçimsel değil fiili olarak- sahip olduğu, herkesin çalışma/üretme yeteneğinin doğrudan toplumsal niteliğinin tanındığı ve kendi toplumsal-bileşik üretim/emek süreçlerinin biçimi ve sonuçları üzerinde doğrudan toplumsal-bireysel söz, karar ve erke sahip olarak gerçekleştirdiği, çalışmanın zorunluluk, açık/örtük baskı, zahmet ve yabancılaştırıcı bir faaliyet olmaktan çıkıp gönüllü, bilinçli ve hem kendisi hem de toplum için yararlı, çok yönlü ve yaratıcı bir faaliyet haline geldiği, günde 6 saat haftada 5 günden başlayarak çalışma sürelerinin hızla kısaldığı, çalışma yeteneğinin kişinin kendi iradesi dışında kullanılmasının ve çalışma sürecinde eleştirel düşünme, iletişim, hareket ve diğer ihtiyaçlarının kısıtlanmasının, sömürü amacıyla kullanılmasının, piyasalaştırılmasının, alınıp satılmasının kesinkes yasak olduğu bir yaşam düşlemeliyiz. Burjuvazinin dev çaplı toplumsallaşan proletarya üzerindeki azami sömürü ve mali oligarşik diktatörlülüğünün temelini oluşturan neoliberal “iş gücü piyasası” ve “kar terörü makinası”, yıkılmalıdır. Ulusal istihdam stratejisinin tüm cingözlüğü “işgücü piyasası”nın/işçilerin çalışma yeteneğini satmak zorunda kalmasının doğal ve ebedi kabul edilmesi üzerine kuruludur. Bu bir kez doğal kabul edildiğinde, geriye en fazla, giderek daralan ve erozyona uğrayan bir alana sıkışmış olarak, eldeki mevcut kısmi güvenceli “işler”i koruma çabası kalır. Öncelikle bunu aklımızda tutmalıyız.

93_NpAdvHover

3- Proleterleşme süreçleri

Tarım emeği, kürt emeği, kafa emeği, eğitimli emek, genç, öğrenci ve çocuk emeği, kadın emeği, göçmen emeği… Toprağa bağlılıktan, içe kapalılık ve dar kendine yeterlilikten, geleneksel kişisel bağımlılık veya belli bir işe/mesleğe bağımlılık ilişkilerinden çözülmektedirler. Bu bir ilerleme ve özgürleşme gibi görünebilir. “Ama öte yandan, bu yeni özgürleşmiş kimseler” geleneksel toplum yapısının ve tarihsel mücadele kazanımlarının sağladığı “her türlü güvenceler ellerinden alındıktan sonra kendi kendilerinin satıcısı haline geliyorlar. Ve onların mülksüzleştirmelerini (ve proleterleştirmelerini -bn) anlatan bu öykü, insanlık tarihine, kandan ve ateşten harflerle yazılmıştır.” (Marx, Kapital Cilt 1)

Büyük çaplı proleterleştirme süreçlerine her zaman zor eşlik eder. Zorla göçertme, mülksüzleştirme, yersiz yurtsuzlaştırma, kır ve kent arazilerine el koyma, sendikaların kırılması, sosyal hak ve güvencelerin ortadan kaldırılması… Geleneksel bağlarının ve güvencelerinin çözülmesiyle böylesine hızla genişleyen yeni işçi kitleleri, onlara iştahla bakan  mevcut sermaye tarafından aynı hızla emilemez. Alışageldikleri yaşam tarzlarından böylesine hızlı ve şiddetle kopartılan, yeni durumlarının gerektirdiği çalışma disiplinine aynı hızla uyarlanamaz olan insanlar, çoğu zaman sefalet ve travmatik değişim koşullarının baskısıyla yığınsal olarak lümpenleşme sendromu yaşarlar. Dilenci, hırsız, kapkaçcı, serseri, esrarkeş, çete, hayat kadını ve erkeği haline gelirler. (Bkz. Marx, age) Fakat onları sermaye birikimine bağlayacak disiplin altına sokmak için burjuva devlet işbaşındadır; Batı Avrupa’da ilkel sermaye birikim dönemindeki serseriliğe, dilenciliğe, fuhşa karşı çıkartılan kanlı yasalara benzeyen yasalar çıkarıldı, gözaçtırmayan seri operasyonlar yapıldı, yoğun bir baskı ve zorbalık uygulandı. Bugünkü yeni işçi kitlelerinin öncülleri “zorla serseri ve dilenci haline dönüştürüldüklerinden ötürü cezalandırıldılar.” (Marx, age) Burjuvazi ve devleti, bizzat sermaye birikim koşullarında dönüşümün ortaya çıkardığı sosyal yıkım ve travmanın yarattığı bu kesimlerde yaşanan patlamayı tümüyle ortadan kaldırma güç ve niyetinde olmasa da, zorla ve adım adım ücret sisteminin gerektirdiği disipline soktu.

Toplumun çok daha geniş ve özellikle ezilen kesimlerinin yığınsal proleterleştirilme süreçlerine, her zaman -salt ekonomik zorunluluk değil-, açık/örtük zor  eşlik eder.  “Yeni işçi ve işçileşen geniş kesimlerin emekgüçlerini isteyerek satma durumunda bırakılmaları da yetmez.” (Marx, age) İşçi ve işçileşen kadın, kürt, genç, öğrenci, lgbt, göçmenlere, dahası “beyaz yakalılara”, “kamu çalışanlarına” (sağlıkçı ve öğretmenlere) karşı, açık/örtük devlet zoru uygulanır ve toplumsal gericilik birikimi de şiddete teşvik edilir. Bizzat işçi sınıfı içinde cinsiyetçi, ırkçı-şoven, dinci-mezhepçi ve linç histerisine, cinayete varan reaksiyonlar, bölünme ve rekabet teşvik edilir. Yeni işçi kitlelerinin beklenti ve dirençlerinin kırılması, emekgüçlerinin daha bir değersizleştirilmesi, her an tedirgin ve savunma pozisyonunda olması, çalışarak ekonomik-toplumsal özerklik ve özgüven kazanmalarının olabildiğince engellenmesi, neoliberal güvencesizlik ve rekabete dayalı despotik  çalışma disiplinini bir “doğa yasası” gibi görüp buna boyun eğdirme için, türlü çeşit zor raslantısal değil neoliberal proleterleştirme süreçlerinin yapısal bileşenidir.

Marx, ilkel birikim üzerine değerlendirmesinde şu sonuca varır: “Kapitalist üretimin ilerlemesi, eğitim, gelenek ve edinilen alışkanlıklarla, bu üretim tarzının koşullarını doğa yasaları gibi apaçık görmeye yatkın bir işçi sınıfını da oluşturuyordu. Kapitalist üretim süreci, bir kez örgütlemesini tamamladı mı, bütün direnmeleri kırar. Ekonomik ilişkilerin sessiz baskısı, emekçinin, kapitalistin boyunduruğu altına girmesini tamamlar. Ekonomik koşulların dışında doğrudan doğruya kuvvet, kuşkusuz hala kullanılır, ama ancak ayrıksın durumlarda. İşlerin olağan gittiği sıralarda, emekçi, ‘üretimin doğal yasalarına’ terkedilebilir; yani üretimin kendi koşullarının yarattığı, güvence altına aldığı ve sürdürdüğü bir bağımlılığa, sermayeye olan bağımlılığa bırakılabilir. Oysa kapitalist üretimin tarihsel oluşumu sırasında, durum, başka türlüdür. Yükseliş halindeki burjuvazi, ücretleri ‘düzenlemek’, yani bunu artı-değer yapımına uygun sınırlar içinde tutmak, işgününü uzatmak ve emekçinin kendisini normal bir bağımlılık durumuna sokmak için, devletin gücünü daima kullanır. Bu, ilkel birikim denilen şeyin esas öğelerinden biridir. (Marx, age)

Bugün sermaye yeni birikim stratejisi ve onun temel bileşeni olan yeni emek organizasyonu çerçevesinde, salt ekonomik de değil, toplumsal, siyasal, kültürel dönüşüm doğrultusunda büyük çaplı bir yol almış olmakla birlikte, hızlanarak devam eden bu süreç, tamamlanmış olmaktan uzak. Dolayısıyla burjuvazinin doğrudan kuvvete ancak nadiren başvurarak işçi sınıfını “ekonomik ilişkilerin sessiz baskısı” bırakmakla yetinmesi de pek mümkün değil. Kaldı ki küresel tekelci kapitalizm ve mali oligarşisi çağındayız, “işlerin olağan gittiği” süreçlerde değil, küresel ekonomik durgunluk, rejim krizleri, toplumsal ve üst yapısal sarsıntı süreçlerinden geçiyoruz. Sermayenin neoliberal birikim stratejisi, işçi kitlelerinin giderek büyüyen kesimlerinin emekgücü değerini  işgücü piyasa fiyatının da altına, özellikle ezilen kesimler üzerinde açık/örtük baskı ve kısıtlama ile düzenliyor. Küresel mali oligarşik yönergeler dolayında neoliberal despotik emek mühendisliği korkunç boyutlardadır ve zorsuz yürütülemez. (Gezi’den öne çıkan tepkilerden biri yaşam tarzına müdahale ve formatlamaya karşıydı. Ya emeğe, eski yeni işçi kitlelerine her düzeyde müdahale, formatlama ve yaşam tarzına müdahalenin de bununla bağlantısı?)

Burjuva devletin gücü yalnız siyasal ve sendikal işçi faaliyetleri, örgütlenme girişimleri, direniş ve eylemlerin takibat ve bastırılmasında değil, sosyal ve yoksulluk yardımlarıyla geçinenlerin takibatı ve çalışmaya zorlanması, gündelik yaşamın (sosyal içiçilik, cinsellik, sosyal-kültürel yaşam ve yaşam tarzı, sosyal medya kısıtlama ve baskıları dahil)  çalışma/aile/çocuk yetiştirme disiplini çerçevesinde düzenlenmesinde de çok bariz kullanılıyor. İslam ve Ahilik de aynı zamanda aşırı çalışma disiplininin dinsel-etik paketlenmesi olarak öne çıkartılıyor. (Dipnot: Selçuklu döneminde Kayseri bölgesinde esnaf teşkilatı olan Ahi Evran, İslamın ekonomi-politiğini yaratmış, esnaf ve zanaatkarlar içinde artan bir çalışma disiplinini getirmiş, aylak ve tembel ilan ettiklerine din kılığında ağır cezalar uygulamıştı. Bu Osmanlı içinde Ahilik adı altında devam etti. AKP döneminde Kayseri, Konya’dan başlayarak neoliberalizme uyarlanarak islami kılıklı sermaye tarafından yeniden canlandırıldı. Kimi araştırmacılar buna “Kalvinizm” adını yakıştırdılar. Batı Avrupa’daki ilkel sermaye birikimi ve zorla işçileştirme süreçleri çerçevesinde Cenevreli papaz Calvin, La Disiplina adlı bir sistem kurmuş ve aylaklığa karşı acımasız bir terör estirmişti. Gerçi Ahilik, Kalvinizmden çok Japon çalışma sistemini andırır, işe giriş, işe başlama ve bitirme, ustalık mertebesi kazanmada  çalışmayı yücelten ayinler ve yeminlerle çalışmaya yarı askeri ve mistik bir yükleme yapılır.)

Neoliberalizmin 30-35 yıllık tarihi, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de bir yanda olağanüstü sermaye birikimi, diğer yanda dev çaplı mülksüzleştirme ve proleterleştirme süreçleri tarihidir. Giderek daha geniş toplumsal kesimleri kapsamına alıp, giderek daha basık bir işgücü piyasasına yığınlarla fırlatıp atan, orada cinsiyet, ulus, yaşa göre damgalayıp, işsizlik, rekabet ve baskı ile  yoğurup neoliberal çalışma disiplinine sokmaya çalışan yeni proleterleştirme süreçleri: Süregiden toplumsal sarsıntıların, rejim krizinin de arka planındaki temel tarihsel etkenlerden biridir. Öne çıkan pek çok toplumsal-siyasal olgu; Kürt müzakere sürecinin yürütülüş biçimi, kadınlara dönük şiddette patlama, gençliğe, kent yoksullarına dönük baskı ve kontrol politikaları, aile ve eğitim sisteminde derin kriz ve yeniden yapılandırma, toplum ve yaşam mühendisliğinin yeni biçimleri,  hatta Haziran Direnişi dahi, bu dev çaplı yeni proleterleştirme süreç ve mekanizmaları kavranmadan tam anlaşılamaz. (Devlet ve sermayenin dev çaplı borçları, cari açık, zorunlu tasarruf -özel emeklilik ve sağlık fonları dahil- ve fon sistemi bile birer proleterleştirme mekanizması olarak işlemektedir!) Yeni işçileştirme süreçleri ve mühendisliği kavranmadan, işçi sınıfının genişleyen  temelden yeniden oluşumunu ilerletecek politikalar üretilemez.

“Yoksullaşma deneyimi onların üzerine, kırsal çalışan için ortak haklarının ve köy demokrasisinin kalıntılarının kaybı; zanaatkâr için statüsünün yok oluşu; dokumacı için hayatiyetinin ve bağımsızlığının ortadan kalkışı; çocuk için evde çalışma ve oynamanın sonu; reel ücretleri artan pek çok işçi grubu için güven duygusunun, boş zamanın ortadan kalkışı ve kentsel çevrenin kötüleşmesi gibi yüzlerce değişik biçimde geldi.” (Thompson, İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu)

Bugün de yıkıcı proleterleşme/sınıf oluşumu süreçlerini, çalışma, yaşam, yönetilme koşullarında kapsamlı dönüşümle birlikte ele almalıyız.

Artan sayıda işçi için yılda en az birkaç kez yeniden iş arama angaryasının başlıbaşına bir “iş” haline gelmesi ve dev çaplı bir “köle tüccarlığı sektör”ünün ortaya çıkması, Sınav köleliği (LYS’den KPSS’ye her yıl, sınav sayısı ve sınav kölelerinin sayısı artıyor. Bir yılda sınava girenlerin sayısı bu yıl 7 milyon kişiden 10 milyon kişiye çıktı. Bu, 10 milyon kişinin yılda ortalama 50 günlük çalışma mesaisi kadar fazladan sınava çalışma mesaisi yaptığı anlamına geliyor. Ki bu tüm ortaöğretime yayılan SBS ve diğer yeterlilik sınavlarını kapsamıyor!) Meslek lisesi öğrencisinin okulunun işyeri haline gelmesi, Üniversite öğrencisinin hamburgercide garsonluk yapması, Eğitimli mesleklerin konum ve özerklik yitimi, Eğitimde 9. sınıftan başlayan performans/mesleki yeterlilik sistemi, tüm çalışma ve mesleklere yaygınlaştıran performans/yeterlilik sistemleri Eğitimin, iş bulmanın, çalışmanın her şeyin vahşi bir rekabet ve yarışmaya bağlanması, Çocuğun ders, ödev, sınav yükünün durmaksızın artması, “En büyük küresel tehdit” katına yükseltilen görülmemiş genç işsizliği ve gençlerin ailelerine artan bağımlılığı, Kadına güvencesiz çalışma ve 3 çocuk dayatması, İş bölümündeki değişmeler ve iş-meta terörü nedeniyle çalışma yeteneğini kaybetmiş ve güvencesiz, dayanaksız hasta, sakat, yaşlı nüfusun hızlı büyümesi, Çocuk ve yanısıra hasta, sakat, yaşlı, işsiz nüfusun bakımının a-sosyalleştirilmesi ve kadının ev köleliğini ağırlaştırması Ezilen kesimlerin en alt kademe işlerde yalıtılarak çalışmaları, Yoksulların sosyal yardımların kaybetmemek için kaçak çalışmak zorunda kalırken en sıkı devlet denetimi ve baskınların (başta kadınlar ve kürtler olmak üzere) yoksulluk yardımı alanlara yapılması, Ezilen ulus, cins, cinsel yönelim, genç, engelli, yoksul ve göçmenlere dönük şiddet, baskı, engelleme ve kısıtlamalar, Tarihsel mücadele kazanımları çerçevesinde tüm burjuva iş yasalarında var olan işçinin emekgücü ile kişiliği arasındaki ayrımın da esnek güvencesiz çalışmayla bulanıklaştırılması, İşçinin beden ve kişilik bütünlüğün ortadan kaldırılması, Ücretlerin ve hakedişlerin verilmediği angarya ve klasik köleliğe yaklaşan çalıştırma biçimleri, Emekçi yerleşimlerinin yıkılıp sermayeleştirilmesi, kentsel ortak mekanlara el konuluşu, doğanın yıkımı, Çalışma ve yaşamın hem zamanda mekanda parçalanması, hem de zaman-mekan cenderesinin giderek daralması, Sosyal yaşam alanlarına ve serbest zamana da artan müdahale ve kısıtlamalar, Eleştirel düşüncenin eğitimden ve basından tamamen kazınması, mali oligarşik “kamuoyu yönetimi” ve düşünce kontrolü Banka-kredi kartları ve artan borç yükü ile mali köleliğin de ücretli köleliğin yapısal bileşeni haline gelmesi, Her türden baskı ve gericiliğin de proleterleştirme süreçlerine içerili hale getirilmesi, Resmi ve fiili, ifade, toplantı, örgütlenme ve eylem yasakları…

Çalışma koşullarındaki tahammül edilmez ağırlaşma ve güvencesizlikle birlikte, bunların tamamı -ve çok daha fazlası- proleterleşmenin yeni biçimleridir. Dünyada ve Türkiye’de “işçi sınıfının yeni durumu”nun ifadeleridir. Yeniden oluşum sürecindeki işçi sınıfının burjuvazi ve kapitalizmle bütünsel bir karşıtlık bilincinin gelişmesi de, kapitalist üretim ilişkilerinin içindeki uzlaşmaz çelişkilerin tarihsel gelişiminin bu yeni ve genişleyen kapsamından düşünülmelidir. Yoksa işçilik tanımı ve sınıf mücadelesi dar, basık ve tek biçimli olduğu kadar etkisiz bir sendikalizme indirgenmiş olur. Farklı toplumsal kesimlerin farklı proleterleşme biçim ve deneyimlerinin toplumsallaşmış ve siyasallaşmış (sosyalist) proleterya bilincinin oluşumu temelinde bütünleşebilmesi, buna bağlıdır.

Hepsinin temelinde yine ücretli kölelik vardır. Fakat ücretli kölelik de, finansal kölelik, sınav köleliği, performans köleliği, eğitim köleliliği, zamanda mekanda kölelik ile genişleyip derinleşmiştir. Aynı zamanda cinsel kölelik, ulusal kölelik, dinsel kölelik de (düz biçimde ona indirgenemez olmakla birlikte) ücretli köleliğe daha doğrudan ve daha derinlemesine bağlı ve içerili hale gelmektedir.

Bir yanda dar işçilik bilinci, diğer yanda farklı toplumsal bilinç biçimleri olarak cinsel, ulusal, gençlik, öğrenci, yoksulluk, kent, doğa, birey bilinçleri… Ancak genişleyen ve daha yüksek temelden (her birinin özgüllüklerini düzlemeden, fakat dar ve tek yanlı biçimlerini özümseyerek, onlarla zenginleşerek aşan) toplumsallaşmış, siyasallaşmış (sosyalist) sınıf savaşımı bilincinin oluşumu!…

picturecontent-pid-3ebff

4- Proletaryanın ezilmesi, ezilenlerin proleterleşmesi….

Ulusal İstihdam Stratejisi, kadınların, kürtlerin, gençlerin, yoksulların işsiz oldukları için dezavantajlı oldukları tezine dayanıyor. Yani ezilmeyi ve eşitsizliği, işsizliğe indirgemiş oluyor. Oysa tam tersi doğrudur: Kadınlar, kürtler, gençler, yoksullar ezildikleri için, neoliberal sermaye birikimi ve neoliberal demokrasi eşitsizlikleri de alabildiğine derinleştirdiği için işsizdirler.

a- Sermayenin küresel temelden neoliberal birikimi, dev çaplı genişleyen işçi kitleleri ile birlikte, en çok kadınların, ezilen ırk/uluslardan emekçilerin, gençlerin, yaşlıların, yoksulların sefalet ve işsizlik birikimi temelinde ilerliyor. Örneğin yaşlı, hasta, sakat ve çocuk bakımını bir nebze sosyal hizmet ve kamusal hak ve güvencelere bağlayan düzenlemelerin kaldırılması, kadının aile bağımlılığı ve ev emeğini çok artırdı. Çalışan kadınların önceki dönemki erken emeklilik, yıpranma tazminatı, kreş hakkı, doğum ve emzirme izinleri, bir bütün olarak iş, sağlık ve sosyal güvencelerinin, dahası kürtaj hakkının kaldırılması da, çalışmasını çok zorlaştırıp iğretileştirdi. Çalışma yükselen eğitim standartlarına, bu da sayısız yeterlilik, sınav sisteminden engelli koşuya, hepsi daha fazla paraya bağlandı. Böylece yaygınlaştırılan zorunlu meslek eğitimi ve yüksek öğretimle; çalışma ihtimali hep daha fazla paralı eğitim ve sınava, o da zaten hep daha fazla iğreti çalışma ve işsizliğe bağlanmış oldu. Genç işsizliği, zaten çok yükselmiş olan ortalama işsizliğin 2-3 kat üzerine çıktı. (AB, uyguladığı esnek istihdam programlarıyla azalmayıp, doğal olarak daha da azan genç işsizliğini, – kuşkusuz dünya çapında yaygınlaşan gençlik isyanlarını da gözeterek- “en büyük küresel tehdit” ilan etti!)

b- Sermayenin neoliberal birikim düzenlemesine bağlı olarak, az çok sınıfsal-toplumsal güç  dengelerine ve tarihsel mücadele kazanımlarına dayanan burjuva demokrasisi biçimi çözüldü. Yerini, işçi sınıfının sınıf karakteriyle birlikte ezilenlerin kolektif haklarını ve biçimsel eşitliğini bile tanımama, tahrip ve yok etmeye dayalı neoliberal burjuva demokrasisine bıraktı. Dünya çapında işçi  sınıfının kolektif güç ve haklarında dramatik gerilemeyle, ezilen cins, ezilen ırk/ulus, gençlik, göçmenlerin kazanım ve haklarındaki dramatik gerileme, biri ötekini koşullayan bir bütündür. Son dönemlerde sınırları daha da daraltılan neoliberal demokrasi, egemenlik/bağımlılık, ezme/ezilme ilişkilerini biraz inceltip restore ederek neoliberal azami sermaye birikim stratejisine içermekte, dolaysız artıdeğer sömürüsünde derinlemesine kökleştirip yapısallaştırmaktadır. Emekgücünden başka satacak bir şeyi olmayan kadınlara, kürtlere, gençlere, yoksullara tanınan biricik özgürlük, emekgüçlerini piyasa fiyatının da altında modern köle tüccarlarına satma, ve olabilecek en vahşi biçimde sömürülme özgürlüğüdür.

Fakat böylelikle, kapitalist üretim/sömürü ilişkileriyle ezme/ezilme (egemenlik-bağımlılık) ilişkileri daha dolaysız biçimde birbirine içerili hale gelmekte ve kaynaşmaktadır. Sermaye birikimi ezme-ezilme ilişkilerini de daha yığınsal ve daha doğrudan sermayenin genişleyen yeniden üretimine (artıdeğer sömürüsüne) içermeden, kendi yapısında ezme, egemenlik, eşitsizlik ilişkilerini (belki biraz inceltip tamponyalarak da olsa) genişletip derinleştirmeden sürdürülemez hale gelmiştir. (Aktif İşgücü Piyasası Programının daha önce uygulanmaya başlandığı Fransa’da kadınlar içinde çalışanların oranı yüzde 70 gibi inanılmaz bir düzeye çıkmıştır. Bunda Fransa’da burjuva demokrasisinin Türkiye’dekinden birkaç gömlek daha ileri olmasının da kuşkusuz bir etkisi vardır. Fakat kadınların istihdimanın neoliberal ve cinsiyetçi karakteri, kadın-erkek eşitsizliğini azaltmadığı gibi derinleştirmiştir. Kadınların ağırlıklı olarak kısmi zamanlı ve en düşük ücretli işlerde çalıştırılması, hem çalışmada hem de evde cinsiyetçi egemenlik ve işbölümü ilişkilerini ortadan kaldırmayıp iki yönden birden pekiştirmektedir.)

Bu durum, kapitalizmin gelişmesinin ezme ve eşitsizlik ilişkileriyle çeliştiği (“ideal kapitalizm, ideal burjuva demokrasisi” hayaline dayalı) yaygın reformist önyargının da sonudur! Kapitalizm kuşkusuz ki kadınları, gençleri, kürtleri, göçmenleri, yoksulları daha yığınsal olarak çalıştırmaya çekmek için bazı (neoliberal) demokratik haklar tanımak durumundadır, fakat bunları da olabildiğince en geri sınırlarda tutar. Tanıdığı hak kırıntıları gaspettiklerinin yanında kenar süsü bile olamaz. Kaldı ki, neoliberal demokrasinin (sınıfsal-toplumsal güç dengelerine dayalı ve sömürüyü ve eşitsizliği bir nebze sınırlandıran önceki demokrasiden farklı olarak) tüm hak ve özgürlükleri, sömürüyü, piyasayı ve eşitsizlikleri derinleştirmekle tanımlıdır. Örneğin, SGGSS yasasıyla kadınların erken emeklilik hakkı gaspedildi ve erkeklerin daha da uzatılmış olan emeklilik yaşına eşitlendi. Şimdi ise “kadın istihdam ve 3 çocuğu teşvik” paketiyle, kadınlara hem güvencesiz çalışıp hem 3 çocuk yapması koşuluyla (çocuk başına 2 yıllık sigorta borcuyla) hayali erken emeklilik “hakkı” tanınıyor.

Kaldı ki, (küresel mali oligarşik Aktif İşgücü Piyasası Programları çerçevesinde) ezilen cins, ezilen ulus/ırk, genç, öğrenci, yoksul, göçmenlerin çalışmasında hızlanan artış, basitçe nicel bir artış değildir. Üretim/sömürü ilişkilerinde ezici bir yapısal dönüşüm, ve bağlantılı olarak toplumsal, siyasal, kültürel kurumsallaşmada buna uygun yapısal dönüşümlerle birlikte gerçekleştirilmektedir. Bununla birlikte: 1- Mevcut üretim ilişkilerinin toplumsal üretici güçlerin gelişimini engellemesi ve ancak artıdeğer kapasitesini daha ezici ve kıyıcı biçimlerde genişletmeye dönük reorganizasyonu, 2- Üstyapı ve rejim biçimininin bu dev çaplı yeni proleterleştirme süreçlerine uygun düzenlemelerin çok kısmi ve sınırlı tutularak konsolide edilmek istenmesi, ve hele ki kadınların, kürtlerin, gençlerin geldiği fiili toplumsallaşma, çalışma, özgürleşme düzey ve istemleriyle bağdaşmaması… iç içe geçerek büyüyen iki kriz dinamiğidir. (Sınıfsal ve toplumsal, cinsel, ulusal, bireysel çelişkilerin eşitsiz gelişiminden, birleşik gelişimine doğru tarihsel eğilimin de ifadesidir.) “Dünyanın kırlarının dünyanın kan-ter fabrikalarına dönüşmesi”nden sonra, şimdiki evre dünyanın ezilenlerinin azami sermaye birikim araçlarına dönüştürülmesidir. Proletaryanın daha ağır ezilmesi ile ezilenlerin daha vahşi sömürülecek biçimde proleterleştirilmesi aynı sürecin iki yüzüdür.

Sınıfsal ve toplumsal, cinsel, ulusal, bireysel kölelik biçimleri, daha dolaysız ve biri ötekini ağırlaştıracak tarzda birbirine bağlanıyorsa: Açıktır ki, sınıfsal kurtuluş mücadelesi ile toplumsal, cinsel, ulusal, bireysel kurtuluş mücadeleleriyle aynı ölçüde birbirine geçişli ve bağlı hale gelmektedir. Dün doğruydu, bugün yüz kez daha doğrudur: Proletarya, ezilen cins, ezilen ulus, (+gençlik, kent ve kır yoksulları, göçmenler…) sorunlarına, her türlü eşitsizlik, bağımlılık, ezilme sorununa, özgürlük ve demokrasi sorununa ilgisiz kalarak, kendisini asla kurtaramaz, alabildiğine daralan mücadele kapasitesini genişletemez. Ki ezilen cins, ezilen ulus, ezilen gençlik, yoksulluk ve göçmen sorunları, kendisine dışsal değil, kendi içindeki, daha vahşice sömürülmesine ve daha ağır boyunduruk altına alınmasına içerili hale gelen sorunlardır. İşçi ve işçileşen kadınlar, kürtler, gençler, öğrenciler, yoksullar ise uzlaşmaz sınıf savaşımında yer almadan, demokrasi mücadelelerine proleter sosyalist demokrasi karakteri kazandırmadan, cinse, ulusa, dine, yaşa bağlanmış köleliğe karşı mücadeleyi ücretli köleliğe karşı mücadeleyle birleştirmeden ilerleyemezler. Bu yönde atılacak her adım, hem sınıf mücadelesinin hem de toplumsal hareketlerin sıkıştıkları alabildiğine düzen içi ve dar alanın üstüne çıkarır; proletaryanın toplumsal ve siyasal (tek kelimeyle: sosyalist) proletarya olarak yeniden oluşumunu ilerletir.

Kadınların, gençlerin, kürtlerin, göçmenlerin çalışma hakkını, yalnız güvenceli çalışma temelinde değil, tüm toplumsal-siyasal uzanımları ile birlikte fiili hak eşitliği temelinde savunuyoruz. (Kadınların ev ve kişisel bakım emeğinin sosyalleştirilmesi ve erkek tarafından paylaşılmasını sağlayacak kamusal düzenlemeler… Kürtlerin anadilde eğitim ve çalışma hakkı… Parasız ve anadilde -Türkiye’de iki dilde- eğitim, sağlık, ulaşım hakkı… Kadınların ve kürtlerin “kadın işi, kürt işi” olarak kodlanan iş ve mesleklerin dışında istedikleri alanda eğitim ve çalışma hakkı… Kadınların, kürtlerin, alevilerin, göçmenlerin, yoksulların iki kat aleyhine olan ve formal işlere girmesini engelleyen her türlü sınav, yeterlilik/performans sisteminin kaldırılması…  Emekgücünün ve toplumsal üretim/çalışmanın cinsiyet, cinsel yönelim, ulus, ırk, din, mezhep, yaşa göre bölünmesinin kesinkes yasaklanması… Kadınlara, kürtlere, gençlere, göçmenlere işte ve iş dışında kimliklerinden dolayı fizik ve diğer türlü şiddet, istismar, kısıtlamanın yasaklanması… İş yasalarında işçinin maddi-manevi beden bütünlüğünün korunması, ve emekgücü ile kişilik/kimlik ayrımının net tanımlanması…. gibi.)

Bu istemler, “gerçekte varolan” kapitalizm ve burjuva demokrasisinin  sınırlarını zorlar ve teşhir eder. Emek/çalışma koşul ve ilişkileriyle, eşitsizlik/ezilme ilişkilerinin “hep birlikte” geriye götürüldüğü koşullarda, bunlar arasında bağlantıyı da kurarak, “hep birlikte” ileriye doğru bir mücadele öngörür. Fakat ücretli emek/çalışma, işbölümü, aile, ulus, eğitim düzenek ve ilişkilerinin her birinin krizde ve sarsılıyor olması, çözümün çok daha köktenci olması gerektiğine işaret eder. Kapitalizmin sorunun ta kendisini olan ücretli köleliğin yanısıra işbölümü, aile, ulus, kapitalist eğitimi ilkine bağlayarak restore etmeyi çözüm olarak lanse ediyor. Ki bu, bu kurumların krizini de daha büyütmekten başka bir işe yaramayacaktır. Oysa asıl sorun ücretli kölelik, işbölümü, aile, ulus, eğitim köleliğinin ta kendisidir, asıl çözüm de bunların kaldırılmasıdır.

comp1

5- Sınıf ve kimlik

Sınıf ile kimlik arasındaki ilişki, en çetin sorunlardan biridir. Türkiye’de yeni yeni, o da ucundan kıyısından tartışılmaya başlamakla birlikte, işçi sınıfı hareketinin genişleyen toplumsal-siyasal temelden yeniden oluşum sürecinin en kritik sorunlarından biridir.

Sorunun kendini gösterişi: İşçi sınıfının sınıf karakteri neoliberal çok katmanlı, çok parçalı, esnek emek organizasyonuyla ağır biçimde tahrip edilirken, toplumsal aidiyet ilişki ve mücadelelerinin öne çıkmasıdır. (Kadınk, genç/öğrenci, kürt, alevi, lgbt, göçmen, yoksul, doğa, futbol takımı taraftarlığı başlıca büyük ve istikrarlı kimlik/toplumsal aidiyet biçimleri olarak belirtilebilir. Ancak toplumsal aidiyet formları, veganizmden bisikletçilere kadar sayısız topluluk biçiminde de varolur.)

Çok katmanlı, çok parçalı, çok biçimli, aşırı rekabetçi, genişleyen kesimleri için zamanda ve mekanda esnek, çalışma ile işsizlik, ve çok çeşitli işler arasında geçişli ve iğreti emek organizasyonu, işçi kitlelerinin sınıfsal aidiyet bilincini zayıflatan ve zorlaştıran temel etkendir. “Yüzer gezerlik, çalışma ortamlarını uzun vadeli toplumsal ilişkilerin mekanı olmaktan çıkarmaktadır. Yüzer gezer emek için iş mekanı etkileşim, bağlılık ve karşılıklı saygı, sadakat için ortak bir ikametgah olmaktan çok, birkaç gece kalmak için ziyaret edilen ve vaat edilen rahatlığın sağlanmadığı, her an terk edilebilecek bir kamp yeri gibi hissedilmektedir. Böylece çalışma uzamlarının toplumsal niteliği ve toplumsallaştırıcı fonksiyonu yok olmakta, bu merkezler kişiliğin gelişmesinin, aidiyet bilincinin oluşumunun, birey-birey, birey-grup/kurum, grup-grup ilişkisinin mekanı olmaktan çıkmaktadır. Bireyin geleceğini bu mekanlar içinde kurması ve kurumlarla kalıcı bağlar tesis etmesi söz konusu değildir. Bir başka ifadeyle, böylesi mekanların/kurumların indirgendiği yeni konum üzerinden çalışma/iş dünyası tümüyle iğreti ilişkilere, geçici bağlılıklara terk olunmaktadır.(…) İşten kopuş, iş üzerindeki kontrolün giderek yitirilmesi aslında profesyonelleri de kapsayan yaygın bir eğilimdir.” (Mesleklerde Dönüşüm)

Kapitalizm emekçileri toprağa bağımlılık ve üretim araçlarından sonra, tek bir işe, tek bir mesleğe, tek bir çalışma mekanına bağımlı olmaktan da özgürleştirmektedir. Bu ilki kadar yıkıcı bir özgürleşmedir. Gerçekte emeğin -tekil sermayelerden çok- genel olarak sermayeye kölece bağımlılığın had safhada artmasıdır. İşçilerin çoğunluğu girip çıktıkları sayısız parça işte, yeteneklerinin çok azını kullanabilmektedir. İşe ve kendi yeteneklerine tamamen yabancılaşmaktadır. İşçiler çıplak işgücüne, aktüel işle ilişkileri de çıplak ücrete indirgenmektedir. Üretimin tedarik ağları ve farklı esnek ve performansa bağlı çalışma biçimleri ile zamanda ve mekanda parçalanması, işçilerin parçalanıp katmanlaştırılması ve aralarına meta/rekabet dolayımının sokulması, azami emek tahakküm politikalarıdır. Eskiden çalışılan fabrikaların hemen yakınında doğan işçi mahallelerinde işçilerin gecekondularını da kendilerinin yapması, yol, su, elektrik, eğitim, sağlık mücadeleleri, zamlara karşı mücadeleler, emekgücünün yeniden üretiminin bir kısmının kullanım değeri üretimine dayalı olması, ortak emek-mekana dayalı ortak aidiyet bilinçlerini güçlendiren bir etkendi. Günümüzde ise sermayenin neoliberal mekan ve zaman politiğinin sonucu olarak işçilerin çalışma mekanlarının saçılması ve iğretileşmesi, çalışma sürelerinin giderek uzaması ve esnekleştirilmesi,  çalışma mekanı ile yaşam mekanının da giderek daha fazla birbirinden uzaklaştırılması,  patronların çalıştırdıkları işçilerin toplu olarak belli bir mahallede oturmamasına dikkat etmesi, çalışma ve yaşam alanlarındaki mücadeleleri de birbirinden kopartmakta, işçilerin yaşam alanındaki mücadelelere de işçi olarak katılmasını zayıflatmaktadır. Belli bir işe, belli bir müşterek çalışma ve yaşam mekanına, belli bir değerler sistemine, zorluklara karşı belli bir dayanışma ve paylaşıma, belli ilişkilere sabitlenmeye bağlı ortak emeğe dayalı aidiyetlerin çözülmesi, eski dar biçimiyle sınıf karakterinin zayıflamasının temel nedenidir.

Buna karşılık farklı toplumsal aidiyet bilinç ve ilişkilerinin yükselişi: Sınıfsal aidiyet bilinç ve ilişkilerinin zayıflaması ve zaten eski dar biçimiyle, kapitalizmin gelişmesinin açığa/ortaya çıkardığı bu yeni sorun ve ihtiyaçları eski dar, katı, basık ve tek biçimli sınıf kurumsallığı ile kapsayamaması ve dışlamasının bir sonucudur. Bu ihtiyaçları (kendi değerleri, istem ve özlemleri ile toplumsallaşma, özgürleşme, eşitlik, toplumsal siyasal konum..) açığa çıkartan, toplumsallaştıran ve siyasallaştıran kapitalizmin gelişme sürecinin yaygınlaştırdığı ve derinleştirdiği çelişkilerdir. Bununla birlikte, toplumsal hareketlerin tüm sınıflardan insanları kapsaması, işçi/emek sorunlarına umursamazlığı da bilinen bir olgudur.

İşçi mücadeleleri ile toplumsal mücadeleler mevcut dar biçimleriyle bir bağdaşmazlık içindedir. Birbirini dıştalamaktadır. Bunları biraraya getirmeye çalışan ilk önemli girişimlerden “Toplumsal Hareket Sendikacılığı” bir dönemki yükselişine karşın ara sınıfçı bulanık ve eklektik karakteri nedeniyle dünyada ve Türkiye’de açıkça başarısız olmuştur. Bununla birlikte, proletaryanın toplumsallaşması/toplumun proleterleşmesi; proletaryanın ezilmesi/ezilenlerin proleterleşmesi süreçleri, bu yöndeki tarihsel eğilim ve arayışları da büyütmektedir: İşçi örgütlenme ve mücadeleleri içinde, kadın, genç, kürt, göçmen işçi dinamikleri kendini daha fazla hissettirmeye başlamakta; toplumsal hareketlerin artan ölçüde çoğunluğunu ve tabanını oluşturan yeni işçi ve yarı-proleter kitleler de kendini hissettirmeye başlamaktadır. Ancak bu düz bir süreç de değildir, işçi hareketleriyle toplumsal hareketler, artan ölçüde iç içe geçme eğilimi göstermekle birlikte, çelişki kendini işçi sınıfı içinde cinsel, ulusal, dinsel vd çelişkiler; toplumsal hareketler içinde ise sınıfsal çelişkiler olarak göstermektedir.

Geleneksel sendikacılık ve solun “kapsam dışılık” söylemi, kadınları, gençleri, öğrencileri, kürtleri, göçmenleri işçi örgütlenmeleri kapsamı dışında bırakmaya, işçi olarak kabul etmek durumunda kalıp örgütlemeye yöneldiğinde ise bu kez ezilme ve eşitsizlikten gelen sorun, ihtiyaç, istem ve özlemlerini kapsam dışı bırakmaya varmaktadır.

İşçi sınıfının genişleyen kadın, genç, öğrenci, kürt, göçmen bileşenlerinin, toplumsallaşarak ve (ezilme/bağımlılık/eşitsizlik ilişkilerinden) özgürleşerek işçileşmelerini, daha gelişkin sınıf örgütlenme ve mücadeleleri içinde toplumsallaşmaları ve özgürleşmelerini sağlayacak politikalar; toplumsal hareketler içinde ise, bu hareketlerin zaten çoğunluğunu ve tabanını oluşturan işçi kitlelerinin burjuva/orta sınıflardan ve ideolojilerinden ayrışması ve bağımsızlığını sağlayacak politikalar, temel önem kazanmaktadır.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*