Anasayfa » DÜNYA » Bir sarsıntılar çağından geçiyoruz: Sudan (güncellendi)

Bir sarsıntılar çağından geçiyoruz: Sudan (güncellendi)

Sudan’da büyük kitle isyanı ne yazık ki liberal burjuvazi ve onunla dirsek teması içindeki küçük burjuvazi ve siyasi temsilcilerinin inisiyatifinde çok geri, liberal tasfiyeci bir uzlaşma ile sonuçlandı. Kitle eylemleri dalgaları, Beşir rejimini çatırdatmış, ordu bir saray darbesiyle Beşir’i indirmiş, ancak kitle eylemleri “sivil hükümet” ve eski rejim güçlerinin görevden alınmasıyla istemiyle devam etmişti. 3 Haziran’da eski rejimin Çevik Kuvvet güçleri ve tabii ordunun da parmağının olduğu korkunç bir katliam gerçekleştirildi. Hartum kent merkezinde çadır direnişini sürdüren eylemci kitlelerden 100 fazla kişi öldürüldü. Öfke arttı, grev ve direniş büyüdü. Derken ABD-AB ekseninden Finlandiya-Norveç, Mısır-Suud ekseninden Arap Birliği ve Afrika egemen sınıflarının örgütü Afrika Birliği, ordu ile kitle hareketi temsilcileri arasında “uzlaştırma” turları ve kitle hareketini tasfiye edecek “düzenli geçiş” formülüyle devreye girdiler. Ordu ile hareketin (asıl işçi ve kent-kır yoksulları tabanından kopuk) “milli demokratik devrimci” Sudan Komünist Partisi dahil küçük burjuva temsilcileri, 3 yıllık geçiş hükümetinin 5 asker 5 sivil ve bir general eskisi “sivil”den oluşmasında, sade suya tirit “katliamların soruşturulması” (yani “komisyona havale edilmesi”) vb konusunda “anlaştılar.”

Sudan’da 3 Haziran katliamından önce, henüz 16 Nisan’da sınıf mücadeleleri ve uluslararası güç mücadelelerinin gelişim seyri ve dinamikleri konusunda kapsamlı bir analiz yazısı yazmıştık. Onu tekrar yayınlıyoruz, çünkü bu yazımız bu sonucun da öngörüsünü de kapsıyor, önemli bir değişiklik yapmayı gerektirmiyor.

Sudan’da sonuç ne olursa olsun, son dönemlerdeki en önemli isyan, direniş deneyimlerinden biridir, “düzenli geçiş” skandalının foyası da çok geçmeden ortaya çıkacaktır. Asıl sorun, tüm dünyada büyük kitle hareketlerinde işçi sınıfının bağımsız devrimci önderliğine ve örgütlenmesine olan ihtiyacın yakıcı biçimde büyümesidir.

Sudan 1960’larda ve 70’lerde başta 5 bin kilometreye ulaşan demiryolu ağı olmak üzere modern kapitalist sanayileşme yoluna girmeye başlayan ve modern sınıf mücadelesinin gelişmeye başladığı bir ülkeydi. Atbara bölgesi ülkenin demiryolu ve sanayi merkeziydi. Devrimci demiryolu işçileri sendikası ülke çapında sonraki tüm işçi örgütlenmelerine esin kaynağı olmuş, Atbara işçileri 1964 ve 1985 ayaklanmalarının öncü güçlerinden olmuşlardı.

1970’lerin ortalarından itibaren Sudan’da kapitalistleşme süreci, neoliberalleşme ve İslamcılaştırma ile daha korkunç bir biçim aldı. Demiryolları, aynı zamanda ülkedeki tüm işçi hareketlerinin esin kaynağı konumundaki demiryolu sendikasını yok etmek için, özelleştirildi ve büyük bölümü çürümeye terkedildi.

İslamcılaştırılma, müslüman nüfuslu ülkelerin neoliberal kapitalizme geçiş sürecinin, hem örtüsü hem kaldıracı olageldi. Sudan 1970’lerdeki ekonomik çöküntülerde, İMF’nin yönlendiriciliğiyle Faysal İslami Bankası, Dubai İslami Bankası, Abu Dabi İslami Ticaret Bankası’ndan borçlanmaya başladı (1975-77). Körfez petro-dolar mali oligarşisi, 70’lerin sonuna gelindiğinde Sudan’ın finans sistemini neredeyse tamamen ele geçirmişti. Sudan ekonomisini Körfez ülkelerinin gıda tedarikçisi olarak yeniden şekillendirmeye başlamıştı. Sudan’da 1983’te şeriat yasaları çıktı. 1985’te ayaklanma patladı ve önceki diktatörü devirdi, ama bu ekonomik yapıya dokunamadı. 1989’da Beşir darbesi, İMF ve Körfez mali oligarşik petro-dolar sermayesine bağımlı ekonomik yapıyı, daha da vahşileştirerek sürdürdü. 2000’li yıllarda İMF sosyal yıkım programlarının sargı bezi olarak, Sudan devletinin ülke çapında bir “islami zekat sistemi” organize etmesini istiyordu! Dikkat edilsin, Sudan’da “zekat sistemi”ni isteyen, şeriatçı ülema bile değil, İMF’dir! Sudan’da şeriat uleması, banka ve şirketlerin “islama uygunluğunu denetleme” yetkisiyle, pay ve rüşvetlerini alan, devlet bürokrasisi ve ticaret sermayesi ile işlerini bağlayan, korkunç asalak bir zümre, rant-finans-ticaret oligarşisinin bir bileşenidir.

Bugün Attara halen ülkenin kapitalist ekonomi merkezidir, ama oldukça farklı bir biçimde. Ülkenin en büyük su kaynaklarından olan Attara ırmağına Çin, Kuveyt ve Suud kredileriyle iki büyük baraj yapıldı. Attara ırmağının çeperindeki en verimli toprakların neredeyse tamamı (1 milyon hektardan fazlası) 2014’te Suud şirketlerine 99 yıllığına kiralandı. Suud petro-dolar mali oligarşisi, burada kendi ülkesine ihraç etmek için hayvancılık yaptırıyor. Sudan’ın en verimli topraklarında Körfez ülkeleri için hayvancılık üretimi yapılırken, ülkede buğday yetiştirilemiyor. Ekmek tamamen ithalata bağımlı. Ekmek, ithalatçı ve toptancı büyük tüccarların ve bunları finanse eden islam bankacılığının ağzında. Yarı-askeri faşist islamcı rejim, Güney Sudan ve petrol kaynaklarını elinde tutmak için giriştiği iç savaşı büyük ölçüde kaybedince, en temel ürünlerde bile ithalata dayalı ekonomiyi borç ve rant dışında finanse etme olanağı yitirdi.

Eskimiş rejim, bir rant rejimiydi. Çünkü limanlar, telekomünikasyon, inşaat, maden sanayini bir yana bırakırsak, Sudan’da büyük imalat sanayisi neredeyse yok. Ülkenin tarımsal arazilerini ve yeraltı kaynaklarını, yabancı şirketlerin işletmesine veriyor, karşılığında toprak rantı payını alıyordu. Tüm egemen sınıf ve kesimler (büyük toprak sahipleri, ithalatcı ve toptancı tüccarlar, islami bankalar, saray ve devlet erkanı), büyük ölçüde bu rant gelirlerinin kendi aralarında paylaşımından nemalanıyordu.

İthalat ve borçların rant gelirleri üzerinden finansmanı suyunu çekince; İMF, islami ticaret bankaları, ithalatçı ve toptancı tüccarlar, başta buğday olmak üzere temel gıda ürünlerinde kara borsa, spekülasyon ve fahiş zamlarla bunun faturasını da her zaman ki gibi yine halka kestiler. 2018 sonlarında, ekmek fiyatlarında 3 kat artış, isyanın tetikleyicilerinden oldu. Sudan bu açıdan 1840-1860 döneminin İrlandasına benziyor. İrlanda’da bu dönemde, İngiliz toprak lordları İrlanda topraklarında kendi ülkelerine dönük hayvan yetiştiriciliği yaptığı için, 1 milyon kişi açlıktan ve patates hastalığından ölmüş, 2 milyon kişi göç etmek zorunda kalmıştı.

Attara bölgesinde altın dahil oldukça zengin yeraltı kaynaklarında maden işletmeciliği yetkisini ise Rusya merkezli bir şirket satın aldı. Sudan’da bir yandan sefalet ve açlık, diğer yandan Attara bölgesinde altın bulunduğu haberleri ile, 1850’lerin Amerika ve Avustralyasını anımsatan bir “altına hücum” çılgınlığı yaşandı. Onbinlerce yoksul altın ve diğer değerli madenler bulma umuduyla bu bölgeye akın etti. Korkunç koşullarda kendi olanaklarıyla maden arayıcılığı ve madencilik yapmaya çalışıyorlar. Çok geçmeden bölgedeki tüm maden haklarını satın alan ve makineli maden işletmeciliğine başlayan Rus şirketi ile kendi olanaklarıyla maden arayıcılığı ve madencilik yapan emekçiler arasında artan gerilim, çatışmalara dönüştü. Yoksul madenciler, İngiltere’de 1810’ların Luddizm hareketini anımsatan biçimde, Rus şirketinin makinelerini tahrip ettiler. Rus şirketi ise devlet destekli paramiliter çeteler oluşturarak, yoksul madencilere saldırdı. Attara’da Mart 2018’de 70 yaşındaki bir yoksul madencinin öldürülmesi, 5 madencinin yaralanması, Aralık ayında patlayacak isyan ve direniş dalgasının ilk işaret fişeği oldu.

Sudan’ın (Kuzey Sudan) halen ağırlıklı olarak geleneksel tarım-hammadde-rant ekonomisine dayandığı söylenebilir. Geleneksel tarım, bırakalım kentleri beslemeyi, kendi geçimliğini bile çıkaramaz hale gelen bir yıkım içinde. Atbara örneği ise, tarım ve hammadde alanında küresel mali-oligarşik merkezli yağmacı bir neoliberal kapitalistleşme sürecini göstermektedir. Kırlarda mülksüzleşen ve geçim olanağı kalmayanların yığılmasıyla kaotik olarak şişen, patlayıcı biriktiren, ithalata bağımlı şehir ekonomisi ise büyük ölçüde ticaret-finans sermayesinin kontrolündedir. Kamu sektöründe neoliberalizasyon ve özelleştirme uygulamalarıyla birlikte, istihdam hızla daralıyor ve güvencesizleşiyor. İşsizlik korkunç boyutlarda.

Sudan’da şu andaki toplumsal kamplaşma ve çatışmaki taraflar

Bir yanda işçiler, kent yoksulları, yine İMF paketleri, neoliberalizasyon, islamcılaştırma ile durumu sarsılan, konum kaybeden modern kent küçük burjuvazisi ve üniversite öğrencileri. Sudan’da Aralık ayında başlayan isyan ve direniş dalgası, başta başkent Hartum, Attara ve Port-Sudan gibi kentlerde görülüyor. Sudan halen ağırlıklı olarak tarımsal bir ekonomiye dayanmakla birlikte, kırlarında ne olup bittiğine, küçük ve yoksul köylülerin de bu isyanda yer alıp yer almadığına dair bir bilgiye ulaşamadık. Ancak en azından Attara’da tarım ve madencilik alanında hızlı mali oligarşik neoliberal kapitalizasyon süreçlerinin doğurduğu keskin çelişkiler açısından, yoksul ve küçük köylülüğün en azından belli kesimlerinin isyanda yer aldığını düşünmek mümkün.

Karşı-devrim kampında ise; ithalatçı ve toptancı tüccarlar, tefeciler, büyük toprak sahipleri, islami bankalarla bağlantılı şeriat ulemaları ve imamlar, asker, istihbarat ve polis yüksek subayları kastı sayılabilir.

Sudan’da da “uluslararası eksenler çatışması”

Ancak her iki karşıt kampın kendi içlerinde de ciddi çelişkiler var. Önce karşı-devrim kampına bakalım:

ABD, Beşir rejimine 2003’ten itibaren çok sert bir ambargo uyguluyordu. Ambargo Beşir rejiminin Körfez petro-dolar sermayesinin yanısıra artan ölçüde Rusya, Çin sermayesine (ve bir ölçüde Katar, Türkiye ve İran sermayesine) yakınlaşmaya başlamasına yol açtı. Türkiye burjuvazisi de bundan nemalanmaya başladı. ABD, Kuzey Sudan’ın aşırı ucuz emek ve doğal kaynaklarının yağmasında ve paylaşımında yer alabilmek için, 2017’de ambargoyu kaldırdı. Tekelci kapitalist güçler arasında, Sudan üzerindeki güç ve paylaşım mücadelesi kızıştı. Nitekim ABD ve AB, Sudan’da Beşir’i düşüren askeri darbeyi “düzenli geçiş” (önce ordu darbesi, sonra “sivil yönetim”) formülü şartıyla onaylarken, Suud ve BAE açık destek verirken, Rusya karşı çıktı. Türkiye’de AKP medyasında “Sudan’daki darbenin Türkiye’ye karşı yapıldığını” yazanlar oldu. Her biri Sudan’da büyük yatırımlar yapan Suud-BAE-Kuveyt-Mısır eksenli sermaye ile Katar-Türkiye eksenli sermaye arasında da (arka planda ABD-AB-İsrail ile Çin-Rusya-İran eksenleri ile) güç ve paylaşım çekişmeleri süregidiyor.

Sudan’daki eskimiş rejim, halk isyanı karşısında iyice sıkışınca, Şubat ayında, İstihbarat ve Güvenlik Teşkilatı şefi (ABD’ye yakınlığıyla bilinen) Kuş, Beşir’in devlet başkanlığından çekilmesini istedi. Beşir bunun üzerine rejim içi bir darbe yaptı. Tüm iktidar yetkilerini kendisine ve orduya devretti, (daha sonra kendisine darbe yapacak) askeri istihbarat generali Avf’ı da başkan yardımcılığına getirdi. Bu aynı zamanda iktidar ortağı olan İhvan’a da yapılmış, onu iktidar dışı bırakan bir saray darbesiydi. Böylece Sudan’daki siyasal buhran ve sarsıntıların ilk kurbanı, İhvan, ve dolayısıyla Katar-Türkiye oldu. Beşir’in başkan yardımcılığına getirdiği ve olağanüstü yetkiler verdiği askeri istihbarat şefi (ordunun yönetiminde büyük forsu olan) general Avf tarafından, yine bir saray darbesiyle indirilmesi ve tutuklanması, tarihin cilvesi değilse, son sığınağı olan orduya “kendini emanet etmesi”dir. Kirli bir anlaşma eseri olabilir. Çünkü Beşir Birleşmiş Milletler tarafından bile 300 bin kişinin katili ve Uluslar arası savaş suçlusu ilan edilmiştir. Ülke dışına kaçamaz, en fazla Türkiye, Katar, Rusya’ya kaçabilir, ki bu ülkeler de kendilerini çok zor durumda bırakacağından, onu kabul etmek istemeyebilir. Beşir gibi bir halkların katili için, olabilecek en iyi şey, ev hapsi ve yargılanma adı altında, yaşamının geri kalanını ordunun koruması altında tamamlayabilmektir.

Ordunun darbesiyle İhvan ve şeriatçı ulemalar şimdilik iktidar dışında bırakılmış görünse de, bunun bir güvencesi yok. Çünkü güçleri kırılmış değil. Bir “sivil yönetim” ve parlamentoya geçilir geçilmez, güçlerini yine iktidarda yer tutmak için kullanmaya çalışacaklardır. Birbiriyle güç mücadeleleri içindeki iki (İran’ı da katarsak üç) neoliberal kapitalist islamcı güçten birini ötekine tercih etmek, “ilerleme” filan anlamına gelmez. İhvancı şeriat ulemaları gider, Vahabi şeriat ulemaları gelir, vb. Sudan ekonomisi ve siyasetinde büyük güç ve etkiye sahip İslam bankacılığı, Körfez petro-dolar mali oligarşisine borç ve kapitalisyon anlaşmaları, vd kaldırılmadan, islamcıların/şeriatçıların gücü kırılamaz.

Bunun kadar önemlisi, yukarıda belirttiğimiz gibi müslüman nüfuslu ülkelerde neoliberal kapitalizm ile islamcılık arasındaki kopmaz ilişkidir. Neoliberal kapitalizme karşı mücadele etmeden islamcılığa karşı mücadele edilemez. Sudan’da darbeci ordunun, kolayca tahmin edilebileceği gibi, ne emperyalist kapitalist güçler ve İMF, DB gibi mali oligarşik kurumlarına, ne de Sudan’ın derinlemesine bağımlı olduğu Suud-KİK petro-dolar mali oligarşisine karşı bir tutumu var. Şeriata karşı tutumu da belirsiz.

Sudan’da ordunun darbesi ile süreç “bitmiş” değil

Darbeci ordu dahil tüm siyasal rejim ve kurumları, kitlelerin büyük eylemli basıncı altında çatırdamalar yaşıyor. Hem de kendi içinde yukarıda değindiğimiz uluslar arası güç eksenlerinin paylaşım mücadelesi ve entrikaları ile sarsıntılar yaşıyor. Düzenli ordu, malum düzeni koruyan -tek değilse bile- en büyük düzen gücüdür, fakat hangi güç eksenlerinin düzeninin? Sudan’da ordu mevcut iç ve dış düzen güçlerinin arasındaki çatlaklardan, bunun kendi içinde yarattığı ve yaratabileceği çatlaklardan, dahası kitle eylemlerini vahşi bir bastırma harekatına girişirse, kendi tabanında büyüyebilecek bir huzurluktan, yani kendisinden bile -şimdilik- pek emin görünmüyor.

Sömürülenler ile sömürücüler, ezilenler ile ezenler arasındaki karşıtlık ve çatışmanın şiddetlenmesi bir yandan, sömürü güçlerinin ve baskı kurumlarının kendi iç-dış güç ve paylaşım mücadeleleri diğer yandan, eskimiş üstyapının çatırtılarıyla birlikte, bir “otorite” boşluğu doğurur. Sömürücü düzen, içinden çıkamaz hale geldiği zayıflama ve “kargaşa” koşullarının, bu iktidar boşluğunu mevcut düzen aygıt ve şeflerinden birinin ya da ötekinin zorla doldurması ve olağanüstü yetkilerle, “düzenlemesi”ni ister. Bunu ister, bunu çağırır, bunu davet eder, çünkü kitlelerin elinden ancak böyle kurtarılabilir. İstediği elbette öncelikle üstyapıyı çatırdatan kitle eylemlerinin sönümlendirilmesi, sonra da sömürücü güçler arası değişen güç dengelerine göre, ekonomi ve siyasetin, sömürü ve iktidarını güçlendirecek biçimde yeniden düzenlenmesidir. Peki ya bu işlevi üstlenecek olan düzen kurumu bunu yerine getirebilecek güç ve yeterliliğe sahip olamazsa?

Mısır örneğinde ordu, kitlelerin yeniden isyan ettiği ve çatıştığı İhvan’ı iktidardan indirmiş, İhvan hareketini ezmişti. Asıl darbeyi kitlelerin isyan ve direniş hareketini bastırmak için yaptığı halde, bunu “kurtarıcı” pozlarında bir ölçüde kamufle edebildi. Darbeler tepeden iner. Ama en bastırmacı darbeler bile salt zora dayalı yürütülemez. Belli bir toplumsal taban, (burjuvazinin yanısıra) en azından küçük burjuvazinin belli kesimleri nezdinde bir “meşruluğu” gözetmek durumundadır. Türkiye’de 12 Eylül askeri faşist darbesi ve rejimi bile, 70’li yıllarda iki karşıt sınıf arasında sıkışıp kalmış küçük burjuvazinin oldukça geniş bir kesiminin açık-örtük desteğini gözetmiş ve maalesef almıştı.

Sudan’da ise daha iki ay önce Beşir’in başkan yardımcılığına getirdiği ve iktidarı altın tepside sunduğu askeri istihbarat generalinin, “kurtarıcı” kozmetiği yapma lüksü yoktu. Direniş hareketi içinde veya hayırhah destekçisi konumunda olan orta ve küçük burjuva kesimler içinde, ordunun yumuşak bir saray darbesiyle Beşir’i ve partisini indirmesi, ardından sivil bir geçici hükümet kurulmasını isteyen bir kesim vardı. Fakat onlar bile, Beşir’in yardımcısı generalin şefliğinde bir darbeyi destekleme cesareti bulamadılar.

Sudan’da ordu, Aralık ayından bu yana büyük çaplı kitle eylemlerine pek müdahale etmedi. Bundan cesaret alan Meslek Örgütleri Birliği, başkent Hartum’da Genelkurmay binasının önünde (açık ya da örtük biçimde ordunun Beşir’i yumuşak bir darbeyle indirip, bir sivil geçici hükümete geçiş yapılması istemiyle) kitle işgaline çağrı yaptı. Genelkurmay binası önünde yüzbinlerin oturma eylemi günlerce sürdü. Ordu yine müdahale etmedi. Sonunda ordu Beşir ve partisini bir saray darbesiyle indirdi. Fakat darbenin Beşir’in yardımcısı generalin şefliğinde yapılması, kitlelerin büyük tepkisine yol açtı. Genelkurmay binası önündeki yüzbinlerin işgal eylemi devam etti. Ordu yine müdahale etmedi. Ordunun generallerden oluşan “geçiş konseyi” şefi general Avf, ve ardından Güvenlik ve İstihbarat şefi Kuş, istifa etmek zorunda kaldı. Kitle eylemleri yine devam etti. Darbeci generaller konseyi, sözde muhalefet partileriyle bir görüşme yaptı ve “istemlerini dinledi”. Sudan Kongre Partisi (burjuva ağırlıklı) ve Ulusal Ümmet Partisi (Suud-BAE eksenli) ile görüşürken, direnişteki kitlelerin çatı örgütü “Özgürlük ve Değişim İttifakı”nı yok saydı. Burjuva muhalefetin istemleri arasında generallerin “geçiş konseyi”ne sivillerin de alınması ve sivil bir geçici hükümet oluşturulması, İstihbarat ve Güvenlik Teşkilatı’nın yeniden yapılandırılması vardı. Darbeci generaller konseyi ise “Beşir rejiminin kökünü kazıma” vaadinde bulundu. Ama devlet başkanının “generaller konseyi” içinden atanacağını, başbakanın ise “siviller”den (burjuva muhalafetten) belirleneceğini açıkladı.

Şunlar açıkça görülmektedir: Burjuva muhalefet orduyla çoktan uzlaşmıştır. ABD-Suud ekseni de çoktan devreye girmiş, generaller konseyiyle görüşme ve anlaşmalar sürecini başlatmıştır. Küçük burjuvazi ise şu anda orduya karşı da direniyor ama burjuva muhalefetten kopamayışının onun programından etkilenmesinin sancısını yaşadı. Meslek Örgütleri Birliği’nin Beşir’in sonunu getiren kitle eylemi çağrısını genelkurmay önüne yapmasının arka planındaki hedefi de zaten buydu. Ama küçük burjuvazinin “yüksek siyaset” (Sudan örneğinde ordu üzerinden siyaset) anlayışının hazinliği bir kez daha kendini gösterdi. Sadece ordu darbesine zemin sunduklarıyla kaldılar. Şimdi “sivil yönetim” istemiyle mücadeleye devam etmeye çalışıyorlar. Bu hedefleri gerçekleştirilebilmesi için de, kitlelerin sokaktan çekilmeden, ordunun “geçiş konseyi”ne yukarıdaki istemlerle aşağıdan basınç yapmaya devam etmesi gözetiliyor. Direniş hareketi içindeki modern kent küçük burjuvazisinin bu pozisyonunun arka planını aşağıda daha ayrıntılı olarak ele almaya çalışacağız.

Ordunun kendi içinde ve işleyişinde en ufak bir “demokrasi” yoktur ki, “demokrasi getirme” kurumu olsun. Hadi ordu tabanının, “asker üniforması altındaki işçi ve emekçilerin” ordunun karar organlarında doğrudan katılım ve yer almasını, kendi subaylarını kendilerinin seçmelerini sağlasınlar da görelim!!

Şu anda kendilerini “yüksek askeri geçiş konseyi” olarak atamış generallerin ve subayların hepsi, istifa etmek durumunda kalan Beşir yardımcısı Avf gibi, Beşir döneminde görev yapmış, halka karşı en ağır suçlara imza atmış olanlardır. Ordunun “Beşir rejiminin kökünü kazıma” söylemi için, önce “kendi kökünü” kazıması, yani en azından kendi içinde cirit atan istihbarat, kontrgerilla, özel kuvvetler, halka karşı suç işleyenler ve en azından tüm üst düzey subayları tasfiye etmesi gerekir ki, bu mümkün görünmüyor. Yapacağı, çeşitli devlet kurum ve baskı aygıtlarında Beşir döneminin öne çıkan bazı sima ve kesimlerini, kendi içinde de belki bir dizi subayı ve kliği tasfiye etmek olabilir. Ancak düzenin temel kurum ve aygıtları (ordu, polis, istihbarat, bürokrasi, vd) kurum olarak yerinde durdukça, hiçbir zaman “temiz” kurumlar, hiçbir zaman “emekçilerin dileklerini yerine getiren” kurumlar olmaz, olamaz. Sadece kitlelerin yıkıcı öfkesini soğutmak, “düzenin düzenli geçişine”, yani iç-dış sömürücü ve egemen sınıf kliklerinin bir kesimin ötekini bertaraf etmesine yedeklemek için, bu “düzenli geçiş” boyunca, bu yönde metazori efektler yapabilir. Kaldı ki mesele sadece devlet kurum ve aygıtlarında da değildir. İç-dış sömürücü/egemen sınıflar, veya onların şu veya bu kesimi yerinde durdukça ve gücünü korudukça, hiç bir düzen ve iktidarı zaten “halk için” olamaz, ancak baskı, aldatma ve halktan kendisine altlık yapma aracı olabilir.

Asgarinin asgarisi bir devrim, yani bir “burjuva demokratik devrim” için bile (eğer bu dünyada halen öyle bir şey varsa), Sudan’da rant-finans-ticaret-şeriat oligarşisinin yıkılması gerekir. “Beşir rejiminin kökünü kazımak” ancak böyle mümkün olur. Ancak bunun için de, yalnız Beşir çetesini, İhvan’ı, şeriatı kaldırmak yetmez, emperyalist ve bölgesel tekelci-oligarşik kapitalist güçler, İMF, Suud, petro-dolar mali-rant oligarşisi vb vb ile tüm bağları koparmak gerekir. Bunlara, en azından bunların şu veya bu eksenine bağımlı kalan bir ordunun bunları yapması mümkün görünmüyor.

Ordu, aşağıdan kitlelerin basıncı, yukarıdan büyük güç eksenleri çatışması çerçevesinde; eski rejimin şu veya bu ölçüde silkelemeye devam etmek zorunda kalabilir. Ne var ki, eski rejimin yıkılması ya da çözülmesini sonuna kadar götürülmesini isteyen kitlelerle, bu istemleri arasında, tam da o eskimiş üstyapının en büyük baskı aygıtlarından biri olan ordu vardır.

Sorular, sorular…

Kimlerin eski rejim suçlusu, gücü, dayanağı olduğuna kimler nasıl karar verecek? Eski rejimin çözülmesi hangi sınıra kadar götürülecek? Bunun kadar önemlisi, asıl bu eskimiş rejimin ifadesi olduğu eskimiş sömürü ilişkileri (rant, finans, ticaret, din, subay oligarşisi) ne olacak, bunlar dokunulmadan kalacak mı, ne kadar zayıflatılabilecek ya da kimler tarafından ne kadar ve nasıl değiştirilebilecek? Geçiş/değişim sürecinde yapılanlar açısından, kitlelerin gerçek istem, ihtiyaç ve özlemleri ile, uluslar arası mali oligarşik güç eksenleri çatışması çerçevesinde yapılanlar arasındaki sınıfsal ayrım ve karşıtlık konulabilecek mi? Üstyapısal geçiş/değişim sürecine, üstyapının yeniden şekillendirilmesine kimler (hangi sınıflar) ne kadar ve nasıl söz, karar, inisiyatif ve ağırlık sahibi olacak?

Kitle hareketinin modern kent küçük burjuvazisi ağırlıklı temsilci ve sözcüleri, iktidar gibi bir niyetleri olmadığını, yalnızca “askeri geçiş konseyi” ve “geçici hükümet”e (burjuva ve küçük burjuva muhalefet temsilcilerinin) katılımını istediklerine göre, bütün bunlar kitlelerin aşağıdan basıncı ve ama, ordunun belirleyiciliğinde olabilir mi? Ordunun belirleyiciliği ne kadar sürecek, bir sivil geçici hükümet çerçevesinde, siyasal egemenliğin sınıflar arasında değilse bile sınıf kesimleri arasında (örneğin eski rant-finans-ithalat-din oligarşisinden artı-değer sömürüsüne dayalı bir burjuva sınıf kesimine) el değiştirmesi mümkün olabilir mi? Eğer böyle bir olasılık varsa, Sudan’da sanayi burjuvazisi henüz oldukça zayıf olduğuna göre, iktidarını (onun adına onun istemlerini gerçekleştirecek) hangi güce dayalı olarak yürütecek, açık veya örtük olarak yine orduya mı?

Bu son olasılık, en fazla “sivil kenar süslü” bir askeri geçiş sürecinden sonra, yine her düzeyde ağır baskıcı bir yönetime davetiye çıkarır. Kaldı ki, neoliberal kapitalizm ve Körfez’in petro-dolar oligarşisinin mali-rant ilişkilerinin egemenliği koşullarında, bunlar yıkılmadan, Sudan’da eski deyişle “modern” (hele ki “bağımsız”!!) sanayi sermayesinin gelişmesinin önünü açacak tarzda, prekapitalist ilişkiler ve bunlarla iç içe geçmiş rant-finans-ithalat sermayesi ilişkilerin tasfiyesi pek mümkün görünmüyor. Ancak, Sudan’ın bir dizi bölgesinde tarım, madencilik ile başlamış olduğu gibi, Sudan’ın aşırı ucuz emekgücü bolluğu çerçevesinde, neoliberal kapitalist yatırım ve yağma cennetine çevrilmesi, bir kobi, yan sanayi ve fason/taşeron işler burjuvazisinin de bunlardan nemalanarak sermaye birikimi yapması biçiminde olabilir. Bu da bırakalım bir (Sudan Komünist Partisi’nin savunduğu) “milli demokratik devrim” olmayı, işçiler açısından bir “demokratik reform” bile olmayacağı anlamına gelir.

Yalnızca bazı olasıklar üzerinden “şöyle olursa böyle olur” tarzında akıl yürütmeye çalışıyoruz. Bu çapta bir üstyapı çatırdaması ve kriz, iç ve dış çok sayıda gücün değişen çelişki ve ittifak kombinasyonları ile, çok sayıda tarihsel gelişme olasılığını ortaya çıkaran bir “çatallanma momenti”dir. Hangi olasılığın ne ölçüde gerçekleşeceğini tayin edecek olan ise, tüm bu sınıf ve kesimler arasındaki güç ilişkileri olacaktır. O zaman, Lenin’e başvurarak biraz yalınlaştıralım:

“Üstyapının bütün eklemleri çatırdamakta, baskıya dayanamamakta ve giderek zayıflamaktadır. Birbirinden çok farklı sınıf ve grupların temsilcileri aracılığıyla halk, kendi çabasıyla şimdi yeni bir üstyapı kurmak zorundadır. Gelişmenin belli bir evresinde eski üstyapının işe yaramazlığı herkes için açık-seçik bir hale gelir; devrim herkesçe benimsenir. Şimdi görev, yeni üstyapıyı hangi sınıfın kuracağı ve nasıl kuracağını belirlemektir.”

Sudan’da devrimci kriz çok belirgin: Yönetenler eskisi gibi yönetemiyor, yönetilenler eskisi gibi yönetilmek istemiyor ve bunu büyük çaplı kitle eylemleriyle deklare ediyor. Beşir’i, Beşir’in yardımcısı ordu istihbarat ve askeri geçiş konseyi şefi Avf’ı, İstihbarat ve Güvenlik Teşkilatı şefi Kuş’u indirmiş olmak gibi önemli kazanımlar var. Ancak bu henüz, bir zafer değil.

Sudan ekonomi-politiğinin eleştirisi

“Burjuva demokratik” anlamda bile bir devrimin olabilmesi için: Birincisi, eskimiş üstyapının yıkılmasının veya dağıtılmasının sonuna kadar götürülebilmesi gerekir. İkincisi, iktidarın şu veya bu düzen kurumu arasında değil, sınıfsal olarak el değiştirmiş olması gerekir. Kitleler iktidarı alabilecek güç veya bilince sahip olmadığı durumda, bunun asgarisi de, iktidarın prekapitalist/yarı-burjuva ve asalak oligarşik kesimlerden “yeni burjuvazi”ye (veya onu temsil eden güçlere) geçmesi gerekir. Burjuva liberal muhalafet ise, eski rejime karşıdır ama ondan çok kitlelerden korkar. Kitle hareketini en fazla eski düzenin en temel dayanaklarından ordu darbesinin kıyısına ilişmenin kaldıracı olarak görür. Üçüncüsü, üstyapı ve iktidar biçiminde, asıl temeldeki üretim ve mülk edinme tarzını değiştirecek (örneğin toprak rantından artı-değere), bunun önünü açacak ve güvenceye alacak, köklü değişimler gerekir. Çünkü eskimiş üstyapıyı çatırdatan ve değişime zorlayan, kitle eylemlerini doğuran, zaten bu üretici güçler/üretim ilişkileri çelişkisidir.

Dikkat edilirse, Sudan’da eskimiş rejim ve sınıf güçlerinin, asıl kaynağı toprak rantıdır. Bu sınıflar ve rejim, Suud, Kuveyt, Rusya, Çin, Türkiye vb şirketlerine verdikleri tarım ve maden imtiyazları karşılığında, bunların artı-değer sömürüsünden toprak rantı payını almaktadır. Bu rant gelirleri de, büyük toprak sahipleri, ithalat-toptancı ticaret sermayesi, İslami bankacılık sermayesi, saray ve rejim güçleri ve din ulemaları vb arasında, çeşitli biçimlerde paylaşılmaktadır. Yani doğru dürüst bir “üreticiliği” olmayan, bir “iç” sanayi burjuvazinin gelişimini de engelleyen, baştan aşağıya asalak/rantiye sınıflar ve devlet!

Buradan bakınca, Sudan’ın eskimiş üstyapısındaki sarsıntı ve altüst oluşların, en derindeki tarihsel nedeni daha iyi görülebilir: Toplumsal üretici güçlerin gelişmesinin engellenmesi!

Sudan’da en derindeki esas mesele budur.

Evet her devrim ya da radikal değişim sürecinin en kritik sorunu iktidardır. Ama iktidar da üretim tarzını değiştirmek için kullanılmadıkça hiçbir işe yaramaz. Şu veya bu düzeyde “yeni” bir iktidar, sınıfsal-toplumsal üretim ve güç ilişkilerini değiştiremezse, eski üretim ilişkileri o iktidarı kendine benzetir. (Tekrar bkz. Syriza örneği)

Bu mesele çözülmedikçe, ne ekmek sorunu (buğdayın tamamen ithalata bağımlı olması), ne de demokrasi sorunu çözülebilir. Çünkü bu sorun çözülmeden iktidardan kim gidip yerine kim gelirse gelsin, kaçınılmaz olarak rantiyecileşecek, rant güçlerini kollamayı ve paylaştırıcılığını üstlenecektir. Çok geçmeden iktidar yine bu rantiyecilik çerçevesinde şu veya bu diktatörün elinde toplanacaktır. Suud-Körfez petro-rant oligarşisinin Sudan’daki güç ve etkisi de, bu açıdan bağlayıcıdır. Çünkü bu sermaye biçimi, pek üretken yatırım yapmaz/yapamaz; yalnızca (kendi ülkelerindeki petrolden toprak rantını aldıkları gibi), rant-finans-ticaret sermayesi üzerinden işler, en fazla varolan üretken yatırımlara ortak olarak hisse payını alır, vb. Dolayısıyla Sudan’da bir devrimin temel koşullarından biri, bu “rant oligarşisi”nin (tarım arazileri ve yer altı kaynaklarını yabancı şirketlere kiralayıp rant payını alma biçimindeki yarı/geri kapitalist üretim ve paylaşım biçiminin) yıkılabilmesidir. Bu da ülkedeki Suud-Körfez merkezli sermayenin gücüne, İslam bankacılığına, ve tabii İMF’ye dokunmadan, onları defetmeden yapılamaz. Bu da yetmez, hangi tekelci kapitalist ülke merkezli olursa olsun, bir bütün olarak tarım ve hammadde kaynaklarının işletmesini vermek ve toprak rantı payını almak tarzındaki “eskimiş üretim ilişkisinin” bir bütün olarak yıkılabilmesi gerekir. Yani her türlü emperyalist ve bölgesel mali-tekelci kapitalist gücün defedilmesi gerekir.

Ordu gibi bir kurumun bunu yapması mümkün görünmüyor. Ordunun çeşitli kademelerinde, bir “milli burjuva” modernizasyon süreci başlatmak isteyenler, belki gerçekten vardır. Ama mesele bir “niyet” meselesi değildir. Gerçekte ne yapmak zorunda kalacaklarıdır. Belirttiğimiz gibi rant oligarşisine ve ilişkilerine dokunmazlarsa, çok geçmeden kendileri de Beşirleşecektir. Bir “iç burjuvazi” geliştirme gibi bir eğilim varsa, bu da, yine emperyalist ve bölgesel tekelci kapitalist güçlerin egemenliği altında (ki bu durumda tümüyle ithalata dayalı buğday-ekmek sorununun nasıl çözülebileceği belirsiz), bu burjuvazi de, Sudan’ın gelişim koşullarında, bir fason-taşeron burjuvazi olmaktan pek ileriye gidemez.

Dolayısıyla sürecin gelişimi nasıl olursa olsun, Sudan’da bir “demokratik devrim” kapsamındaki çözülmemiş tüm sorunlar yeniden gündeme gelecektir: Eskimiş/engelleyici üretim/rant ilişkileri sorunu, tümüyle ithalata bağımlı buğday/ekmek sorunu, din-şeriat sorunu, kitleler için demokrasi ve özgürlük sorunu, vd.

Şunu görmek zor değil: Sudan’da ordu şimdilik süreci, Beşir rejimini şu veya bu düzeyde kanırtıp kitleleri de beklentiye sokmaya, yedeklemeye çalışarak, bir “yumuşak darbe” ya da “düzenli geçiş” tarzında götürmeye çalışıyor. Ama Lenin’in söylediği gibi, mesele sadece toplumun çoğunluğunun “işe yaramaz/engelleyici” olduğunda hem fikir olduğu eskimiş rejimin süpürülmesi değil. (Kaldı ki o eskimiş düzenin kurumu olan ordunun bunu ne kadar yapacağı da çok şüpheli. Suud ve BAE’nin darbeye destek açıklamasına bakılırsa, İhvan’ın geriletilmesinden öteye gitmeyecek gibi görünüyor.) “Yeni bir üstyapı”nın kurulup kurulamayacağı, ve hangi sınıflar tarafından nasıl ve hangi organ/araçlarla kurulacağı!

Şu anda kitlelerin kendi devrim ve iktidar organlarının (konseyler, şuralar, vd) olmadığı, iktidarı doğrudan ele alma gibi istem veya bilinci olmadığı görünüyor. İstemler, Beşir rejiminin kaldırılması, Beşir kurumlarının yeniden düzenlenmesi, “askeri geçiş konseyi”ne sivil katılım ve geçici bir sivil hükümetin oluşturulmasıyla sınırlı. Ancak üstyapının yeniden düzenlenme süreci başlar başlar başlamaz, yine bir “demokratik devrim” kapsamındaki çözülmemiş tüm sorunlar yine açığa çıkacak, bu sürece farklı biçim ve araçlarıyla müdahil olmaya çalışan çeşitli sınıflar arasındaki çıkar çelişkileri de açığa çıkacak, sarsıntılar devam edecektir.

Bu sürecin belli bir evresinde bizzat kitle hareketinin içindeki çelişkilerin de açığa çıkması, burjuva muhalefetten sonra, küçük burjuvazinin de açık-örtük ordu komutası altında bir “sivil hükümet”in kurulmasıyla sokaktan çekilme eğilimi gelişebilir. Ordu, küçük burjuvaziyi yedeklediği ölçüde, bu kez işçi ve emekçileri sert biçimde bastırmaya yönelebilir. Şu anda yapılabilecek en iyi şey, sokak eylemlerini “sonuna kadar” devam ettirmek, bunun içinde de, işçiler ve kent-kır yoksullarının hareketin inisiyatifini küçük burjuvaziye bırakmadan, bağımsız örgütlenme ve bilincini geliştirmektir. İşçi sınıfının bağımsız bir güç ve inisiyatifi henüz oluşmadığı durumda ise, yalnız “yukarısı” üzerinde değil hareketin temsilciliğini ve sözcülüğünü yürütür görünen küçük burjuvazi üzerinde güçlü bir basınç uygulamaya devam etmektir. (Görüldüğü kadarıyla küçük burjuvaziyi burjuvaziyi, “yumuşak darbeli düzenli geçiş” istemelerine rağmen, sokaklarda baskı gücü olarak kalmaya devam etmeye zorlayan, zaten işçilerin ve kent-kır yoksullarının bu basıncı.)

Sudan Komünist Partisi “milli demokratik devrim” programıyla sınırlı olduğundan, modern küçük burjuvazi ise “orduyla birlikte ve orduya aşağıdan baskı yaparak düzenli geçiş” çerçevesinde hareket ettiğinden; bir “demokratik halk devrimi”, zor görünüyor. Zor ama tümden olanaksız değil. İşçilerin ve kent-kır yoksullarının bağımsız örgütlenmesine; aşağıdan basıncı bırakmamakla birlikte bir burjuva düzenli geçişe eğilim gösteren ve burjuva liberal muhalefet ile işçiler arasında yalpalayan küçük burjuvaziyi, olabildiğince liberal-demokrasi bulanıklık ve beklentilerden uzaklaştırıp kendi yanına çekebilmesine bağlı.

Kitlelerin belli noktada yukarıdan önlerine atılan kelleler ve verilen vaat ve tavizlerle, bir süre sonra yeniden artacak baskılarla sokaklardan çekilmesi de sürecin bittiği anlamına gelmeyebilir. Kitleler beklentilerin gerçekleşmediğini, önemsiz konularda tavizler dışında bir şeyin değişmediğini görerek, bir süre sonra yeniden sokağa çıkabilirler. Örneğin bir asker postalı altında yarı-sivil hükümet durumunda (ki mevcut güç dengelerinin durumuna göre, düzen güçleri bazan sokağı soğutmak için bunlara muhalefetin ılımlı bazı temsilcilerini katabilir), kitlelerin sürece şu veya bu düzeyde bir etkide bulunabilmek için bile, yukarıdan beklemeden aşağıdan eylemlerle basınç yapmaya devam etmesi gerekir. En sonu, kitlelerin direncinin bir dönem için zorla kırıldığı durumda bile, süreç mutlak olarak bitmiş olmaz. Sefalet ve özgürlüksüzlük birikimi devam edip gittiği, eskimiş üretim ilişkileri ve üstyapının tıkanıklığı ve tıkayıcılığı sürdükçe, kitleler ergeç yeniden sokağa çıkacaklardır. Çünkü eskimiş düzenin içindeki uzlaşmaz çelişkilerin (toplumsal üretici güçler/üretim ilişkileri arasındaki çelişki ve sınıf çelişkileri) tarihsel sarmal gelişim süreci, bunu ergeç zorunlu kılar.

Sudan’daki kitle hareketinin içindeki çelişkin sınıf güçleri

Bir kısmı hareketin içinde bir kısmı hayırhah destekçisi konumunda olan muhalif burjuva kesimleri. Bunlar sermaye birikimleri, büyük ithalatçı-tüccar sermayesi, İslami banka ve bankerler, büyük toprak sahipleri tarafından sınırlanan, küçük ve orta boy (ağırlıklı olarak) sanayi ve hizmet sektörü burjuvazisi ve yerel burjuvalar. Kapitalist gelişme düzeyi epey sınırlı olan Sudan’da soldaki “ulusal burjuvazi”, “milli demokratik devrim” ve “modern sanayi” özleminin halen geride bırakılamamış olması bundan kaynaklanıyor. Muhalefet içindeki bu burjuva kesimlerin iliştiği bir gölge sivil hükümet oluşur oluşmaz, karşı tarafa geçeceği, kesindi, öyle de oldu.

Sudan’da isyan ve direniş hareketini Aralık ayında Attara çarşısında üniversite öğrencileri, ekmek karaborsası ve zamlarına karşı gösterilerle başlattı. Gösteriler çarşı-pazardaki işçilerin, zanaatkarların, küçük esnafın, kadınların katılmasıyla hızla büyüdü. Onbinlerce kişi Attara’daki Beşir partisinin merkezine yürüdü, ve onun sembollerini taşıyan binaları, arabaları, her şeyi yakıp yıktı. Aynı süreç birkaç gün içinde tüm şehirlerde tekrarlandı ve başkent Hartum’a sıçradı.

Direniş hareketinin öne çıkan gücü ise, Meslek Örgütleri Birliği (hekim, yargıç, avukat, mühendis örgütlerinin çatı platformu) oldu. Sudan’daki yaşam standartlarının düşüklüğünden bakıldığı zaman modern kent küçük burjuvazisi kapsamında değerlendirilebilirler. Bu örgütler kamusal ya da yarı-kamusal bir yapıya sahip olmakla birlikte, içlerinde özel sektörde çalışan ya da kendi küçük işyerine sahip olanlar var. Tüm dünyada olduğu gibi, beyaz yakalılar, yükselme olanağı azalmış, mesleki özerklik, konum, vasıf ve maaş kaybı, özelleştirme; giderek işsizlik, güvencesizlik, aşırı çalışma/performans kıskacında, büyük bir bölümü yıkıcı bir işçileşme sürecinde. Sudan Meslek Örgütleri Birliği ise, beyaz yakalıların hemşireler gibi tam işçileşmiş alt kesimlerinden ziyade, ağırlıklı olarak buna karşı direnen orta kesimlerini kapsıyor görünüyor.

Sudan’da modern kent küçük burjuvazisinin Beşir rejimi ile daha önceki örtük ittifakının önemli bir halkası, başta ekmek ve benzin olmak üzere, ithalata dayalı temel geçim mallarında (ve temel hizmetlerde) devlet sübvansiyonlarıydı. 2017’de İMF paketiyle temel mal ve hizmetlerde devlet sübvansiyonları kaldırıldı. İMF programı zaten yoksul olanları daha yoksul yaptı. Ama tüketim sepeti daha geniş ve sınıfsal statü simgesi olan modern kent küçük burjuvazisini, bu konumlarını artık kaybetmeye başladıkları, “alt sınıfa” düşüyor oldukları korku ve tepkisiyle dehşete düşürdü. Bu yüzden Attara ve diğer şehirlerde isyan ve direniş işçi ve kent yoksulları ağırlıklıyken, giderek hareketin merkezi haline gelen başkent Hartum’da meslek örgütleri hareketin başını çekecek, hatta öncülüğünü üstlenecek kadar öne çıktı. Üstelik Sudan’da azçok özerk işçi sendikaları ve örgütleri onyıllardır ezilmiş ve yasakken, bu kesimler biraz da kamusal/yarı-kamusal kalkanlarıyla örgütlüydüler.

2011-13 isyan ve direniş dalgalarının bir çoğunda (Tahrir, Porto del Sol, Gezi, vd) sınıfsal konum kaybı içindeki beyaz yakalı emekçilerin önemli bir rol oynadığını biliyoruz. Belli kesimleri işçileşme süreçlerinin artık az çok farkında, ama bunu kabullenmek istemeyen bir ara sınıf bilinci içindeydiler. Alt kesimleri sonuna kadar direnenler arasında yer aldılar, orta ve üst kesimleri ise, reformist sol parti, sendika ve meslek örgütleri bürokrasisi ile birlikte davrandılar; devlet baskı ve saldırıları artınca, direnişi ilk terkedenler oldular.

Sudan’da da meslek örgütleri, ağırlıklı olarak, sistem içinde eski konumlarını korumaya ya da geri getirmeye çalışan, yukarıda değindiğimiz küçük-orta kapitalistlerden de tam kopmamış bir küçük burjuva bilinçle hareket ediyorlar. Mücadeleleri dikkate değer, ama mücadele hedefleri bunu açıkça gösteriyor:

Ordunun Beşir rejimini indirmesi ve hemen (muhtemelen içinde meslek temsilcilerinin de bulunduğu) bir geçici “teknotratlar” hükümeti oluşturulması. Kitle veya halk konseyleri bir yana, bir “kurucu meclis” istemleri bile yok. Bir geçici sivil hükümet istemleri var, ama bir Geçici Devrimci Hükümet istemleri yok. “Özgürlük, adalet, barış” gibi sloganları ilerici-demokratik, ama “hangi sınıf için, hangi sınıfa karşı demokrasi” olduğu konulmadan, burjuva-orta sınıf fantazileri (ideal/düzeltilmiş burjuva demokrasisi hayali) içinde eriyip gitmeye çok açık. “İşçiler ve emekçiler için, sömürücülere ve baskı aygıtlarına karşı demokrasi” sınıfsal ayrımı konulmadan, özgürlük/demokrasi sloganı soyut bir “sınıflar üstülük”ten öteye gitmez. “Bireysel yetenekleriyle yükselme/sınıf atlama” isteminden, eğitim, vasıf, bilgi gibi olanaklarını “aşağıdakiler”e karşı ayrıcalık ve üstünlük olarak görmekten, yani burjuva ideolojisinden pek ayrışmaz. Hatta işçiler ve kent-kır yoksulları, hareket üzerindeki sınıfsal hegemonyalarını büyüttüklerinde, onlara karşı bile dönebilir.

İlginç bir nokta daha: (üniversite öğrencileri hariç) işçilerin, kent yoksullarının yakıcı ekonomik taleplerine pek yer vermemeleri. “Ekmek” sloganı, onlara alt sınıfa düştüklerini kabul etmekmiş gibi göründüğünden (şu küçük burjuva gururu!), bundan özellikle kaçınıyorlar. İşçiler, kent-kır yoksulları ve küçük burjuvaziyi kapsayan direnişin çatı platformu “Özgürlük ve Değişim İttifakı”nın temel sloganı “Ekmek, Özgürlük, Adalet” olmakla birlikte, Sudan’ın tüme yakın ithalata dayalı buğday, yani durduğu yerde fahiş zamlara konu olan ekmek sorununa dair bir çözüm önerileri yok. Beşir çetesi tümden devrildiği ve yerine geçici bir sivil hükümet kurulduğu durumda ise, İMF’nin yine anında kapıya dayanıp, şu malum “kemer sıkma” programını dayattığında ne yapılacağına dair söyledikleri bir şey de yok (bkz. Syriza örneği).

Sudan’da modern kent beyaz yakalıları, diğer taraftan, yalnızca Beşir rejimi çekirdeğine değil, onun İslamcı dayanak ve ortaklarına (İhvan) karşı çıkıyorlar. “Özgürlük” istemi, doğrudan ve açıkça dile getirilmese de, aynı zamanda şeriata, ulemaya, Sudan ekonomisinde önemli bir yer tutan İslam bankalarına karşı mücadele istemlerini içeriyor. Bu önemli ve ileri bir adım. Ancak aynı hassasiyet pek demokratik ve laik geçinen Batı kapitalizminin model olarak görülmesinde ve Batı’yla entegrasyon konusunda gösterilmiyor. Nedeni açık, beyaz yakalılar Batı tarzı bir “modern” kapitalist ekonomi ve toplumda, eğitim, vasıf, bilgilerinin daha fazla değer kazanacağını, kendilerine daha fazla yükselme olanağı sunacağını sanıyorlar. Ama tabii, “Batı”daki beyaz yakalıların yaşadığı yıkım ve köleleşmeden haberleri yok! Neoliberal kapitalizm koşullarında burjuva ideolojisinin şu bir dönemki soyut ideal ifadeleri olan “birey, liberal demokrasi, laiklik” vbden eser kalmadığından haberleri yok! Bu, aynı zamanda ordunun yüksek bürokrasine değilse bile, en azından orta kademe subaylara kendilerini sınıfsal olarak yakın görmelerinden, beklenti içinde olmalarından kaynaklanıyor.

Sudan işçileri Attara’dan ve eski demiryolu işçilerinden gelen güçlü bir mücadele ve ayaklanma geleneğine sahip olsalar da, örgütsüzler. Muazzam boyutlardaki işsizlik güçlerini kırıyor. Demiryolları, limanlar gibi az sayıdaki büyük sanayi işletmesinin özelleştirilmesi, taşeronlaştırılması ve parçalanması; işçi örgütlerinin sayısız kez ezilmiş ve yasaklanmış olması; bunların yerine geçirilmeye çalışılan tarikat-cemaat ağları; ekonominin ağırlıklı olarak tarım, ticaret ve finansa dayalı olması, korkunç işsizlik, Sudan işçi sınıfının gelişimini sınırlamış olan etkenler arasında.

Ne olursa olsun, Sudan işçi sınıfı, bugün için güçlü ve örgütlü bir sanayi proletaryasına sahip olmasa da (telekom, liman, nakliyat, depo gibi alanlarda grevler yine var) daralmış değil, aksine genişlemiş durumda. İletişim, ulaşım, enerji, ticaret, finans, hizmet, tarım sermayeleri de işçisiz dönemez çünkü. Tüm bu alanlarda genellikle dış kaynaklı mali oligarşik sermaye yoğunlaşması ve merkezileşmesi, yabancı yatırımcı ve kreditörlerin Sudanlı işçilere köleden farksız muamele etmesi, emek yağmacılığı…

İşçiler bu tür büyük kitle hareketlerine bağımsız bir sınıf olarak önderlik edemedikleri durumda bile genellikle sonuna kadar gidenler, yenilgi durumunda ise en son geri çekilenlerdir. Çünkü “zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur”. “Bireysel yetenekleriyle yükselme” hayalleri yoktur. Hangi türden olursa olsun sermaye egemenliği ile çelişkileri uzlaşmazdır. Ekmek mücadelesi olmadan demokrasi, işçiler için özgürlük alanını genişletmeden ekmek olmayacağını iyi bilirler. Burjuva ve küçük burjuva “yüksek demokratik siyaset” kulvarlarının kendilerine eylemler dışında kapalı olduğunu; kendileri için fiili kitle grevi, isyanı, direnişi dışında bir demokrasi olmadığını da bilirler. Ya da ergeç anlarlar. Önemli olan, hareket içindeki burjuvazi ve küçük burjuvaziye karşı uyanık olmak ve ipleri onların eline bırakmadan, bağımsız devrimci sınıf örgütlerini ve çekirdek ve kitlesel öz mücadele organlarını yaratabilmektir. Kendi gerçek sınıf istemleri, ihtiyaçları, özlemlerini hareketin daha geniş işçi ve yarı-proleter kesimlerine mal edebilmektir. Hem hareketin enerjisini ve daha ileriye gitme dinamiklerini, hem de onun içinde kendi bağımsız inisiyatif ve güçlerini artırabilmektir.

Bir sarsıntılar çağında yaşıyoruz!

“İş, ekmek, özgürlük, adalet, barış, laiklik, vd” hepsi burjuva demokratik kapsamdaki istemlerdir. Küçük burjuva halkçı demokratizm, liberalizmden sıyrılabildiği oranda halk egemenliği/iktidarı der. (Cezayir’de “halk egemenliğinin tesis edilmesi” temel mücadele istemi.) Fakat bunun parlamenterizm dışında bir yolunu göremediği ve koyamadığı durumda, yine burjuva demokratizminden pek ileriye geçmiş olmaz. “Halk egemenliğinin tesis edilmesi” gibi dolambaçlı ve parlamenterizme meğilli ifadeler yerine, “tüm iktidar (bugün için Sudan’da işçi sınıfına denilemeyecek olsa bile, işçilerin bağımsız önderliğinde) emekçi halka” sloganını yükseltebilmek için, hareketin kendi içinden bu tür konsey, şura tarzı savaşım ve iktidar organlarını çıkartabilecek durumda olabilmesi gerekir. İç ve dış mali oligarşik güçlerin egemenliğinin yıkılmasını, bir işçi, kent-kır yoksulu, küçük burjuva devrimci demokratik diktatörlüğünü hareketin programına koyabilmesi gerekir.

Günümüz neoliberal tekelci oligarşik kapitalizm ve ağırlaşan krizi koşullarında ise, “modern kapitalizm ve emeğin serbest gelişmesi” hayalden ibarettir. Süreç bu tür bir burjuvazinin gelişiminin önünü açacak olsa bile, işçilerin payına düşücek olan, esnek, güvencesiz, taşeron kölelik olacaktır. Bu yüzden, devrimci sınıfın (Sudan için işçiler ve kent-kır yoksulları diyelim) bağımsız devrimci örgütlenme, bilinç ve eylemini geliştirmekten başka, şansı yoktur. Bu doğrultuda ilerleyebildiği ölçüde süreçte bağımsız sınıf inisiyatifini gösterebilir. İlerleyemezse, küçük burjuvazinin yedeği ve kaldıracı olmaktan pek öteye geçemeyebilir.

Bu tür süreçlerde bir noktaya kadar, hepsi birbirine bağlı görünür. Orta burjuvazi küçük burjuvaziye, küçük burjuvazi işçilere ve kent-kır yoksullarına mecburdur, onları atlama tahtası olarak kullanmadan, kendi sınıfsal istemlerini de gerçekleştiremeyeceğini bilir. Küçük (ve orta) burjuvazi, salt alt sınıflara dayanmak zorunda kalmamak için belli koşullarla orduya dayanarak, ve ondan olabildiğince tavizler kopararak, istemlerini gerçekleştirebileceğini sanabilir. Ordu, şimdilik küçük burjuvaziyi meşruluk kaynağı olarak kullanmaya çalışabilir. İşçiler ve kent-kır yoksulları ise, kendi bağımsız örgütlülükleri olmadığı, süreçte bağımsız bir güç olamadığı durumda, küçük burjuvaziyi yine aşağıdan ileriye ittirmeye çalışır, o burjuvaziyi, onlar orduyu, vb. Ama bu zincir sürecin gelişiminin bir kırılma noktasında kopar, ve ilerlemesi duran hareket, bu kez geriye doğru çözülebilir. En iyisi herkesin kendi sınıfını bilmesi, kimsenin başka bir sınıf adına (işçilerin küçük burjuvazi adına, küçük burjuvazinin burjuvazi adına, ordunun burjuvazi adına, vb) davranmaya kalkışmamasıdır. İşçiler açısından önemli nokta şudur ki, farklılıklar, sınıf farklılıkları netleştirilmeden, ilkeli bir ittifak ilişkisi yürütülemez.

Kuşkusuz söylediklerimiz, bu tür hareketlerin umutsuz olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, ilk eldeki sonuçları ne olursa olsun, geleceğe dönük bilinç ve umudumuzu yükseltiyorlar. Çünkü tam da Marx’ın formüle etmiş olduğu türden bir “sarsıntılar çağı”ndan geçiyoruz. Kitleleri ileri ve giderek daha ileri iten uzlaşmaz çelişkilerin tarihsel gelişim sürecinden geçiyoruz.

Sudan ise, son 10-12 yılda dünya çapında isyan ve direniş dalgalarının yaşandığı sayısız ülke arasında ekonomik (kapitalizmin gelişim düzeyi) açısından en geri olanlardan biri olmasına karşın, gerçek anlamda bir “devrimci kriz” durumunun ortaya çıktığı ve şimdiden belli kazanımlar elde eden nadir örneklerden biri. Ordunun darbesi de sürecin bittiği anlamına gelmiyor. Kitleler sokaklardan çekilmiş değil.

“Sudan ve Cezayir ile Arap baharı tamamlanmış oldu” diye düşünenler var. Evet Sudan ve Cezayir, Arap baharının devamı olarak düşünülebilir. Ama bu ülkelerdeki toplumsal-siyasal çatışma ve sarsıntı süreçleri bitmediği gibi, ilk eldeki sonuçları ne olursa olsun, Arap baharı, (daha doğru bir ifadeyle, İran, Türkiye ve İsrail’i de katarak) bölge baharı tamamlanmış olmadı, olmayacak.

Bunun için bölgedeki bir dizi ülkede 2018’in başından itibaren yaşanan toplumsal-siyasal sarsıntılar dalgasını (son 8-10 yıl içinde, İran, Irak, Lübnan’da ikinci kez, Tunus’ta üçüncü kez) görmek yeterlidir. Kaldı ki Cezayir’deki, son 12 yıl içindeki dördüncü çatışma ve sarsıntı sürecidir. Birincisi, 2007’de maden işçilerinin özelleştirmeye karşı ordu tarafından kuşatılmış madenci kentindeki militan barikat savaşımıydı. Onlarca maden işçisi ve direnişçinin katledilmesiyle, kanla bastırıldı. İkincisi, 2009’da, bir milyon kamu işçisinin süresiz genel greviydi. Özelleştirmelerin yüzde 49 ile sınırlandırılması, sosyal konut fonu vaadi gibi kısmi kazanımlarla sonuçlandı. Üçüncüsü, 2013’te kent yoksulları ve varoş isyanıydı. Dördüncüsünü bugün yaşıyoruz. Sudan’da ise son 9 yılda bu ikinci isyan ve direniş hareketi. Bugünkünden daha küçük çaplısı, 2012’de yaşanmıştı. Yalnızca olgular düzeyinde bakıldığında bile, ne Cezayir ve Sudan’da, ne Arap ülkelerinde, ne bölgede, ne dünyada “baharlar” tamamlanmış olmadı. Toplumsal-siyasal, ekonomik sarsıntılar, Marx’ın sözleriyle “sarsıntılar çağı”, “büyük veya az bir hızla altüst oluşlar” kaçınılmaz olarak devam edecek.

Bu tür hareketler başarısız olduğunda bile, kitlelerde bir bilinç sıçraması yaratır; bir sonraki -kaçınılmaz- dalga, bir öncekinin kaldığı yerden başlar. Siyasal, toplumsal, ekonomik, kültürel kazanımlar elde ettiği oranda ise kitlelerin özgüvenini ve mücadele istencini artırır. Bunlar kadar önemlisi, neoliberal kapitalizmin ve her türlü pejmürde iktidar biçiminin, toplumsal gelişme ve ihtiyaçlar için işlevsiz ve engel olduğunu gösterir, onun meşruluk görünümünü altüst eder. Somut siyasal, ekonomik kazanımlar kadar önemli olan, bu ülkelerde ve dünya çapında sınıfsal-toplumsal güç dengelerinin tam da bu grev, isyan, direniş dalgalarından geçerek (henüz zayıf görünse de önümüzdeki süreçlerde daha fazla belirginleşecek) bir değişme sürecine girmesi; bu hareketlerin dünya proletaryasını ve kitleleri, büyüyen mücadeleler içinde eğiterek, geleceğin kaçınılmaz sosyal devrim dalgalarına hazırlamasıdır.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*