Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Bir köyün anatomisinin 15 yıllık değişimi

Bir köyün anatomisinin 15 yıllık değişimi

Yaklaşık 32 yıllık hayatımın ilk 18 yılını Amasya’nın bir köyünde geçirdim. Ondan sonraki süreçte Ankara, İstanbul gibi şehirlerde yaşamama rağmen hala evim olarak nitelendirebileceğim tek yer diyebilirim. Yeşili, doğası, ağaçları, sokaklar ve bu sokaklarda oynanan oyunlar, evleri ve verimli tarlaları çocukluğumdan aklımda kalan güzel anılar. Fakat son yıllarda yaşanan değişimi beni derinden yaralıyor. Mikro düzeyde gözlemleyebildiğimiz bu değişimin, Türkiye’nin tarım politikasının ne derece değiştiğini ve bu değişimin kitleler üzerindeki etkisini makro düzeyde örneklendirmek için ideal bir örnek olduğunu düşünüyorum.

İlk olarak, yaşadığım dönemdeki çiftçilik ve tarımsal üretimin ne durumda olduğunu özetleyerek giriş yapmak istiyorum. Amasya merkezi dışında Suluova, Taşova ve Merzifon ovaları üzerine kurulmuş, oldukça sulak, geniş ve verimli tarım arazilerine sahip bir bölgedir. Elma, kiraz, şeftali gibi meyveler yetiştirilir. Bunun yanı sıra buğday, arpa, soğan, şeker pancarı, tütün, haşhaş, ayçiçeği, kendir, nohut gibi ülke ekonomisine ve gıda üretimine doğrudan katkısı olan bitkiler üretilir. Özellikle ova köylerde yaşayan aileler bahçecilik yaparak, hem yazlık ve kışlık besin tüketimlerini karşılarlar, hem de bu ürettiklerini halk pazarlarında satarak aile ekonomisine katkı sağlarlar. Bu verimli bahçelerde domates, biber, kabak, salatalık, marul, bamya, yeşil soğan, nohut, dolma biber, maydonoz, nane vb. gibi sebzeler yetiştirilir. Üretilen bu sebzeler ile turşu, salça, konserve, marmelat, pul biber, kuru nane gibi kışın da tüketilebilecek hazır gıdalar yapılır. Bu üretim de dolaylı yoldan da olsa ailelere ekonomik yarar sağlar. Günümüze kıyasla bu üretim eskiden daha yoğunken, artık bu durumdan bahsetmemiz neredeyse imkansız hale geldi. Değişen ekonomik koşullar, tarım ekonomisinin düşmesi, mazot, tohum, gübre, tarımsal araç/gereç ve tarımsal ilaç gibi tarım üretiminin temel giderlerini oluşturan kaynaklar pahalı hale gelmesi ve çiftçilerin alım güçlerinin düşmesi ile de ne yazık ki artık kendi ihtiyaçlarını dahi karşılayamaz hale geldiler.

Üretilen gıdalar ve ham madeler üzerinden bu değişimi anlatmanın daha yararlı olacağı kanısındayım.
Tarımsal üretim sürecinde ürünlere göre elde edilen gelir değişkenlik gösterir. Bazı ürünlerde yıldan yıla değişmeyen sabit bir durum söz konusu iken, bazıları için bunu söylemek çok olanaklı değildir. Özellikle soğanın kilosunda yıldan yıla yaşanan dalgalanmalar, çiftçiler bin bir emek ile ürettikleri mamülleri, çuvallar halinde köyün dışındaki alanlara dökmek zorunda kalmalarına yol açıyor. Bu durum aileleri hem psikolojik hem de ekonomik olarak yıpratırken, dengesiz piyasa ekonomisi sonucu oluşan belirsizlik ile de kendi üreticisinin desteklenmiyor oluşunun doğal sonucu olarak da en temel gıda maddelerinde bile dışa bağımlı bir hale gelinmesine yol açıyor.

Şeker pancarı ise devlet kontrolünde satın alınan ve sonbaharda şeker pancarı kantarlarına devredilen bir ürün. Çocukluğumdan hatırladığım kadarıyla, üretilen şeker pancarları traktör römorklarında kantara getirilir ve kantar önünde kilometrelerce traktör kuyruğu olurdu. Üreticiler burada günlerce şeker pancarlarını kantara vermek için beklerdi. Kantara devredilen bu ürünler tartılır ve ton cinsinden hesaplanan ağırlığına göre dengeli bir fiyat üzerinden değerlendirilirdi. Bu sayede çiftçilerin üretimleri de boşa gitmemiş olurdu. Fakat son yıllarda yaşanan dış göçten ve şeker pancarının görece daha zor üretilen bir bitki olması bitkinin eskisi kadar üretilmemesine neden oldu. Bunun sonucunda da ülke genelinde yurtdışından şeker ithal edilir bir hale gelindi.

Tütün ise en çok gelir elde edilen ve geliri ile de doğru orantılı olarak çok zahmetli üretim süreci olan bir bitkidir. 2004 yılından öncesine kadar ilçede var olan tekel fabrikası, üreticiden tütünleri sabit fiyat garantili olarak alır ve çiftçilerin herhangi bir ekonomik kayıp yaşamalarını engellerdi. Bu fabrika aynı zamanda ilçe nüfusunun büyük bir bölümünün geçimini sağladığı bir yerdi. Hem çiftçilere hem de ilçede yaşayan ve çalışan işçilerin hayatlarını idame etmelerini sağlıyordu. Fakat tekellerin özelleştirilmesi ile ilk olarak çalışanların büyük kısmı çıkartılmış, çiftçilerin üretimlerine kota getirilmiş ve daha az fiyata tüccarlara satmak zorunda bırakılmışlardı. En nihayetinde fabrika kapatılmış ve tütün üretimi bitme noktasına gelmişti. Fabrikanın kapanması ile bir çok aile mağdur olmuş ve başka illere göç etmek zorunda kalmışlardı. Kalanlar ise ya emekli olmuş ya da kendi işlerini yapma yoluna gitmişlerdi. Bir çoğu ise çiftçilik yapmak zorunda kalmışlardı.

Buğday ve arpa ise nispeten daha sabit gelir getiren ürünlerdendir. Aynı toprak parçasına her yıl aynı bitki ekilemeyeceği için bu ara dönemlerde genelde buğday ekilir ve toprağın dinlenmesi(!) sağlanırdı. Çok faydalı olduğu söylenemese de gene de bölgenin sulak ve verimli topraklara sahip olması kısmi de olsa bunu sağlardı. Yaşadığım dönemde, sadece bizim köyde bile iki adet, biçer-döver dediğimiz, buğday hasadını sağlayan motorlu araçlardan olup, hemen hemen her çiftçinin hasat işlemi bu araçlar ile yapılırdı. Zaman zaman bu araçlar yetmez, diğer köy ve ilçelerden de ilave biçer-döverler gelirdi. Şu an köyde ise maalesef böyle bir araca sahip kimse olmadığı gibi, diğer tarımsal gıdalar üretilmediği için neredeyse her yıl aynı toprağa buğday ekimi yapılmakta ve topraklar yıllar geçtikçe verimsizleşmektedir. Buğday ve arpaya yönelinmesi sonucu oluşan fazla vakitlerde ise çiftçiler, hayatlarını idame ettirebilmeleri için hayvancılık yapmak zorunda kaldılar.

Son 15 yıla yaşanan değişimler sonucunda tarımsal üretimden elde edilen gelirlerin düşmesi ile çiftçilik yapılamaz hale geldi ve üretime doğrudan etkisi bulunan 30–50 yaş grubu kişiler, büyük şehirlere göç etmek zorunda kaldı. Genelde ilk okul mezunu olan bu kitle, büyük şehirlerde kapıcılık, güvenlik işçisi, garson, sanayi işçiliği, ev temizliği ya da günlük-geçici işler yapmak zorunda kaldılar. Yurtlarından dolaylı olarak uzaklaştırılan bu kitle zorunlu olarak proleterleştirildi. Normal şartlarda köyde yaşadıklarında 6–8 ay boyunca sürdürdükleri sıkı çalışma ile hem kendi yaşamlarını idame ettirebiliyorlar hem de kendi maddi varlıklarını artırabilecek seviyeye gelebiliyorlardı. Yeni bir traktör almak, var olan traktörü daha güçlüsü ile değiştirmek, araba almak, evlerini tamir ettirmek veya yenilemek ya da topraklarını genişletmek buna örnek verilebilir. Bunun yanı sıra çocuklarını okutuyor, kışlık yiyeceklerini stokluyor ya da büyük şehirlerde yaşayan akrabaları için de yukarda bahsedilen konserve, marmelat vb. gibi gıdaları hazırlayabiliyorlardı. Bu yiyeceklerin organik olması ve nispeten doğal bir şekilde üretilmesi şehirde yaşayan aileler için de çevrelerinde bulamadıkları sağlıklı yiyeceklere erişme imkanı veriyor ve ekonomilerine dolaylı yoldan katkıda bulunuyordu. Kendimden örnek verecek olursam, her yaz sonu gelen konserveler, reçeller, pekmezler, marmelatlar ve kuru tahıllar; kış boyunca tükettiğim gıdanın bir kısmını oluşturuyordu. Fakat gelinen noktada bundan söz etmek mümkün değil. Bırakın başka şehirlerdeki akrabalarına vermeyi, kendileri için bile doğal bir şekilde yetişmiş bir gıda stokundan bahsedemiyoruz artık. Son yıllardaki tarım politikalarının bir sonucu olarak, GDO’suz, doğal ve sağlıklı gıdalara ulaşmak neredeyse imkansız hale geldi. “Organik gıda” adı altında yeni bir tüketim pazarı oluşturan Kapitalizm, normal şartlar altında ucuz ve kolay bir şekilde ulaşabileceğimiz gıdalara, daha fazla para ödetmek zorunda bırakıyor artık.

Genç ve üretken nüfusun göçmesi ile köyde kalan yaşlı nüfus ise tarımsal üretimin ağır şartlarını artık kaldıramadıkları için ancak kendilerine yetecek kadar üretim yapıp, küçük baş hayvancılık ve bahçecilik yaparak günlük tüketimlerini ucu ucuna karşılayabiliyorlar. Hemen hemen her evde bulunan büyük fırınlarda ekmek yapmaktansa, ilçe ve kasabalardan satın almayı tercih ediyorlar. Önceden bu fırınlarda insanlar bir araya gelir, birbirlerine yardım ederek 1–2 aylık ekmek ihtiyaçlarını karşılar ya da benzer şekilde tandır ocaklarında, yerel dilde yazma ekmeği dediğimiz ama insanların lavaş olarak bildiği ekmekleri yaparlardı. Bu üretim genelde kolektif bir çalışma ile olur, hem insanların iletişimlerini ve yakınlıklarını artırır, hem de günlük koşuşturma içerisinde göz ardı edilen, çok üzerinde durulmayan ya da ciddi problemlerini birbirleri ile paylaşarak bir nevi çözüm bulmalarına yol açardı. Bu durum, sadece karşılıklı yardımlaşma ve dayanışmanın hakim olduğu bir yaşama biçimi olarak anlaşılmasın. En nihayetinde kişisel çıkarlar ve ileriye dönük fayda unsuru söz konusuydu. Fakat bu bile insanların birbirlerine yabancılaşmasının ve yalnızlaşmasının önüne geçiyor ve kolektif yaşamın yalın bir örneğini oluşturuyordu.

Yaşadığım dönemde 550 ile 600 arası insan yaşıyordu. 8 yıllık eğitime geçilmeden önce köyde bir okul ve sağlık ocağı bulunuyordu. Okuldaki öğrenci sayısı zaman zaman 70’e kadar çıktığı oluyordu. En sevdiğimiz oyun ise tabi ki futboldu. Bu oyunları çocukluğumun en keyifli zamanlarını oluşturuyor diyebilirim. Köyde 8–14 ve 14–18 yaş arası çocuk sayısının fazla olması ile her mahalleden 6–7 kişilik futbol takımları çıkarıyor ve köy içerisinde mahalleler arası futbol maçları yapıyorduk. Zaman zaman çevredeki komşu köylere futbol maçı yapmaya gidiyor ve bu sayede sosyalleşebiliyorduk. Anıların vermiş olduğu keyfi bir yana bırakırsak, şu an aynı yaş grubuna dahil çok az çocuk ve genç var. Ancak ve ancak bir futbol takımı oluşturacak kadar genç nüfus kaldığını belirtmek yerinde olur. Bu kıyaslama bizlere, ne yazık ki, yetişkin hale gelecek ve tarımsal üretim lokomotifini devam ettirecek üretici unsurların gün geçtikçe yok olduğunun göstermektedir.

Önümüzde büyük bir yol ayrımı duruyor. Kapitalizmin doğal bir sonucu olarak hem doğadan uzaklaşıyor, hem birbirimize yabancılaşıyor hem de kendimizden uzaklaşıyoruz. Hem toplumun hem de toplumdaki herbir bireyin bu değişimi hissetmemesi neredeyse olanaksız. Kapitalizmin köylerimize, üretimimize, tüm yaşam alanlarımızı alt üst etmesine, daha fazla kar, daha fazla sömürü için barbarca saldırılarına karşı bize düşen görev ise işçi sınıfını birbirine bağlayacak ve daha iyi bir yaşamın temellerini atacak çalışmalara devam etmek, birlikteliğin ve mücadelenin vermiş olduğu güç ile önümüzdeki engelleri tek tek aşmaktır. Daha iyi yaşam ve daha iyi bir dünya içinde bulunduğumuz şartlarda mümkün olmadığı gibi, bu koşullar bizleri uçurumun eşiğine getirmiş durumda. Önümüzde iki seçenekli bir soru duruyor: Kapitalizm ile barbarlığı yaşamayı devam mı edeceğiz, yoksa Sosyalizm ile özgür bir dünya mı kuracağız?

Kaynaklar:
http://amasya.tarim.gov.tr/Menu/10/Amasya
http://www.tarimvadisi.com/node/404
https://www.evrensel.net/haber/140497/fabrikalari-onlarin-her-seyi

Devrimci Proletarya okuru

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*