Anasayfa » BASINDAN » Bir işçinin ölümü ne zaman cinayet olur? – David Rosner

Bir işçinin ölümü ne zaman cinayet olur? – David Rosner

David Rosner: Milman Halk Sağlığı Okulu, Halk Sağlığı ve Tıp Tarihi Bölümü, Columbia Üniversitesi/New York
Çeviren: Esra Yalçınalp
Redaksiyon: Aslı Odman
Kaynak: guvenlicalisma.org

Şikago’daki Film Şeridi Geridönüşüm Sistemleri Şirketi tesislerinde çalışan 59 yaşındaki Polonyalı göçmen Stefan Golab, film şeritlerinden gümüş özütlerken siyanür gazı teneffüs etmek zorundaydı. 1983 yılında işbaşındayken çöküp kaldı ve hayatını kaybetti. Siyanürün zararları konusunda ne Golab’ın ne de çoğunluğu Polonyalı olan mesai arkadaşlarının bilgilendirildiğini ve bu konuda hiçbir önlem alınmadığını ortaya çıkaran Cook ilçesi sağlık görevlileri, bu ölümü bir katil olarak nitelendirdi. Soruşturma esnasında, tesis müdürlerinin zehirli karışımı oluşturmak için kullanılan siyanür gazı kutularının üstlerinde yer alan kurukafa işaretlerini kazıttırak çıkardıkları ortaya çıktı. Firma zaten önceden de eyalet ve federal güvenlik ve sağlık müfettişlerince tespit edilen kural ihlalleri yüzünden çeşitli cezalara maruz kalmıştı. Üstüne üstlük, tesiste işçilerin hasta olması ve istifra etmesi, gündelik bir olay haline gelmişti. Bu durum firma yetkililerinin, işçilerin her gün soluduğu gazların zararlı olduğunu bilmediklerine dair iddialarını çürüten bir göstergeydi.
Cook İlçesi Bölge Savcısı’nın beş firma yetkilisinin cinayetle suçlandığı davayı 1985’te büyük jüriye sunması, tüm ülkede manşetlere taşınan bir haber oldu. 8 yıllık bir ara kararlar ve temyizler silsilesinden sonra neticede 1993 yılında üç firma müdürü adam öldürmek suçundan üç yıl hapis cezası aldı. Diğer bir müdür ise, sadece ve sadece Utah valisi tarafından Illionis eyaletine iade edilmediği için dava sürecinden kaçabilmiş oldu (1-3).
“Film Şeridi Geridönüşüm Sistemleri Şirketi ” davası avukatlar ve basın için özel çelişkilerle dolu ve nasıl ele alınacağı belli olmayan bir süreçti. Zira bu, emsal teşkil eden, eşine rastlanmamış bir karardı: Ceza Hukuku eliyle daha önce hiç bir zaman, “ticari işletme müdürlerine, çalışanları için güvenli bir işyeri sağlama yükümlülüğü” (4) yüklenmemişti. Aynı zamanda, kurumsal yöneticiler işyerlerinde bulunan sağlıksız ve tehlikeli çalışma koşulları nedeniyle ilk defa suçlu bulunmuşlardı. Bir bireyin, bir diğerinin canına son veren kasti bir eylemi olarak tanımlanabilecek cinayetin, bırakın bir kuruma, fabrikanın sahiplerine atfedilmesi bile her zaman zor olmuştu. Hukuki geleneğe göre bir kurumun “iradesi” yoktu ve bu yüzden herhangi bir kasıtlı eylem farzedilerek aleyhine dava açılamazdı. Ayrıca “gövdesi” olmadığı için hapis cezasına da maruz bırakılamazdı. En iyi ihtimalle, 1977 yılındaki Massachussetts’deki havai fişek firması Pyro Products davasında olduğu gibi, adli davalar en çok taksirle adam öldürme [Dipnot: Yazar belli ki burada, ‘adam öldürme’ (manslaughter) ve ‘cinayet’ (murder) arasında, ABD’deki Ceza Hukuku’na dayalı bir ayrım yapmaktadır. İkisinin arasındaki en büyük fark, bir insanın doğal yol dışında ölümüyle sonuçlanan olayda, ölüme neden olan kişinin bu durumu planlayıp, planlamadığı, amaçlayıp, amaçlamadığı, yani kastın mı yoksa taksirin [kusur] mi mevcut olduğu konusudur. Bu iki kategori ise homicide (katil) üst kategorisinin altında bulunmaktadır [çn].] suçuna kadar genişletilebiliyordu. Bu suçlamada ise kanıtlama yükümlülüğü, cinayet iddiasında olduğundan çok daha zayıftı. Zira adam öldürmek, “göstermesi gereken dikkat ve özeni göstermediği için başkasının üzerindeki kuvvetle muhtemel zararlı etkilerini gözardı eden iradi olmayan bir fiil sonucunda oluşan, yasadışı [Dipnot: ABD’nin bazı eyaletlerinde halen resmen idam cezası uygulandığından, yazıda ‘yasadışı olmayan katil’ [‘lawful homocide’] kategorisinden bahsedilebilmektedir [çn].] insan öldürme’ olarak tanımlanmıştır (4).

Yazarlar müteaakip yıllarda çıkan bazı hukuk eleştirisi makalelerinde, Film Şeridi Geridönüşüm Sistemleri Şirketi davasındaki hakimin kararının çıkarımlarını yorumlamaya devam ettiler (5-9). Kamusal alanda da gazeteler ardı ardına davanın önemine dair görüş bildirdiler (10-12). Bu ise, birçoklarının madencilik, inşaat ve kimyasallar içeren işlere dair davaların artacağı konusunda endişelenmesine yol açmıştı (13).
Film Şeridi Geridönüşüm Sistemleri Şirketi davası hapis cezasıyla sonlanan ilk dava olsa da, 1980 ve 90’larda mahkeme önüne getirilen adam öldürme ve cinayet iddianamelerinden sadece biriydi. Aslında, kurumlar ve yöneticilere karşı açılan adam öldürme ve cinayet suçlamaları 70’lerin sonundan itibaren artmıştı, ki bu artışta Warner-Lambert firmasının yöneticilerinin, şirketin New York Long Island’daki çiklet fabrikasındaki bir varil patlamasının bir işçiyi öldürmesine dair mahkemeye çıkarılması önemli bir dönüm noktasıydı. 1980’ler ve 90’larda adam öldürme ve cinayet suçlarının muhatabı çoktu; inşaat şirketlerinin yöneticileri, bina yıkım firmaları, madencilik şirketleri, kimyasal üreticileri, atık arıtma şirketleri, elektrik üretimi kurumları, liman işletmecileri, Morton Tuz Fabrikası, otomobil üreticileri, air-bag üreticileri, Alacakaranlık Kuşağı filminin yönetmen ve yapımcıları ve niceleri…(14-27)
1985’te Los Angeles bölge başsavcısı, şirketlerin ihmal sonucu ölüme sebebiyet vermesi ile sonuçlanan durumları araştırıp, adli süreçleri incelemeleri veya bizzat başlatmaları için bir savcı ekibi kurdu (28-29). 1988 yılında Adalet Bakanlığı, “işçilerin iş esnasında öldüğü veya sakatlandığı işyerlerinin işverenleri, cinayet, adam öldürme veya saldırıdan dolayı eyalet kanununa göre yargılanabilir ve bu durumda iş güvenliğine dair federal kanunlardan faydalanamaz” kararı verdi (30). 1991 yılında North Carolina’nın Hamlet şehrindeki bir tavuk işleme fabrikasında çıkan ve 25 işçinin ölmesine ve 56 işçinin de yaralanmasına yolaçan bir yangın sonrasında, üç sorumlu görevlinin, diğer suçların yanında, bu işçileri tesislere kilitlediğine dair bir iddianame hazırlandı. Tesis sahiplerinden biri 20 yıl hapse mahkum oldu (31-33). Yakınlarda, Kaliforniya Oakland’da bir hakim, bir krom kaplama fabrikasının sahibine 16 ay hapis ve 500 bin dolar ceza verdi. Suçu, asit ve siyanür dolu bir tankın dibindeki birikintiyi temizletmek için bir işçiye dar bir delikten içeri girmesini emretmekti. Bu ‘emir’ iki işçinin ölümüne sebebiyet vermişti (34-35).
İşe bağlı yaralanma ve ölümlere dair sorgulamaların, Ceza Mahkemelerinin alanına geçmesi ve burada bölge savcılarının şirket sahipi ve müdürlerini adam öldürme ve cinayet iddiası ile yargılamaları, hâlâ haber değeri taşıyacak kadar sıradışı olaylar teşkil etmeye devam ediyor. 1984’te Business Week dergisinde “Neden daha fazla şirket adam öldürmeden yargılanabilir?” adlı bir inceleme makalesi yayınladı (36). 1985’te New York Times adam öldürme ve cinayet suçlamalarının şirketlere atfedilebilmesinin tutarlılığı hakkında görüş belirten bir yazı yayınladı. Yazıda, “Yıllarca mahkemeler bir şirketin suçlanabileceği fikrini reddetmişlerdi, fakat konu cinayete geldiğinde şirketlerin ‘tüzel kişilik’leri nosyonuna bir dur denildi” ifadesi bulunuyordu (37). Daha yakın zamanda, Wall Street Journal “adam öldürme, canavarca hisle cinayet ve saldırı’ ilesuçlanan işverenlerin sayısındaki yükselmeden endişesini ifade ediyor ve ‘son senelerde ondört farklı eyalette görevli savcıların 90’lı yıllar boyunca pek çok işveren için hapis cezası öngörüp, toplam onikisini de hapsi yolladıkları’nı haber ediyordu (38).
Şimdiye kadar alışılmış olan, bir işçinin sakatlanması veya ölmesiyle adli (sulh hukuk) mahkemelerinin ilgilenmesi idi. Bu durumlarda ise, işçiler ya zararlarının tazminatı için dava doğrudan dava açmış olurlar ya da kendileri veya aileleri bir miktar güvence sağlayan mütevazı bir meblağ alıp, firmalara ceza davası açma haklarını kullanmaktan vazgeçerlerdi. Şimdiden bir “trend”e işaret etmek erken olsa da, son zamanlardaki ceza davaları, işçilerin adaletsizliklere deva bulmak için geçmişteki gibi sulh hukuk mahkemesi jürileri, iş sağlığı tazminat kurulları, bilirkişi kurulları ve geniş anlamda kamu sağlığı zümresine olan bağımlılıklarının azaldığı sinyallerini veriyor. Bir işçi ölümünün bir ceza davası konusu olması, bizim iş kaynaklı kaza ve hastalıklar hakkındaki düşüncelerimizin değişmesi için de önemli bir adım: Bu konu, işçi ve işveren arasında mahkemede çözülmesi gereken özel bir mesele mudur? Bir kamu sağlığı meselesi midir? Yoksa devlet tarafından kovuşturulması gereken kamusal ve cezai bir vaka mıdır? Tazminat sistemi ile eyalet ve federal kontrol mekanizmalarından ayrı olarak, güvenli ve sağlıklı işyerlerinde çalışma hakkını korumanın yollarının kamusal muhalefet tarafından yeniden keşfedildiği bir süreçte olabiliriz.

İşyeri ölümlerine dair anlayışın değişmesi

Tarihçiler için, bu sürecin çalışma koşullarının düzeltmek için kamuoyunu baskısı oluşturmak amacıyla sarfedilen geçmiş çabalarla hem benzerlikler hem de farklılıklar arzeden bir tarihi dönemde cereyan etmesi dikkate şayandır. Göze çarpan ilk fark, işe bağlı kazaların cinayet kapsamında değerlendirilmesi gerektiğine dair anlayışları dönüştürme çabasının, emek hareketi, halk sağlığı toplulukları, federal kurullar veya sosyal hak savunucularından değil de, yerel savcılar ve eyaletlerden gelmesidir. İkinci fark, Reagan yönetiminin ortalarında doğan bu akımın, genel olarak emeğin ve emek hareketinin olanaklarının zayıfladığı bir zamanda ortaya çıkıyor olmasıdır. Üçüncü olarak bu hareket, ABD işyerlerinde ölüm oranı sistematik olarak azalmakta olmasına rağmen, Mesleki Güvenlik ve Sağlık İdaresi (OSHA- Occupational Safety and Health Administration) ve halk sağlığı kurumlarının idari ve bürokratik araçlarının etkin olmadığından yola çıkmaktadır. Son olarak da bu yeni haraket, fiilen neredeyse bir ‘kamuoyu farkındalığı ve baskısı’ boşluğunda oluşmaktadır (39).
Her ne kadar yerel savcılar, Amerikan tarihinde işe bağlı ölümlerini ilk defa katil olarak adlandırsalar da, Amerikan halkının geniş kesimleri için bu böyle olmadı. Geçtiğimiz yüzyılda popüler dergiler, hükümetler, sendikalar ve emekçilerin işe bağlı ölümleri bir nevi cinayet olarak nitelendirdikleri birçok olay gerçekleşti. Geçmişe kısaca göz attığımızda, bir çalışanın ölümünün tanımının, toplumsal olarak bir “kaza”dan – yani, tahmin edilemez, talihsiz bir olaydan- adam öldürme ve cinayete – yani, bir veya birden fazla nitelendirilebilir neden sonucunda ortaya çıkan önlenebilir, tahmin edilebilir bir olaya- dönüşümünü görebiliriz. Bu süreçte sorumluluk atıfları da değişmekte: Bir kaza için kimse suçlanamazken, önlenebilir ve tahmin edilebilir bir olay için somut bir bedeni olmayan şirketlerin yasal temsilcileri kimlikleriyle özel olarak bazı insanlar sorumlu tutulabilirler.
İşçi ölümlerine dair ilk endişeler, Amerikan sanayisinin içinden geçtiği dönemin devrim niteliğindeki sosyal ve ekonomik değişimleri sonrasında, yani 20. yüzyılın ilk on yılında ifade bulmaya başladı. 30 yıldan biraz fazla bir zaman dilimi içerisinde kırsal nüfusun kent merkezlerine göçüyle birlikte, Amerikalılar kent ve üretim merkezlerinde bir patlamaya şahit oldular. İç Savaş’tan önce Amerikalıların çoğu çiftliklerde veya küçük kasabalarda yaşıyorlardı. Varolan birkaç fabrika ise, Kuzeydoğu’daki manifaktür ve madenci kasabalarında konumlanmıştı. Kıtalararası demiryollarının ve ulusal pazarların gelişmesi, kömür ve demir gibi doğal kaynakların kullanımını artırdı ve kırsal Avrupa’dan Kuzeydoğu ve Orta Amerika’ya olan dev işçi göçü çalışma koşullarını kökünden değiştirdi (Bkz. Tomlins 40- 41). Amerika dördüncü sınıf bir endüstriyel güçten, dünyanın bir numaralı sanayi mamülleri üreticisine yükseldi.
Artan üretimle birlikte birçok çalışanın çalışma koşullarında sert bir kötüleme yaşandı. Çalışma hızının artırılması, monoton iş tanımları, kimyasal toksin, metal, mineral ve doğal tozlara maruz bırakılma, makinelerin güvencesiz kullanımı ABD işyerlerini dünyadaki en tehlikeliler arasına soktu (42). Bir gözlemci 1907 tarihli “Sanayinin Ölüm Listesi” adlı makalesinde “Eşi benzeri görülmemiş refahın yanında, hakkında pek fazla konuşulmayan berbat bir taraf var” diye yazmıştı. “Binlerce yövmiyeli; erkek, kadın ve çocuk rekor üstüne rekor kıran makineleşmemizin yarattığı makina parkının çarkları arasında kıstırılıp, sakatlanıyorlar. Binlercesi ise doğrudan hayatlarını buralarda bırakıyor. Bunların kaç kişi olduklarını ise kimse söyleyemiyor, çünkü rekor kıran üretimimize odaklanmaktan ölülerimizi saymaya vakit bulamıyoruz.” (42, s.791).
Sosyal reform savunucuları, sık sık iş kazalarının bilançosunu adı koyulmamış bir savaşa benzeten bir söylem kullanıyorlardı; bazen doğrudan işçileri hedef alan bir savaştan bahsediyorlardı. Örneğin, 1904 yılında yüksek tirajlı bir dergi olan The Outlook, sanayileşmenin korkunç toplumsal sonuçlarına dikkat çekiyordu. “Son iki, üç yılda ülke çapında sayısı korkunç miktarda artan her türlü ölüm, müthiş derece önemli bir mevzuya dönüşmekte. Her sene, büyük ölçekli pekçok savaşta ölenlerden daha da fazla kişi, sözüm ona kazalarda hayatını kaybetmekte. Birleşik Devletler’de yaşamak, hakiki bir savaşa katılmaktan daha tehlikeli olmaya başlamış durumda.” Dergi, “Birleşik Devletler vatandaşlarının durumla yüzleşmesi ve ABD yaşam koşullarında insan hayatının ne kadar ucuzladığının anlaşılması” için, eyalet ölçeğinde işe bağlı kaza ve ölümlerin kaydının tutulmaya başlanmasını talep ediyordu (43).
20. yüzyılın başlarındaki hareketin gücü, bir grup gazeteci ve yazarın sağladığı geniş ölçekteki tanıtım kampanyasına dayanıyordu. Bu “muckraker” tabir edilen yazarlar, [Dipnot: Kurumların, kamu yararına ters düşen uygulamalarını araştırarak bunları açığa çıkaran gazeteciler. Burada bir nevi, Uğur Mumcu, Günther Walraff cinsi araştırmacı gazeteciliğin, ABD’deki Upton Sinclair gibi erken örneklerinden bahsediliyor (çn).] yüksek tirajlı dergilerdeki yazılar, broşürler ve kitaplar vasıtasıyla, bu feci çalışma koşullarını milyonlarca Amerikalının dikkatine sundular. Amaçları geniş çapta bir kampanyayla toplumu harekete geçirip, Kongre ve eyalet yasama organlarını sosyal reforma zorlamaktı. Diğer bir hedefleri, işçi ölümlerini bir cinayet olarak yansıtan bir söylem ve görüş geliştirip, özellikle yüksek risk taşıyan sektörlerde işyerlerine çeki düzen verilmesini sağlamaktı. William Hard, 1904’te yüksek tirajlı Everybody’s dergisinde Amerikan Çelik Şirketi’nin (US Steel Corporation) Şikago’nun güneyindeki tesislerini anlatmıştı. Burada sadece 1904 yılında 46 işçi işbaşında hayatını kaybetmiş, 386 işçi ise kalıcı olarak sakat kalmıştı. Hard, detaylı bir şekilde işçilerin eriyik metal varillerine düşüp, aniden patlayan fırınlardan fışkıran eritilmiş çelik yağmurlarına maruz kaldıklarını anlatmıştı (44). John Fitch de benzer şartlardan 1911’de bahsetmişti (45).
Bu araştırmacı gazeteciler ve diğer aktivistler, The Survey, Everybody’s, The Outlook gibi yüksek tirajlı dergiler sayesinde tehlikeli sektörlerdeki gerçekleri ortaya çıkartıp, “sanayileşmenin can bilançosunu’ detaylandırıyorlardı. Yazarlar, sanayicilerin nasıl “senenin her bir dakikasında bir işçiyi hastane veya mezarlığa” gönderdiklerini hikaye ediyorlardı (42, s.791). Bazıları ise “sanayileşme karşılığında ödediğimiz can bedeli dehşet verici, Manhattan’da yükselen gökdelenlerin her bir katı için bir insan hayatını veriyor” diye yazmışlardı. Cyrstal Eastman, Pittsburgh işçilerini anlatan, Work Accidents and the Law (İş Kazaları ve Hukuk – 47) adlı klasikleşmiş çalışmasını bu yıllarda kaleme almış, Upton Sinclair The Jungle’ı (Vahşi Orman – 48) bu sıralarda yazmıştı. Alice Hamilton da kurşun sanayisine dair, bugün klasikleşmiş araştırmalarını (49) yapmış ve popüler dergilere kentlerdeki sanayi işçileri ve ailelerinin durumuna dair makaleleri bu dönemde yazmıştı (50). Federal ölçekte ise 1907 yılında Demiryolu Tazminatı Yasası çıkmış, işbaşında sakatlanan demiryolu işçilerine tazminat verilmesi güvence altına alınmıştı.
Yüzyılın ilk on yılında işçi ölümlerine dair söylem, kimi zaman birbiriyle çelişen iki ideolojik perspektifi barındırırdı. Araştırmacı gazetecilerin çoğu, işçilerin sistematik ölümünden bahsederken, sınıfsal bir söylem kullanıyorlardı. Fakat diğerleri ise, işyerinde ölüm, sakatlanma ve sorumluluk sözkonusu olduğunda iş dünyası jargonundan ödünç alınmış dil ve kavramları kullanıyorlardı. Yani bir başka deyişle, o dönemde yeni yeni üretilmeye başlamış olan bilimsel yönetim (scientific management) ve verimliliğe dair lugatla konuşuyorlardı. İş kazalarının “maliyeti”nden ve “beşeri kaynakların” “etkinsizliği” ve nedretinden bahsediyorlardı. Yaralanmış işçiler bozulmuş makinelere benzetiliyor, işbaşında ölenler “heba olmuş kaynaklar” olarak tanımlanıyordu.

jungle-meat-packing-factory
Kaynak: http://historymartinez.wordpress.com/2010/10/26/the-jungle-by-upton-sinclair-primary-source-novel-selection/

International Harvester Şirketi için çalışan bir propogandacı, 1912 yılında “dikkatli bir işadamı, her türlü mülkünün mükemmel bir durumda olduğundan emin olmak zorundadır” diye yazmıştı. “Binaları bakımlı olur ve yangına karşı tümüyle sigortalanmıştır. Makinelerinin tam verim sağlayacak şekilde bakımını yaptırır… Kısaca işine harcadığı her kuruş korunur ki tam ve hak ettiği kazanç gücünü ortaya koyabilsin.” Ona göre, işyerini koruyan bir işadamı, “işinin diğer alanlarında uyguladığı iş kurallarını, işçilere de uygulamalıdır” (51). Kimileri de sağlıklı işçilerin, hasta işçilerden daha verimli olduğundan bahsediyordu (52-54). Araştırmacı yazarların genel varsayımı ise, ancak ve ancak günbegün icra edilmekte olan kötülükler gün ışığına çıkartırlarsa, sanayileşmenin bu hiç de istenir ve uygun olmayan yönlerinin kontrol altına alınıp, işçi ölümlerinin azalacağıydı.

Triangle Gömlek Fabrikası Yangını ve sonuçları

Fakat bu ahlaki toplumu ikna çabası, Triangle Gömlek Fabrikası’nın Güney Manhattan’daki Washington Square Park yakınlarındaki tesislerinde çıkan yangından sonraki dönemde çok farklı bir aldı. 25 Mart 1911’de mesai bitiminden biraz evvel binanın sekizinci katında bir yangın çıktı. Binada, çoğu genç ve çoğu göçmen olan 600 kadın korse ve gömlek imalatında çalışıyordu. Yangın, yerlere saçılmış tonlarca kumaş parçasını hızla tutuşturup diğer katlara da sıçradı. Çıkış kapıları dışardan kilitli ve yangın merdiveni ahşap olduğu için kadınlar kısa süre içinde korkunç bir seçimle karşı karşıya olduklarının farkına varmışlardı: Ya canlı canlı yanacaklar ya da 33 metreden kendilerini ölüme atacaklardı. At arabalarıyla gelen itfaiyeciler ne merdivenlerinin ne de hortumlarındaki suyun 6. katın ötesine erişmediğini farkettikleri ve kalabalığın toplandığı anda, kadınlardan 62’si ölümlerine atladı. Bazıları yere öyle bir şiddetle çarpmıştı ki kaldırımı delip bodrum katına geçmişlerdi (55).
Yangın, “iş kazası” olarak nitelendirilen ölümlerde kimin sorumlu olduğu konusundaki genel kamuoyu görüşünde bir değişikliğe sebebiyet verdi. Emek örgütleri, soysal reformcular ve sosyalistler işçi ölümlerini sinsi bir sosyal illet olarak nitelendiren, daha kapsamlı ve keskin bir sınıf analizi yapmaya başladılar. Kişisel kusur veya belirli bir işyeri sahibinin açgözlülüğünden ziyade, bir bütün olarak kapitalizmi itham eden vurgular, popüler ve sosyal reformcu yazılarda artarak kendini göstermeye başladı. Özellikle yangını müteaakip hafta tekstil işçileri, aileleri ve destekçilerinin katılımıyla düzenlenen “Yarım Milyonun Yürüyüşü’nden (March of Half a Million), işçi ölümlerinin artık ağırlıklı olarak bir sınıf çatışması mevzuu olarak ele alınacağının işaretlerini verdi. İşadamları “kendi paralarındansa, komşularının hayatını riske atar” diye yazıyordu biri. The Independent’taki “İş ve Adam Öldürme” başlıklı bir başyazıda ise “Para hırsının hissi yoktur, hiçbirşey bilmez, kördür, kâr dışında hiçbirşeyi önemsemez. Dolar kaybetmek dışında hiçbir korkusu yoktur. İşverenlerin, insanların çöken duvarlar altında ezilmesi veya 10. kattan yanarak atlaması karşısında sıkıntı duyduklarını düşünmemiz için hiçbir sebep yoktur” diye yazıyordu (56). Yangın ve sonrasındaki gelişmeler, Arthur McEvoy’un deyimiyle aynı zamanda “modern düzenleyici devletin oluşmasınana” yol açtı (55, s.622, ayrıca bkz. 57, Stein).
Sosyalistler ve ahlakçılar, işçileri “makine” veya endüstri için “hammadde” olarak gören bir dünya bakışını reddediyorlardı. Araştırmacı yazarlar ve bu davayı sahiplenenlerin oluşturduğu bu yeni söylem ise, çalışanları koruma yolunda birçok reformun uygulanmasında çok önemli katkılarda bulundu. Bu yeni söylem, özellikle işçi sağlığı ve iş güvenliği konusunu milli bir mesele haline getirmek konusunda çok başarılı oldu. Neredeyse 10 yıl boyunca, insanlık dışı çalışma şartları ülke çapında gazete ve dergilere taşındı. İşçi önderleri ve Amerikan İş Hukuku Derneği, Esch Fosfor Yasasına benzer hukuken mecburi ve gönüllük bazındaki reformların uygulanması için ciddi bir baskı oluşturdular. Örneğin Esch Fosfor Yasası, kibrit imalatında fosfor kullananlara (kibrit imalatında kullanılan fosfor insanın çenesini neredeyse imha eden, “fosfor çenesi” (phossy jaw) adı verilen bir hastalığa yol açıyordu) tamamen yasaklayıcı sonuçları olan bir vergi koyuyordu. Çocuk işçilerin hakları ve kadınların dökümhaneler ve kurşun fabrikaları gibi tehlikeli mekanlarda çalışmalarının kısıtlanması konusunda da ilerleme kaydedildi. Büyük sanayiler barındıran eyaletlerde ise fabrikaların daha sıkı denetlenmesi içim mekanizmalar geliştirildi.
İşçi ve tüketicilerin dayanışması ise daha da güçlü bir politik hareketin oluşmasına yol açtı. New York menşeili Tüketici Derneği (The Consumers League) işyerlerinin “güvenli ve sağlıklı” olmaları ile kadın ve çocukların evde çalıştırılmasının yasaklanması konularında bir baskı grubu olarak işliyordu. “Kadınların Bandrol Derneği” (The Women’s Label League) ise güvenli ve sağlıklı işyerlerinde üretilmiş kıyafetlerin üzerinde ve bu firmaların reklamlarında kullanılmak üzere özel bir bandrol –aynı İyi Evidaresi Dergisi’nin Onay Mührü gibi (Good Housekeeping Seal of Approval) benzeri- oluşturulması çağrısı yapıyordu (58). Teddy Roosevelt’in İlerici Partisi (Progressive Party) bile daha güvenli işyerleri konusunu, ana prensiplerinden biri olarak ilan etti.

TriangleShirtwaist
Kaynak: http://digitaljournalist.org/issue0309/lm24.html

“Varsayılan risk” düsturu ve dönüşüme engel diğer faktörler

19. yüzyılda, iş kaynaklı sakatlıklar ve ölümler üretimin talihsiz, belki de kaçınılmaz yan ürünlerinden biri olarak görülürdü. Amerika’nın sanayileşmeden önceki döneminde kişisel sağlık ve güvenlik mevzuları, örtük olarak işçinin kendi sorumluluğu olarak tanımlanmıştı. “Varsayılan risk” gibi hukuki düsturlar, egemen 19. yüzyıl bakış açısına hitap ediyordu. Bu dönemde bir işe başlayan işçilerin bu işe dair çalışma koşullarını kontrol edebildikleri ve bunlardan sorumlu oldukları düşünülürdü. Buna göre, işe başlayarak doğrudan olası riskleri kabul etmiş oldukları ve sakatlık ve ölümle sonuçlanabilecek iş kazalarının sorumluluğunu taşıdıkları düşünülürdü. “İhmale iştirak” düsturuna göre, işverenin işçiyi açıkça tehlikeye attığı bir durumda bile, dava işçinin kazanın oluşmasına herhangi bir şekilde iştirak ettiği kanıtlandığında, geri çevrilebilirdi. İş kaynaklı kazaları, kurbanın iş arkadaşlarının üzerine yıkan “mesai arkadaşı” düsturu ise etkin bir şekilde işvereni sorumluluktan sıyırıyordu. 19. Yüzyılın bu üç tasavvuru, işvereni işyerlerindeki sakatlanma ve ölümlerin sorumluluğundan başarılı bir şekilde koruyordu (60).
Endüstriyel üretimdeki artış, seri imalat yapan fabrikalarda çalışan işçilerin bir başlarına açıkça oldukları aciziyet, şirket yöneticilerinin geniş bir göçmen kitlesi üzerinde açıkça kurmaya çalıştıkları kontrol, kamuoyunu hareketlendirip hükümetin tepki vermesine sebep olan bir hareket yarattı. Bütün bu çaba, insanoğlunun refahını artırmayı amaçlayan en uzun soluklu yasama süreçlerinden birine yol açtı. 1910 ile 1920 arası, eyalet eyalet ardına, zorunlu sigorta sistemine bağlı olarak maddi tazminatı garantileyen ve fakat kimseye kusur atfetmeyen işçi tazminat kanunlarını (no-fault system of mandatory insurance) senatolardan geçirdi.
İşe bakın ki, yüzyılın başında kaza ve ölüm sorunsalına verilen bu çözüm aslında yirminci yüzyıl boyunca Amerikan sanayisini bir veba gibi kuşatmaya devam eden sakatlanma ve ölümlere yeteri kadar odaklanılmamasına sebep oldu. Zira, ölüm ve sakatlanmanın bedeli, bireysel maddi tazminatla eş tutulup, ölümler üzerindeki tartışma mahkemelerden bilirkişiler ve yönetim kurullarına ve onların söylemsel alanına sevk edilmişti. Bunun sonucunda, endüstriyel ölümlere dair öfkeli ve angaje dil, sadece takip eden onyıllarda patlama anlarında tek tük belirmek üzere, popüler söylemden neredeyse yokoldu. Anaakım medya da artık bu tarz ölümlerden cinayet olarak bahsetmiyordu. Artık bu ölümler, kurumsal cezai bir yükümlülüğe yolaçmayan, sadece bir tazminata bakan tesadüf eseri meydana gelen kazalar olarak algılanıyor ve sunuluyordu.
İş kaynaklı ölümleriyle başetme yöntemi olarak işçi tazminat sisteminin oluşturulmasının bir başka kültürel sonucu da, mevzunun mahkemelerden, dolayısıyla da kamuoyunun gözönünden uzaklaşması oldu. Bilindiği gibi kurumsallaşmış tazminat sistemi, işçi veya işçi ailesinin sakatlanmaya dair bir hak iddiasını mahkeme önüne getirmesini, bu sakatlanma işçinin ölümüne sebebiyet verse bile, neredeyse imkânsız hale getiriyordu. 1920’lerde sözügeçen tazminat düzenlemesinin tüzükleri hazırlanıp, yürürlüğe konulduğunda, eyaletler göreceli olarak hızlı ve tartışmasız bir şekilde tazminat verilmesine karşılık, işçilerin işverenlerine karşı dava açma hakkından vazgeçmelerini istemişlerdi. Kimseye kusur atfetmeyen işçi tazminat sisteminde, kazaya dair bir suç sözkonusu bile edilmediği için kazaların işverenin sorumluluğu dahilinde oluşabileceği kanısı daha da zayıfladı. Bir bakıma, bu sistem işçilerin, işverenlerinin koruyucu malzeme tedarik etmedikleri, gerekli uyarıları yapmadıkları gibi ihmallerini mahkemelerde kanıtlama yükümlülüklerinden kurtarmıştı. Daha geniş çapta bakıldığında ise, bu sistem genel olarak kasıt ve kusur mevzunu önemsiz hale getirdi. Eyaletler veya özel kurumlar tarafından işletilen işçi tazminat kurulları ve sigorta şirketlerinin, sorumluluk ve suç belirlemek için bir saikleri yoktu. Tek yapmaları gereken, mesleklerin tehlikesine göre primlerini kararlaştırmaktı. Artık jüriler de olayın kimin sorumluluğunda olduğuna karar vermek zorunda değildi.
Bu gibi olumsuzluklara rağmen, bu dönemde yapılan işten kaynaklı ölümlerde elle tutulur bir azalmaya yol açtı. Fakat çalışma dünyası hâlâ tehlikelerle doluydu ve hâlâ ölümlere sık sık rastlanıyordu. 1920’lerde New Jersey’deki DuPont ve Standart Oil fabrikalarındaki işçilerin zehirlenerek ölmesiyle sonuçlanan tetraetil kurşun skandalı, ülke çapında manşetlere taşındı ve sorumluluk ve suç konusu tekrar gündeme geldi (61). 1930’lar boyunca, işbaşında ölmek her gün olmasa da, sanayide çalışan işçilerin sık sık başına gelen sıradanlaşmış bir konuydu. Emek aktivistleri ve sosyal reformcuların odağında artık iş kazaları değil, meslek hastalıkları vardı. Emek, siyasi ve etnik basın, iş başındaki işçilerin “cinayet”lere kurban gittiğinden sıkça bahsediyordu. Büyük Buhran esnasında, “iş cinayeti” söylemini destekleyen bir metafor olarak “kölecilik” yaygın şekilde kullanılmaya başlandı (62-63). Sonu gelmeyen bir işsizlik korkusuyla feci işleri kabul etmeye mecbur kalmış işçiler, hayal edilemez derecede korkunç şartlar altında çalışmak zorundaydılar. Birçok mahalle ve cemaatin tamamının sağlık ve refahı, tek kelime ile yerle bir olmuştu.

Silikozis ve Risk Sorumluluğunun Yeniden Tanımlanması

1930’lardaki slikozis krizi, sanayide ihmalkarlığın sonucu olarak binlerce işçinin acı içinde yavaş yavaş ölüyor olduğunu ortaya çıkararak, gazete manşetlerinin, birçok kitap, popüler ve akademik dergilerdeki yüzlerce makalenin bu konuya adanmasını sağlamıştı. Bir kez daha işçilerin ölümünde sanayicilerin rolü en hafifinden cezai sonuçları olan ihmal ve en ağırından cinayet olrak görülmeye başlanmıştı (64). Fakat bu krizde bile, her ne kadar halk sağlığı yetkilileri, hükümet organları ve meclis celselerinde silikozis, gayet iyi tanınan ve tamamen önlenebilir bir hastalık olarak tanımlanıyor olsa da, işçi tazminat kurulları kararları ve bazı başka faktörler bu hastalığın oluşmasında işverenlerin sorumluluğu nosyonunun altını oymaya devam ettiler.
Uzun bir gizlilik süresine sahip kronik bir hastalık olan silikozis, eyaletlerdeki işçi tazminat tarifelerine 1935’ten sonra giren belki de ilk hastalıktı. Bu durum ise, 1940’lar ve 50’ler boyunca bu hastalığın kamuoyunun dikkatinden kaçırılmasına hizmet eden bir işlev gördü. Örneğin New York eyaleti yasalarına göre silikozisten kaynaklı sakatlıklara en fazla üç bin dolar tazminat verilirken, kısmi sakatlık ise hiç tazminat haketmiyordu (65). Silikozise tazminat ödenmesinin zorunlu kılındığı yıl olan 1936’dan 1940’a kadar sadece 79 işçi, onlar da toplam 99bin 594 dolar meblağında tazmin edilmişlerdi (66). Hastalık tazminat tarifelerinde tanımlandığı için, silikozis hastası işçilerin dava açması fiilen engellenmiş oluyordu. Sektör temsilcileri silikozisi görünmez kılmak için başka bilinçli adımlar da attı ve 1940’larda hastalık kamuoyunun dikkatinden tamamen silinmişti. Uzmanlar ve iş çevreleri, her ne kadar yeni hastalık vakaları belgelenmeye devam etse de, silikozisi geçmişte kalmış bir hastalık olarak ilan ettiler. Onlara göre o günün kurbanları, artık geride kalmış bir dönemin hijyenik olmayan ve ilkel çalışma koşullarının mirası idiydiler ve bu durum şimdiki işverenleri kesinlikle bağlamıyordu (64). Silikozis bugün de işçilerin ciğerlerini imha etmeye ve bazı federal yetkililerin dikkatini çekmeye devam ediyor (67).

Devam eden kaza ve hastalık tehdidi

1970’de yürürlüğe giren ve Mesleki Güvenlik ve Sağlık İdaresi [OSHA – Occupational Safety and Health Administration] ve Ulusal Mesleki Güvenlik ve Sağlık Enstitüsü [NIOSH – National Institute of Occupational Safety and Health] kurulmasını sağlayan, Mesleki Güvenlik ve Sağlık Yasası ile Madenlerde Sağlık ve Güvenlik Yasası, Amerikalılara işyerlerinde varolan tehlikeleri ve şirketlerin bu konudaki sorumluluğunu tekrar hatırlattı. Fakat bugün her ne kadar Mesleki Güvenlik ve Sağlık İdaresi sayesinde iş kaynaklı ölümlerde ciddi bir azalma, işçilerin tazminatlarında artış ve fabrika teftişleri gibi unsurlar teşhis edilebilse de , “sanayinin ölüm bilançosu” şişmeye devam ediyor. İşgücü İstatistik Kurumu’na göre, 1995 yılında 126 milyon ABD’li çalışandan 6 bin 210 tanesi hayatını çalışma nedeniyle kaybetti. Bu da toplamda her 100 bin işçiden 5’inin canını işyerinde bıraktığı anlamına geliyor (68,s.61). Madencilik, inşaat, kimya işkolu ve diğer tehlikeli sanayiler her yıl yüzlerçe işçiyi sakat bırakıp, öldürmeye devam ediyor. ABD’de her gün bir işçi ölüyor, bir uzvunu makineye kaptırıyor veya göçük, zahire sandığı vs. altında kalıyor. Üstüne üstlük, her gün bir işçi bir beton bloğu altında kalarak, iki işçi de iskele, merdiven veya çatıdan düşerek şantiyede hayatını kaybediyor (68,s.62). 1997 yılında “makinelere kapılarak ölenlerin sayısı altı yılın en yüksek seviyesine çıktı (69-70)”. Bu sırada ulaştırma işkolundaki yeni tür kazalar gibi kazalar, eski tip sanayi kazalarından gittikçe farklılık göstermeye başlarken, ekonominin ağırlık noktasının imalat sektörü ve fabrika bazlı işlerden hizmetler sektörüne, işyerlerinin de imalathane ve fabrikalardan ev eksenine doğru kayması ile birlikte yeni ve kimi zaman da kayıtdışı / tanımlanmamış tehlikeler ortaya çıktı (8,9,71,72).
İşçilerin göreceli olarak kolay hak kazandıkları, kimseye kusur atfetmeyen tazminatlar karşılığında işverenlerini dava etme hakkından feragat ettikleri bu tarihsel değiş-tokuş, onyıllarca hem işçiler ve hem de işyeri yönetimleri tarafından onaylandı. Fakat paranın adaletin yerini aldığı bu karşılıklılık anlaşmasının gittikçe daha da görünür olmaya başlayan berbat bir tarafı var: Adaletsizlikleri aydınlatacağına, üstlerini örten bu kanunlar yüzünden şirketlerin en rezil suistimalleri bile cezasız kalıyor. İşyerlerinin federal olarak denetlenmesi/gözetlenmesini andıran en ufak bir müdahale imkanının bile izinin silinmesi, muazzam bir boşluk yarattı. Şimdi bu boşluk, haklı olarak eyalet bölge başsavcıları tarafından doldurulmaya çalışılıyor.

Bölge başsavcıları mı, yoksa halk sağlığı savunucuları mı?

Eğer son zamanlarda tekrar hareketlenen işçi ölümlerine dair kamusal kaygı kalıcıysa ve bölge başsavcılarının etkinliği önümüzdeki yıllarda artarsa, bazı önemli sorular sormaya başlayabiliriz: Öncelikle, Ceza Kanunu’nun taşıyıcı sosyal bir hareket olmadan nasıl işçi ölümleri alanında kullanılmaya başlandığını sormalıyız. Geçmiş dönemlerde eyaletlerdeki reform ve yasama etkinlikleri, kamuoyu ve emek hareketinin baskısı akabinde gerçekleşirdi olurdu, kendi kendine veya onlardan önce oluşmazdı. İkinci olarak, olayların neden Mesleki Güvenlik ve Sağlık İdaresi OSHA ve Ulusal Mesleki Güvenlik ve Sağlık Enstitüsü NIOSH’un meselede söz sahibi olduğu federal düzeyde değil de, eyalet düzeyinde seyrettiğini sormalıyız. Federal mevzuatın kısıtlanması ve kontrolün eyalet seviyesine sevk edilmesine yönelik genel muhafazakâr desantralizasyon çabalarının, işçi ölümleriyle başetmeye yönelik mekanizmaları aslında güçlendiriyor olması ironik bir durum. Böylelikle federal düzeyde genel halk sağlığı denetimine dair olan bir mevzu, eyalet ve yerel düzeyde savcılığı ilgilendiren bir alana dönüşüyor. Halk sağlığı cemaatinin bu konudaki isteksizliği ve beceriksizliğinden dolayı, işin savcıların ele alıyor olması da ayrı bir ironi teşkil etmekte.
19. yüzyıldaki serbest piyasa kapitalizminin, işyeri güvenliğine dair hareketlerin oluşmasında, Reaganlı yıllardaki denetimsizlik ve iş dünyasınına karşı takınılan ‘bırakınız yapsınlar’ tutumunun ise, eyalet ve yerel savcıların gittikçe daha da artan bir oranda işyeri kazalarına işveren suçu olarak bakmaları arasında bir bağlantı var mı diye sorabiliriz. Son olarak da halihazırda devam eden davaların kişiselleştirilmiş davalar olmasının, işbaşındaki ölümlerin sayısını genelde azaltmaya yetip yetmeyeceğini sorabiliriz. Bu tarz sorular sorarak ve meselenin tarihçesine bakarak, ne zaman ve hangi şartlar sağlandığında bir işçinin ölümünün kaza olarak algılanmaktan çıkıp, cinayete dönüştüğünü tespit edebiliriz.


NOTLAR:

1.Criminal onus on executives. New York Times.March 5, 1985:D2.

2. Board rooms put on notice over job safety by convictions of film-laboratory executives.
Christian Science Monitor. July 1, 1985:19.

3. Three guilty in industrial cyanide deaths. Associated Press. September 10, 1993. Available at:
http://www.lexis-nexis.com/universe.

4. Koprowicz K. Note: corporate criminal liability for workplace hazards: a viable option for
enforcing workplace safety? Brooklyn Law Review. Fall 1986;52. Available at:
http://www.lexis-nexis.com/universe.

5. Samuels AD. Note: reckless endangerment of an employee: a proposal in the wake of Film
Recovery Systems to make the boss responsible for his crimes. University of Michigan Journal
of Law. Spring 1987;20. Available at: http://www.lexis-nexis.com/universe.

6. Comment: state prosecutions for safety-related crimes in the workplace: can D.A.’s succeed
where OSHA fails? Kentucky Law Journal. Available at:
http://www.lexis-nexis.com/universe.

7. Darden D, Greenberg R, Merritt S. Employment-related crimes. American Criminal Law Review. Spring 1998;35. Available at: http://www.lexis-nexis.com/universe.

8. Wells C. Corporate manslaughter: a cultural and legal form. Criminal Law Forum. Winter 1995;
6:45–72. Available at: http://www.lexis-nexis.com/universe.

9. Broussard J. Note: the criminal corporation: is Ohio prepared for corporate criminal prosecutions
for workplace fatalities? Cleveland State Law Review. Winter 1997;45:135–164. Available
at: http://www.lexis-nexis.com/universe.

10. 2 Start prison terms for ’83 cyanide death. Chicago Sun-Times. January 4, 1994:1B.

11. 3 Found guilty in workers’ deaths. Phoenix Gazette. September 10, 1993:B10.

12. Worker injury trial could have signif icant impact on corporate America. Journal of Commerce.
February 28, 1991:9A.

13. In 1983, there were 27.6 deaths per 100,000 workers in mining and 26.2 deaths per 100 000
workers in construction. See note 2.

14. Charges filed in fuel tank accident. Cal-OSHA Reporter. September 22, 1997;24. Available at:
http://www.lexis-nexis.com/universe.

15. Placentia firm officials admit guilt in worker’s death. Los Angeles Times. September 3, 1992:B4.
16. Deaths spur indictments. Engineering News-Record. July 30, 1987. Available at:
http://www.lexis-nexis.com/universe.

17. Criminal charges collapse. Engineering New-Record. February 18, 1991:10.

18. Curragh charged. Mining Journal. April 23,1993:289.

19. Jersey concern indicted in Akron blast. New York Times. April 13, 1985:A1–A6.
20. 3 Charged in 2 separate job site deaths. Los Angeles Times. July 22, 1987;part 2:3.
21. Longshoreman, terminal company indicted in fatal customs accident. Journal of Commerce.
August 25, 1989:1B.

22. Jury clears 2 managers in accidental death of salt worker. Los Angeles Times. May 5, 1998:B3.

23. TRW pays $1.7 million in plant blast. Arizona Republic. November 14, 1995:B1.

24. All “Twilight Zone” figures acquitted. Los Angeles Times. May 30, 1987; part 1:1.

25. 3 Charged in construction site cave-in. Los Angeles Times. January 7, 1988;part 2:3.

26. Charge filed over death in trench collapse. Los Angeles Times. October 26, 1991;part B:1.

27. Trial ordered for man in fatal blast. Los Angeles Times. July 10, 1998;part1:1.

28. D.A. asks help investigating deaths linked to industries. Los Angeles Times. June 29, 1985;
part 2:1.

29. D.A. to step up job death probes. Los Angeles Times. August 23, 1985;part 2:1.

30. Justice Department rules job safety law fails to shield employers. New York Times. December
15, 1988:A32.

31. Meat-plant owner pleads guilty in a blaze that killed 25 people. New York Times. September
15, 1992:A20.

32. Chicken plant owner gets jail for fatal blast. Los Angeles Times. September 15, 1992:A16.

33. Chicken processors charged in fatal fire. Los Angeles Times. March 10, 1992:A10.

34. K&L Plating’s owner will serve hard time. Cal-OSHA Reporter. September 28, 1998;25. Available
at: http://www.lexis-nexis.com/universe.

35. Fagan K. Factory that leaked acid was “good job” for some. San Francisco Chronicle. October
2, 1997:A1.

36. Why more corporations may be charged with manslaughter. Business Week. February 27,
1984:62.

37. Can a corporation commit murder? New York Times. May 19, 1985:4-2.

38. Treating on-the-job injuries as true crimes. Wall Street Journal. February 26, 1997. See also: A
special news report about life on the job—and trends taking shape. Wall Street Journal. February
2, 1997:B1.

39. OSHA has the statutory right to push for prosecutions of negligent employers but rarely does
so. See note 9.

40. Tomlins C. A mysterious power: industrial accidents and the legal construction of employment
relations in Massachusetts, 1800–1850. Law and History Review. Fall 1988;6:375–438.

41. Tomlins C. Law, Labor and Ideology in the Early Republic. Cambridge, England: Cambridge
University Press; 1993.

42. Reeves AB. The death roll of industry. Charities and the Commons.1907;17:791–794.

43. Slaughter by accident [editorial]. Outlook. October 8, 1904;78:359.

44. Hard W. Making steel and killing men. Everybody’s. November 1904;17:579–592.

45. Fitch J. The human side of large outputs. Survey. November 4, 1911;27:1149.

46. The price, in blood, for industrial progress. Current Literature. December 1911;51:629.

47. Eastman C. Work-Accidents and the Law. New York, NY: Russell Sage Foundation; 1910.

48. Sinclair U. The Jungle (1906). New York, NY:New American Library; 1990.

49. Hamilton A. Lead Poisoning in Illinois, American Association for Labor Legislation, First
National Conference on Industrial Diseases (proceedings), held in Chicago, June 10, 1910
(New York: AALL, 1910).

50. Hamilton A. Industrial Diseases, With Special Reference to the Trade in Which Women Are
Employed, Charities and the Commons, September 1908;20:655–658.

51. International Harvester Company and Its Employees [pamphlet]. Chicago, Ill: International
Harvester Company; 1912:3–4.

52. Harrington TF. Prevention of disease versus cost of living. Scientific American Supplement.
June 28, 1913;75:402–403.

53. Reeves A. Our industrial juggernaut. Everybody’s. February 1907;16:149.

54. Pierce P. Industrial diseases. North American Review. October 1911;194:530.

55. McEvoy A. The Triangle Shirtwaist Factory fire of 1911: social change, industrial accidents, and
the evolution of common-sense causality. Law and Social Inquiry. Spring 1995;20:621–630.

56. Business and manslaughter [editorial]. Independent. May 2, 1919;72:964–965.

57. Stein L. The Triangle Fire. Philadelphia, Pa: JB Lippincott; 1962:159 ff.

58. Investigations have disclosed the fact that unhealthy and poisonous bread is made in nonunion
bake shops.Woman’s Label League Journal.June 13, 1913:13.

59. Kellogg PU. The industrial platform of a new party. Survey. August 24, 1912;28:668.

60. Bale A. America’s first compensation crisis: conflict over the value and meaning of workplace
injuries under the employers’ liability system. In: Rosner D, Markowitz G, eds. Dying for Work: Workers’ Safety and Health in Twentieth Century America. Bloomington: Indiana University
Press; 1987:34–52.

61. Rosner D, Markowitz G. A “gift of God”? the public health controversy over leaded gasoline
during the 1920s. Am J Public Health. 1985;75:344–352.

62. Rosner D, Markowitz G, eds. Dying for Work:Workers’ Safety and Health in Twentieth Century
America. Bloomington: Indiana University Press; 1987.

63. Markowitz G, Rosner D, eds. “Slaves of the Depression”: Workers’ Letters About Life on the
Job. Ithaca, NY: Cornell University Press; 1987.

64. Rosner D, Markowitz G. Deadly Dust: Silicosis and the Politics of Occupational Disease in
Twentieth Century America. Princeton, NJ: Princeton University Press; 1991.

65. Andrews EF. Memorandum for Dr. Greenburg. April 13, 1936. National Archives, Record
Group 174, Office of the Secretary of Labor. Folder: State Labor Department, New York, 1936.

66. Silicosis. Survey Mid Monthly. February 1940:np.

67. Markowitz G, Rosner D. The reawakening of national concern about silicosis. Public Health
Reports. 1998;113:302–311.

68. Census of Fatal Occupational Injuries Staff, Bureau of Labor Statistics. Perils in the workplace.
Compensation and Working Conditions. Available at: http://www.lexis-nexis.com.universe.
Accessed January 1999.

69. Windau JA. Worker fatalities from being caughtin machinery. Compensation and Working Conditions.Available at: http://www.lexis-nexis.com.universe. Accessed January 1999.

70. Bureau of Labor Statistics. Outdoor occupations exhibit high rates of fatal injuries. Issues. March 1995. Available at: http://www.lexisnexis.com/universe.

71. Workers’ compensation cases are threatening the financial structure of the system, leading to numerous calls for reform. See Spieler E. Perpetuating risk? Workers’ compensation and the persistence of occupational injuries. Houston Law Review. Summer 1994;31:note 82.

72. Jones SD. State prosecutions for safety-related crimes in the workplace: can D.A.’s succeed
where OSHA failed? Kentucky Law Journal. Fall 1990;79:139–158.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*