Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Bir işçi araştırmasının gösterdikleri: Referandum, borçlar, emek, din, milliyet…

Bir işçi araştırmasının gösterdikleri: Referandum, borçlar, emek, din, milliyet…

Birleşik Metal-İş Sendikası, 2017 yılı üye kimlik araştırmasını referandum öncesinde açıkladı. Her şubeden rasgele seçilen toplam 1067 işçiyle kapalı zarf usülü yapılan araştırma, geleneksel çoktan seçmeli ekonomik-sosyal soruların yanısıra, referandumdaki evet/hayır tutumu, hangi partiye oy verdiği/vermeyi düşündüğü, kendini siyasal yelpazenin neresinde gördüğü, hangi kimlikle tanımladığı gibi siyasal soruları da kapsıyor. (http://www.birlesikmetal.org/basin/ba_2017/arastirma2017.pdf)

Araştırma Türkiye işçi sınıfının karşı karşıya olduğu sorunların kapsam ve derinliğinin bazı yönlerini gösteriyor.

Sorun Birleşik Metal-İş (BMİS) üyesi metal işçilerinin referandumdaki evet/hayır dengesinde değil. BMİS üyelerinin (kararsızlar dağıtıldıktan sonra) yüzde 63’ü “hayır” diyor. “Hayır” oranı kadın işçiler arasında yüzde 72’ye çıkıyor.

İzmit hariç tüm şubelerde “hayır” oranı “evet”ten belirgin olarak yüksek olmakla birlikte, en yüksek “hayır” oranları, sırasıyla İzmir, Trakya, Bursa; İstanbul 1 Nolu’da (Kartal-Pendik). “Hayır” oranları, Gebze, Anadolu, Eskişehir ve Kocaeli’ne doğru giderek düşüyor. Bursa’daki hayır’ların yüksekliği, Kocaeli’de ise düşüklüğü dışında, BMİS üyesi metal işçilerinin hayır/evet dengesi eğilimleri bölgesel olarak, biraz üzerinden gitmekle birlikte, genel Türkiye bölgesel dağılımına uygun bir dalgalanma gösteriyor.

Bursa şubesinde hayır’ın ezici üstünlüğü, BMİS’in örgütlü olduğu az sayıda geleneksel fabrikası olmasından ve Bursa metal-otomotivde (Bosch, Renault vd) son dönemki büyük işçi mücadelelerinin etkisinden kaynaklanıyor olabilir. Kocaeli’de evet’in büyük üstünlüğü ise, en ölü ve muhtemelen (Kocaeli Lastik-İş benzeri) AKP ve/veya MHP’nin etkisinde bir şube olmasından kaynaklanıyor olabilir. Gebze ve Anadolu şubesi oranlarının birbirine çok yakın olması ise, BMİS’in ağırlık merkezini oluşturan Gebze’de sendikal ve siyasal dinamizm sağlamaktan uzak olduğunu, Gebze’nin genel ortalamayı yansıtmanın pek ötesine geçmediğini gösteriyor.

Yaş gruplarına göre hayır/evet dağılımında ise, “hayır” 50 yaş üzerinde en yüksek, 29 yaşa kadar en genç işçi kuşağında ise en düşük düzeyde. Çoğunluğu meslek lisesi çıkışlı genç işçi kuşağındaki bu düşüşün, mücadele deneyimi azlığı ve meslek liselerindeki dinci-gerici, milliyetçi tahakkümün artışı ile bir ilişkisi olsa gerek. Sendika ve siyasetlerin meslek-teknik liselerini bu kadar boşlamış olmasının bir sonucu aynı zamanda. Yüksek öğretimli/eğitimli emekçilere, sınıf bilinç ve karakterinin oluşumu perdelenerek yaşam standartı/yaşam tarzı gibi sorunlardan daha serbest ve gevşek biçimlerde hitap edilebilirken, meslek-teknik liseliler, hiçbir kaçamağa yer bırakmadan kafadan işçidir ve buralarda bir fabrikada olduğu gibi zor, zahmetli, disiplinli, soluklu bir çalışma yürütülmesi gerekir çünkü. Büyük bir boşluk ve aynı zamanda, işçileri sınıf karakterini örterek kimlik (ve eğitim, yaşam standartı, yaşam tarzı vb) siyasetine göre kutuplaştıran düzen mekanizmalarının köklerinden biri.

BMİS üyesi metal işçilerinin 1 Kasım seçimlerinde oy verdikleri düzen partileri ile referandum tutumları arasında belirgin bir fark var: AKP’ye oy vermiş olanların referandumda yüzde 5’i hayır, yüzde 23’ü kararsız, MHP’ye oy vermiş olanların ise yüzde 58’i hayır, yüzde 30’u kararsız.

İşçilerin referandum tutumunda, üyesi oldukları sendikanın tutumu kadar ve aslında ondan çok, 1- İşçi mücadelelerinin yoğunluk ve düzeyi, 2- Bulunulan bölgenin siyasal iklimi, 3- Oy verilen/desteklenen düzen partisinin referandumdaki durumu/çatlakları, 4- Cinsiyet, 5- Yaş etkenlerin önemi ilk elde görülebiliyor.

Bununla birlikte bundan çok büyük beklentiler çıkarmak için acele etmemek gerekiyor. İşçilerin “bugün seçim olsa” sorusuna yanıtları AKP, MHP ve CHP oranları açısından 1 Kasım’dakinden önemli bir farklılaşma göstermiyor. Üstelik “AKP başarılı mı?” sorusuna, işçilerin yüzde 30’u “başarılı”, yüzde 32’si “idare eder”, yalnızca yüzde 38’i “başarısız” diyor. Yani bırakalım düzeni, AKP’den bile ciddi bir kopuş henüz yok, işçilerin 3’te biri AKP’yi desteklemeye, 3’te biri de hayırhah yaklaşmaya devam ediyor. Zaten asıl sorun da burada başlıyor.

İşçilerin kendilerini hangi toplumsal-siyasal kimliğe göre tanımlıyor?

Milliyetçi yüzde 56.8, İslamcı yüzde 19.5, Ülkücü yüzde 16.5, Muhafazakar yüzde 14.9, Kendimi Bir Yerde Tanımlamıyorum yüzde 13.1. Sosyal Demokrat yüzde 10.9, Sosyalist yüzde 9.7, Komünist yüzde 4.5, Liberal yüzde 1.1, Merkez yüzde 0.8.

Bu sonuçları nasıl yorumlayabiliriz? En başta burjuva siyasetin şu eski sağ ve sol “merkezi”nin artık işçilere hitap etmediğine. İşçilerin “kurumların güvenilirliği” sorusunda parlamento ve siyasi partileri son sıralara koymaları, dünya çapında olduğu gibi Türkiye’de de burjuva siyasal “merkez”in, partilerin, parlementonun çöküşünün bir ifadesi. İşçilerin “parlamenter demokrasi”den beklentileri çok azalmış durumda, önemli bir kesimi şefciliğe karşı çıksalar da, CHP’nin ve orta sınıf reformist sol’un önemli bir bölümünün “hayır” kampanyasını üzerine kurmuş göründüğü “parlamenter demokrasinin savunulması”nın işçilerin büyük bölümünde pek bir karşılığı yok. Parlamento ve düzen partilerinde sınıf çıkarlarının bir karşılığı olmadığını ve bunların artan ölçüde etkisizleştiğini özdeneyimleriyle de biliyor veya en azından seziyorlar. Bu, ileriye doğru önemli bir sınıf potansiyelini de barındırıyor; tabii düzen partileri, parlamentarizm, sendikalizmden ileriye doğru kopan güçlü bir mücadele ve örgütlenme kanalı açılması koşuluyla! Şefçiliğe hayır, fakat parlamento, düzen partileri, yargı, medya ve sendikalara büyüyen güvensizlik; “eee peki ne o zaman” sorusu ileriye doğru kopucu ve güven verici bir tüm yönlü ve tutarlı sınıf mücadelesi kanalı yokluğunda, yine dönüp milliyet ve dine çarpıyor.

BMİS tabanında düzen partilerinin oy oranı (1 Kasım seçimleri itibarıyla); CHP yüzde 29, AKP yüzde 37, MHP yüzde 27.5 olarak düşünüldüğünde, milliyetçilik, her üç düzen partisinin yalnız çekirdek kesimleri (İslamcı, Ülkücü ve CHP’yi “sosyal demokrat” sananlar) değil, oy oranlarının da çok üzerinde! Her 3 burjuva düzen partisine verilen oyların önemli bir bölümünün, milliyetçiliğe dayandığını söylemek yanlış olmaz. 2015’in ikinci yarısından itibaren kirli savaş ve yeni şovenizm dalgası, işçi sınıfı içinde de milliyetçilik-şovenizm etkisini artırdı. Referandum sürecinde Kürt sorununa dokunmadan ve çevresinden dolaşarak yürütülen “hayır” kampanyaları ise, CHP’nin biraz liberalize edip yeniden piyasaya sürdüğü “Atatürkçülük” olsun, orta sınıf reformist solun “yeni cumhuriyetçilik”i olsun, bu etkiyi azaltmak bir yana yeniden üretmekten başka bir şey yapmadı.

Kendini sosyal demokrat, sosyalist, komünist olarak tanımlayanlar toplamda yüzde 25 civarında ciddi bir oran olarak görünse de, bu kesimin önemli bölümünün CHP’nin sendikal sosyal kanadı, TKP, EMEP gibi siyasetlerden oluşan yeni sosyal demokrasi versiyonları olduğunu, ve EMEP’in liberal-halkçı sendikalist işçiciliğini bir yana bırakırsak, inceltilmiş ve sosyal biçimleriyle milliyetçiliğin pek dışında olmadığını düşünebiliriz. (Ancak haksızlık etmemiş olmak için, BMİS’in tabanında, daha küçük çaplı ve yine sendikalizmi aşamıyor da olsa, bir devrimci ve sosyalizan etki ve dinamiğinin de olduğunu belirtelim.)

“Kendinizi hangi kimliğe göre tanımlıyorsunuz?” sorusuna (ilki “siyasal kimlik” idi, bu, herhalde genel/toplumsal kimlik olarak soruluyor), bu kez, Dinime göre-yüzde 46.6, Milliyetime göre- yüzde 19.4, Doğduğum bölgeye göre-yüzde 15.3 yanıtları veriliyor. Sosyal sınıfıma göre yanıtı, yüzde 13.9 ile ancak dördüncü sırada gelebiliyor. Bu da, kendini “sosyal demokrat, sosyalist, komünist” olarak tanımlamanın, önemli ölçüde içinin boş olduğunu gösteriyor. İşçilerin siyasal kimlik ile genel (biz bunu toplumsal kimlik olarak okuyoruz) kimlik sorularına verdikleri yanıtlar arasında fark ilginç olmakla birlikte, milliyet ve dinin yer değiştirmesinden ibaretmiş gibi görünüyor. Ortaya çalışma alanında işçi, yaşam alanında müslüman, siyasal alanda milliyetçi tarzında post-modern eklektik bir bileşim çıkıyor.

Dolayısıyla bu durum, BMİS tabanının 3’te ikisine yakını “hayır” eğiliminde, ve bu oran Türkiye gerçek “hayır” oranının (herhalde yüzde 51-55 bandında olan) epey üzerinde görünse de, ve yine, bu farkta BMİS’in az çok sol ve asıl tabanının görece ileri ve en çok direniş-eylem gerçekleştiren işçi sınıfı kesimlerinden olmasının belirgin bir etkisi olsa da, bu “hayır”ların ne kadarının gerçek sınıf bilinci üzerinden verildiği, tartışmaya açık kalıyor.

Ankette yer alan “15 Temmuz darbesine ilişkin düşünce seçenekleri”nde, “Milli İrade’ye ABD ve CİA destekli FETÖ darbesi” şıkkının yüzde 73 ile ezici bir çoğunluk oluşturması,

“Türkiye’nin Suriye politikasına ilişkin düşünce seçenekleri”nde, “Teröre karşı Suriye’ye müdahale etmek hakkımız” şıkkının yüzde 55.4 ile büyük çoğunluk oluşturması,

“En güvendiğiniz kurumlar” sorusunda, ordu ve polis’in başta gelmesi (5 üzerinden puanlamayla sırasıyla 3.3 ve 3.2)

İşçilerin yalnızca yüzde 8’i Gezi eylemlerine katılmışken, yüzde 26’sının 15 Temmuz eylemlerine katılmış olması, (Gezi ve 15 Temmuz soruları, açıklanan araştırma diagramlarında yok, Adnan Serdaroğlu’nun araştırma sonuçları üzerine basın açıklamasında yer alıyor)

bu soruyu daha bir derinleştirip pekiştiriyor.

Yıkılacak duvarlar

Temel sorun değişmeden duruyor: Neoliberal/neomuhafazakar sınıf kapanının aşılamaması. İşçi işyerinde işçi. BMİS tabanı sözkonusu olduğunda, oldukça güçlü bir sendikal işçi bilincine sahip işçi. Ankette kıdem tazminatı vd ekonomik-sendikal sorulara verilen yanıtlardan da bunu görmek mümkün. Ancak işyerinden çıktığı anda, işçi olmaktan da çıkıyor! Bu dar sendikal(ist) işçi bilinciyle de çelişen, onunla da bağıntısı kurulamayan başka bir şey oluyor: Kendini toplumsal ve siyasal olarak milliyet, din, cinsiyet vd kimliklerle tanımlıyor! Neden?

Neoliberal/neomuhafazakar kapitalist siyaset; siyasal, ideolojik, kültürel üstyapı, tümüyle işçi sınıfına sınıf olarak kapalı. İşyeri temelinde, hatta daha yaygın ve kitlesel ekonomik-sendikal işçi direnişleri, eskiden olduğu gibi dolaylı ve kırınıma uğratılarak bile olsa, “kendiliğinden” siyasal alana zerre kadar yansımıyor. (Örneğin Fransa’ya bkz. Yeni iş yasasına karşı aylar süren büyük işçi direnişinin başkanlık seçimine yansımaması. İşçilerin Le Pen neo-faşizmiyle korkutularak, o saldırının altında imzası olan neoliberal mali oligarşik teknokratın tekini başkan seçmeye zorlanması!) Sistemin tüm kanalları, neoliberal kapitalist saldırganlığı büyütmek dışında, en ufak ekonomik, sosyal, ve tabii demokratik reforma bile kapalı.

İkincisi. Yalnızca siyasal gericilik ve neoliberalizm/aşırı neomuhafazakarlık (ya da faşizm) kıskacı değil, tüm toplumsal, siyasal, kültürel yaşamın kapitalist meta üretim ve egemenlik ilişkileriyle ağ gibi kat kat sarılıp kuşatılmış olması da; ekonomik-sendikal alandaki mücadelelerin toplum ve siyasete yansımasını engelliyor.

Üçüncüsü, neoliberal kapitalist despotik üretim ve emek organizasyonunun parçalayıcılığı ve daraltıcılığı.

Dördüncüsü, solun ve sendikaların, işçi sınıfını ekonomik ve sendikal alanla sınırlı görmeleri, ki bu eskisinden bile etkisizleşmiş ekonomizm-sendikalizm anlamına geliyor. İşçi sınıfının mavi yakalı kesimlerinin işyerleri ile sınırlı, ekonomik-sendikal mücadeleleri, toplumsal-siyasal alana yansımıyor. “Eğitimli emekçi” denilen kesimlerinin özerklik, zaman-mekan, yaşam alanı, yaşam standartı, yaşam tarzı, doğa gibi mücadeleleri ise işyerlerine yansımıyor. Bu tuhaf asimetri hali, aynı zamanda işçi sınıfının kritik bölünme eksenlerinden birini oluşturuyor.

Ya işçi sınıfının öz inisiyatifinin geliştirilmesi?

Ankette işçiler için özgürlük ve demokrasiye ilişkin tek bir soru bile bulunmuyor. BMİS, en çok grev yasağına uğrayan sendika olmasına karşın grev yasaklarının ve OHAL’in kaldırılmasına dair bir soru veya şık da bulunmuyor. Yalnız “sendikalar siyaset yapmalı mı” (işçilerin 3’te ikisi hayır demiş), “kadınlar sendikanın her kademesinde yer almalı mı” (işçilerin 3’te ikisi evet demiş), ve işçilerin “çalışma yaşamının öncelikli sorunları” şıkları arasında, emeklilik yaşı, ücret düşüklüğü ve işsizlikten sonra 4. ve 5. sırada işaretlediği “sendikaların güçsüzlüğü” ve “işçi lehine yasal düzenleme eksikliği” gibi “kısmi demokratik” denilebilecek sorular var. İlk soru, sendikalar işçi sınıfı siyaseti yapmalı mı, diye sorulmuyor tabii. Sendikal işçi bilincini, tüm yönlü siyasal-toplumsal alanda geliştirmeye dair ne yapılıp yapılmadığı, işçilerin “kimlik” yanıtlarından yeterince anlaşılıyor. “İşçi lehine yasalar” ise, sermaye ve devletinin fiili ve güce dayalı sömürü, yağma ve yönetim biçimi dışında ortada ne yasa ne hukuk diye bir şeyin kalmadığı koşullarda, asıl fiili mücadele ve örgütlenme biçimlerini gündemleştirmek gerekirken, pek sakil ve liberal bir dilek olmaktan öteye gitmiyor. (Eh, BMİS, işçilere fiili grev ve taban örgütlenmeleri gerekli mi, diye soracak değil ya?!)

“Çalışırken maruz kalınan elverişsiz koşullar” sorusuna konulan şıklarda, işçiler birinci sırada “zaman baskısı ve aşırı iş yükü”nü işaretlemiş, diğer şıkların büyük bölümü işçi sağlığı ve güvenliğine ilişkin ve ikinci sırada, üçüncü sırada ise “işveren tarafından rahatsız edici davranışlar” var. Zaman baskısı, çalışma temposuna mı yoksa çalışma saatlerine mi ilişkin anlaşılmıyor. Çalışma saatleri ayrıca sorulsaydı, işçilerin içine itildiği yoğun kredi borçlarının koşulladığı fazla mesai zorunluluğu ile yaşanacak zaman ikilemi daha görünür hale gelebilirdi. Zaman, iş yükü, işçi sağlığı ve güvenliği, patron ve şeflerin işçilere karşı muamelesi gibi konularda sıkıntıların belirgin biçimde arttığı görülüyor. Bu keskinleşen sorunlar, işçi sınıfının bütünü, her iki yakasını da kesen, mücadelesini birleştirebilecek sorunlar; bu sorunlarla tek tek işyeri ve en fazla işkolu düzeyinde uğraşmak (o da genellikle işçilere işçi sağlığı eğitimi vermenin pek ötesine geçmiyor) dışında, işçi sınıfının genel mücadele talepleri haline getirmek için ne yapılıyor?

Ücretli kölelik ve bankalara kölelik

Ücretler, genel olarak da metal sektörü olarak da çok düşük; işçilerin yaklaşık yarısı 2- 3 bin lira arası, 4’te biri ise 2 bin liranın altında alabiliyor. Banka kredi borçları ise gırtlağa dayanmış. Ücretli köleliği katmerlendiren bir de “finansal kölelik” halkası işçilerin prangasına eklenmiş.

Borçluluk durumları: 10 binden az- yüzde 22, 10-30 bin arası- yüzde 33, 30-50 bin arası- yüzde 12, 50-100 bin arası- yüzde 11, 100 bin üzeri- yüzde 6. Borcum yok diyen işçi sayısı, yalnızca yüzde 16. İşçilerin kredi geri ödemeleri konusunda, yüzde 45’i biraz zorluyor, yüzde 48’i çok zorluyor diyor. İşçilerin yüzde 2’si kredi borcundan mahkemelik, yüzde 2.7’si borcunu ödeyemediği için kullanamadığı kredi kartı var, yüzde 19’u arasıra ve sıklıkla son ödeme tarihini kaçırıyorum, diyor. Sendika, “işçilerin 5’te biri kredi kartı batağında” diye yorum yapmış.

Daha ilginç bir yorumu ise, borç geri ödemede zorlanma düzeyi ile hayır/evet deme arasında bir istatistik ilişki kurmaya çalışıp, borç ödemede daha fazla zorlananların “hayır” oranının daha yüksek olduğu, işçilerin “evet” ile “istikrar” arasında negatif bir ilişki olduğu sonucuna varması. Bizce bu biraz zorlama bir bağlantı olmuş, biz “hayır” çalışmaları sırasında, tam tersine, yüklü ev, araba, eğitim, sağlık kredileri taksidi ödeyen ve “istikrar” için “evet” demeyi düşünen işçilere daha fazla rasladık. AKP-Erdoğan’ın faiz ve dövizin yükselmesine karşı atraksiyonlarının borç batağı veya sınırında olan işçilerden bir miktar prim yapması daha olası görünüyor.

Kaldı ki, bir sendikanın işi (malum DİSK de 1 Mayıs açıklamasında “mutabakat” olursa “istikrar” olur diyor!) işçilere “istikrar” vaat etmek mi? Banka borsa tekel devlet kapitalizminin en ufak bir sorgulanması yok, yalnızca işçilerin şiştikçe şişen kredi borçları üzerinden, berbat bir pragramatist “istikrar” söylemi politikası yapılmaya çalışılıyor. Anketteki işçi kredi borçlarına ilişkin yanıtlar üzerinden çok kaba bir tahminle, yalnızca BMİS üyesi işçilerinin toplam en az 1 milyar tl borç yükü var, ve sizin iç içe geçmiş ücretli kölelik ve banka köleliğine ilişkin politikanız, o banka ve tekellere borçların geri ödenebilmesi için “istikrar” dilemek mi? Banka, borsa, tekeller, inşaat, otomotiv, eğitim, sağlık (ve devlet) alanlarında ezici mali sermaye kaynaşmasını, hep birlikte işçileri nasıl sömürüp soyup üstüne de OHAL cilası çektiklerini anlatacağınıza? TİS’lerin 3 yılda bire uzatılması, çalışma saatlerinin artırılması, kiralık işçilik, kıdem tazminatlarının mali sermaye fonlarına devredilmesi, işçi sağlığı ve güvenliğinin dibe vurması, çalışma temposunun artırılması, zaman yoksunluğu ve şimdi ucu açılan yeni neoliberal kapitalist saldırganlık ile banka, borsa, tekel, plaza, devlet kapitalizmi diktatörlüğü arasındaki dolaysız bağı anlatacağınıza?

İşçilerin “çalışma yaşamında öncelikli gördüğü sorunlar” arasında, emeklilik yaşı, ücret düşüklüğü ve işsizlik ilk üç sırayı alıyor. 3’te ikisi orta yaş ve üzerinde olan metal işçilerinin, çalışma sürecindeki fiziksel, zihinsel ve psikolojik yıpranması giderek artarken, emekliliğin erişilmez hale getirilmesi, işçilerin ilk elde belirttikleri uzlaşmaz bir çelişkidir. Keza aşırı çalışma/işsizlik kısır döngüsünün öğütücülüğü. Giderek ağırlaşan çalışma koşullarının biricik “telafisi” olarak gördükleri, ücretlerin de giderek erimesi, borca çalışma…

Emeklilik, sosyal güvenlik, işçi sağlığı ve güvenliği, aşırı çalışma ve işsizlik kapanına karşı çalışma sürelerinin kısaltılması… Emeğin korunması mücadelesi işçi sınıfının çalışma, yaşam ve yönetilme koşullarına karşı öz savunma eylemi olmalıdır. İşçi sınıfının nihai kurtuluşuna, sömürülmekten, ücretli emek ve işgücü olmaktan kurtulmasına, çalışma köleliliğinin bütünüyle ortadan kaldırılmasına bağlanan ve bunu da içerimine alarak sınıfa karşı sınıf, kapitalizme karşı komünizm ekseninden yürütülen bir mücadele olmalıdır… diyeceğiz ama;

Gerçek şu ki, işçilerin köleliği; ücretli kölelik ve onun üstüne durmaksızın kat çıkan banka köleliliği, eğitim-sağlık her şeyin metalaşması köleliği, zamanda ve mekanda kölelik, din milliyet cinsiyet köleliği, en gerici burjuva siyasetlerine ve kimliklerine köleliliği, devlete kölelik vd- giderek katmerlenirken, bırakalım siyaseti, sendikal mücadelenin bile alanı giderek daraltılırken; özgürlük ve özneleşme, taban demokrasisi, çalışma saatlerinin kısaltılması, serbest zaman-mekan ve sosyal yaşam ihtiyacı, işçilere sorulan bir soru haline bile gelemiyor!

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*