Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Bir film bir post-modern beklenti hali: İstanbul Kırmızısı

Bir film bir post-modern beklenti hali: İstanbul Kırmızısı

Filmi o kadar ünlü oyuncuyu afişine doldurmuş olmasının “piyasa filmi mi acaba?!” tedirginliğiyle, ama Ferzan Özpetek’in daha önce bir iki ortalamanın üstü denilebilecek filmini görmüş olmanın ve 20 yıl sonra ilk kez Türkiye’de bir film çekiyor olmasının “en azından bu hasret duygusuyla iyi bir şeyler çıkarmış olabilir” umuduyla seyrettik.

Seyretmez olaydık, desek yeridir. Kendi ilk kitabı gibi bundan çıkardığı senaryo kötü, yönetmenliği (İtalya’da çektiği filmlerinin klasiği denilebilecek) toplu yemek sahnesi dışında çok kötü, oyuncular hepsinden kötü. Sanat yönetmeninin, İstanbul’u -filmin baş karakterlerinin Avrupa’dan gelmiş, burjuva, kibirli, sıkıntısız, konaklarla ve süper lüks arabalarla dolu yaşamından kalan sahnelerde- sosyal ve siyasal çelişkileri, Cumartesi annelerini, toplu taşıma araçlarını batıcı bir görsel estetikle çekme çırpınışları da filmi kurtarmaya yetmiyor.

Özpetek İstanbul’u belki gönlünden geçeni bir mesaj olarak vermek için, belki de gerçekten öyle olduğunu sandığı için bir Avrupa, daha doğrusu Akdeniz Avrupası şehri gibi resmetmeye çalışmış. Ama öyle bir İstanbul yok! Yoktu, Gezi’den sonraki 4 yıl boyunca afakanlar basmış, büsbütün depresifleşmiş, içe çekilmiş haliyle hiç yok! Filmde “sosyal içerik” sosu ve kenar süsü olarak kullanılan bir iki sosyal gerilim konusu dışında, üst sınıfların minimalist ve aşırı kişiselleştirilmiş sorunlarıyla o kadar temasız, uçucu, tasasız, aşırı rahat ve kibirli ki, gerçek İstanbul’un sınıfsal, toplumsal, cinsel, ulusal, ekolojik gerilimleri, çelişkileri ve uğultusuyla ancak bu kadar bağdaşmazlık olabilir.

Oyunculuk ortalama bir Türk dizisi berbatlığından daha iyi değil. Ama en azından Türk dizileri piyasa kaygılarıyla, geniş kitlelerin fetişistik özentilerine, duygularına çengel atmayı bilirler. İstanbul Kırmızısında ise, ne geniş kitleye, ne aydınlara, ne solculara atraksiyon yapacak ne de eleştirel olarak söyleyecek bir şey var.

Film, görünüşte bir “bekleyiş filmi”. Ama Godot’yu Beklerken tarzı eleştirel, isyan ettirici, harekete geçirici bir bekleyişle uzaktan yakından bir ilgisi yok. Cumartesi Anneleri ve kaybolan bir kişinin köpeğinin sahibini beklemesi gibi (paralleliğe bakınız?!) bir iki kenar süsü dışında, tüm karakterler birşeyler bekliyor. Herkes belli belirsiz bir bekleyiş içinde. Ama çoğu ne beklediğini de bilmiyor. Ve özellikle ana karakterler açısından bu öylesine havai, uçucu, kinik, sinik, gerilimsiz, konformist, rahat, sıkıntısız bir beklenti hali ki, film en skandalvari bir post-modernizmle, kaybedilen ya da delicesine özlenen birilerini veya bir şeyleri bekleme duygusunu bile bir “kaybolmayan sakız” gibi gevrek gevrek çiğnemeye indirgiyor. Sanki seyircisiyle “çok beklersiniz, boş verin bunları” diye alay ediyor.

Oyunculuk, en vasat Türk dizilerinin bile gerisinde. Tuba Büyüküstün gibi en bayağı Türk dizilerinde en klişe rolleri bile becerememesiyle ünlü birinin, böyle “sosyal-kişisel içerik” ve “sanat” iddiası taşıyan bir filmde ne işi olduğu, ancak basacağı gişe hasılatıyla açıklanabilir. Nisbeten daha iyi ve azçok yetenekli oyuncular sayılabilecek Halit Ergenç ve Nejat İşler, Mehmet Günsur da bu filmde daha iyi görünmüyor. Apaçık ki onlar da post-modern senaryodan hiçbir şey anlamamışlar, öylesine durumu idare etmeye çalışıyorlar. En kötü diziyi bile nisbeten seyredilir hale getirmek için çırpına çırpına canları bitmiş, yetenekleri tüketilmiş, filme de iki dizi arasında uğranıp para kazanılacak yeni bir dizi rutini gözüyle bakmışa benziyorlar. Yalnız post-modernist sabun köpüğü filmleri değil dizi sektörü de sinemayı yok ediyor.

Sinema eleştirmenleri, Ferzan Özpetek’in İtalyan oyunculara alışık olduğundan Türk oyuncuları yönetmeyi beceremediğini filan söylemişler. Filmde her şeyiyle bir doku uyuşmazlığı olduğu çok belirgin. Ama ne Avrupalı ne Türkiyeli klasik ve acı verici çelişkisi bile ancak bu kadar post-modern belirsizlikçi “dünyalar arasılık” konformizmine indirgenebilirdi! Kaldı ki bu kadar yönetilmeye alışık ve yönetilme meraklısı bir milletin oyuncularını yönetmeyi becerememek de büyük bir beceri sayılmalı!

Özpetek’in kitabı gibi filmi de fazlasıyla kişisel. Elbette bir sanatçı kişisel sorunlarını, düşünce ve hislerini, deneyim ve yaşadıklarını da yapıtlarında işleyebilir. Ama okuruna seyircisine asgari sorumluluk gereği en kişisel temaların bile bir derinliği, bir eleştirelliği, bir evrenselliği olabilmeli. İstanbul Kırmızısı ise, bırakalım bireyin sınıfsal-toplumsal-cinsel-ulusal-uluslar arası ilişkilerinin çelişki ve derinliğini yakalama kaygısını, en toplumsal sorunları bile en kötü bir post-modernizmle atomize edip kişiselleştiriyor. Filmde güya ucundan Cumartesi Anneleri, Kürt sorunu, eşcinsellik sorunu, kitlelerin yaşam koşulları sorunu var, ama aslında kaşık da yok! En ciddi sorunları bile terbiyesizce bir kibirle, görelileştirip muğlaklaştırıyor, belirsizleştiriyor. Tamamen yüzeysel ve olsa da olur olmasa da olur havasına indirgiyor.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*