Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Bir bilişim işçisi karakteristiği

Bir bilişim işçisi karakteristiği

Carlo aniden öfkelendi, çok içlenmişti, elini bilgisayar masasına vurarak patrona döndü ve kalın sesiyle:

“Sizlerin gelip gidip söylediklerinizi aklımda tutmak zorunda değilim ve artık tutamıyorum da… Ancak “proje ne oldu?” diyorsunuz. Tatile ihtiyacımız yok mu? Bizi değersizleştiriyorsunuz. Bu boğucu ofiste çalışmak zorunda mıyız? Ben açık havada çalışmak istiyorum! Bu ne yani, nedir? Buraya sıkışıp kalmışız. Siz gülesiniz, öğleden sonra gelesiniz, talimat verip gidesiniz diye yaşayamam ben. Böyle yaşamak, böyle çalışmak olmaz. Aldığım para ancak ev kirasına, yemeğe gidiyor ve yetmiyor, daha çok versenizde istemem bunun da bir karşılığı var; çünkü ben enerjisizim, yoruldum artık, hastayım!”

Biraz durdu ve sonra:

“Size muhtacız diye düşünüyorsunuz. Nasıl olsa ses çıkartmaz sanıyorsunuz. Bok temizlerim, garsonluğa dönerim, aç kalırım ama onurumu çiğnetmem artık!..”

İşsizlik maaşım artık kesilmek üzereydi, iş başvurularıma da haftalarca cevap gelmedi. Sonunda Frontend developer (arayüz geliştiricisi) olarak bir dijital ajansta İonic ile yapılan mobil uygulama projesine dahil edilmek için işe alındım. Ataşehir’de Uphill Towers’a çağırıldım. Bu devasa rezidansta 1800’e yakın konut vardı ve çalışacağım ofis, 31 katlı bu yapının 26. katında bloklarla birbirine bağlanmıştı. Kuaför, kafe, yemekhane gibi yerler doğrudan kendi içindeydi. Daha önce Ataşehir’de Brandium Rezidans’ta çalışmıştım, orası da yine beyaz yakalıların çok yoğun olduğu bir yer olmasına karşın bu kadar teferruatlı ve lüks değildi.

Telefonla yaptıkları görüşmelerde, “CSS’te LESS kullanıyor musun?”, “İonic biliyor musun?” diye sordular. İonic platformu 1.3 versiyondaydı, 2.0 gelmişti ama o da daha henüz beta aşamasındaydı. Yeni bir kütüphane olduğu için hem internette kaynak çok az, hem de bu platformu ayağa kaldıracak yazılımcı yok denecek kadardı. Ben genellikle web teknolojileri üzerine çalışmıştım. Geçmişte İonic platformunda sadece eklentiler yardımıyla ufak tefek ve yarım yamalak projeler yapmıştım. Fakat onlar aldıkları projeyi yetiştiremediklerinden fazlaca sıkışmışlardı. Bu yüzden, “akşamda olsa hemen gel!” diyerek Uphill Tower’daki dijital marketting ofisine çağrıldım. Patron telefon açıp, “taksiye bin gel ve fişini almayı da unutma” dedi. Ve hemen evimin arka sokağından inerek E5’e çıktım. Saat 20.00 için randevulaştık. E5’de olağanüstü bir trafik vardı. Oradan sadece 19E geçmesine rağmen henüz gelmemişti. Taksiler de boş geçmiyordu. 45 dk’ya yakın vasıta bekledikten sonra tek çare olarak Kozyatağı’na minibüsle gidip oradan bir taksiye binmeyi düşündüm. Oraya bir şekilde ulaştıktan sonra taksi bulmak için de baya bir çaba sarf etmek zorunda kaldım. Ama onlarda beni almamak için ellerinden geleni artlarına koymadılar.Yok “müşterim var” yok “Ataşehir’e gidemem orası kilitli”…

Stresden boğulmak üzereyken, bir taksi gördüm ve “boş mu?” diye sordum. Taksi şoförü ses tonuyla evet, yüz ifadesiyle hayır diyordu ama neyse ki sonunda beni taksiye aldı. Hemen hemen benle aynı yaşlarda, genç bir tipti. “Bu taksi senin mi, yoksa maaşla mı çalışıyorsun?” diye sordum. “Yaptığım iş kadar para alıyorum”, dedi. “Öğrenci misin?” diye sordum. “Bankacılık bölümünü bitirdim, ama hala iş bulamadım” dedi. Asabi ve tahammülsüzdü. Bariz olarak mutsuzluk akıyordu yüzünden. “Bu saat olmuş evime gidemiyorum. Bu işin ne zamanı ne de yeri var. Tek gördüğüm şey yollar ve arabalar. Başka hiçbir hayatım yok, yat kalk yol. Bu işin hiçbir geliştiriciliği yok. Para biriktirecem, borçlarımı kapatıp bırakacam bu işi…”

“Başka iş bulamıyor musun?” diye sordum.

“Bankalara başvurdum, birkaç mülakata da girdim. Ama daha kapıdan çıkarken başvurunuz olumsuz sonuçlanmıştır diye mesaj geldi.”

Bu arada bir araç sağdan soldan girerek önümüze geçti ve hızlıca yanımızdan uzaklaştı. Yol alamıyorduk, genç taksi şoförü sinirlenip köpürdü, arkasından da bastı küfürü. “Bizim insanlarımız böyle işte, ben kurtarayımda gerisi ne olursa olsun.”

“Başımıza ne geldiyse zaten bu yüzden gelmedi mi?” diye sordum.
Hiç ses etmedi, zaten Uphill Tower’a yaklaşmıştık. Genç taksici yorgun ve sinirli bir şekilde:
“Yemin ederim arabaya senden sonra başkasını almayacağım ve yemek yemeye gideceğim!..”

Ofise ulaşmam saat 21:00’i bulmuştu. Patron başka bir toplantıdan çıktığını, benimle görüşmek için de yolda olduğunu ve geç kalacağını söyledi. Güvenlikten geçerek ofisin ziline bastım ve nihayet içeri girebildim. Oradakilerle tanıştık, patronun ortağı ve iki işçi de mesai için çağrılmıştı. İşte Carlo ile burada tanıştık.

Carlo’nun sakalı hafif uzun, saçları sık ve bakımsızdı. Hemen hemen benim boyumda yani ortanın biraz üstündeydi. Tişörtünün altından atleti görünüyordu ve kaliteli bir ayakkabısı vardı. Web ve mobil uygulamaların ön yüzünü yapıyor, Mac-os kullanıyor, kodları Sublime Text’e yazıyordu. Carlo’nun tam karşısında kulaklıkla oturan, saçları benimkilerden çok daha fazla dökülmüş başka bir yazılımcı daha vardı, o da PHP’ci. Ofis karanlık, dağınık ve yemek kokuyordu. Sanırım döner yemişlerdi. Bilgisayarlar karşılıklı olarak yan yana dizilmişti. Ofiste bulunan herkes bir taraftan harıl harıl ekranlara bakarken bir taraftan da ağızlarındaki lokmaları çiğnemeye devam ederek ağızları dolu dolu konuşuyorlardı. Ofiste bulunan diğer kişi bana oldukça itici gelmişti. O kadar havalıydı ki, kullandığı kelimelerin birçoğu İngilizce ve teknik terimlerden oluşuyordu. Bakışları, hareketleri… Belli ki kendini özel bir yerlerde konumlandırıyordu. Öyle konuşmak ise sanırım ona kendini iyi hissettiriyordu. Ben söylediklerini oldukça zor anlıyordum. Hani derler ya, “şımarık zengin züppesi”, “sanki eski Türk filmi artisti”, tam öyle. Bu esmer adamın fır fır dönen gözleri ise hiç güven vermiyordu. Sonradan öğrendim patron yarısı olduğunu, yalnız hep bilinen patronlardan farklıydı, yazılım okumuştu, anlıyordu ama yazmayan konuşan bir yazılımcı. Kendini özel hissetme hastalığı sadece patronlarda değil, bilişim işçilerinin birçoğunda da var hele bir de “patron” karakteriyle birleşince oldukça berbat ve sırıtkan bir durum ortaya çıkıyor. Sonradan öğrendim ki bütün dalga dubara, şirkete tüm anlaşmalar ve işler bu adam tarafından getiriliyormuş. Patron bana projeyi ahenkli kelimelerle anlatmaya başlamışken, Carlo sözünü kesti ve bana dönüp gözleri kaşları oynayarak; “Anladın mı söylediklerinden bir şey” diyerek bastı kahkahayı.

Ben otomatikman “anladım” dedim ama Carlo uyanıktı, patronun böyle konuşmasından O’da feyz almıyordu, benim hiçbir şey anlamadığımı sezmişti aslında. Carlo’yu ilk o zaman sevmeye başladım.
Patron’un ortağı İonic’te bir mobil uygulama geliştirdiklerini ancak bundan bir türlü APK alamadıklarını söyledi. Carlo hemen söze girerek, yaptığı projeyi ve APK alırken yapılan hataları gösterdi, “değişkenlerle ilgili hatalar veriyor” dedi. Proje İonic-2 ile yapılmıştı ve bu sürüm betaydı, ben daha önceki çalışmalarımı İonic-1’de yapmıştım, İonic-2 belli ki beni baya bir zorlayacaktı. Cordova alt yapısı tamamen Angular-2 ile temellendirilmişti. Carlo’ya terminale “Cordova build android –realise” yazmasını söyledim, denedi ancak yine APK alınamadı.

Projenin ilk aşamasında kullanıcının tel, isim-soyisim, doğum tarihi ve bulunduğu konumu alması sms onayı ile veritabanıyla konuşması, dönen cevaba göre de kayıt edilmesi isteniyordu. Ancak daha bu aşamalar bile çalışmıyordu. Proje Tinger uygulamasından esinlenilen ve Türkiye’deki tüm kullanıcı kitlesi hedeflenmiş bir sosyal medya projesiydi. Proje sahipleri Amerikalıydı.

Belli ki sıkışılmıştı, proje daha başlangıç aşamasından ilerleyemiyordu. Kafamın içinde “benim böylesine yeni bir teknolojiye hakim olmadığımı biliyorlar ama neden bu projeyi alıp götürmemizi istiyorlar, bunun anlamı ne?” gibi sorular bir türlü susmak bilmiyordu. Bu konuya dair internetten ulaşılabilecek kaynak oldukça nadir, bunun yanında farklı kaynaklardan araştırma yaparak kendini geliştirmek ve projeyi hızlandırmak gibi bir zaman da yok, yaparken hızlıca öğrenip işi yapman gerekiyordu. Böyle bir durumda insanın kendini “kiralık”, “değersiz” hissetmemesi mümkün değil. Beni diğer çalışma arkadaşlarımın teknikleriyle eşleştirdiklerini seziyordum, bu bile büyük bir baskı yaratıyordu. Tek konuşulan şey projeydi. İş saatlerini sordum, “sabah istediğin saatte gel abi” dediler. Aslında esnek ve rahat bir çalışma gibi görünüyordu.

Tam o sırada kısa bir zil sesi duyuldu, gelen diğer patron ortağı imiş. İçeri girdi, tanıştık. Uzun saçlı, kendinden emin ve kibar birine benziyordu. Her şeye “tamam abi”, “süper abi”, “harika abi” diye cevap veriyordu. Böyle deyince her şey olacak diye düşünüyordu sanki. Neredeyse tanışma diye bir şey olmamıştı. Direkt konuyu girdi ve “hadi oturalım PC’lere yapalım şu işi” dedi. Doğru düzgün anlamadan, etmeden neyi oturup yapıyorduk? Bu durum bana hiç güven vermiyordu doğrusu. Burada yapay bir şeyler var, hal ve hareketler çok nazik ve sıcak olmasına karşın ortamda kendini büsbütün hissettiren soğuk hava bir türlü dinmek bilmiyor, her şey çok sahte. Ben bunları düşünürken nazik ve aceleci ortak, “User kaydı olsun, sms ile register olsun, ilk isim girildiğinde veritabanı ile sekronize olup, oradan dönen succes ise diğer sekmeye geçsin, false dönerse tekrar mesaj gönder butonu çıksın, sonra diğer bilgilerden sonra put edilsin en son aşamada setting’e düşsün ve ilk demomuzun APK’ sını alalım” vs. vs. diyordu. Çok sıkışmışlardı, bir türlü APK alamıyorlardı. Kafamda düşünüyor, kendi kendimle konuşuyordum. Belli ki bizim gibi ajanslarda, ofislerde çalışan yazılımcılardan birkaçı bir araya gelmiş, hımmmm kendi zeka, yetenek, bilgi ve çevrelerini birleştirmiş birde yanlarına sermaye edinecek biri bulup böyle bir şirket kurmuşlardı. Farkında olarak veya olmayarak tüm çevrelerini, zeka, yetenek ve arkadaşlıklarını sermayeye çevirmişlerdi. Büyük kredi borçlarının altına girip ev ve araba sahibi olmuşlardı. Neyse o kadar kibar davranmalarına, çok anlayışlı olmalarına rağmen suratlarındaki asıklık, huzursuzlukları hiç kaybolmuyordu. Bizleri övdüklerinde, güldüklerinde sadece yüz kasları hareket ediyordu. Artık tüm arkadaşlıklarını, çevrelerini, ailelerini ve hayalini kurdukları her şeyi kapitalizmin değer yasası belirliyordu. Hayal ettikleri metaların köleleri olmuşlardı, ev, araba vb. daha bir sürü şey… Yazılımcıların yeteneklerinin düzeyini biliyorlar, iş ve emek sürecini kontrol ediyorlardı ve sürekli iş ilanlarından yetenekli yazılımcı avlıyorlardı. O avlardan biride bendim ve aslında Carlo’ya sopa olarak getirilmiştim, sırtımı sıvazlıyorlar, Carlo’yu pek muhatap almayıp bana her şeyi soruyorlardı. Bu mobbingti. Carlo bunun farkındaydı, ben işe girdikten sonra daha çok çalışmaya başladı. Ama bu durum şirketin istediği gibi gitmemeye başladı, çünkü Carlo ile sırt sırta verdik. Bir bakıma korktuğum başıma geldi, bir gün bu patronlar işi öğrenip başımıza geçerlerse bizleri mahveder diye düşünürdüm, oysa ki yazılımcıların patronlaşacağını nedense hiç düşünmemiştim, şimdi karşımda daha beteri, bizim yürüdüğümüz yollardan geçmiş, patronlaşmış yazılımcıların altındaydık, rüya gibi bir şey, daha felaketi olamazdı; çünkü her anımızı, kod yazışımızdan, kodun kalitesine, projenin tüm aşamalarına kadar takip edecek, her günümüz sınanacak, her şeyemize karışacaklardı. O gün ofiste çok zamanımın olmadığını söyleyerek projeye evde bakacağımı söyledim, yarın akşam senden APK alabilir miyiz diye sordu, sorunu nasıl çözeceğimi kafamda kuramamıştım ama biran evet demek zorunda kaldım.

İşe girmiştim ama aslında tam olarak bu projedeki sorunu çözmeye zorunlu bırakılmıştım. Eve geçip yoğun bir şekilde çalıştım, sonunda sorunu çözdüm ve diğer gün akşam APK’yı aldım. Mail grubundan, telefondan övgüler almaya başladım, bizi kurtardın, süpermansin, baba adamsın, harika, işte bu, cillop gibi olmuş vs. Baya bir gaz veriyorlardı, sıkışmışlardı, müşteriye demo teslim etmek için çok az zaman vardı ama bu kadar övülecek bir şey değildi, niye abartıyorlardı? Elbette arkasından asıl sorular ve istekler geldi, tüm projenin sorumluluğunu bana devretmiş gibiydiler, proje benden sorulur olmaya başladı ve istekler bitmedi, şurası böyle olsa, şurası şöyle olsa, yapıyorsun bitmiyor yeni bir şey çıkıyor. Ofisteki ilk günümü hatırlıyorum, görüşmenin ertesi günüydü. Patron’un eşi grafikerlik yapıyordu, PHP’ci köşede oturuyordu. Yarım saat sonra elinde poğaça ile Carlo geldi, filtre kahve makinasından kendine ve bana kahve doldurdu, o sıra projeyi elden geçiriyor, internetten araştırma yapıyordum, Carlo ile masalarımız yan yanaydı ve arada kafasını uzatıp ekranıma bakıyordu, sonra ona bu ülke kodlarını buraya gömdüğümde iyi durmuyor, burada çok yer kaplıyor, bunu Angular’la JSON’la option’a bassak olmaz mı diye soru-karışımı yardım istedim, neyse ki Carlo hemen yanıma yanaştı ve birlikte çalışmaya başladık ve bu hep öyle devam etti. Arada ben Carlo’nun masasına gidiyor, masasını bölüşüyordum, ilk zamanlarda rahatını bozdum, sıkışıyordu ve hafif trip atıyor gibi oluyordu ama anlıyordum bana kızamıyordu. Arada Facebook’ta tanımadığı kızlara yazıyor, direkt konuya giriyor amacını söylüyordu, deliydi, iki satırdan sonra “eee uzatmayalım sevgilin var mı?” diye soruyordu. Varsa da fark etmez, ayırmaya çalışıyor, pes etmiyor şakayla karışık ikna etmeye çalışıyor, bana kaç diyordu? Aslında alaycı ve ciddiyetsizdi ancak özgüvenli oluşu karşıdaki kızlarda bir ilgi yaratıyordu. Carlo benden özel yazışmalarını gizlemiyor, arada beni dürtüyor, gelen cevapları gösteriyor, gülüyordu.

“Carlo sana kaçsında, nereye kaçsın? Sokağa mı kaçsın, senin evin mi var diye sordum,” (kahkahalar) Sonra el ele proje üzerine çalışmaya başladık, o benim yaptıklarımı inceliyor, üzerine başka şeyler yazıyor, fikir alışverişi yapıyor ve uyguluyorduk. Kodlara iyice derinleştik, Carlo “ben olmasam veya sen olmasan yanmıştık”, diyerek kodlara tekrar dönüyordu, amma küfür ediyordu, ara vermiyor, arada yemek sipariş ediyor, yiyor tekrar çalışıyordu. Akşam oldu, gece oldu ve artık sarhoş gibi olmuştuk. Çalışmak zorundaydık, üzerimizde büyük bir baskı vardı, monitörün ışığını %0’a getirip devam ettik. İki saat sonra Carlo “sana bir kıyak yapayım mı” dedi, komple ışığı kapattı, karanlıkta çalışmaya başladık. Carlo son bir ayını böyle geçirmişti ve yorgunluk suratına yansımıştı, gözlerinin altı morarmıştı, onu görünce gülesim geliyordu, acaba benim durumum nasıldı? Carlo acaba benim halim hakkında içinden ne geçiriyordu? Ama o, sanki maskeli baloda abartılmış bir kostüm giymiş gibiydi. Bir ara gece üç gibi Carlo ile “artık ara verelim” dedik, ve sohbete daldık…
“Borcum var bankaya, yoksa böyle yaşanır mı?” dedi,
Sonra yüzüme dönüp,
“Yaşım 32, evlenemiyorum, bulamıyorum neden?”diye sordu.
“Kapitalizmde yaşıyoruz, aranan sen değilsin Carlo,” dedim.
“Aşk ceset halinde…”, “Evlensen ne olacak ki, değişecek tek şey eyvallah etmediğin bu işe daha da çok eyvallah eder hala geleceksin, daha az ses çıkartacaksın, bağımlılıkların, köleliğin ağırlaşacak, sırtında bir yük artımından başka bir şey olmayacak, bu nasıl bir evlilik olacak?” diye sordum ve sonra…

“İnsanlar arasındaki ilişki biçimi, bu çalışma ve üretim ilişkilerinin bizahati yansıması, bu ilişki biçimi tümden değişmeden, paraya olan bağımlılıklarımız ortadan kalkmadan, sadece aşk değil, dostluk ve kardeşlikler, özgür birliktelikler kurmak mümkün değil ”

“Özel mülkiyet, sermaye köleleştirir insanı, kaybedecek hiçbir şeyi olmayan insanın kaygıları da olmaz…” Carlo konuşurken ara ara tasdik ederek “böyle değil mi?” diye soruyordu.

Yalnız içinde baya büyük şeyler yaşıyordu. Tahtaya yapacağımız programın diyagramı çizilmişti, Carlo o diyagrama kafayı takmıştı,

“Burada diyagram var ama bu yazılım nasıl yapılıyor hiç kimse biliyor mu?” diye sordu.
Bir an benim konuştuklarımdan mı etkilenipte böyle yapıyor diye düşündüm, aslında bu onun doğallığıydı, böyle
davranmak istiyordu. Carlo samimice kelimeleri yaylandıra yaylandıra:

“Bak biz burada saatlerimizi veriyoruz, ölüyoruz be abi, hastalanıyoruz, yoruluyoruz ama onların umurunda mı? Efendiler uyusun rahat rahat… Daha kaç gece böyle biliyor musun, bizi bu proje bitene kadar bizi böyle çalıştırırlar”

“Çalış, çalış, yemek ye ye, sonra otur ne olacak böyle, hareket yok, sağlıksızlaşıyoruz.”14721610_1698161807167192_7928322044288176439_n
“Değil mi? Bundan sonra birlikte yemeğe gidiyoruz diyelim, hava alırız, hareket ederiz.”
O ara Carlo diyagramın çizildiği tahtaya yöneldi ve eline kalemi aldı. Program algoritmasının ortasına “Emek

 

 

” yazdı ve ok işaretleri ile emeği gösterdi. “İşte her şeyi yapan bu” dedi! Birkaç gün o yazı orada kaldı. İş yoğunluğundan kimse fark etmedi bile.

 

Sabah oldu, artık kafamız durmuş, enerjimiz bitmişti. Yaptığımız şeyleri de bozmaya başladık, saçma sapan şeylere gülüyorduk, “yapacak bir şey yok, gidelim bu kadar oldu”deriz dedik, “ne yapalım canımızı mı verelim” dedi Carlo, “beğenimiyorlarsa ionic mühendisi alsınlar”, ama ikimizinde içine pek sinmiyordu, “hadi gidelim” dedim, Carlo “sen git ben bir iki saat daha geçsin öyle gideyim”, dedi. O gün eve geçip yattım. Yalnız öğrendim ki; Carlo tüm gün orada uykusuz bir şekilde çalışmış. Neredeyse aralıksız toplamda 34 saatten fazla çalışmıştı, bense 21 saat. Diğer gün iş yerine gittim, diğer PHP yazılımcısı Carlo hakkında “abi sen ona bakma, arada bağırır çağırır, O öyledir, idare et, sonra yumuşar,” dedi. “Sorun yok dedim.” Carlo ofisin kötü çocuğuydu, içinde bulunduğu duruma karşı çıktığı için kimse sevmiyordu…

PHP’ci ye bende PHP öğrenmeye çalışıyorum dedim, bana birkaç öneri verdi ve sonra G20 zirvesinin yazılım alt yapısını kendisinin hazırladığını övünerek söyledi. PHP’yi kendi başıma deneye deneye öğrenebileceğimi söyledi. O ara bilgisayarımın kamerasını yapıştırdığım yapışkanı fark etti, “neden kamerayı kapatıyorsun” dedi, güvenlik amaçlı dedim. Ne güvenliği kim senin bilgisayarına giripte seni izler deyip güldü. Bende güldüm.
Bir süre sonra Carlo geldi ve hastalanmıştı, sürekli burnunu çekiyor ve artık burun akıntısı, hapşırık ardı ardına geliyor, durmuyordu. Patronlar elini kolunu sallayarak geliyor, projeyi soruyor, kaldığın yer için akıl veriyor, şu olsun bu da olsun deyip gidiyordu. Carlo çok sinirleniyordu, arada ters cevap veriyordu, ben yaptığımız aşamaları anlatırken, Carlo söze giriyor, şurayı yaptık burayı da bitirdik deyip kestirip atıyordu,
Gerilerek “algoritmayı bile yeni çizdiniz, bana bunları söyleyip gitmeyin, maille yollayın, algoritmasını verin, bu işin planını verin, projenin takvimini verin” dedi.

Yemek arasında eski işlerinden bahsediyor, barlarda garsonluk yaptığını söylüyor, nasıl rahat bir iş bulabilirim diye düşündüğünü, yazılımcı olmaya bundan dolayı karar verdiğini anlatıyordu.
Bu arada PHP’ci “Twitter hesabımı çaldılar, kredi kartlarımdan para çekilmiş” of dedi.

Biz Carlo ile hızlıca projenin demosunu yapıyor, apk atıyor, testten geri dönüyor, tekrar bugları kapatıyorduk, arada bir bankanın blog sitesi geliyor Carlo onu yaparken ben projeye devam ediyordum. Yorulmuştuk… İşler çok esnekti, yapmakla bitmiyordu, yapsak ne olacak, kaç gece daha sabahlayacağız belli değildi. O ara patron yarısı proje sorumlusu geldi, “proje ne oldu abicim” diye eli cebinde yaylanıp koltuğa oturdu, Carlo çıldırdı, kalktı, koltuğa aynı şekilde oturdu ve onun dilini tekrarlarcasına “ne oldu?” diyerek taklidini yaptı. İşte ip burada koptu.

“Ney ne oldu” dedi Carlo, “git mail at, bana gelip konuşma, senin söylediklerini aklımda tutmak zorunda değilim.”
“Bak abi burada patron işçi ilişkisi yok değil mi”
“hayır yok”,

O zaman bana gelip böyle takvimsiz, programsız bir iş için ne oldu diye sorma. Carlo iyice sesini yükseltti ve ayağa kalktı:

“Madenlerdeki işçilerden daha ağır şartlarda çalışıyoruz. Aldığım para ev kirası ve yemeğe gidiyor ve yetmiyor, daha çok verseniz de istemem. Bunun da bir karşılığı var. Ve ben enerjisizim! Yoruldum artık, hastayım. Sizlerin gelip gidip bana söylediklerinizi aklımda tutmak zorunda değilim, tutamıyorum da. Anca proje ne oldu diyorsunuz, tatile ihtiyacımız yok mu? Bu boğucu ofiste çalışmak zorunda mıyız, ben açık havada çalışmak istiyorum, bu ne yani, nedir buraya sıkışıp kalmışız.”

Carlo’nun sesi tüm ofiste yankılanıyordu:

“Siz gülesiniz, öğleden sonra gelesiniz talimat verip gidesiniz diye yaşayamam ben, böyle yaşamak, böyle çalışmak olmaz. 50 bin liradan fazla paraya proje almışsınız biz 1 ayda bitirsek ne olacak? Ne, ne yani, ne kazandıracak bana? Maaşım mı değişecek Patronlar ruhunu şeytana satmış, hayatlarını bizleri sömürmeye adamışlar, sömürmenin de bir adabı var.”

Ve devam etti:

“Gece gündüz sabahlıyoruz, proje, proje… Bir türlü bitmiyor! Bir gün dinlen denilmedi, mesai verilmedi, nasılsa bu bize muhtaç dendi. Anlaşılmıyoruz. 3 bin lira ile nasıl geçineyim? Kimse bize haklısın demiyor! Kimse dikkate almıyor söylediklerimizi. Size muhtacız diye düşünüyorsunuz, nasıl olsa ses çıkartmaz sanıyorsunuz! Ama aç kalır onurumu çiğnetmem artık.”

Bilgisayarları parçalamak, öfkelenmek, bağırmak bilişim işçilerinde olmayan bir şey değildi. Ama bu durumun ilk olma özelliği, bir krizin açığa çıkmasıdır. Çalışma biçimindeki despotik değişimin, bilişimcilerin geriye doğru çözülen konumunun habercisidir. Her türlü yeteneğe, uzmanlığa sahip olunsa da, sonunda değersizleştirildiklerinin açığa çıkmasıdır. Çünkü Carlo sadece bilişimcilerin değil, tüm beyaz yakalı işçilerin gerçek ruhunu yansıtıyordu. Eleştirileri çalışma arkadaşlarına değildi, öfkesi doğrudan patronlara ve çalışma koşullarınaydı. Sakıngan kabul eden değil, doğrudan meşruiyetini ortaya koyandı. Bilişimcilerin gelecek ruhu Carlo’lar la mümkündü ve aslında bu sektördeki işçilerin devrimcileşmesini sağlayacak ipuçlarını veriyordu. Carlo’nun öfkesi aslında sadece ücret düşüklüğünün ötesinde, büsbütün değersiz kılınmaya ve kölece çalışmaya karşı duyduklarıydı. Carlo’nun itiraz ettiği ücret Disk’in bir dönem yürüttüğü 1800 Lira net hedefinin çok üstündeydi. Carlo’nun en büyük itirazı, değersizleştirilmeye karşı bir duruştu. Bunun ifadesi, komikçe: “metrobüse bile binmek istemiyorum, çok değersiz hissediyorum abi orada kendimi yaa” idi. Daha çok ücret istemekten korkuyordu, böyle çalışma koşulları altında 5 bin lira verseler ne olacak diyordu.

Carlo fevri çıkış yaptı, “Derdimi anlamıyorsunuz galiba, size özel bir kinim yok ama olmuyor, bir şeyler değişmiyor”, Carlo diyaframından çıkan kalın ve yankılı sesiyle patronları yerden yere vuruyordu, daha önce uyarı almıştı, eğer bağırırsan bize kendini attırırsın demişlerdi, neyse şimdi hepsi suspus olmuştu, muhasebeci içeriye kaçtı, patron yarısı sanki hiçbir şey olmuyormuş gibi sakinleştirmeye, durumu idare etmeye ve kendini savunmaya çalışıyordu.

“Ne var ki ben her akşam arada updateleri alıyorum, ne aşamada diye soruyorum bunda ne var ki” cılızlığıyla cevap veriyordu. Carlo kesinlikle geri adım atmadı, yumuşamadı, sinirden burnu içine çökmüştü. O ara patron yarısı, grafiker kadınla yönetici odasına kapandılar. Carlo’yu “hadi bir hava alalım” diye dışarı çağırdım.
Son derece haklı olduğunu ancak haksız duruma düşmemesi ve durumu kişiselleştirmemesini söyledim. İhtiyaç ve şartlarımızı ortaya koyup, sorunları birlikte dillendirmemiz gerektiğini, kabul etmedikleri taktirde her halükarda yanında olduğu mu söyledim. O, arada “satmazsın değil mi beni?” diye sordu. “Satmam,sen yeter ki tekmiş gibi davranma, diğer çalışan arkadaşları da ikna etmeliyiz” dedim.

Carlo: (diğer yazılımcıdan bahsederek) “ama onun tuzu kuru, evlenmiş, evi var, aile destek oluyor, çalışıyor küçük bey ev geçindiriyor, onun için bütün patronların kıçını yalıyor, onları ailesel ziyarete gidiyor. Elbette bir yandan da o da sıkışmış, eli bunlara mahkum abi ama… “

“Birlikte hareket edelim, şartlarımızı yerine getirsinler, yoksa işi bırakalım, yapıyorsak birlikte, yapamıyorsak ta birlikte…” diye konuştuk. “Çünkü bize muhtaçlar, şartlarımızı kabul etmek zorunda kalacaklar” dedim. Carlo “Ya beni kovacaklar, ya da seni, birbirimizle denkleştiriyorlar şimdi, aslında seni bana sopa olarak getirdiler” dedi Carlo. “elbette, seninle rekabet edeceğimizi düşündüler, oysa biz öyle yapmadık” dedim.
“Evet, beni överlerken aslında sana laf giydiriyorlardı, benim sırtımı sıvazlarlarken aslında sana gider yapıyorlardı ama onların bekledikleri gibi olmadı, biz omuz omuza çalıştık…”

“Sektörel bir kriz var, benim daha önceki çalıştığım yerlerde de bundan farklı değildi”. Carlo söze girdi: “yani senaryo aynı karakterler mi farklı diyorsun?”. “Evet, Türkiye çok kötü bir duruma gidiyor, savaşa doğru, durumlar çok kötü, iş bulmakta zor” dedim. Carlo “evet zor” deyip sessizce düşünceye daldı. Diğer yandan Carlo’nun başka sorunları da vardı, kuzeninde kalıyor, artık kuzeni Carlo’dan kurtulmak istiyor, Carlo’da ev arıyordu.

Carlo çıldırıyor: “Masa Bölü İnsan Çarpı Saat”

Güvenlik kartını turnikeye basıp Uphill Tower’a girdik ve ofise geçtik. Ofiste sessizlik devam ediyordu. Carlo biraz rahatlamış gibiydi. Akşam diğer patron gelene kadar ara ara projeye baktık, ama işten iyice soğumuştuk, yapılması gerekeni yapmamıştık. Yalnız tavrımız işe yaradı, tüm projenin takvimini bize vermek zorunda kaldılar, takvimi inceledik, hangi gün neler yapılacak planlanmıştı ama bizim neden haberimiz yoktu? Bu durum bizimle paylaşılmamıştı ve her gün o yaptıkları planlarına uymamız için bize “hadi hadi demo göndereceğiz” diyorlardı. Daha çok sinirlendik.

Ara ara yemek vaktinde Carlo önceden barlarda garsonluk yaptığını, nasıl rahat bir iş bulabilirim diye düşündüğünü, yazılımcı olmaya bundan dolayı karar verdiğini anlatıyordu. Sonra bilgisayar başına geçiyor, tüm saatlerini Facebook’da geçiriyordu. İçsel huzursuzluk yaşıyordu. Ara ara köpürüyordu. Proje ile ilgili bir şeyler söylüyordum, ama hiç kafası orada değildi, “he, hı..” yapıp tekrar başını çeviriyordu. Patron yarısının ona söylediklerini tekrarlayıp “Masa Bölü İnsan Çarpı Saat” hee deyip hırıldıyordu, bu lafa çok içlenmişti ve patron ona “iş yapan çalışan insan benim için en iyi eleman diyormuş”, Carlo sürekli bunu söylüyor, çemkiriyordu, bu laftan sonra “bittiler artık benim için” diyordu. Anlıyordum onu, içi içini yiyordu, sindiremiyordu, kabul edemiyordu. Carlo’nun hastalığı yine azmıştı, burnunu mendille siliyordu ama ıslık çıkıyordu sanki, burnunun yanında delikler olsa birkaç nota dahi basabilirdi. Hala patron işçi ilişkisinin bir kölelik ilişkisi olduğuna inandıramıyordu kendisini. Yalnız her halükarda dik duruyor, yaşayamam ben diyordu. Carlo’ya bu durumun buraya özel bir şey olmadığını, milyonlarca işçinin yaşadıklarıyla benzer olduğunu anlatıyordum. “Ne yapacağız?” diye sordum. O ara PHP’ci “abi sinirlenme, bu iş böyle, parayı veren düdüğü çalar, bir şey içer misiniz, bira söyleyelim mi” dedi. Carlo bu jestte “hemen olur çok iyi olur, söyle” dedi. Ben hemen “ne oluyor ya, şimdi konuyu biraya mı bağladık” deyince Carlo gülümseyerek, “hemende yumuşadık” deyip kahkahayı bastı.
Akşam patron geldi, “aaa siz hala burada mısınız?”
“Arkadaşlar hiç beklemeyin, hadi çıkın, hadi hadi hiç durmayın beyler,”
Sonra,
“Şunu bitirin zaten ufak tefek eksikler, onu da atın hadi çıkın.”

Bu sözlerden anlaşılan açıktı. Patron çıkmamamızı istemiyordu. Biz aptal değiliz ki, bu tarza kanmayız, iğrençti, projeyi bitirin hadi çıkın ama söylediklerinin bitmesi öyle hemen yapılıpta çıkılacak bir şey değildi ve geceye kadar uzadı iş. O ara Carlo birkaç bira içti ve yumuşamış gibiydi. Birçok eksikliği tamamlamıştık, o kibar patron, “eee hadi bir apk atın deyip” durdu. Sonra “bitti diyorsunuz atın hadi beyler” deyip sertleşmeye başladı, Carlo yeniden sinirlenmeye başladı ve hiç ummadığım anda “işten ayrılıyorum ben” deyip istifa etti.

Carlo ile böyle anlaşmamıştık, Carlo anlaşmayı bozdu. O ara bütün işler sadece bana kaldı, Carlo ayın sonunda çıkacağını söylemiş, patronda seve seve kabul etmiş. O ara biz çalışmaya devam ederken Carlo’ya hadi sen eve git deyip zorluyorlardı. Carlo’yu gönderip benimle geceyi uzatacaklardı. Bekle beraber çıkarız, dedim. Carlo tekrar iş yerindeki sorunları gündeme getirdi, diyagram çizilmedi diye başladı ve diğer patron yarısının yaptığı baskılardan bahsediyordu ki, patron karşımızda o benim adamım deyip eleştiriyi engelliyordu, sonra hadi git git yapmaya başlayınca Carlo “paramı verin gideyim abi, şimdi verin paramı gelmeyim bir daha” dedi. Patron “personellerimin yanında benimle çeneleşme” diye Carlo’yu susturmaya çalıştı, bende sinirlendim, Carlo oranın çalışanıydı ama onun emeğinin üstü biranda çizilmişti, Carlo birden bağırdı, “ben sizin çalışanınız değilim demi haklısın, benim sigortam bile yok, işçiniz değilim!” Tüm iş benim üstüme kalmıştı ve patron bana güvenerek rahatça Carlo’dan kurtuluyordu, Carlo’yu susturmak için gel içeri konuşalım deyince “bende geliyorum, bende konuşmak istiyorum” dedim. Sonra bir tereddüt ile şaşırdı patron, Carlo “bu benim adamım” dedi, “ben kimsenin adamı değilim dedim” ve patronla konuştuk, o arada patron “bende yazılımcıyım, 14 yıldır yazılımla uğraşıyorum beyler bende yazarım bunu, deyince” ben, bu şartlarda çalışılmaz, bu projenin sorumluluğunu alamam Carlo haklı, Carlo ile gidiyorum dedim. Patron şaşırdı. Tüm iş elinde kaldı. Hiç beklemiyordu, sonra marjinal bir kararla benim ayrılıyor olduğumu ofise söyledi. Çalıştığımız günlerin parasını istedik Pazartesi sabah muhasebeci öder dedi, kapı giriş kartları, yemek kartlarını teslim edip ofisten çıktık.

O akşam Carlo ile birlikte uzunca bir yürüyüş yaptık, neredeyse Göztepe Köprüsüne gelmiştik, Carlo’ya anlaşmayı bozduğunu söyledim, o da dayanamadığını, buranın değişmeyeceğini söyledi. “Sen satmadın beni, bunu unutmayacağım” dedi. Pazartesi gidip paramızı alalım, paramızı vermezlerse ne yapacağız? Diye sordu. “Öyle olmaz, oradan ayrılmayız, rezil ederiz onları…” “Tüm projeleri yaptığım şirketleri biliyorum, hepsine gideriz, bunları biz yaptık, paramız verilmedi,” deriz, dedi Carlo. “Elbette yaparız”. “Tüm sitelere indeks atar, tüm proje ve web sitelerini durdururuz, teşhir ederiz”. Carlo bunu nasıl yapacağız diye sordu, şirketin tüm sunucu ve projelerinin şifrelerinin elimde olduğunu söyledim. Carlo şaşırdı ama belli etmedi. Ve ayrıldıktan sonra bir mesaj attı. Mesajda bir işi kaybettik ama büyük bir dostluk kazandık yazıyordu. Anlaşmayı bozmasına rağmen Carlo’ya karşı içimde bir kızgınlık duymuyordum.

Pazartesi sabah buluşup ofise gittik, muhasebeci paramızı ödemedi, Carlo bağırmaya başladı, “bizi buraya bu saatte getirttiriyorsunuz, dalga mı geçiyorsunuz, adam mı oynatıyorsunuz, verin paramızı gidelim…” Diğer çalışan yazılımcı “bağırmayın çalışıyoruz” deyince Carlo biraz daha alttan aldı, öğleden sonra gelin deyince hem bağırıp çağırıp hem de iki bardak filtre kahve doldurup oradan çıktık, parkta Carlo ile uzun uzun sohbet ettik, sonra biraz tur attık, o ara bir inşaat şantiyesinin önüne geldik, Carlo şuna bak, her yer güvencesizlik, acaba bu işçilerin güvenliği var mı diye sordu? Sonra dönüp gür bir sesle işçilere elinle işaret yaparak, ip var mı ip, halat var mı dostum halat, düşmenizi engelleyen? Baret var mı baret kafanızda baret var mı dostum? İş güvenliği var mı? O ara şantiye iskelesindeki işçi “evet” var var deyip sesini duyurmaya çalışıyor, bir şey diyor anlamıyorduk, “ip var” deyip kafa salladı gülümsedi, “peki sizin iş güvenliğiniz var mı” diyerek bizim bulunduğumuz yeri eliyle gösteriyordu. O arada bizde jeton sonradan düştü. Carlo ile kahkaha atmaya başladık, meğersem inşaatçı bize, işçi güvenliği için çekmiş oldukları güvenlik bandının yani iskelenin altında olduğumuzu ima ediyormuş…

Carlo’da kendimi buluyordum, o sömürücülere karşı acımasız ve gaddardı, dostlarına ve iş arkadaşlarına karşı sempatik ve anlayışlıydı. Öğleden sonra ofise gidip birikmiş paramızı aldık, Carlo tekrar aynı şeyleri söyledi sonra çıktık, Carlo ile üzerimizden büyük bir yükü atmıştık, çalışma şiddeti geçici olarak ortadan kalkmıştı; ama şimdi daha büyük bir şiddet, işsizlik olarak hissettiriyordu, iş bulmak için az bir zamanımız vardı, birlikte el ele verelim, farklı iş yerlerinde de olsak bağlantı yine kuralım, dayanışalım, ama mücadele edelim diye sözleşerek ayrıldık…

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*