Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Bir bedelli askerlik hikayesi

Bir bedelli askerlik hikayesi

Bana hiç askerlik yapacakmışım gibi gelmiyor. Kendi iradem dışındaki, metazori bir sosyo-psikolojik deneye hem kobay hem de gözlemci olarak katılacakmışım gibi geliyor. “Çok çeşitli sınıf ve kesimlerden çoğunluğu genç binlerce kişiyle birlikte bedelli askerlik yapmak, şu tarihsel süreçte hem birbirleriyle hem düzenle ilişkileri ve bundaki değişimlerin bir hücre kesitini görmek ve geleceğe dönük çıkarsamalar yapmak olanağı verecek” diye kendimi motive etmeye çalışıyorum.

Ben yolda mı doğdum!!”

Bedelli askerlik deneyimine ilişkin izlenim ve değerlendirmelere geçmeden önce, bu deneyimi iki ucundan paranteze alan iki gerçek işçi öyküsüne yer vermek istiyorum. Biri bedelli askerliğe giderken, diğeri de bitirdikten sonra dönerken denk geldiğim iki gerçek işçi öyküsü.

İşçi sınıfı gazeteciliği ve yazarlığından gelen alışkanlıkla, geçip gittiğim girip çıktığım hemen her yerde bulunan işçilerin konuşmalarına kulak verir ve işçileri gözlemlerim, olanak olduğu ölçüde çalışma ve yaşam durumlarını, ruh hallerini anlamaya çalışır, söylediklerini hafızama kaydeder, genellenebilecek veriler haline geldikçe de bilgisayarıma not ederim. Süreklileşmiş temel işçi faaliyet ve ilişkilerinin yanında, bu her günkü işçi nokta temaslarından edinilen canlı ve çeşitli gözlem ve enformasyonlarda, kimi zaman işçilerin durum ve ruh halindeki değişimlere ilişkin bir nabız sağlar, kimi zaman bir işçi haber-yorumuna, kimi zaman bir analiz veya politika yazısına girdi oluşturur. Özellikle hiç tanımadığım işçilerle bir vesileyle durup iki çift sohbet etmeyi severim, çünkü bu işçi gazeteciliği ve yazarlığına da anonim, kolektif, canlı, somut bir işçi karakteri kazandırır. Bunun için çok özel bir mesleki uzmanlığa ve çabaya da gerek yok. Çünkü işçiler gelip geçtiğiniz, girip çıktığınız her yerdedir, siz yeter ki görmeyi, kulak vermeyi, yaşam ve sorunlarına dokunmayı bilin: Otobüs şoförleri, market kasiyerleri, inşaat işçileri, temizlik işçileri, sağlık işçileri, lokanta garsonları, metroda, metrobüste, banliyo trenlerinde işe giden işten gelen işçiler, vd…

Bedelliye giderken ve dönerken denk geldiklerime bir dokunmak yetti, 10’ar dakikada adeta ahbap olduk. Özellikle giderken tanık olduğum işçilik durumu, “bedellide de herhalde çok sayıda mavi ve beyaz yakalı işçi olacak, orada kendimi yalnız hissetmeyeceğim, işçi çalışma ve ilişkilerimi orada bile sürdüreceğim” tarzı heves ve cesaretimi artırdı.

Bileti iki gün önceden alıyorum. Şirketin son otobüsünün son koltuğu. Normalde 80 lira olan bilet fiyatının 120 liraya fırlamış olmasından, çok yoğun bir bedelli asker gidişi olduğunu anlıyorum. Gece binip sabah daha önce hiç görmediğim küçük taşra kentinde ineceğim, 5-6 saat kenti dolaşıp sonra “ay yürüyüşü”yle kışlaya giderim, diye düşünüyorum. Otobüsün tamamı tahmin ettiğim gibi bedelli askerler, ama otobüs yola çıktıktan yarım saat sonra arıza yapıp yolda kalıyor. Aynı şirketin başka bir şehre giden bir otobüsü bizi alıp şirketin Dudullu’daki istasyonuna bırakıyor, orada 2 saat sonra yeni bir otobüsün bizi götüreceği söyleniyor.3 saat bekledikten sonra yeni bir şoförle daha külüstür bir otobüs bizi almaya geliyor. Otobüsün bedelli askerliğe giden genç yolcuları, bu gecikmenin sorumlusu yeni şoförmüş gibi ona çıkışıyorlar. Şoför sinirli ama anlaşılmaz birşeyler söyleyip, “elimden bir kaza çıkmasın” gibisinden bir hareket yapıp otobüsün öbür tarafına geçiyor. Ben bir sorun olduğunu anlayıp peşinden gidiyorum. “Hocam, bu işin sorumlusu siz değilsiniz, şirket. maliyetleri kısmak için otobüslerin bakımını yapmıyorlar. Tepkileri şirkete yönlendirin…” gibisinden birşeyler söylüyorum.

Daha sözümü tamamlamadan şoför bomba gibi patlıyor. Sesi çın çın tüm istasyonda yankılanıyor. “Abi, diyor, ben yolda mı doğdum? 12 saatlik yoldan yeni geldim. Tam evime gidip bacaklarımı uzatıp çayımı elime aldım, zır telefon. Hadi 11 saatlik sefere daha talim. Ben yolda mı doğdum?(Bu cümleyi her iki cümlede bir avazı çıktığı kadar bağıraraktekrarlıyor-bn) Her 6 saatte bir şoför değişmesi gerekir, bana 24 saat direksiyon sallatıyorlar. Mesai parası bile yok. Yedek şoför yok. Her arıza yapan otobüsün şoförü benim. Ben yolda mı doğdum? Bana verdikleri şu otobüse bak. Bu eski otobüsle, bu yorgunluk ve sinirle allah saklasın bir kaza olsa, bir de asker taşıyoruz, hepsi şehit olacak, faturayı da yine bana kesecekler. Ben yolda mı doğdum?…” Ben, “Hocam böyle yorgun otobüs sürülmez, yedek şoförünüzün olması lazım, gelin isterseniz şirket yetkilisi kimse gidip beraber konuşalım” diyecek oluyorum. “Ne yetkilisi? Burda yetkili filan yok. Hepsi emir kulu. Müdür bey herşeyi telefonla tepeden buyurur. Yapmasam biletimi keser. Zaten borç harç geçiniyoruz…” diye süngüsü düşüyor.

Neyse, yeniden yola çıkıyoruz. Şoför birkaç saatte bir ceptelefonuna sarılarak -muhtemelen seferde olan diğer şoför arkadaşlarıyla konuşuyor- otobüsteki tüm bedelli askerleri uyandırıp özellikle hepsine duyuracak bir sesle bağıra çağıra bana söylemiş olduğu aşağı yukarı aynı cümleleritekrarlıyor. Durmaksızın “Ben yolda mı doğdum” diye telefonda konuşma görünümü altında otobüstekilere bağırıyor. Otobüsteki bedelli askerlerin şoföre ilk çıkışan halinden eser kalmamış, bu şoför bu sinirle otobüsü ilk kamyona çakar diye hepsi tırsmış ve sinmiş durumda. Ön taraftakilerden biri daha önce gecikme için suçladığı şoföre, “Şoför abi kurban olayım yavaş sür, daha sık mola ver, acelemiz yok” deyince, bu kez ben kendimi tutamayıp sinirden kahkalarla gülüyorum. Sonra yüksek sesle, “Gençler fena mı, 15 bin liranız da ailenize tazminat olarak geri ödenir” tarzı damarlarına basıyorum. Önceki -arıza yapmış olan- otobüsteki, “asker gidecek geri gelecek” geyiklerinden eser kalmamış, bet benizleri atmış biçimde, “abi ne diyorsun sen ya” filan diye mırıldanıyorlar, ama artık pek sesleri çıkmıyor. Bedelli gençlerle de ilk böyle tanışmış oluyoruz.

Bedelli Cuma günü 1.30’da nihayet bitiyor. 5 binden fazla bedelli terhis olup otobüs garına hücum ediyor. Aynı gün kentteki okullar ve üniversiteler de tatile girdiğinden, ek seferler konmasına karşın büyük şehirlere bilet bulmak imkansız. Tek çare civar il ve ilçelere gidip oralardan bilet bulmaya çalışmak. Yoksa çoğu bedellinin bir daha hayatı boyunca görmek istemediği bu kentte bir gün daha beklemek zorunda kalacağız. Neyse, batıya giden otobüslerin geçiş güzargahı olan bir ilçeye gidiyoruz. Ankara ve İzmir’e gidecek olan genç bedelli arkadaşlar daha kolay bilet buluyor, onları uğurluyorum, ben İstanbul’a ancak geceyarısı bileti bulabiliyorum. Bedelli bitiyor ama bedellinin alemeti farikası olan bekleme çilesi bitmiyor. Biraz ilçeyi geziyorum, biraz bir internet kafede oyalanıyorum, akşam saat 10 gibi otogara yollanıyorum. Yolda o saatte açık küçük, 3 masalık bir kokereçci dükkanı gözüme çarpıyor. Vitrinde yazan yarım ekmek kokereç fiyatı, İstanbul’dakinin yarısı civarında. Askerdeki yemeklerden zehirlenmedikten sonra, ucuz kokereçten de ölmem herhalde diye giriyorum. Dükkanda, kokereç tezgahının başında çalışan sadece 15 yaşlarında bir çocuk var. Yarım kokereç söyleyip o tezgaha dönünce, “Burası ailenin mi, yoksa ücretli miçalışıyorsun” diye soruyorum. Ayakta paket kokereç bekleyen iki müşterinin paketlerini verip gönderinceye kadar cevap vermiyor. Sonra gelip, “Abi, ben 11 yaşından beri çalışıyorum” diye anlatmaya başlıyor.

Pazarda halka, otogarda CD satmış, halde hamallık yapmış, oto tamircisinde çalışmış, ofis tarzı işyerlerinde temizlikçilik, berberde çıraklık yapmış, 6 ay önce de bu kokereçcide çalışmaya başlamış. “Benim elimden her iş gelir. Buraya girince kokereç yapmayı 15 günde öğrendim. Bir usta vardı, ben işi öğrenince dükkan sahibi onu iştençıkardı” diyor. “Adamı işinden etmişsin, sana daha az para vermek için, onu çıkarmış” diyorum. “N’apim abi, babam sanayide çalışıyordu, sakat kaldı, ablam üniversitede okuyor, eve ben bakıyorum” diyor. “Kaç para alıyorsun ki?” “Günlük 35 lira.” “Günlük 35 lira, 16 yaş altı asgari ücretin bile altında, şikayet etsen patronun ceza yer.” “Ne cezası abi, benim sigortam bile yok. Ben buradan çıkarsam evdekiler aç kalır.”“Sen liseye gitmiyor musun, senin gibi çalışan arkadaşların yok mu, biraraya gelip birşeyler yapabilirsiniz.” “Endüstri Meslek Lisesine gidiyorum, abi. Ama hep çalıştığım için okulda pek arkadaşım yok.”

Meseleyi geç de olsa anlıyorum. “Burası kaça kadar açık, sen kaç saat burada çalışıyorsun” diye soruyorum. “Okuldan çıkar çıkmaz 5’te burada işe başlıyorum abi, gece 3’e kadar çalışıyorum. 12’den sonra sarhoşlar gelir.”“Gece vakti sarhoşlarla burada tek başına bir çocuğun çalışması güvenli mi?” “Beni bilirler abi, burada öyle şeyler olmaz.” “Peki sen günde 10 saat, gece 3’e kadar ayakta kızgın tezgah başında çalışıyorsun, sabah okula gidiyorsun, ne zaman uyuyorsun?” “Günde 2 saat uyuyorum abi.” “Genç de olsan, kimse 2 saat uykuyla, 10 saat ayakta gece mesaisi yapamaz.”“Okulda, derslerde de uyuyorum, abi.” diye gülüyor. “Sen dersde çalışamıyorsun, nasıl mezun olacaksın?” “Öğretmenler ailemin durumunu biliyor, abi, idare ediyorlar. Ben sanayide çalışmayacağım zaten. Burada sanayide asgari ücret bile vermiyorlar. Babam sanayide sakat kaldı. Yedekte bir diploma olsun diye okula gidiyorum. Benim elimden her iş gelir. Ben daha büyükişler yapacağım.” “Ne gibi mesela? 35 lira yevmiye ile hayatta kendi işini kuramazsın. Gençsin 2 saatlik uykuyla 10 saat çalışmaya belki 1 yıl daha devam edersin ama sonra sen de baban gibi olursun, çalışamaz hale gelirsin. Senin okulda arkadaş çevreni genişletmen lazım. Becerikli ve uyanık bir çocuksun,çalışan arkadaşlarına önderlik edebilirsin.” “Sağol abi, nasıl olacak bilmiyorum ama böyle gitmeyeceğini ben de biliyorum.”

Bu sırada “çayın var mı” diye dükkandaki çay ocağına kendim yöneliyorum. Hemen koşup önüme geçiyor; “Çay haşlama abi. Dükkan sahibi buraya haftada bir paket çay getirir, sarhoşlar anlamaz diye onlara haşlama çay vermemi ister. Ama sen benim derdimi o kadar dinledin, sana haşlama çay vermeyeyim.” “İyi o zaman sen bu haşlama çayı patronunun kafasından aşağıya dök, ücretine zam ve 6 saatlik işgünü iste. Vermezse de ondan kokereç yap. Sarhoşlar anlamaz yer nasılsa.” Gülüyor, “Tamam abi.”

“Benim otobüs saatim yaklaştı, gitmem gerek. Ama seni unutmayacağım. Bedelli askerlik eziyetinden sonra bir daha asla buralara ayak basmam diyordum, ama buralarda bile senin gibi gencecik işçilerin yetişiyor olması bana umut verdi. Sen kendi yolunu mutlaka çizeceksin, ama ben yıllarca işçi gazeteciliği yaptım, bir abi tavsiyesi istersen, kendi işini kurma hayallerini unut. Meslek lisesinde kendin gibi çalışan arkadaşlarını bul ve örgütle. Şu ucuz malzemedenbile harika kokereç yapma becerine diyecek yok, ama işçiler kendi sorunları için örgütlenme ve dayanışma becerisi kazanmadıkça hiçbir şey değişmez. Senin gibi 5-10 işçi daha bir araya gelseniz, buranın altını üstüne getirirsiniz, patronlar bu kadar pervasız bir sömürü yapamaz.” “Tamam abi, okulda uyumam artık. Ne zaman yolun düşerse gel. Kapımız sana her zaman açık.”

Benden kokereçin parasını almak istemiyor. “Olmaz, patronun bunu da senden keser.” “Olsun abi.” Çocuk işçiyle yarım saat dertleştik diye, 35 liralık yevmiyesinden bana kokereç ısmarlamaya çalışıyor. Ben de hayatımda hiç yapmadığım bir şeyi yapıyorum, 7 liralık kokoreç için 20 lira veriyorum; “Üstü sende kalsın, ama bak bu bahşiş değil. İşçi dayanışması. Ben seni unutmayacağım ve hikayeni yazacağım. Sen de yalnız olmadığını, bizlerin ve senin gibi işçilerin her yerde mücadele ettiğini bil. Seninle mutlaka yeniden karşılaşacağız.” “Ne zaman istersen abi.”

Çocuk işçinin büyümüşte küçülmüş haline, bu yaşta patronuna karşı duyduğu işçi tepki ve öfkesine, özgüvenine hayran kalarak, bedellinin yükünden biranda hafiflemiş gibi, oradan umutla ayrılıyorum.

Bedelli asker üniforması altındaki işçiler

Bütün bunların bedelli askerlik ile ilgisi ne, diye sormuş olabilirsiniz. Bedelli askerlik sırasında aynı mangada yer aldığım, bir soğuk demirci ustası Kürt taşeron inşaat işçisinden, bir işçi arkadaşının nasıl harfiyat kamyonunun altında kalarak yaşamını yitirdiğini dinliyorum. İş bıraksaydınız, diyorum. “Yok abi, cenazeyi hemen aldılar, bizi de şantiyenin diğer tarafına gönderip çalıştırmaya devam ettiler” diyor. Bu işçi cinayeti, o bedelli askerliğe gelmeden 15 gün önce yaşanmış. Hemşerisi inşaat işçileriyle bir bekar evinde kalıyor. “Akşam eve gelince yorgunluktan sobanın başında koltukta uyuyakalıyorum. Beni sarssalar da uyandıramıyorlar. Her akşam koltukta uyuyup sabah koltukta uyanıyorum”, diye anlatıyor.

Bir başka Kürt inşaat işçisi, Diyarbakır’ın bir köyünden. 10 kardeşin en küçüğü. Abilerinin tümü Konya’da inşaatta çalışıyor. Onu okutmuşlar, inşaat mühendisliği mezunu, ama mühendis olarak iş bulamadığından o da inşaatlarda düz işçi olarak çalışıyor.

Yine bedellide tanıştığımız, Dilovası’nda bir markette muhasebe işlerinde çalışan işçiden, Dilovası’ndaki kanser vakalarını dinliyorum. Çocuğunu balkona bile çıkarmaya korkuyormuş. “Ya orada çocuk büyütülür mü, sen ne yapıyorsun? Orada her zaman eylemler olur, öyle bir şey yapın, kendini düşünmüyorsan çocuğunu düşün” diyecek oluyorum. “Abi Kürtlerden sonra Suriyeliler de geldi, ev fiyatları patladı, zaten orada oturmayan mülk sahibi zenginler rantı götürdü, Suriyeliler ucuza çalışıyor, birkaç dernek var ama,çok parçalı. Bana birkaç marketin daha sorumluluğunu verdiler, ben de ücret artışı istedim, ben böyle bir işi başka nerede bulurum” diyor. Market başına işçi sayısının 3-4’e indirilmek istendiğini, ama kendisinin 5-6 işçinin çalışmasını sağladığını söylüyor. “Abi diyor, biz ücret artışı alamasak bile, en azından diğer işçilere bir faydamız dokunuyor.”

Bir veri-işlemci ile konuşuyoruz, özel bir kamuoyu araştırma şirketinin veri-giriş bölümünde çalışıyor, asgari ücret civarı. Akşamları bir başka şirkete götürü web tasarımları yaparak ikinci işte çalışıyor. Pazarları hariç günde 13 saat çalışıyor.

Bedelli er. Laboratuar teknisyeni. İşsiz. Çeşitli geçici işlere girip çıkmış, sokak sergisi satıcılığı bile yapmış. Bedelli er. Çevre mühendisliği mezunu. İşsiz. Bedelli er. Arkeoloji mezunu. İşsiz. “Türkiye bir arkeoloji ve antropoloji cennetiyken neden bu alanlarda iş yok?”diye soruyorum. Arkeolojiye hiç önem verilmiyor, AKP’yle daha dageriledi, ama benim ilgim azalmadı, yüksek lisans yapmak istiyorum, diyor. “Yüksek lisanslı işsiz olacaksın yani” diyorum, gülüyoruz. Hasankeyf’ten bahsediyorum, gözleri yaşarıyor, Göbeklitepe’den Çatalhöyük’ten bahsediyorum, gözleri parlıyor. Bedelli er. Erkek hemşire. Bir kamu hastanesinde sözleşmeli olarak çalışıyor. Günde 12 saat çalışıyorum, 3300 lira alıyorum, fazla mesai ücreti de yok, servis ve yemekleri de kesmek istiyorlar,doğru dürüst bir sendika arıyoruz, ama hiçbirinde iş yok, herkes korkuyor, diyor.

Manga çavuşu. İktisat Fakültesi mezunu. İşsiz. Bir diğer manga çavuşu. Balkan doğumlu.Türkiye’ye iş bulmak için gelmiş, vatandaşlık almış. Üniversite mezunu ve Türkiye’de de iki yıldır işsiz. İkisi de hazır işsizken şu askerliği kısa dönemli olarak aradan çıkaralım, hem çavuş oluruz hem karnımız doyar, diye düşünmüşler. Biri “karnımız doyuyor ama kafamıza vurula vurula kafamız boşaldı” diyor. Şimdi ikisi de lanet ediyor,kısa dönemli askerliğin son aylarını iple çekiyor. “Bedelli yaptınız diye sizi şanlı vatan-millet görevinden kaçmakla suçlayan olursa hiç aldırmayın, askerlik hiçbir şeye değmez, biz yandık başkaları yanmasın” tarzı sohbetlerimiz oluyor arada.

Bedellide mavi yakalıların yanısıra asıl olarak beyaz yakalılar ağırlıkta. Önce mavi yakalı işçiler ile beyaz yakalıların işçileşmiş kesimlerine ağırlık verdim. Beyaz yakalıların daha geniş bir yelpazesi ile ilgili gözlem ve iletişimimi çeşitlendirip derinleşmeyi istiyordum, ancak bedellinin ikinci yarısını ateş nöbet ve bedensel olarak kasılmış bir biçimde geçirmem bunu epey sınırladı. Yine de birkaç gözleme yer verebilirim.

Üç manga ve 2 koğuş üzerinden gözlemlerim genellebilirse, çalıştıkları şirketlerde üst-orta düzey yöneticilik yapan beyaz yakalılar, bulundukları manga ve koğuşlarda belli bir hegemonik etki sağlayabiliyorlar. Ama bu koğuş ve manga üzerinde yönetici bir pozisyondan çok, çavuş ve astsubaylarla adeta kankileşmek, “yukarıya” ve bölüğe ilişkin enformasyonları bir biçimde almak ve kendileri için kullanmak, bir de tabii, kendi yaşam tarz ve alışkanlıklarını istirahatlar sırasında ve koğuşta yaygınlaştırmak biçiminde oluyor. (Çeşitli oyunlar organize etmek, tüm koğuşa ve mangaya yüksek volümlü geyik yayını yapmak, herkese bir vesileyle takılıp kendi gruplarına geyik mevzusu bulmak, vb.) Bu beyaz yakalı yöneticilerin işyerlerindeki daha alt beyaz yakalı işçilerle kurdukları üstenci ilişki biçimi, askeriyede, kendi çevrelerine topladıkları kişilerle de, adeta yarı-askeri bir biçim alarak tezahür ediyor. Kendi gruplarına istediklerini yaptırıyorlar, hatta genellikle yarı-geyik biçiminde de olsa, durmaksızın aşağılayıp taciz edebiliyorlar. Bu orta ve üst beyaz yakalılardan oluşan gruplardaki diğerleri buna yer yer tepki gösterseler de, bu aşırı baskın beyaz yakalı yönetici tiplerin kuyruğundan nedense ayrılamıyorlar. Bunların çevrelerindeki herkesle “askerlik arkadaşlığı samimiyeti” ya da geyik-şaka kılıfı altında dalga geçmesine ve açık/örtük taciz etmesine tepki ise, kendi gruplarından çok diğer insanlarda ciddira hatsızlık ve tepki yaratıyor.

Bedelli er. Yazılım proje yöneticisi. Küresel tekellere outsource proje üreten Uluslar arası bir yazılım firmasının Türkiye şubesinde çalışıyor. Sabah ofiste işe başlayıp, gece 4-5’e kadar da evde çalıştığını anlatıyor.“Fazla mesai parası mı alıyorsun” diye soruyorum. “Hayır. Zaten iyi para alıyorum, o yetiyor.” diyor. “Seni çifte mesai yapmaya, evde de çalışmaya patronların mı zorluyor” diye soruyorum. “Hayır, böyle bir zorunluluğum yok, ama ben kendim istiyorum, işkoliğim, başka bir yaşamım yok” diyor. “Kendini işçi olarak görüyor musun” diye soruyorum. “Hayır, patrona daha yakın görüyorum” diyor açıkça. Kendisine “yazılımcı”denmesine sinirleniyor, her seferinde ayrıcalık ve üstünlük olarak gördüğü “proje yöneticisi” tiltini şişinerek vurguluyor. “Herkesin işini ben yönlendiriyorum, ben olmasam yazılımcılar hiçbir şey yapamaz” tarzı şeyler söylüyor.“Sen kendini öyle görebilirsin, ama senin böyle yapman, işyerindeki işçi arkadaşlarını da daha uzun saatler çalışmayazorluyordur” diyorum, ama işçi kelimesinden duyduğu rahatsızlık dışında umurunda olmuyor.

Bedelli er. Şehir hastanesi inşaatlarının tıbbi araç, malzeme ve tesisat altyapısını döşeyen Türkiye’nin büyük sermaye gruplarından birine ait bir şirkette çalışıyor. Böylece büyük inşaat projelerinden yalnızca AKP döneminde palazlanan mütaahhit tekellerinin değil, yine en büyük sermaye gruplarının asıl aslan payını aldığını görmek mümkün oluyor. Büyük şantiyelerde, bilgisayar üzerinden malzeme tedariki ve taşeron işçilerin iş plan ve organizasyonlarının yapıldığı, konteynerlerde çalışıyorlarmış.3300 lira aldığını, işyerindeki arkadaşlarıyla birlikte kaldığı evin kirasının da şirket tarafından ödendiğini söylüyor. (Şirket herhalde beyaz yakalıları 2 yıllık projeler boyunca konteynerde çalıştırabilmek için bu tür bir “dengeleme” yapıyor.) Bedelli askerlikte, en çok duyduğum bu 3300 lira ücret/maaş, ister kamu ister özelde çalışıyor olsunlar, alt-orta düzey beyaz yakalılar için standartlaşmış görünüyor. Aldığı ücretten değilse bile, işyerindeki “uyumlu takım çalışması”ndan ve şirketin düşük ücretler/konteynerde çalışma gibi durumlara karşı gözboyamak için verdiği kimi primlerden (örneğin bedelli askerlik için, ücretsiz değil ücretli izin verilmiş) memnun görünüyor. Bununla birlikte işçi olduğunun çok net olarak farkında, ve bir nevi amirleri konumunda olmasına karşın taşeron işçiler dahil işçi sorunlarına belli bir duyarlılığı var. Askeriyeye ve çeşitli düzen kurum ve partilerine karşı en net tepki, nefret ve uyanıklığa sahip insanlardan biriydi.

Bedelli er. Taşerondan “kadro”ya yeni geçirilmiş veri-işlemci. “Kadro” cilasını biraz deşmeye çalışıyorum, hiç oralı olmuyor. “Benim için ev-iş, Fenerbahçe, bilgisayar oyunları, ben bunlarla mutluyum, başka hiçbir şey için kafamı yormam” diyor. “Böylesine boş ve bireyci bir yaşam kimseyi mutlu etmez, kendi gerçekliğinden bir süre kaçmasını sağlar sadece” diye üstüne gidiyorum, yine omuz silkip geçiyor. Askeriyedeki sorunlar dahil her türlü toplumsal-siyasal soruna karşı ilgisiz ve umursamaz görünen bu adam, konu futbol ve Fenerbahçe’ye gelince, ülkenin en önemli sorunu üzerine konuşuyormuş gibi ciddi bir havaya bürünüyor, acaip analizlere girişiyor, en sonu, “Siz bakmayın Fenerbahçe’nin bu yılki haline, Ali Koç yeni geldi, Fenerbahçe önümüzdeki yıldan itibaren 3 yıl boyunca şampiyon” diyerek herkesi dumur ediyor!

Taşeron yemekhane işçilerinin durumu ise hepsinden kötü. Asker eziyet görse bile kendi içinde tepki ve şikayetlerini gösterebiliyor, şakalaşıp gülüşerek durumu idare etmeye çalışıyor. Taşeron işçilerin ise 3 hafta boyunca bir kez bile gülümsediğini görmedim. Ölü gibi yorgunluktan kepçe servisi sırasında bazan makarnayı çorbanın içine koydukları, tuzlu sebze bulamacıyla 3-4 günde bir verdikleri tatlıyı birbirine karıştırdıkları oluyor. Asker en azındanyemek yerken oturabiliyor, taşeron işçiler bütün gün ayaktalar. Sabah işe 6.00’da başlayıp akşam 18.00’da paydos ediyorlar, 12 saat çalışma, asgari ücret. Çalışma koşulları son derece ilkel, büyük yemek tepsilerini bulaşık binasına el arabalarıyla taşıyorlar. Yemeklerin yapıldığı ve bulaşıkların yıkandığı binalardan öyle bir koku ve öyle yoğun bir buhar çıkıyor ki, orada çalışan insanların sağlıklı kalması mümkün değil. Bir ikisi ile konuşmaya çalıştım ama askerle konuşmaları yasak ve işten atılma nedeni olduğundan, konuşmaktan kaçındılar.

Esnaflar

Bedellide epey bir esnaf da var. Buradan bir genelleme yapmak doğru olmaz ama, en azından benim sohbet ettiğim esnafların çoğu AKP karşıtı olanlardı ya da daha muhafazakar görünler de artık AKP eleştirilerine pek ses çıkarmıyordu. Esnaflar konusunda ilk dikkatimi çeken şey, kendi işlerinin yanısıra genel/temel ekonomik ve siyasal konu ve gelişmelere ilişkin olarak, çoğu işçiden daha fazla ilgi ve bilgi sahibi olmalarıydı. Ekonomik kriz, kur, asgari ücret, gerçek işsizlik, gerçek enflasyon, çeşitli iç ve dış siyasal gelişmelerin ekonomiye nasıl yansıyacağı gibi konuları, çoğu işçiden daha sıkı ve gerçekçi biçimde takip ediyorlar. Bunun işleri ve özel mülkiyet kaygıları nedeniyle doğal olduğu söylenebilir. Ama “enformasyon çağı”nın esnafı da epey bir farklılaşmış. Ekonomik ve siyasal bir çok konuyu, kulak dolgunluğuyla değil arka planındaki işleyiş mekanizmaları ile de biliyorlar.

Küçük esnafın çelişkin sınıf karakterinde ise değişen pek bir şey yok. Değişen tek şey bu çelişkinliğin iki ucunun; bir yandan eski esnaf kurnazlığının daha fırsatçı ve burjuva girişimci biçimler alması, diğer yandan büyük sermaye ve düzen partilerine, halkın yoksullaşmasına artan tepkiler- daha bir keskinleşmiş olması. Bir yandan AKP’den, büyük market ve AVM’lerden, köylünün nasıl soyulduğundan, asgari ücret, işsizlik ve yoksullaşmadan yakınırken, aynı konuşma içinde bile yaptıkları esnaf kurnazlığı ve “girişim ruhu” ile övünmeye geçebiliyorlar.

Örneğin AKP’ye ve mevcut ekonomi politikalarına en keskin muhalif olan, asgari ücret ve işçi cinayetleri gibi sorunlara da duyarlı görünen biri, üniversite öğrenciliği için gittiği madenci şehrinde, maden işçisi çocuklarını nasıl bir “girişimci” kurnazlığıyla söğüşlediğini övünerek anlatabiliyor. Okul kantininde poğaça olmadığını tespit etmiş, ucuzcu bir fırınla anlaşarak aldığı poğaçaları okulda iki katı fiyatına satmış. Sonra öğrencilerin okula ulaşım sorunu olduğunu tespit etmiş, minibüsçülerle anlaşarak okula öğrenci taşıtıp komisyon almış. Ben de bunun üzerine aynı madenci şehrinde, benim de işçi muhabiri olarak bulunduğum, 1991’de yaşanan 40 bin işçilik büyük madenci grevini ve 100 bin kişilik Ankara yürüyüşünü, yine işçi muhabiri olarak gittiğim, 1993’te yaşanan, 267 madencinin öldüğü Kozlu katliamını, ve bu şehirde yaşanan diğer madenci grev ve direnişlerini, işçi katliamlarını anlattım. Mesajı aldı sanıyorum, epey bozuldu, bir şey demedi.

Kapitalistler

Kötü ünlü bir mafya-kapitalist ailenin orta boy sanayi-ihracat kolunun mensubu ile metazori tanışıyoruz. Sanayi mutfağı araç ve makineleri üretip ihraç ediyorlarmış. 50 işçinin çalıştığı bir fabrika sahibinin oğlu. Şöyle bir nabız almak için “işletmecilik zor mu” diye soruyorum. “Çok zor” diyor. “Ya nesi zor? Sizin müdürleriniz, mühendisleriniz, muhasebecileriniz, işçileriniz yok mu? Bütün işi onlar yapmıyor mu? Sen ne yapıyorsun ki?” “İşçiler zor.” Biraz daha deşmek için “Sendika mı var?” diye soruyorum. “Yok bizim oraya sendika giremez. İşçilerin çoğu asgari ücretli ama onlarla bir sorun yaşamıyoruz. Usta işçiler zor. Bizim işte bir işçinin ustalaşması yıllar gerektirir. Biri gitti mi yerine adam bulamazsın. Onlar da bunu bildiklerinden durmadan istifa, işi bırakma tehdidiyle bir şeyler istiyorlar.” Ben ya sabır çekip soğukkanlılığımı korumaya çalışarak, “Ne istiyorlar ki?” diye soruyorum. “3000 alıyorlar, bir de yüzde 20 istiyorlar” diyor. Ben orada kopuyorum.

Bir başkası beni kantindeki masasınadavet ediyor. Bölükte boş sandalye çok nadir bir şey ve o gün çok yorgun olduğumdan, muhtemelen bir beyaz yakalıdır sohbete vesile olur diye gidip oturuyorum. Ben bölüğün yaşlılarından sayıldığımdan gençler bazen yer veriyor, arazide zorlandığımda yardımcı oluyor, akşam ateş nöbet yattığımda ilaç bulup getiriyor, bir ihtiyacın var mı diye soruyor. Benim banka kartım olmadığından ve tugayda (hırsızlıkları engellemek bahanesiyle) nakit kullanımı yasak olduğundan kantinlerden alışveriş edemiyorum, kantine yalnızca ısınmak için gidiyorum. Bunu öğrenen genç işçi arkadaşlardan biri, bana askeri kantinden eldiven, başlık, yün çorap getirdi. Nakit karşılığını vermek isteyince asla kabul etmedi. Ama onlar işçiydiler.

Bu davette isebir tuhaflık var. Sanki bir gazino veya bardaymışız gibi, bana ne içersin filan diye soruyor? Ben bölüğün fenomeniyim ya, sanki ünlü bir şahsiyete masa donatıp ikramda bulunma pozları. İşkillenip ikramlarını geri çevirdikten sonra, ne iş yapıyorsun diye soruyorum. “Emlakçıyız biz.” diyor. Biraz deşmek için, “Krizde emlak ve gayrımenkul piyasası çöktü, sizin de işleriniz kötü gidiyordur herhalde” diyorum. “Yoo, diyor, krizde tam tersine bizim işler açılır.” “Nasıl yani, diyorum, yeni yapılan site ve ofislerin çoğu boş. Mütaahitlerin bir çoğu konkordoto ilan etti. Faizler artınca krediyle ev alma yattı.” “Bizim çevremiz geniştir, biz evle, ofisle uğraşmayız”diyor. Meğer tefeci-rantiyenin tekiymiş. Borçlu, ipotekli köylülerin topraklarını kışları ucuza kapatıp, 6 ay içinde, yazları meyvesi üstündeyken 50-60 bin lira karla satıyorlarmış. Arazisini alamadıkları borçlu köylülerin ürünlerini de kışın ucuza kapatıp, yazın kendileri toplatarak 2 katı fiyata marketlere satıyorlarmış. Tabii bankalar, zincir marketler ve muhtemelen tefeci mafyası ile birlikte çalışıyorlar. Bir de KOBİ tarzı fabrikaları filan varmış. Durmadan “biz hatırlı bir aileyiz, bizim çevremiz geniştir” diye şişiniyor. “AKP yönetiminde misiniz” diye soruyorum. “Yok” diyor, tuhaf biçimde AKP karşıtı ve hoşnutsuz. “Bu askerde bir b.k yok, Türkiye’de eğitim, üretim, teknoloji yok. Ama bütün vergileri bizim gibi küçük üreticiden alıyorlar, büyüklerden almıyorlar” diye yakınıyor. “Küçük üretici”ye gel! Adam tefecinin allahı, banka ve marketlerin de ipotekli köylüyü soyup soğana çevirmesine aracılık yapıyor, köylünün sırtından tefeci-asalaklıkla kaldırdıkları milyarları yeni yeni sanayiye kaydırıyor, kriz de işlerimiz büyür diyor, ama gözü doymuyor. Masayı devirip başıma bela mı açayım, karar veremiyorum. “Sırtından 6 ayda 50-60 bin lira kazandığınız küçük köylüler de şimdi sizin yeni fabrikalarınızda işçi olarak mı çalışıyor?” deyip kalkıyorum. Uyanık bir tip, ne demek istediğimi hemen anlayıp dudak büküyor.

Bedellide en azından benim gözlemleyebildiğim kadarıyla, bir armatör ailesinden gelen dışında, büyük sermaye sahibi ya da devlet bürokrasinin en üst kesiminden olan ailelerden gelenler yok. Onlar tabii, oğullarına bedelli olarak bile askerlik yaptırmamanın yolunu bulmakta zorlanmıyorlardır. Ya da oğullarının bedelliyi hamili kart üst düzey komutan tanıdıkları veya işbağlama kanallarının olduğu yerlerde yapmasını sağlıyorlardır. Çünkü böylelerinin oğulları, bedelliyi bile koruma görevlileri olmadan zaten yapamaz.Tugayda açık arazi talimlerine çıkmayan, askerliğini karargah ve malzeme ofislerinde, revirde, evrak getir götür işlerinde geçirenler de vardı.

İmamlar

İmamlar başka alem. Burada bu kadarçok imam varken, bir sosyolojik kesit de onlardan alayım diye düşünüyorum. Üst koğuştan bir imama, sigarada, siz imamlar ne tür işler yaparsınız, diye mevzuya giriyorum. İmam deyince insanın kafasında canlanan tipolojiye hiç benzemeyen, 25 yaşlarında fırlama bir tip. “Yıkama, yağlama, paketleme”diyor. Şaka yaptığını sanıp, nasıl yani, diye soruyorum.“Cenaze işleri, abi” diyor. “Ne kadar alıyorsun?”“Sözleşmeli imamlar 3300 alıyor. 2 çocuğum var. Ama bizim şehir sizin İstanbul-Ankara’ya göre ucuz. İyi kötü geçiniyoruz.” “Yarın sözleşmen feshedilirse ne yapacaksın?”“Edilmez abi.” “Niye, AKP’li misin?” “Hayır ama bizim şehirdeki en iyi cenaze organizasyonunu biz yaparız abi.” “Siz?”“Tabutçular, mezarcılar ile ilişkilerimiz iyi.”İmam-cenaze-mezar bağıntısını anlamak zor değil. Ama Cami-imam-cenaze levazımatcısı-mezarcı, aslında zincirleme birbirine bağlı kapitalist bir sektör. Muhtemelen yalnız ailelerden bağış altında para değil, cenaze levazımcısı ve mezarcıdan da komisyon alıyor. “Sen aslında ‘paketlemeden’ 3300 liradan çok fazlasını kazanıyorsun değil mi” diye soruyorum.Yanıt vermeden yanımdan uzaklaşıyor.

Bizim koğuştaki imamlardan biri de yarı-aydın denilebilecek bir köy imamı. Malum “taşımalı eğitim sistemi” adı altında köy okulları tasfiye ediliyor, köy çocukları imamlara ve kuran kurslarına teslim ediliyor. Diğer bedellilerle arada bir kader, kısmet, cin, peri gibi muhabbetler yapıyor ama hurufe tarzından çok felsefi idealist bir sos katarak. Ben muhabete girip “şeytan, tanrı, kader, cin, peri insanların gerçek nedenlerini anlamadıkları kötü yaşam koşullarına verdikleri isimlerdir. Sömürü, yoksulluk, güvencesizlik olmasaydı kimse bu tür hayali varlıklara inanma gereksinmesi duymazdı” tarzında konuşmaya başlayınca, hemen kaçıyor. Bedelli gençler, “Abi yine hocayı küstürdün, ne güzel cin peri muhabbeti ile zaman geçiyordu” diye gülüyorlar. Muazzam pragmatist bir tip. Arazi eğitimi molalarında çavuşlar çay için ancak 20-30 kişiye yetecek sıcak su termosu getiriyorlar. Soğukta takırdayan 300 küsur kişilik bölükte mutlaka ilk sıcak çayı alanlardan biri o oluyor. Kar ve buz ile kaplı arazide oturabilecek en fazla 5-6 kuru ağaç kütüğü var. Astsubay istirahat verince mutlaka kütüğe ilk oturan, herkes istirahatı da ayakta dolanarak geçirirken istirahat bitinceye kadar kalkmayan yine o. Haftada 3 akşam toplam 1-2şer saat sıcak suyla duş alma izni var, kuyruk oluyor, kuyruktaki kişi sayısına göre kişi başına en fazla 5 dakika banyo süresi düşüyor. İmam sıcak duş kuyruğunda da herzaman ilk sırada ve yarım saatten önce çıkmıyor.

Diğer taraftan askerliğin bitimine 2gün kala, zorunlu tutarak imza alarak dağıttıkları şampuan, diş fırçası, diş macunlarını kullanmayacak olanlardan toplayıp kutulayarak, imamlık yaptığı köydeki yoksul çocuklarına dağıtmak için götüren de o.

Tam bir fenomen. İlk koğuşnöbetlerinden birinde, nöbetçi işgüzarlık yapıp, çok horlayanları başkaları uyuyamıyor diye yastıklarını çekerek uyandırıyor. En çok horlayanlardan biri, imam. Nöbetçi yastığını çekince sinirle uyanıp, “Allah vergisi, Allah vergisi, gitbaşımdan” diye bağırıyor. Koğuşun goygoycu takımı hemen makaraya sarıyor. “Arkadaşlar, imam fetva verdi, horlamak da imandan geliyormuş, bundan sonra horlamak serbesttir…” Uyanık olan herkes gülüyor, imam ise çoktan yeniden uyuyup horlamaya başlamış bile.

Diğer tüm özel mesleklerde olduğugibi imamlar arasında da bir sınıf ayrışmasını görmek mümkün. Bir yanda AKP, tarikat, din-cenaze sektörü, kuran kursları vbdenyükünü tutanlar, diğer yanda imamlığı sadece asgari ücretin üzerinde ve görece güvenceli bir iş olanağından ibaret görüp etliye sütlüye bulaşmadan kendi halinde bir ücretli emekçilik olarak yapanlar. Birinciler daha baskın ve agresif tipler, bulundukları askeri ortamda da her vesileyle imamlığı ayrıcalıklı ve hegemonik bir şey gibi kullanmaya çalışanlar. Yüzbaşının“kadın sorununda” yalnızca din ve imamlara referans vermesi gibi durumlar da daha bir “hegemonik iktidar” pozlarına girmelerine yol açıyor. İkinciler daha nötr ya da çekinik, goygoycu takımının imamlığı bile makaraya sarması, ya da benim gibi ateistlerin onların dini muhabbetlerine limon sıkması gibi durumlarda bile agrasif tutumlar takınmıyorlar, tartışmaya girmiyorlar, ya duymazdan geliyorlar ya da kaçıyorlar.

380 kişilik bölükte 20’den fazlasözleşmeli imamın bulunması ideolojik-politik olduğu kadar ekonomi-politik olarak da çarpıcı bir olgu. Hemen hemen tüm meslekler ve işkollarında istihdam gerileyip işsizlik artarken, istihdamın arttığı sayılı alanların polislik, özel güvenlik ve imamlık olması, çürümenin tipik bir göstergesi. Gerçi bu imamların içinde bile AKP karşıtları var. İmamlığı sevmediği ve istemediği halde salt bir ekmek kapısı olarak gören ve memur zihniyetiyle yapanlar da var. Aynı paraya düzenli başka bir işbulsam, bir dakika bile durmam, diyen de oldu.

Koğuşun goygoycu takımı, geyiğindibine vuranlar. Askerlik, askeri “talim, terbiye, tertip, intizam,itaat” kuralları, askeri marşlar, din, imamlar, siyaset ve aklınıza başka ne gelirse, onlar için cılkını çıkardıkları bir geyik konusu. Ama bunu muhalif oldukları için filan yapmıyorlar. Tam tersine sinizm ve kinizmin dibine vurarak, her şeyi post-modern yapı-bozuma uğratıp içeriksizleştirip kendilerince eğlenmek için yapıyorlar. Herşeyle dalga geçiyorlar, ama dalga geçtikleri herhangi bir konuda gerçekten ciddi ve köktenci bir tutum sahibi olanlarla karşılaştıklarında afallıyor ve anlayamıyorlar. Örneğin din ve imamları bile makaraya sarıyorlar, ama benim gibi “hiçbir din ve tanrıya inanmıyorum, tanrı diye bir şey yoktur, içinde yaşadıkları gerçek toplumsal ilişkileri anlaması engellenen insanlar vardır” diyen biriyle karşılaştıklarında şaşırıp kalıyorlar. Orduyla, Meclisle, AKP ve CHP’yle dalg geçip duruyorlar, ama “ben düzenli ordu ve polise, parlamentoya, düzen partileriyle ve hepsinin temelindeki sermaye egemenliğine kökten ve toptan karşıyım, bunlar yıkılmadan toplumsal özgürlükve refah olmaz” diyen biriyle karşılaştıklarında bunu anlayamıyorlar.

Kadın düşmanlığı

Bedelli eğitiminde biricik “içerik”,10 dakikalık görünüş kurtarma kabilinden “kadına şiddet”konusu. Resmi prosedür gereği, Aile ve Sosyal Güvenlik Bakanlığından bir kadın görevli gelip, konferans salonunda slight gösterimi eşliğinde 10 dakikalık bir konuşma yapıyormuş. Karlı hava nedeniyle gelemediği söyleniyor. Onun işini, eğitim arazisinde Yüzbaşı yine herkese çök işkencesi yaptırarak üstleniyor. 2 dakikalık suya sabuna dokunmaz bir konuşma yaptıktansonra, hemen lafı çevirip “bu kutsal kitabımız Kuran’da davardır” diyor, ardından “Burada kaç imam var” diye sorup (380 kişilik bölükte 20’den fazla el kalkıyor) topu imamlara atıyor. Sadece imamlara söz veriyor. Söz verdiği imamlardan ilk 3-4’ü tekmil verdikten sonra Yüzbaşının istediği tarzda ezberden ayet ve hadisler okuyup kadına şiddetin dinen caiz olmadığı tarzında şeyler söylüyor. Söz verdiği son iki imam ise, “Dinimizce kadın kocasının istediklerini yapmakla yükümlüdür. Yapmazsa kocası iki kez uyarır, yine yapmazsa omuzlarının ön tarafından yumruklarıyla dürter” tarzı zırvaları alenen söylüyorlar. Yüzbaşı bunlara da bir şey demiyor, bu pek “demokratik askeri-dini forumu” bitiriyor. Yüzbaşının 3 haftalık bedelli eğitiminde 10 dakikalık tek “sosyal içerik” mevzusunda, topu hemen din, Kuran ve imamlara atması, kadına şiddeti realize eden imamlardan sonra yorum yapmadan konuyu kapatması, laik geçinen ordunun ve subayların durumunu, değişen iktidar dengelerini, dinci yalakalığı gözlerönüne seriyor.

Zaten “her türlü küfür, hakeret ve ayrımcılık yasak” deseler de, bu açıdan serbest olan tekşey iğrenç bir ataerkillik, erkeklik şovenizmi ve “amk, aas,oç…” gibi küfürler. Bir astsubayın her cümlesi “amk” ilebaşlıyor ve bitiyor. Çavuşlar uygun adım yürüyüş sırasında, yürüyüş iyi yapıldığında sözde “övgü/teşvik” için söylenen “aslanlar, kaplanlar, canavar bunlar” ritmini “s.kicibunlar” diye söylüyor. Çavuş ve astsubayların askere yaptığı tüm espri ve azarlar da, erkekliği şişirip kadınları aşağılayan türden.

Bu bedelli içinde de hızla yayılıyor, bedellinin kendi içindeki her türlü tepki veya espri konusu da “amk”den geçilmez hale geliyor. Bu astsubay ve çavuşlardan öğrenip hemen taklit etmeye başladıkları iğrenç bir “erkeklik rüştünü ispat etme” yalakalığına da dönüşüyor, özellikle çavuşların ve astsubayın bulunduğu istirahat ortamlarında, en yüksek sesle “amk” demek, adeta “tekmil” yerine geçmeye başlıyor.

Öyle ki sivil yaşamında böyle konuşmaz, böyle konuşulmasından rahatsız olur diye düşünebileceğiniz pek çok erkek de, “lan, amk, o.ç” diye konuşmaya başlıyor; bunları her iki lafından birinde tekrarlamayan, ister bir tepkisini dile getiriyor, ister espri yapıyor, ister gündelik herhangi bir konuda konuşuyor olsun,söyledikleri dinlenmeyecek ve “biz”den (yani askerlik yapan erkeklerden) değildir gibi bir hava yaratılıyor. Uyarmak, eleştirmek, “bir yandan kadına şiddet kötüdür deyip diğe ryandan kadın düşmanlığını böyle körüklüyorlar” tarzında konuşmalar yapmak pek bir işe yaramıyor.

En sonunda sinirleniyorum, koğuşta “amk” çığırtkanlığı yapan birinin yanına gidip “Kadınların yanında böyle konuşabilir misin” diye soruyorum. Anlamazdan geliyor, “İyi de abi, burada kadın yok ki!?” diyor Büsbütün cinlerim tepeme çıkıyor, “İyi o zaman, burada senin annen, eşin, kız kardeşin de yok, ben de senin…” diyorum, tabii gerisini tamamlamıyorum. Afallıyor, ben koğuşun “solcu/devrimci abi”si olduğumdan bu tür “amk”lara sardıramadıkları tek kişisiyim, bu yüzden bir süre ne yapacağını bilemiyor, sonra sesini kesiyor. Benim yaptığım, kadınları aşağılayanları kendi silahlarıyla vurmak, tabii çok kötü bir tarz, bundan gurur duymuyorum, ama diğer yollar işe yaramayınca ve sinirlenince, bu rezilliği bir nebze gemlemek için, başka bir yol bulamadım.

Bedellide sınıf fark ve çelişkileri

Askerde en basit ve temel ihtiyaçlarda kıtlık, gayet bilinçli bir politikadır.

Öğle yemeğinden sonraki 1 saatlik “istirahat”ta, genellikle dışarısı aşırı soğuk, her yer ıslak, buz, kar olduğundan dışarıda oturmak mümkün olmuyor. Koğuşlar ve yemekhane kilitlenlendiğinden, az buçuk sıcak olup oturulabilecek tek yer kantinler. (Koğuşların kilitlenmesinin bahanesi, koğuşlara çamurlu postallarla girilmesin, yataklara yatılmasın diye ama, aslında “tek sıcak yer olan” kantine gidin, birşeyler satın alıp tüketin, denmiş oluyor!) Ama 380 kişilik bölükte, kantinlerde de oturulabilecek sadece 20-30 kadar sandalye var. Karton gibi şeyler bulan kantinde duvar diplerine oturuyorlar, geriye kalanlar “istirahati” de ayakta geçirmek zorunda. Asker için bu soğukta en stratejik şey boyunluk, içine kat kat kazak giysen de boyunluğun olmadıkça, hastalık adeta garanti. Ama askeri kantinde boyunluk yok, boyunluğu ancak ailesinden kargoyla getirtenler takabiliyor. Askerliğin son günlerine kadar bölüğün ancak yarısının boyunluğu olabildi. Gerikalanlar askeri don ve fanilaları boyunlarına dolasalar da, bir şey ifade etmiyor. Hepsi hasta oluyor. Her koğuş için sıcak su, haftada birkaç gün, akşam bir iki saatliğine veriliyor. Herkese yetmiyor, bütün hafta kirli çamaşırlarıyla duranlar var.

Örnekler çoğaltılabilir. Eskiden bu kıtlık politikası, herhalde “askeri zorluklara ve yoksunluklara koşullandırmak”, ve asker arasında “tek tip homojen bir biz” olmak için kıt koşullarda askeri dayanışmayı geliştirmek için uygulanıyordu. Kısıtlı sıcak sudan herkesin yararlanabilmesi için herkes 5 dakikada banyosunu yapıp çıkacak, 5 dakika oturan kalkıp sandalyeyi başkasına verecek, boyunluğu olan onu hasta olduğu halde boyunluğu olmayana verecek, vb.

Neoliberal kapitalizm ve askeriyenin büsbütün şirketleşmesi koşullarında ise, bu bilinçli kıtlık politikası, tam tersine rekabet, fırsatçılık ve bencilliği körükleme politikasına dönüşmüş durumda. Haftada 3 gün duşta yarımşar saat geçirenler var, diğer yanda hafta boyu sıcak su yüzü göremeyenler. Sandalyede bir saat oturup uyuyanlar var, diğer yanda o bir saati ayakta geçirenler. Termal boyunluk kullananlar var, diğer yanda boyunluk yerine başından donu, eldiven yerine ellerine çorap geçirip soğuktan korunmaya çalışanlar. Kimisinin traş köpüğü, traş kremi, losyonu, soğukta el ve dudakları çatlamasının diye cilt kremi varken, kimisi heladaki kötü sıvı sabunla traş oluyor. Kimisinin termal içliği varken, kimisi askeriyeden verilen yazlık ince pijamaya talim ediyor. Kullandığı iç çamaşırlarını her gün atıp kantinden yenisini satın alıp giyen de var, bir hafta kirli iç çamaşırlarına talim eden de. 106 liralık eski cep telefonlarının yanında, bir biçimde i-phone’u olan, hergün birkaç saat cep telefonuyla konuşan da var, 3 hafta için 106 liraya kıyamayıp hiç telefonu olmayan da.

Kredi kartını askerlik için doldurulup, isterse kantinlerden her gün, isterse günde 3 öğün, kuşbaşılı pide, lahmacun, pizza, döner, gözleme, cips, kadayıf, pasta filan alan da var, kantinden yalnızca poğça, simit ve otomatlar çalışıyorsa çay alabilenler var. Bir bedellinin toplam 18 günlük askerliğinde en temel ihtiyaçları için bile harcamak zorunda kaldığı para, ortalama bin lirayı buluyor. Tabii bunun 2-3 katını harcayanlar, askere adeta tekerlekli gardrop ile gelenler ya da istedikleri herşeyin en lüksünü kargoyla getirtenler de var. Ama 3 hafta boyunca harcayacak 200 lirası bile olmayanlar, boyunluk yerine başından don geçirenler de var.

Tek kelimeyle, “burada herkes eşittir, tek tip kıyafet de bunun ifadesidir, kimsenin bir ayrıcalığı yoktur, herkese eşit muamele yapılır, aynı kural ve talimatlar uygulanır” lafzı koca ve bariz bir yalandan ibaret. Özellikle bedellide, bir yandan bariz sınıf farkları diğer yandan askeriyede de süregiden neoliberal kapitalist özelleştirme, ihalecilik, şirketleştirme politikaları, bu eşitsizliği derinleştiriyor. Pizza, cips, kadayıf, termal içlik, i-phone vbnin olduğu yerde, boyunluk, iskemle, hekim/revir (bölük revirine günde ancak 1 saatliğine bir stajiyer hekim geliyor), ilaç, bir bardak sıcak çay gibi en basit ve temel ihtiyaçlarda kıtlık politikasını, bundan ne amaçlanıyor olursa olsun, büsbütün işlevsiz ve öfkelendirici hale geliyor. “Pizzanızın, pastanızın canı cehenneme, önce şuraya bir sıcak çay ocağı koyun be!” ya da “Cola otomatı neden hiç bozulmuyor da, çay otomatı hepbozuk” diye söylenen çokça bedelli vardı.

Askerin bütün gün soğukta ve açık arazide olması büyük bir enerji açığı ve iştah yaratıyor.Askerin korkunç can sıkıntısını da buna eklersek, askeriyede ki özel şirketler için bulunmaz bir av sahası yaratıyor. Çünkü askerin önemli bölümünü, başta yeme içme konusu olmak üzere,görülmemiş bir tüketim çılgınlığına sevk ediyor. Bir yandan askeriyedeki özel ihale şirketlerinin karları için aşırı tüketimcilik köpürtülürken, diğer yandan en temel toplumsal ihtiyaçlarda uygulanan bilinçli kıtlık politikası, sivil yaşamdaki neoliberal kapitalizmi hiç aratmıyor. İşçilerin en temel eğitim, sağlık, emeklilik, belediye hizmetleri, ulaşım, ısınma gibi toplumsal ihtiyaçları özelleştirilir ve tasfiye edilirken, vitrinlerin, AVM’lerin, süpermarketlerin tıka basa lüks marka mallarla dolu olması gibi!

Bu konuda da aklımda kalmış bir iki iyi espri var. Askerliğin sonuna doğru, bize doldurmanın zorunlu olduğu ama isim yazmanın zorunlu olmadığı bir askerlik anketi doldurttular. Sorulardan biri şöyleydi: “Bulunduğunuz bölükten memnun musunuz?” Sonradan bu anketlerin mavrası yapılarken, bir arkadaş şöyle yazdığını söyledi: “Bölük iyi de, çevresi kötü. Her taraf ticarethane olmuş?” Bir başkası: “Bölüğümüz pideciler, pizzacılar, tatlıcılar tarafından kuşatılmış durumda. Ve bize, onlara karşı nasıl savaşacağımızı öğretmediler!” Bedelli içinde, sayıları az da olsa Gezi tarzını konuşturan bir kesim de var. Bu mavra kahkalarla uzayıp gidiyor: “Şu oturma işini de ihaleyle özel bir şirkete verselerdi bari, bu şirket daha çok iskemle getirip dakikası 1 liraya, kartonları dakikası 50 kuruşa kiralardı, oturma sorunu çözülürdü!”

Bedelli içindeki sınıf fark ve tutumlarına ilişkin, iki çarpıcı örnek daha verebilirim.

Birincisi, istem ve şikayetlere ilişkin. Bedelliye askeri eğitim konusunda değilse bile,yemekhane, kantin, koğuş gibi yaşam alanları konusunda istem ve şikayetlerini iletmesi için belli bir esneklik gösteriliyor. Hatta çavuşlar, bazan eğitim arazisinde bile askeri toplayıp, sorunlarını, istem ve şikayetlerini dile getirmesini istiyor.Bedelliye uyguladıkları bir tür burjuva askeri gözboyama demokrasisi. Ama bedelli içindeki sadece orta boy kapitalistler, esnaflar, üst-orta yönetici düzeyindeki beyaz yakalılar bu kanalları kullanabiliyor. Zaten bunlar hemen manga çavuşları ve hatta astsubaylarla adeta kanki olup, istem ve şikayetlerini yukarıya iletebilecek (hatta bazan bu alt kademe komutanları da atlayıp daha yukarıya iletebilecek), onlardan aldıklarıenformasyonu da kendileri için kullanabilecek forsa, özgüvene, yaşam alışkanlıklarına sahip. Mavi yakalılar, beyaz yakalıların alt kesimleri, Kürtler ise manga çavuşlarıyla iletişimde bile zorlanıyorlar, bu gibi kanalları bile sorun ve istemlerini iletmek için kullanmayı bilmiyor ya da çekiniyorlar.

İkincisi, bir “eğitim” anektodu. Arazide diz çökmüş biçimde, tüfek sökme-takma uygulaması yaptırılıyor. Çavuşlar herkes 1 dakikanın altında yapıncaya kadar tekrar edeceksiniz diyor, ama esnek davranıyorlar. Kapitalistler ve yöneticilerden, ilk bitirenler, yalnız çavuşa değil arazideki astsubaylara da duyuracak biçimde zafer şamatası yapıyor, bitiremeyenlerle dalga geçiyorlar. İşçiler ve Kürtlerden ilk bitirenler ise hiç tantana yapmıyor, sessiz sedasız yanlarındaki arkadaşlardan beceremeyenlere yardımcı oluyor.

Neyse ki özellikle işçiler arasında ve Kürtler arasında dayanışma gruplarının oluşmasıyla, traşbıçağı ve diş fırçası dışında hemen her şey paylaşılıyor,olmayana ya da banka kartı olmadığı için kantinlerden bir şey alamayana, alabilenler destek oluyor.

Zorunlu askerliğin tüm biçimleri eziyettir

Bedelli askerliğin zorunlu askerliğinen kısa, en hafif ve en esnek biçimi olduğu, bu yüzden 12 aylık uzun dönemli ya da 6 aylık kısa dönemli askerliğe göre bir ayrıcalık olarak görülebileceği doğru. Bedellide, en azından benim bulunduğum ve yaklaşık 5200 bedelli askerin bulunduğu tugayda, bedelliye fizik şiddet, küfür, hakaret, yat-sürün, gece nöbeti veya askerlik uzatma gibi uygulama ve cezaların yasak olduğu en başta açıklandı ve buna büyük ölçüde riayet edildi. Bedellinin pratik acemi talimlerini yürüten, kısa dönemli, üniversite mezunu manga ve takım komutanı onbaşı ve çavuşlar ve bölük alt komutanı astsubaylar, bedelliye esnek muamale konusunda özel eğitim almışlardı ve bedelli ile orta ve üstkademe subaylar arasında bir ara tampon işlevi görüyorlardı.

Buna karşın zorunlu askerliğin tüm biçimleriyle çağdışı bir kölelik ve eziyetten başka bir şey olmadığı düşünülürse, bedellinin de ancak bu eziyetin “enkısa, en hafif, en esnek” biçimi, bir nevi “burjuva askeri demokratik” biçimi olduğunu söylemek yanlış olmaz. Burada kullandığım “eziyet” ya da “işkence” gibi kavramların, kendi kişisel ve ideolojik yaklaşımım olmadığını, aşağı yukarı tüm sınıf ve kesimlerden bedelli askerlik yapanların ortak kanısı ve tepkisi olarak kendi aralarında dile getirilen kavramlar olduğunun kuvvetle altını çizeyim.

Aynı tugayda bizden önceki dönem bedelli askerlik yapanlardan 250 kişinin yemekten zehirlendiğini ve ağır fenalaşma yaşayanların hastaneye sevkinin bile verilmediğini, tugay içinde sağlık bakanlığına bağlı hekimin hastaneye sevk ettiklerinin de tugay komutanı ve valinin emri nedeniyle hastaneden geri çevrildiğini, bir kişinin de intihar girişiminde bulunduğunu; bizim dönemimizde bedelli askerlik yapanlardan 4 kişinin firar girişiminde bulunduğunu, eksi 3 ile eksi 10 derece arası soğukta saatlerce kar ve buz üstünde ayakta bekletilmekten herkesin en hafifi grip yüzlercesinin kalıcı bronşit, faranjit, zaturre olmak üzere hastalıktan kırıldığı ve 3 haftalık askerliğin en az 1 haftasını ateş nöbet ayakta geçirdiğini belirtmek yeterli olacaktır.

İnsan ister istemez, “bedelliye yapılan buysa…” diye zorunlu askerliğin nasıl bir ezme/eziyet kanizması olduğunu daha iyi anlıyor. Üstelik, kenar süsü olarak verilen birkaç günlük yüzeysel-arkaik G-3 eğitimi biryana bırakılırsa, artık günümüz askeri yöntem ve teknolojileriyle de hiçbir ilgisi kalmamış, salt angarya, değersizleştirme ve yığınsal vakit öldürmeye indirgenmiş bir mekanizma. Halen yılda en az yarım milyon kişi bu çarktan geçiyor olmasına karşın, bunun soğukta donarak öldürülen ya da intihar diye yazılan asker cinayetlerinde artış gibi en sivri uçlarının o da çok küçük bir kısmı kamuoyuna yansıyabiliyor. Oysa yalnız bir bedelli döneminde bizzat askeri revirlerden verilen hastalık ve sakatlık rapor ve reçeteleri bile toplu olarak incelenip yayınlanacak olsaydı, ciddi bir yankı yaratmaya yeterdi.

Ama tabii, daha askerliğin ilk gününden, “revir bize bağlı değil, ordaki hekim 3 günlük istirahat verirse askerliğiniz uzar” diye revire gitmekten caydırmaya çalışıyorlar, ayakta duramaz hale gelip revire gitmek zorunda kalınca bir çavuş eşliğinde nöbetçi subaya çıkıp revire gitme izni almanız gerekiyor, o sizi şöyle bir süzüp neyin var diye soruyor. “Boğulurcasına öksürük, yüksek ateş, eklem rahatsızlığı” vb demek bir şey ifade etmiyor, o bir bakışta gerçekten hasta olduğunuza kanaat getirirse başka bir çavuşa zimmetleyip revire gönderiyor, orada soğukta 1 saat bekledikten sonra, günde 1 saatliğine gelen bir asistan hekim neyinvar diye sorup şöyle bir sırtını dinleyip boğazına baktıktan sonra, belki bir rapor ve reçete veriyor, o rapor ve reçete de zaten size değil çavuşa veriliyor, o da nöbetçi subaya götürüyor, ve siz rapor ve reçetede ne yazdığını bile bilmiyorsunuz, yalnızca 1 gün sonra, verilen ilaçların bir günlük kadarını yine bir saat ayakta sıra bekleyerek alabiliyorsunuz. (Önceki dönemde verilen ilaçların hepsini birden yutarak intihar etmeye kalkışanlar olduğundan ilaçların da, ancak bir günlük kadarı her akşam 1 saat ayakta sıra bekleyerek alınabiliyor! İntihar girişimleri için ne önlem ama! Aklıma, Foxconn’da işçi intiharlarını “engellemek” için, binanın alt katına çelik tel ağ koymaları geliyor!)  Bizim bedelli askerliğimizin 2. haftasında ısı eksi 5-10’lara düşüp kar buz içinde saatlerce ayakta bekletilmekten soğuk algınlığı ve zaturre gibi rahatsızlıklar yaygınlaşmaya başladığında hemen o cumartesi (yani toplam 18 günlük askerliğin bitmesine daha 1 hafta varken) bir “sağlık formu” dağıtıp doldurmayı zorunlu tuttular; formda “ne tür hastalık teşhisleri kondu, hangi ilaçları aldınız” gibi sorular var ama, hastalar revire yeni çıkmaya başladığından, çıkanlar da rapor ve reçeteleri görmediğinden, ilaçlarını alamadığından formu boş bırakarak imzalamak zorunda kaldı. Böylece tugayda salgın halinde yaşanan hastalıklar da resmen örtbas edildi.

Yağmurda ve kar yağarken askeri eğitime çıkarmadıkları “kesin bilgisi” çoğunlukla bir şehir efsanesinden ibaret. İki kez yağmurda iki kez de kar yağarken çıkarıldık. “Kamuflaj” denilen, toplamı 3-4 kiloyu bulan askeri gömlek, pantolon, parka ve botların ne işe yaradıkları meçhul. Kıyafetler suyu yarım saat içinde içine geçiriyor, altına bir içlik 3-4 kazak giyseniz de fayda etmiyor, ıslak ve kasılmış biçimde soğukta dikilmeye devam ediyorsunuz. Botlar su geçirmese de kar buz üstünde yarım saat durunca tüm soğuğu içine çekiyor, ayaklarınızı hissetmez ve yürüyemez hale geliyorsunuz. Akşam koğuşta yorgan altına girip ayaklarıma iki kazak sardıktan ancak 1 saat sonra ayaklarımı yeniden hissetmeye başlıyorum. Yağmur veya kar şiddetlenerek devam ettiğinde, evet, yemekhaneye götürülüyoruz, ama yarım saat içtimada ve birkaç saat de eğitim arazisinde “emir” bekletilerek dikilip sırılsıklam olduktan ve buz kestikten sonra.

Tugayda az sayıdaki uzun dönemli askerler, kışın soğuğun askeri kötü vurduğunu ama yazın 40 derece ve üstünü gören sıcaklıklarda çıplak güneş altında saatlerce bekletilmenin ve yürütülmenin daha kötü olduğunu anlatıyorlar. Güneşten kulaklarda yaralar ve terden koltuk altlarında çıbanlar çıkıyormuş, özellikle koltuk altlarındaki yaraların verdiği acıdan kurtulmak için ter bezlerini aldırmaya bıçak altına yatanlar oluyormuş. Temmuz ayında, aşırı sıcakta güneşaltında uygun adım yürüyüş sırasında bir asker kalp krizinden ölmüş ve “eğitim zaiyatı” yazılmış.

Acemi er eğitimi

Acemi er eğitimi, büyük ölçüde,bir birliğin tüm el hareketlerini ve tüm adımlarını, komutla, eşgüdümlü, aynı anda yapmasını sağlamaya çalışmalarından ibaret. Bu, sınai savaş teknolojileri ve organizasyonları gelişmeden önceki, ta 18. ve 19. yüzyılın mutlakiyetçi devletlerinin “hat savaşı” gereği uyguladıkları arkaik bir yöntem. Yani büyük, bazen yüzbinlerce kişilik orduların, açık arazide karşı karşıya hatlar halinde dizilip, her el hareketi ve adımlarını komutla eşgüdümlü atarak, birbirlerinin üstlerine yürüdükleri, arkaik “hat savaşı”.

Bu uygulamada her hareket komutla yapılmakla kalmıyor, duruşlar arası hareketler de (muhtemelen daha sonraki Taylorizmi çağrıştıracak biçimde) 4 kademeye bölünmüş olarak yine komutla, eşgüdümlü olarak ve aynı anda yapılması gerekiyor. Yüzlerce, bazan binlerce kişinin her en ufak hareketi bile, komutla, aynı anda ve aynı hızda yaparak, tek bir makine gibi hareket etmesi.

Bugün için, “hat savaşı” ta Napoleon -yani 200 yıl- öncesinde kalmış, tamamen çağ dışı bir yöntem. Ama acemi er eğitimi dedikleri, bu ilkel “hat savaşı”ndan kalma, komutla yaptırılan makineleşmiş-kütle tarzı hareketler. Uygun adım marş’ın her adımı komutla atılacak, tüfekle yapılan her hareket 4 kademe halinde komutla olacak, ayaktayken yere yatarak siper almak bile 4 kademe halinde eşgüdümlü yapılacak. Bölük, her komutu makineleşmiş bir uyum ve ritmle yapamazsa, yapıncaya kadar tekrarlatılacak. İlginç bir nokta, yapması istenilen en basit hareketlerde bile, asker uyumu sağlayabilmek için önündeki ve yanındaki askerlere bakarak yaptığında, asla istedikleri türden bir makine düzeni ortaya çıkmıyor, bir kaos yaşanıyor. Asker, sayısız kez tekrar ettirilen bu basit beden duruş ve hareketlerini, düşünmeden, çoğu kez bu hareketin niye yapıldığını bile bilmeden, diğer askerlere bakmadan, sadece ve sadece kendini verilen komutlara tam teslim ederek, içgüdüsel/otomatik bir refleks haline getirdiğinde, bu makineleşmiş kütle-ritmi ve uyumu sağlanabiliyor.

Zaten “hat savaşı” 200 yıl önce tarihin çöp sepetini boylamış olmasına karşın, onun bu komutla hareket eden makine-asker uygulamasını, “acemi er eğitimi” adı altında sürdürmelerinin nedeni de bu. Asker bu en basit hareketleri sayısız kez tekrar ederek otomatik bir refleks halinegetirecek, hiçbir şey düşünmeden, kendini salt komutlara teslim ederek, aynı anda yapılan otomatik refleks hareketler makinesinin bir çarkı olacak.

“Hazrol/rahat” komutları bile, herkes aynı anda yapıncaya, topuklarını birbirine aynı andavurup tek bir “trappp” sesi çıkarıncaya dek hergün yüzlerce kez tekrar ettirilecek. “İleri bak!” komutu gelince, herkes aynı anda kollarını “patt” diye tek bir ses çıkartarak yanına indirecek. Komutan “günaydın” deyince veya olumlu bir şey söyleyince, “Saolll!” sesi, talimatımsı bir şey söyleyince “Emredersiniz komutanım!” sesi, herkes aynı anda hançeresini yırtarcasına söyleyip dağlardan yankılanıncaya kadar hergün sayısız kez tekrar ettirilecek. Tüfekle esas duruştayken tüfeği omuza asma komutu gelince, bu, yine herkesin aynı anda yapacağı 4 aşamalı bir hareketle yapılacak. Ayaktayken karşıdan ateşaçıldığı farz-ı mahalinde, balıklama yere yatmak yok, ancak komut geldiğinde, o da yine aynı anda yapılacak 4 aşamalı hareketle olacak. Uygun adım marşta her adım, komutanın“sol–sol-sol-sağ-sol-bir-ki” komutlarıyla atılacak. Hatta asker, 3. günden itibaren bazen davul ritmiyle, 2. haftadan itibaren düdük ritmiyle yürütülecek. Özellikle davulla yürütülmek pek eğlenceli, insanın aklına ister istemez, askerin en önde davul ve trampetlerle savaş meydanına yürütüldüğü, 200 yıl öncesine dair savaş filmleri geliyor. Ama hepi topu o 10-15 basit beden hareketinin bile neden yaptırıldığı ve neden illa böyle yaptırıldığı asla açıklanmayacak. Zaten “acemi er eğitimi”nin tüm püf noktası da bu. Er düşünmez, bu komut ve hareketlerin mantığını kavramaya çalışmaz, sadece sayısız tekrarla otomatik refleks haline getirdiği bu hareketleri, komutla yapan bir makineden ibarettir.

Bedelli, bu en basit hepi topu 10-15 beden hareketi yapamayacağından, ya da birbiriyle uyumlu yapamayacağından değil; ama kendini, kendi iradesi, bilinci, benliği, kişiliği dışında işleyen bir makinenin basit parçası haline gelir hissetmeye başladığı anda, yapmak istemiyor, en azından bir kısmı savsaklıyor. Üstelik, bu hareketlerin neden yapıldığı ve niye illa böyle yapıldığını bilmediği durumda, sırf tekrara dayalı Pavlov şartlandırmasıyla yapmayı, anlamsız buluyor, düşünerek yapmaya çalıştığında da zaten yapamıyor. Örneğin tüfek sağlaklar tarafından neden illa sağomuzda taşınmalıdır? Sağ omuz ağrımaya başladığı ya da tutulduğu halde neden tüfeği sol omuzuna aktarması yasaktır? Veya postal bağcıkları neden şöyle değil de illa böyle bağlanmalıdır? Biraz düşününce, en azından bazılarının askeri açıdan iyi kötü bir mantığı olduğunu görebiliyorsunuz.Ama “acemi eğitimi”nde tam da asıl yasak olan işte bu; düşünmek, mantık yürütmek. Çünkü mantığını kavradığınız bir şeyi, aynı etkiyi yaratmak üzere farklı biçimde yapabilirsiniz, geliştirebilirsiniz, veya bu mantığı yanlış bulup sorgulayabilir, yapmayabilirsiniz! Tüm bunlar da, komutla, düşünmeden makine parçası gibi hareket etme şartlandırmasını bozar!

Bir astsubay, “Ya en genciniz 25 yaşında, çoğunuz İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirlerden geliyorsunuz, çoğunuz üniversite mezunuz, neden ilkokul çocuklarının bile gözü kapalı yaptığı şeyleri siz yapa mıyorsunuz?” diye bağırıp çağırıyor. Anlamazdan geldikleri tam da bu aslında:

Çoğunluğunu zihin emekçilerinin oluşturduğu bedelli, ilkokul müsameresi düzeyindeki hareketlerden; düşünmeden, mantığını kavramadan salt mekanik tekrarlara ve şartlandırmaya dayalı bir “eğitim”den; kendisine yetişkin olmayan ergenler gibi davranılmasından; her hareketinin katı kurallara ve komutlara bağlı hale getirilmesinden; son derece hoşnutsuz. “Askerlik, mantığın bittiği yerde başlar” diye bir söz vardır. Çoğunluğu zihin emekçileri olan bedelli, tam da kendi nitelikleri olarak gördüğü; mantık, zeka, vasıf, eğitim düzeyi, mesleki özerklik, vbnin biranda silinip yok sayılmasından ve kullanılamaz hale gelmesinden rahatsız. Aslında bedelli askerliği de her şeye karşın bir ayrıcalık olarak realize etmeye çalışsa da, 3 haftalık da olsa kendini tam vasıfsızlaştırılmış er durumunda bulmasının, birçoğunun sivil yaşamındaki yıkıcı işçileştirilme süreçlerinin bir biçimi ve provası olduğunu da az çok seziyor, ve bu iki hoşnutsuzluk birbirini besliyor.

Devam edecek…

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*