Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Bir bedelli askerlik hikayesi-II

Bir bedelli askerlik hikayesi-II

Emir bekleme

Acemi er bölüğü, askerliğin ilk gününde 5 saat, ikinci gününde toplam 8 saat, içtima alanında manga ve takım sıradüzenine sokulmuş biçimde, ayakta bekletiliyor. Eksi 3 derece soğuğa karşın henüz çoğunluğun başlık, boyunluk ve eldiveni yok, yine ne olup biteceğini bilmediği için çoğunluk askeri kıyafetlerin içine içlik ve kazak giymemiş durumda, herkes saatlerce soğukta takırdıyor.

Ama daha kötüsü, ne beklediğini bilmeden bütün gün ayakta ve sıradüzen halinde boş bekletilme hali. İçtima alanının önündeki yükseltide manga ve takım çavuşları ve astsubaylar var, onlar arada bir kıyafet, saç, sakal, koğuş, dolap vb nizamı üzerine konuşmalar yapıyorlar, ama hiçbir hareket yok. Bekleyiş devam edip gidiyor. Özellikle 2. gün, 380 kişilik acemi bölüğünün bütün gün ayakta sıradüzen halinde boş bekletilmesi, bedelli için ilk şok oluyor. İlk iki gün yemekhanede çıkan yemeklerin de çok kötü olmasıyla, tepki ve hoşnutsuzluk artıyor. Birkaç gün içinde bu boş bekletilmeler sırasında, çavuşların ve muvazzaf astsubayların askere ne yaptırılıp yaptırılmayacağı konusunda hiçbir yetki ve inisiyatifinin olmadığını, onların da yukarıdan emir beklediğini, herhangi bir hareket emri gelmedikçe de arada yaptıkları konuşmaların bu boş bekletilme sırasında askeri ve kendilerini oyalama kabilinden olduğunu anlıyorsunuz.

Bütün gün toplu halde, ayakta ve askeri nizamda “emir bekletilme” hali, bedellide askerliğin son gününe kadar tepkiyle dile getirilen ciddi bir iz bırakıyor. Zamanla, ayakta hiçbir şey yapmadan dikilip bazı günler bütüngün, bazı günlerin yarısı, bazı günler birkaç saat bu “emir bekleme durumu”nun, zorunlu askerliğin ayrılmaz bileşeni olduğunu anlıyorsunuz. Çünkü sonraki günlerde de, bu kez “eğitim arazisi”ne çıkarıldıktan sonra, bazen bütün gün, bazı günler en az birkaç saat bu hiçbir şey yapmadan bekletilme hali devam ediyor. Sonraki günlerdekinin tek farkı, ortamda kıdemli astsubay veya yüzbaşı yoksa askerin kendi arasında konuşmasına, arkalara doğru çekilip sigara içmesine göz yumulması. Ki zaten asker, kıdemli astsubay veya yüzbaşının olmadığı durumlarda çavuşların vb hemen hiçbir forsunun olmadığını anladıktan sonra, bu bitmek bilmez ayakta askeri nizam “emir bekleme” halini, kendiliğinden gevşek ve dağınık duruşa, kendi arasında kaynatmaya çeviriyor. Böylece,yaratılmak istenen – ilk iki gün yaptıkları tarzda- “her an hareket emrine hazır halde bekleme” etkisi de kayboluyor, salt vakit öldürmeye dönüşüyor. Bu ayakta boş bekletilme durumlarının eziyet ve sıkıntısı öyle ki, asker uygun adım yürüyüşe geçirildiğinde, “en azından hareket ediyoruz, ısınıyoruz, vakit daha çabuk geçiyor” diye mutlu oluyor.

Şunu kesinlikle söyleyebilirim ki, bedelliye ilk iki gün yaptıkları gibi, ayakta, hareketsiz, kendi arasında konuşma ve sigara içmenin de yasak olduğu biçimde, hiçbir şey yapmadan saatlerce bekletilme halini sonrasında da sürdürselerdi, bu daha büyük bir gerilim ve hatta infiala neden olabilirdi. Çünkü saatlerce ayakta hareketsiz sessiz durmak, hem daha fazla soğuk almaya, hem daha ciddi ayak, bel, eklem ağrılarına yol açıyor, hem de eziyet, can sıkıntısı, anlamsızlık ve aşağılanma duygusunu doruğa çıkarıyor. Bu sözde “emir bekleme” durumlarında benim aklıma hep işçi şair Levine’in, işbaşvurusu kuyruğunda ayakta yağmur altında 2 saat bekletildikten sonra “bugün işçi alınmayacak” açıklamasının yapıldığını anlattığı “İş Nedir” şiiri geliyor. Zorunlu askerlik ile ücretli kölelik arasındaki bir bağıntıyı da, bu “emir bekleme” eziyeti saatleri sırasında, kendimce bunun üzerindenkurmaya çalışıyorum.

Benim bulunduğum takımın bir başka mangasından tiyatro ve drama ile ilgilenen bir arkadaşla tanışmıştık. Ona bu boş bekletilmeler vesilesiyle Levine’in ezberimde olmayan şiirinin içeriğini anlatıyorum. Hoşuna gidiyor, o da  bana “ben bu beklemeler sırasında hep Godot’yu Beklerken oyununu düşünüyorum. Oyunun sonuna kadar herkes Godot’yu bekler ama Godot diye biri yoktur aslında” deyip devam ediyor: “Burada herkes emir bekliyor ama öyle bir emir hiç yok aslında…” “Var aslında” diyorum, “Biricik emir askeri olabildiğince uzun süreler ayakta hiçbir şey yapmadan boş bekletmeye alıştırma emri. Zaten emir olsa ne olur olmasa ne olur. Askere tüm yaptıracakları müsamere yürüyüşü, mekanik beden hareketleri ve bir de marş söyletme. Ama bekleme durumunda, subaylar belki sonra çok önemli bir emir vereceklermiş gibi gizemli bir hava yaratıyor, biz de böyle bir emir olma ihtimaline karşı bekliyormuşuz gibi yapıyoruz. Godot’yu seyretmiştim ama burası tiyatrodan çok ilkokul müsameresine benziyor.” Gülüyoruz.

Bedelliyi hareketsiz ve sessiz saatlerce bekletme hali sürdürülemez hale geliyor. Üçüncü günden itibaren bu bekletilme durumlarında, asker kendi arasında konuşma, sigara içme, arka taraflarda dolaşma, volta atma, vb yasaklarını önce fiilen gevşetiyor. Giderek gruplar halinde toplaşıp muhabbete dalması, gruplar halinde arka taraflarda dolaşması, cep telefonuyla konuşması, hatta bir kısmının arazi olması gibi biçimler alıyor. Onbaşı ve çavuşlar bu bekleyiş saatlerinde hiç olmazsa yarım saatte bir askeri hizaya sokup susturmaya çalışıyorlar, ama -ortamda daha üst rütbeler olmadıkça- askerin hizaya girmesi ile yeniden dağılması, sigaraların söndürülmesiyle yeniden yakılması bir oluyor. Bu durum giderek meşrulaştırılıyor. Bir noktadan sonra, içtimada, hatta tugay tören alanında bile askerin zamanında gelmesini, önden ve sağdan hizada durmasını, sessiz, dağılmadan ve sigara içmeden beklemesini sağlamakta zorlanıyorlar. İçtima alanında öyle bir uğultu kopuyor ki, başçavuş bile bağırıp çağırmadan tehditler savurmadan sesini duyuramıyor.

Başçavuş, “ben içtima vaktinden 10 dakika önce gelip göreve hazır bulunuyorum, bu bölüğün yarısı içtimaya 5, 10, 15 dakika geç geliyor” diye bağırıp çağırıyor. Bir astsubay, “Ya arkadaşlar, hizada durmak ve sessizce üstleri dinlemek ilkokulda öğretilir, siz neden yapmıyorsunuz, anlamıyorum” diye yarı azar yarı yakınma biçiminde söyleniyor. Kıdemli astsubay, “Biz bedelliye esnek davranıyoruz, ama bu esnekliği böyle genişletmeye çalışır ve istismar etmeye devam ederseniz külahları değişiriz” diye bağırıp çağırıyor. Ama bu azar ve tehditler, bedellide, çoğunlukla ciddi cezai yaptırım tarzı bir karşılığı pek olmadığından, büyük bir etkisi olmuyor.

Bedelli ile komuta arasındaki“esnekliği genişletme daraltma” mücadelesi

Gerçekten uzun dönemli askerlikte, bir asker içtimaya 10 saniye gecikse, içtima alanınd arkadaşlarıyla konuşsa veya sigara içse, veya sabah değil akşam traş olsa, veya postalları çamurlu olsa, yatağını ve dolabını askeri nizama göre toplamamış olsa, anında tutanak yiyerek gece -15 derecede kule nöbeti veya askerliğin 10 gün uzatılması gibi cezalara maruz kalabilir. Bedellide ise, (firar girişimi dışında) bu tür cezai yaptırımlar ve tek tek kişilerle uğraşma pek olmadığından, zorunlu askerlik mekanizmasının özü ve ruhu olan “nizam, intizam, düzen, itaat, disiplini” tam sağlayamıyorlar. Daha doğrusu, bedellide esneklik ile askeri itaat/disiplin dengesini bir türlü kuramıyorlar, şu veya bu düzeyde bir “yönetememe krizi” sürüp gidiyor.

Aslında ordu ve komuta kademeleri, daha önce epey deneyimine sahip oldukları halde, halen bedelliyle ne yapacağını bilemiyor. Bir yandan bedelliye de resmi “acemi er eğitimi” prosedürünü uygulamak zorundular, diğer yandan, bu “acemi er eğitimi” ancak katı bir cezai disiplinle uygulatılabilecek olmasına karşın bedelliyi uzman çavuşların eline bırakmama ve esnek muamele talimatı var ve bedelliye ne yaptırmaya çalışsalar boş olduğunun da farkındalar. 

Bedelliyle askeri komuta arasında gözetilen esnekliği genişletme veya daraltma konusunda bilinçli-bilinçsiz bir fiili mücadele 3 hafta boyunca sürüyor. Başçavuş istediği kadar “içtimaya sizin erken benim geç gelmem gerekirken neden hep tersi oluyor” diye bağırıp çağırsın, bedelli içtimaların yarım saat/bir saat boş bekletilmek dışında bir şey olmadığını gördükten sonra, içtimaları da olabildiğince sallamayı borç biliyor. Astsubay istediği kadar “ilkokul öğrencilerin yaptığı şeyleri siz niye yapamıyorsunuz” diye bağırıp çağırsın, bedelli, ilkokulmüsameresi tarzı şeyleri yapamayacağından değil, aptallık ve maymunluk olarak görerek, olabildiğince yapmamaya çalışıyor veya en fazla görünüşü kurtaracak kadar yapmakla yetiniyor.

Bedellinin neyi ne kadar yapacağı, görünüşü kurtarmanın dışında, zaten canından bezmiş olan çavuş ve astsubayların da pek umurunda değil, üstlerinin olmadığı her durumda azami esnekliği gösteriyorlar. Hatta içlerinde çoğu, koğuş ya da eğitim molalarındaki sohbetler sırasında, kendi yaptıkları kısa dönemli çavuşluğa veya uzun dönemli astsubaylığa özenip girmiş olmayı birinci derecede salaklık olarak tanımlayan, bunun çektikleri eziyete asla değmeyeceğini, şimdiki akılları olsa bedelli yapıp kurtulmaktan başka bir şey düşünmeyeceklerini açıkça söylüyor. Ama bedellinin yapmadığı, ihlal ettiği ve kaytardığı her seferde yukarıdan en sert fırça ve yaptırımları onlar yediğinden, onlar da askere papazlıkla cellatlık arasında gidip geliyorlar.

Kendileri sert azar ve yaptırım yiyen başçavuş, astsubaylar ve tabii yüzbaşı, gelip sert, hakarete yakın laflar ediyor, yaptırım blöflerinde bulunuyor, bazı askerleri herkesin içinde sert biçimde azarlayıp aşağılıyor, tutanak tutmakla, isimlerini alıp yukarıya vermekle veya içtima ve sayım sırasında bulunmayanların ismini alıp firarını vermekle tehdit ediyor. O zaman bedelli, “bu kez ciddiler galiba” diye bir süreliğine “disipline oluyor”. Ancak bu sertlik gösterileri ve yaptırım blöflerinden de bir şey çıkmayınca, “askeri itaat/esneklik” tahterevallisi kısır döngü biçiminde kaldığı yerden devam ediyor.

Yukarıdan “yumuşak baskı”yı aşağıdan baskıyla tamamlamaya çalışıyorlar. Burada kullandıkları mekanizma da, istedikleri şeyi herkes tam biçimiyle yapıncaya kadar tekrarlatmak. Örneğin birliğin yaklaşık yarısı uygun adım yürümeyi, yürüyüş düzeni sloganları ve marşları söylemeyi yapmıyor veya olabildiğince savsaklıyor. Yapmayanlara kendileri müdahale etmiyorlar, ama herkes tam uyumlu yürüyünceye ve hançeresini yırtarcasına marş söyleyinceye kadar tekrarlatıyorlar. Veya içtimaya geç kalanlar olduğunda ya da astsubay geldiğinde uğultu ve sigara içme devam ettiğinde, sert fırça ve yemeğe gitmeyi geciktirme gibi uygulamalar… Bu durumda isteneni yapanlar yapmayanların bekçisi kılınmış oluyor, her manga ve takımda çokça “Bekçi Murtaza”lar türeyip diğerlerine istenenleri yaptırma işini üstleniyor. Buradaki klasik mantık şu: Bir kişi bile askeri talim terbiye itaat ve emirleri yerine getirmezse faturasını tüm takım ve bölüğe ödetiriz. İşçileri de birbirine denetlettirip baskılattırmakta kullandıkları klasik idari yöntem.

Kullandıkları üçüncü ve son yöntemse, askeri coşa getirmek ve/veya manga, takım, bölükler arasında rekabet yaratmak. Bilindiği gibi zorunlu askerliğin eğer bir boyutu bedensel “talim, terbiye, tertip, nizam, itaat, disiplin” ise, diğer boyutu da zihinsel ve duygusal gaza getirmedir. Bu ikinci boyut, askerliğin eziyet verici ve can sıkıcı zorlama yönünün “kahramanca fedakarlık, vatan-millet-sakarya ve erkekliğin ispatı” söylemleri ile yağlanıp örtülmesine dayanır. Nitekim askerlik boyunca uygun adım marş söyleyerek yaptırılan rap rap talimleri olsun, özellikle de askerliğin sonundaki yaptırılan resmi askeri geçit törenleri olsun, her ikisinin, yani hem bedensel hem de zihinsel-ruhsal olarak “talim-terbiye edilerek”, “şanlı vatan-millet” makinesinin bir parçası haline getirilmiş olmanın aracı ve göstergesi olarak sunulur.

Bedellide “kahramanlık, fedakarlık, vatan-millet için canını feda etme” edebiyatı, yürüyüş düzeni ritmi için yer yer attırılmaya çalışılan “Her Türk asker doğar” ve “Herşey vatan için” sloganları (ki bunlarıda bölüğün önemli bir bölümü söylemiyordu) ve sondaki yemintörenindeki “vatanım, milletim, devletim ve üstlerim için canımı feda etmeye ant içerim” sözleri (ki bunu da arka taraflarda söylemeyenler çokça oldu) dışında pek yoktu. Olsaydı da bir müsamere ve piyasa eziyetine indirgenmiş bedelli askerlerin çoğu açısından pek bir inandırıcılığı olmazdı. Savunma Bakanı bile, “Her Türk asker doğar, sonra da askerlikten kaçar” diye espri yapayım derken bu gerçeği itiraf etmiyor mu?

Duygulara hitap etmeye çalışan birkaç konuşmayı ise yalnızca bir astsubaydan duyduk. Bu, “ilkokul çocuklarının yaptıklarını bile yapamıyorsunuz” diyen aynı astsubaydı. Bu ajitasyonu tutmayınca, “gece eğitimi” sırasında, Kürt kelimesini kullanmadan, “adamların mağarada yetişen 16 yaşındaki çocuğu bile bizim Harb Okulundan yetişen değme subaydan daha iyi savaşıyor, çünkü yanlış da olsa inandıkları, uğruna savaştıkları bir davaları var, askerlik zorunluyuz diye olmaz, inanacaksınız, bir davanız olacak” tarzında bir konuşma yaptı. Bu da pek etkili olmadı. Daha sonra koğuştaki iç sohbetler sırasında, “bizim davamız bir an önce askerliği bitirip buradan kurtulmaktan başka ne ola ki?” diyenler çokça oldu.

Aynı astsubay, tören alanındaki bir uygun adım talimi sırasında yine askeri nizamı sağlayamayınca, bu kez patladı. Herkesi yere çömeltip, “Zorunlu geldik, parasını ödedik mi diyorsunuz, askerlik zorunlu değil gönüllüdür, benim yanıbaşımda asker arkadaşım vurulup öldü, gerçek vatan evlatları sizin güvenliğiniz ve özgürlüğünüz için canını feda ediyor, siz 100 adım düzgün yürümeye üşeniyorsunuz, bu yaptığınız şehitlere hakarettir” türünden çok öfkeli ve yarı ağlamaklı bir konuşma yaptı. Bu konuşma maalesef bölüğün önemli bir kesimi etkiledi, ilk elde “adam haklı, toparlanalım”vb yorumlarına neden oldu. Ama burada da “vatan-millet-şehit” söyleminden daha etkili olan, çök-kalk (herkes aynı anda çömelipkalkıncaya kadar sayısız kez devam ettiriliyor) ve çömel-bekle (bazan yarım saate yakın çömelmiş tutuyorlar) uygulamasıydı ki, bedelliye uyguladıkları biricik ve en nefret edilen cezaydı. Çünkü defalarca çök-kalk ve daha fenası çömel-bekle, yalnızca yaşlılar, kilolu olanlar ve sigara tiryakilerinde değil, çömelip durmaya alışkın olmayan gençler dahil hemen herkeste, kandolaşımı duran ayaklar ve bacak eklemlerinden başlayıp bir süre sonra beyne vuran bir acıya neden oluyor. Ama çok geçmeden bu çömelme işkencesi de fiilen gevşetildi. Önce bazılarıçök/çömel talimatı karşısında çömelmeden eğilerek durmayı keşfetti, çömeltme şampiyonları astsubay ve yüzbaşı onları azarladı, buna karşı “ayağım sakat, belim ağrıyor”şikayetleri ile ayağa fiilen kalkanlar arttı, en sonu yüzbaşı da pes etti, çök talimatından sonra “isteyenler arkaya geçip ayakta durabilir” diye çömelip çömelmemeyi serbest bırakmak zorundakaldı.

Zaten bedellinin önüne, askerlik çilesini bir an önce bitirip gitme dışında, gaza getirecek, en azından oyalayacak bir hedef koyamama sorunu yaşıyorlar. Tüm meseleleri, daha askerliğin ilk gününden reklamına başladıkları, sondaki resmi geçit ve yemin töreninde, kendi üstlerinden “aferin” almak, ya da en azından kazasız belasız atlatmak. Önce, “bu törene vali, milletvekilleri, belediye başkanı, tugay komutanı tuğgeneral gelecek, siz törenin en önemli yerinde bandonun yanında duracaksınız, sizin yürüyüşünüz ve marş söyleyişiniz tüm bölük ve alayları yönlendirecek, bu tören hayatınızda unutamayacağız şanlı bir anı olacak” tarzı propaganda yapıyorlar. Yüzbaşı daha ilk konuşmasında, “geçen bedellide benim bölüğüm en iyi yürüyüş övgüsü aldı, çokgururlandım, yine en iyisi olmalıyız” türünden şeyler söylüyor. Bütün bunlar çoğunluğu Ankara ve İstanbul’dan gelmiş, çoğu üniversite mezunu bedelliye şaka gibi geliyor. Buna kendi iç sohbetlerinde tepkisi, “ya biz buraya bu taşra ilinin valisine maymunluk yapmaya mı geldik?!”

Buradan tutturamayınca, bu kez, genç bedellilere “törene aileleriniz gelecek, onları utandırmayın” damarından işlemeye çalışıyorlar. Ama isteyenin törende yürümeyip, yürümeden ve marş söylemeden yemekhanede yemin ederek askerliğini bitirebileceği söylenince, bu “aile” damarı da çöküyor, 380 kişilik bölükten yürümeyecek olanlara 90 kişilik kota ayrılmış olmasına karşın, 150-200 kişinin törende yürümek istemediği ortaya çıkıyor. Üstelik bu törende yürümeme “demokrasisi”, bedellinin güç bela yaptığı askeri nizam yürüyüş ve marş söyleme isteksizliğini daha bir artırıyor. Beklemedikleri bu durum karşısında komuta kademesi, bu kez, “kimin törende yürüyüp yürümeyeceğini siz değil biz belirleriz” moduna geçiyorlar. Sonuçta bu yürüyüp yürümeme çekişmesi de, epey git gellerden sonra, bir kısmının kendi isteğiyle bir kısmının subayların seçip ayıkladığı biçimde bir “denge”yle tamamlanıyor. Benim yaş ve sağlık durumum itibarıyla “yürümeyecekler” tarafına geçmem nisbeten kolay oluyor. Yemekhanedeki yemin töreni sırasında da arka sırada kalıp, tüm arkadakiler gibi yemini de söylemiyoruz. Böylece yemek dualarını söylemeden, ezberletmeye çalıştıkları iki marşı söylemeden, “Her Türk asker/vatan” sloganlarını atmadan, törende yürümeden, yemekhanede de yemin etmeden askerliği bitirmiş oluyoruz!

Rekabetin ise, aralarında orta boy kapitalistlerin ve esnafların da olduğu, çoğunluğunu beyaz yakalıların oluşturduğu bedellide belli bir “ekonomi-politik” zemini var. Manga, takım, bölük, koğuşların her birinde askeri “nizam, intizam, tertip, terbiye” kural ve emirlerini ihlal eden veya savsaklayanlar olmakla birlikte, hepsi birbirini – yine beyaz yakalı kültürüne uygun tarzda- “geri zekalılık” ile suçluyor. Mesele “zeka” değil tabii ki. Eğer “zeka”ölçütüne vuracak olsaydık, “bizden istedikleri neyse ne kadar saçma sapan şeyler olursa olsun en iyi biçimde yapıp bir an önce buradan kurtulalım” diye birbiriyle yarışanların, bu saçmasapan kural ve talimatları olabilecek son noktasına kadar esnetip ihlal etmeyi kendine saygısını koruma sorunu olarak görenlerden daha zeki olduğu kesinlikle söylenemez. Bu sonuncuların bir kısmı gayet bilinçli ihlallerden, bir kısmı saçma sapan kurallar ve ilkokul tarzı kontrol ve uygulamaları kendine yedirememekten, bir kısmı ise bedellinin öyle 3 haftada filan değişmeyecek yaşam tarzı alışkanlık ve konformizminden kaynaklanıyor. Tabii, çoğunluğu 25-30 yaş arası yüzlerce ve binlerce insanın katı itaat ve disiplin kuralları ile örülmüş bir askeri “yaşam” alanına kapatılmış olması da, bir çoğunu kendilerinden istenen müsamere şekil şartına uygun, çocuklaştırıcı, bir “Hababam Sınıfı” etkisi de yaratıyor.

G-3 eğitimi

Bedelli için resmi geçit ve yemin töreni, ancak son günün gazıyla kotarılan bir müsamareden fazlası olmadığından, bedelliyi oyalamak ve gözünü boyamak için araya bir kenar süsü olarak, arkaik bir G-3 eğitimi koymuşlar. Yüzbaşı, “Askerliğini batıda yapan uzun dönemlilere bile silah eğitimi verilmezken bedelliye verilmesi gerekli mi? Bunu komutanlarımıza söyledik” dedikten sonra lafı çevirip “Biz askeriz. Asker sorgulamaz. Sorgulayan asker olamaz.Emir neyse uygular. Biz emri uygularız” diye tuhaf bir konuşma yapıyor. Yüzbaşının bu çelişkili konuşması üzerine bedelli arasındaki yorumlar muhtelif. Kimisi “ben sorgularım siz sorgulayamazsınız dedi” diyor, kimisi “ulan siz uygun adım marş bile yürüyemezken G-3 sizin neyinize dedi” diyor. En sonu,“Silah eğitimi size gerekmezdi, ama bu komutanlarımızın size layık gördüğü bir lütuftur, kıymetini bilin dedi” yorumu ağır basıyor.

Ama bu da, yatarak 3 atışın cazibesi, sök-tak’ı kim ne kadar zamanda yaptı ve kim atış hedefine ne kadar yaklaştı yaklaşmadı muhabbeti (ki bu dabedelliyi en fazla 1 gün oyalıyor) bir yana bırakılırsa, bedelli için eziyetin bir parçasına dönüşüyor. Çünkü 4 kilo 250 gramlık tüfeği 4 gün boyunca omuzda taşımak, ve günde 2-3 kez size zimmetlenmiş boş tüfeği kuyruğa girip silah odasına bırakıp sonra yine kuyruğa girip silah odasından almak, başlıbaşına bir eziyete dönüşüyor. “4 kilo nedir ki” diyebilirsiniz, ama o tüfek omuzdayken birkaç saat ayakta beklendiğinde veya uygun adım yüründüğünde 20 kilo gibi gelmeye başlıyor. Uzun mesafe atışta etkili olsa da, o kadar hantal ve arkaik bir silah ki, zaten artık acemi eğitimi dışında pek kullanılmıyor. Çoğu bedelli açısından, çök/kalk ve çök/bekle yaparken baston tarzı bir dayanak olarak kullanılması daha işlevsel.

Yani G-3 hikayesi de bedelliyi pek sarmıyor, atış isabetliliğinin veya sök-tak zamanının bir erkeklik rüştü ispatı ve şişinme vesilesi olduğu zamanlar bile çoğunluk açısından geçmişte kalmaya başlamış. İsteyenin istediği türden silah eğitimini poligonda veya farklı biçimlerde alabileceği günümüzde, arkaik G-3 eğitimi de, müsamerenin zaman geçirecek bir oyuncağı olarak görülmenin pek ötesine geçmiyor. Öyle ki, boş silahı da insana doğrultmayı yasaklamış olmalarına karşın, üst komutanların olmadığı durumda bedellinin boş silahları kurup tetik düşürerek düelloculuk, kovboyculuk, askercilik oyunve şamatası yapmasını bile engelleyemiyorlar. Bedellinin bazıları açısından silah çatma bile, silahların çok geçmeden zincirleme devrilmesiyle, bir eğlence haline getiriliyor. Uzun dönemli askerlikte silah düşürmek veya devirmek ceza konusu olmasına karşın bedellide bu da uygulanmıyor. Çatılan silahlar iki de bir gümbürtüyle, bazen zincirleme devrildiğinde çavuş ve astsubaylar üstleri görecek diye panik halinde gelip bağırıp çağırıyor, ama bir değişiklik olmuyor.

Kirli don protestoları

Yukarıda anlattıklarım tek tek veya toplu olarak bedelliyi “disipline etme” ve “oyalama”da belli bir etki yaratsa da, askeri-ideolojik olarak “ıslah ve terbiye etme”ye uzaktan yakından yetmiyor. Bedelli, kendi tarzını konuşturuyor, kendine tanınan esnekliği son sınırına kadar zorlayıp yer yer aşmaya, o askeri kölelik alanını bulduğu her fırsatta bir “Hababam Sınıfı” alanına çevirmeye çalışıyor.

Birkaç koğuşta yemekhane ve kantin için toplu dilekçe verme girişimi konuşuluyor. Hemen ertesi gün bunun istihbaratını alan komuta kademesi bir astsubaya, “arkadaşlar bazı koğuşlarda şöyle şöyle bir hareket varmış, biz haklıta leplerinizin sonuna kadar arkasındayız, ama bu böyle toplu olmaz, biz mesajı aldık, bu sorunu çözeceğiz” türünden lafarasında bir konuşma yaptırarak yatıştırıyor. Şikayetlerini alt-orta komuta kademelerini atlayıp bir biçimde üst kademelere iletme forsu olan bir kesim de var. Bu şikayetler üzerine yukarıdan en ağır ve sert fırçayı alt-orta kademe komutanlar yediğinden,“şikayet ve taleplerinizi bize söyleyin, biz çözeriz, çözemediğimizi de biz yukarıya iletiriz” diye çırpınsalarda, onların hiçbir forsu olmadığından takmayan bir kesim de var.

Askeriyeye ilk giriş kuyruğunda mehter ve haydar-haydar marşları çalındığından epey gerilmiştim. Ama koğuşa ilk girdiğimizde önceki bedelliden birinin koğuş sütununa kazımış olduğu “Survivor’a hoşgeldiniz!” yazısını görünce gülmüş, biraz rahatlamıştım. Bizim bedelli ise, bir “kirli don” protestosu ile sona eriyor. Tören alanı ve yemekhanedeki müsamerelerden sonra, herkes terhis belgesini alabilmek için, koğuşların bulunduğu binada, askeri kıyafet ve botları temizleyip katlayıp teslim etme zorunlu kuyruğunda beklerken, yukarıdan yine bildiği tüm “amk” tarzı küfürleri sıralayarak astsubay iniyor, “bazıları kirli donlarını koğuşlarının ortasına atmış,bunu yapanların askerliğini yakacağım” vb diye bağırıp çağırıyor. Tabii bunu yapanları bulmaları mümkün değil, bulsalar da artık terhis noktasında askerliğini yakmaları mümkün değil, zaten bu olay da terhis keşmekeşi içinde kaynayıp gidiyor. Bu protesto biçimi, bedellinin çoğunda “terhis olmamızı geciktirecek” diye pek hoş karşılanmasa da, içerik olarak, bedelli içinde askerlik boyunca konuşulan tepkilere tercüman oluyor: “Ben sizin ordunuzun da, askeri nizam ve tertip eziyetinizin de, bedellinizin de içine edeyim!!”

Bu “güç dengesi” ve “özgüven”,yalnızca bedellide orta burjuva veya bürokratik forsa sahip bir kesimin (orta boy kapitalist ve bürokratlar veya çocukları, hakim ve savcılar, imamlar, vb) olmasından kaynaklanmıyor. Prestiji dibe vurmuş TSK, buradaki bedellinin çoğunluğunu oluşturan İstanbul, Ankara, İzmir’den gelmiş olan beyaz yakalıların da, biraraya geldiğinde ezilmeye her koşulda tepki gösterebilen, çeşitli toplumsal-siyasal bağıntı ve kanalları kendi hoşnutsuzluk ve tepkilerini ifade etmek için kullanma olanağına sahip bir toplumsal kesim olmasından çekiniyor. Fakat bedelliye görece esneklik göstermelerinin kanımca en önemli nedeni, şirket devleti, şirketleşmiş askerlik ve bağlantılı kapitalistlere milyarlarca liralık kar ve piyasa tarzında altın yumurtlayan bir tavuğu kesmek istememeleri. Bu da 620 bin bedelliden aldıkları 15biner lira ile sınırlı kalmıyor. Her bedelli dönemi, bunun üstüne bir de, orduya, devlete, büyük sermayeye, bedellilerin yığıldığı tugay ve taburların bulunduğu küçük taşra illerinin kobi sermayesine görülmemiş büyüklükte bir kapitalist ekonomi ve kar kapısı yaratıyor.

TSK’nın şirketleşmesi

TSK’nın 1960’lı yıllardan itibaren ve 1971 ve 1980 askeri-faşist darbeleriyle birlikte, OYAK’la, Silahlı Kuvvet Vakıflarıyla iyice holdingleştiği, aynı zamanda Türkiye’nin en büyük tekelci kapitalist gruplarından biri haline geldiği biliniyor. Muvazzaf ve emekli generallerin özel holding yönetim kurulu üyelikleri de, tekelci burjuvazi ile TSK komuta kademeleri arasındaki mali sermaye kaynaşmasını organikleştirip derinleştiren bir diğer etken oldu.

AKP, TSK’nın ekonomik ve siyasal forsunu epey bir budadıysa da, neoliberal kapitalist ihale ve şirketleştirme uygulamaları, TSK’nın kapitalizasyonunu azaltmak bir yana, daha bir artırdı. Özellikle de bedelli uygulamaları, zorunlu askerliğin de bir sermaye birikim ve piyasalaştırma alanı haline getirilmesinde kritik bir halka.

Askeri kıyafet ve botlar, Ekonomi ve Maliye Bakanı damat Albayrak’ın tekstil şirketlerinde üretiliyor olduğundan, son bedelli düzenlemesiyle birlikte, “Bu bedelli kararı malum aile holdinginin karlarını katlamak için mi çıkarıldı” tartışmalarının gündeme geldiği hatırlanacaktır. Gerçekten sadece 3 haftalık kullanım için, en az 620 bin’er adet askeri gömlek, pantolon, kep, palaska, polarlı parka ve postalların, orduya yani devlete satılmasından nasıl fahiş karlar edildiği kolayca tahmin edilebilir.

Bu kıyafetler gerçekte son derece hantal ve kalitesiz. Askeri pantolon üzerine sigara külü düşürseniz eriyor ve kocaman delikler açılıyor. Parka biraz yağmur yese suyu içine geçiriyor ve bütün gün ıslak iç çamaşırlarla kalıyorsunuz. Soğuktan titrememek için içinize sayısız kazak giymek zorunda kalıyorsunuz, fakat bu da hareket etmenizi engelliyor ve hele ki ıslandığınızda büsbütün ağırlaştırıyor. Postallar su geçirmiyor fakat kar buz üstünde yarım saat durduğunuzda ayaklarınız donuyor ve yürüyemez hale geliyorsunuz. “Kamuflaj” deseniz, günümüz uydu, drone, kızılötesi ve termal kamera teknolojisi karşısında pek bir anlamı yok. Nitekim bu askeri kıyafetler, bu bedelli için, Albayrak firmalarında, “son kez” üretilmiş! Daha doğrusu bu hantal, kalitesiz, ama son derece maliyetli kıyafetlerin Albayrak’ın fabrikalarında üretim ve yüksek kar ömrü, bedelliyle uzatılmış.

Askeri gömlek ve pantolon, zaten 3 haftalık kullanımdan sonra atılıyor. Parka ve postallar ise temizlendikten sonra (postallar altlarına kadar askere boyatılı pcilalatıldıktan sonra imzayla teslim alınıyor) Somali’ye “askeri yardım” diye gönderiliyormuş. Yani onların da Türkiye’deki kullanım süresi 3 hafta. Somali’ye “askeri yardım”ın ne olduğu iyi bilinir, bu tür “yardım”lar gerçekte hiçbir zaman karşılıksız değildir, karşılığında karlı yatırım imtiyazları ve ucuz göçmen işgücü ile bu ülke işçi ve emekçileri de söğüşlenir. Yani Türkiye’de 3 haftalık kullanımlık askeri parka ve postallardan da, Somali’yle çeşitli yatırım, ticaret ve ucuz göçmen işgücü anlaşmalarıyla, Türkiye kapitalizmi ayrıca kar ediyor.

Askeri yemekhaneler özel taşeron şirket tarafından işletiliyor. Bu şirket, Tugayda toplam 7 bin civarında askere 7-8 kadar yemekhanede sınai yemek üretmekle kalmıyor, Türkiye çapında çok sayıda kışlada, şantiyede, kurumda taşeron yemek işletmeciliği yapan büyük zincir taşeron yemek şirketlerinden biri. Geçen bedellide, yemeklerden taş, toprak parçaları, böcek çıkmış, 250 asker yemekten zehirlenmiş. Bizim ilk iki günümüzde yemekler berbattı, tepsiler, çatal bıçaklar doğru dürüst yıkanmamıştı. İnşaat işçisi bir bedelli arkadaş, bizim şantiyede bile yemekler daha iyiydi, dedi. Yağları donmuş soğuk makarna ve soğuk çorba, ancak bakmadan yiyebileceğiniz sözde “etli sebze” yemeği, çürük çarık meyve.

Biri pazarcı esnafı, biri tedarik yöneticisi iki bedelliye (burada her konunun mesleki uzmanını bulmak ve bilgi edinmek mümkün), bu gibi yemek şirketlerinin yemek maliyetlerini nasıl düşürdüklerini soruyorum. Meyve ve sebzelerle etlerin, hal ve mezbahalarda satıştangeriye kalan ya da elde kalan “dip” ya da “tortu” denen kısmından, kısmen seçilerek toptan olarak, piyasa fiyatının 4’te birine alındığını anlatıyorlar. Makarna, pirinç, bulgur, hazır çorba, peynir, zeytin, küçük plastik kaplar içinde reçelvb gibi malzemelerin ise, küçük ilkel taşeron imalathanelere ürettirilen ya da ucuzcu toptancılardan çuvalla alınan en kalitesiz ve ucuz ürünler olduğunu söylüyorlar.

İlk iki gün yemekhane şikayet v etepkileri çok artıp, bedellinin yarısından fazlası kantine yönelip fiili yemekhane boykotu yapması üzerine, çavuş ve subaylar, yemekhanenin sıhhi ve hijyen kontrolünü yaptırıyoruz, ama 500 kişilik kazanda yapılan yemeklerden lezzet beklemeyin, bu konuda bir şey yapamayız, türünden mazeret açıklamaları yaptılar. 500 kişilik kazan, düpedüz yalan. Yemekler artık 30-40 kişilik büyük tepsilerde ve 5-6 raflık büyük mikro dalgafırınlarda yapılıyor. Gerçek anlamda sıhhi bir denetimin, yemek malzemelerinin tedarik aşamasından başlayıp, yemeklerin tüm üretim süreçleri boyunca sürdürülebilmesi gerekir. En başta da yemeklerde, özel ihale, taşeron özel şirket uygulamasının kaldırılması gerekir. Türkiye’de son dönemde başta şantiyeler, işyerleri, okullar ve kışlalar olmak üzere taşeron yemek şirketlerinden zehirlenme vakaları ve ölümler çok artmış olmasına, sağlıklı ve güvenli yemek konusunda işçi eylemlerinde de bir artış olmasına karşın, bu konudaki incelemeler ve çalışmalar halen çok yetersiz.

Yemeklerin sağlık ve hijyenik denetimi adı altında tüm yaptıkları, kepçe servisi sırasında taşeron yemek işçilerinin başına bir başçavuş dikmek! Başçavuşun tüm “denetimi” ise, taşeron işçilerin isteyene bir yerine iki kepçe vermelerini, ya da bir yemeği almayıp diğerinden iki kepçe almak isteyenleri engellemeleri. Sabah kahvaltılarında çay kalmışsa demir bardaklarla ikinci çayı almak ya da çayla birlikte bir sigara içmek için demir bardakları dışarı çıkartanları engellemek üzere, çay kazanının başına da hemen bir çavuş dikiyorlar. Çünkü demir bardaklar malum sabit sermaye malı. Yani askeri komutanlık, askerler ve işçilerin sağlığı ve güvenliği için yemek şirketini değil, yemek şirketinin karları içi askerleri ve işçileri denetliyor!

Bizden önceki bedelli dönemlerinde, yemek vaktinde tüm askerlerin yemek yemesini, yemeyecek olanların bile yemek almasını ve yemek süresi boyunca yemekhanede oturmasını zorunlu tutan bir uygulama yapmaya kalkışmışlar. “Sen askersin,ne verilirse itiraz etmeden onu yiyeceksin” tarzı sağlıksız yemekleri zorla yedirtme uygulaması, artan tepkiler ve asıl olarak kışlada da hakimiyetini tesis etmiş neoliberal kapitalist piyasa koşulları (yemekhane ve kantin şirketleri arasında rekabet, vb) nedeniyle kaldırmak zorunda kalmışlar.

Neyse, yemekler birkaç gün düzeldi, sonra yine bozuldu. İlk bir haftalık yemekhane deneyimden sonra artık herkes biliyor ki, arada bir nisbeten iyi çıkan yemekler (ki bunlar aslında 500 kişiye pek ala besleyici, lezzetli yemek çıkarmalarının mümkün olduğunu gösteriyor) göz boyamadan ibaret, ve bir iyi yemek çıktığında arkasından 3-4 öğün boyunca kötü yemekleri askere basacaklar. 

Buna karşın askerdeki enerji ihtiyacı ve iştah, bir süre sonra iyi kötü bakmadan ne varsa yemeğe sevkediyor, taşeron yemek şirketi de bu sayede, en sağlıksız ve kalitesiz yemekleri basmaya devam edebiliyor. Asker yemese bile şirket için bir sorun olmuyor, yüksek karlı yemek parasını TSK’dan tıkır tıkır alıyor. Bu işlerden anlayan bedellilerle, yemek şirketinin maliyet ve karları üzerine kaba tahmini bir hesap yapmaya çalıştık. Kullandıkları en ucuz ve kalitesiz malzeme, işçiler 12 saat asgari ücrete çalışan taşeron, şirketlerin askeriye içinde çalıştıkları için elektrik, su, bina, kira vb maliyetleri yok, kurumlar vergisi de ödemiyorlar. Tahminler, tabldot yemek tepsisi başına maliyetlerinin ortalama 4-6 lira, ordudan aldıklarının ise 10-12 lira olduğu civarında. Bu kaba tahminler üzerinden, yemek şirketinin bir tugaydaki bir bedelli dönemi boyunca karı, yarım milyon lirayı bulabiliyor.

Burada cep telefonlarının 20 yılönceki (internet ve kamerası olmayan) ilkel versiyonu, AskerCellkartı takmak şartıyla saat 18.00’den sonra kullanmak serbest. Bunlar sadece ordu, yani zorunlu asker piyasası için üretiliyor.Yani zorunlu askerlik, özellikle de bedelli, modası geçmiş ve işlevsizleşmiş pek çok ürünün, yüksek karla üretim ve satışına devam edilebilmesinin, zorunlu piyasası olarak işletiliyor. 106 liraya 20 yıl öncesinin cep telefonları, üstüne telefon için zorunlu tutulan 20 liraya AskerCell kartları.Bedellinin yaklaşık yarısında bu telefonlardan var, 18.00 öncesi telefonla konuşma yasağı da fiilen uygulanmadığından, neredeyse bütün gün cep telefonuyla konuşuluyor. Günde 4-5 kere ailesini arayıp, pimpirikli anne-babasına rapor verirmiş gibi o gün askerde neler yaşadığını en ince ayrıntısına kadar anlatan 25-30 yaşındaki adamlar… Yani gündelik sivil yaşamda bildiğinizyerli yersiz sürekli cep telefonuyla konuşma alışkanlığı, cep telefonunun eski bir versiyonuyla da olsa aynen devam ediyor. Tek farkı askerdeki can sıkıntısının cep telefonuna ve AskerCellkartına abanmayı artırması. O telefonlar da yalnızca 3 hafta kullanılıp atılacak. İçtimada, eğitim arazisinde, her yerde cep telefonuyla konuşanlar var, komutanlar da “bari görünmeden yapın” filan diyor. Bir kez daha anlıyorsunuz ki, buradakapitalist işletme ve karlara ilişkin olan her şeyin, komutanlık karşısında dokunulmazlığı, hatta onlardan fazla forsu var. Özellikle bedelli, köhnemiş askeri kıyafetler olsun, eski ceptelefonları olsun, askerde kullanılan çeşitli ihtiyaç malzemeleri olsun, kriz koşullarında, bir takım kapitalistlere, ya da kapitalist TSK’ya “3 hafta kullan at” tarzı muazzam bir kar ve tüketim piyasası canlılığı sağlıyor.

Kantin de yine özel bir şirket tarafından işletiliyor. Bu da yine çok sayıda askeriye, kamu kurum ve okulda kantin ve çay, kahve, kola, su otomatı işletmeciliği yapan taşeron zincir bir şirket. Poğça, tost, börek, gözleme, pizza, döner, çiğ köfte, hazır tatlılar, ne ararsanız var. Ama herkesin burnunda tüten bir çay ocağı bileyok. Yemekhanedeki yemekler kötü olduğunda kantine hücum oluyor. Yemekhanede iyi yemek çıktığında yine kantine hücum oluyor. Çünkü dediğim gibi, sürekli açık arazide ve soğukta tutulan askerde iştah binbeşyüz. Kaldı ki, askerlikteki korkunç bunaltı ve can sıkıntısı, askeri durmaksızın bir şeyler tüketmeye kışkırtıyor. Tam bir askeri-piyasa kapanı. Binlerce bedelli asker, yoruldukça yiyor, üşüdükçe yiyor, bunaldıkça yiyor, sıkıldıkça yiyor, kederlendikçe yiyor, özledikçe yiyor, kantin şirketlerinin karları büyüyor.

Çay kahve otomatlarının önünde sürekli kuyruk var. Otomatlar iki de bir bozuluyor, çay kahve krizi de büyüyor. Bulsa, bir karton bardak sallama çaya 20 lira verecekler var. Burada parası olan isterse hergün istediği kadar kuşbaşılı pide, lahmacun, pizza, çiğ köfte, baklava, kadayıf, sütlaç, pasta buluyor ama bir bardak sıcak çay, kahveden fazlasını istemeyenler, onu bulamıyor. Tabii bedelli içinde kantinden hiç alışveriş yapamayan, en fazla poğaça-simit alabilen, ya da yalnız çay almak için gelip onu da bulamayan bir kesim de var.

Bir de yine özel şirketler tarafından işletilen pide fırını ve plastik kaplar içinde baklava ve kadayıf satan tatlıcılar var. Bunların toplam 8-10 civarında sivil küçük station otomobilleri de var, askerin toplu olarak bulunduğu her yere girip satış yapma izinleri var. Asker yukarıdaki açık arazide talim yaparken bile, komutanlar ıstırahat molası vermeden birkaç dakika önce bu seyyar pideci, lahmacuncu, tatlıcı otomobilleri araziye damlıyor. Asker, “Çakallar geldi,birazdan ıstirahat molası verilecek” diyor. Bu seyyar otomobilli pideci ve tatlıcıların komuta kademelerinden forsu olduğu o kadar bariz ki, asker ister arazide, ister tören alanında, ister başka yerde olsun, önceden belli olmayan mola vakitlerinin birkaç dakika öncesinde damlıyorlar. İstirahat molalarının bile asker dinlensin diye değil, pide, tatlı, ayran, meyve suyu satın alsın diye verilir hale geldiğini, söylemek abartı olmaz.

Zaten bu seyyar arabayla satışişleri, her yıl ihaleyle veriliyor, tugay komutanlığı veya AKP İl teşkilatından forsu olan yerel kapitalistler tarafından alınıyor. Epey karlı bir iş olduğu da besbelli, ilk başladığında sadece özel fırın varmış, sonra birkaç arabayla tugayda dolaşarak satış yapmaya başlamışlar, şimdi 8-10 civarında sivil seyyar satıcı otomobili tugay içinde dolaşıp duruyor. O kadar post-modern bir durum ki, bazan asker silahla uygun adım ve marş söyletilerek yürütülürken, pideci ve tatlıcı arabaları 40-50 metre arkadan askeri takip ediyor! Dahası askeri bölüklerin uygun adım yürüyüşleri sırasında bile, bu arabalar geçerken, çavuşlar, astsubaylar askeri yol kenarına çekip geçmelerini sağlıyor. Hani pideci ve tatlıcı otomobilleri geçerken, bir askeri esas duruşa geçirip asker selamı verdirtmedikleri kalıyor!

Bir keresinde tugay tören alanında binlerce asker varken, istirahat verilince, tören alanına tam 8 tane satış arabası geldi. Bunlardan alışveriş yapanlar da var, ama bedellinin bir bölümü bunlara “çakallar,akbabalar, leş kargaları” diyerek tepki gösteriyor, ve bir şey almıyor. Zaten eğitim arazisinde, tören alanında, hatta silah talimi sırasında manzara bu olunca, çavuşlar ve astsubaylar ne kadar bağırıp çağırırsa çağırsın askeri komutanlığın o eski ciddiyeti ve otoritesi pek kalmıyor. Bu durumda, komutanların durmadan askerin saçı sakalı, kıyafet, yatak, dolap tertibi,y ürüyüş nizamı ile uğraşması, büsbütün komik hale geliyor. Bedellinin çarşı izni yok ama, kapitalist piyasa zaten askeriyenin içine taşınmış durumda!

TSK’nın ve zorunlu askerliğin nasıl büsbütün sermayeleştirildiği ve piyasalaştırdığının enbariz göstergelerinden biri. Artık “vatandaş” diye bir şey kalmayıp kapitalist şirket devletinin müşterileri haline getirilmiş olmaları gibi, artık zorunlu askerlik diye bir şey de yok. Kapitalist TSK’nın ve TSK ihalecisi kapitalistlerin zorunlu müşterileri var!

Bir de “fotoğrafçımız” var. Bizi, daha askerliğin ilk haftasında, terhis belgelerinize vesikalığınız konacak diye, zorla paralı fotoğraf çekimine götürüyorlar. Biz vesikalık için sıra beklerken, fotoğrafçı, bir elinde çerçeveli büyük bir bordo bereli fotoğrafı, diğer elinde asker anı fotoğrafları albümü, vapurdaki çığırtkan satıcılar gibi, asker içine girip, pazarlama ve reklamasyon yapmaya başlıyor. Bir astsubay engel olmaya çalışıyor, ama adamın yukarıdan forsu olduğu belli (albayın yakını olduğu söylentileri dolaşıyor), astsubaya bile posta koyup, isteyenin 45 liraya bu çerçeveli “bordo bereli” fotoğraflarından veya anı albümlerinden yaptırabileceği çığırtkanlığına devam ediyor. Aynı fotoğrafçı arazide boş silahla eğitim yaptırılırken, yine gelip manga ve asker arkadaşı gruplarının silahlı fotoğraf çekimlerini pazarlıyor. Çavuş ve astsubaylar da fotoğrafçıyla vesikalık çekimindeki gerilimden sonra anlaşılan yukarıdan fırça yemişler, bu kez isteyen askerlerin ve asker gruplarının “muayyen bir paraya” silahlı fotoğraf çektirebileceği duyurusu ve pazarlamasını yapmayı onlar üstleniyor. Giderek bedelli acemi erliğin bir ilkokul müsameresi eziyeti bile değil, bir kapitalist piyasa müsameresi eziyeti olduğunu anlamaya başlıyorsunuz. Bedellinin 4’te biri bile bu tür “askerlik hatırası” fotoğraf ve albümlerinden yaptırmış olsa, bu küçük fotoğrafçılık şirketinin iki haftadaki net karı 40-50 bin lirayı buluyor.

Askerliğin bitimine 4-5 gün kala, herkese künye yaptıracağız diye form doldurtuyorlar. Tabii yine zorunlu. Askerlik biterken künyenin ne anlamı var? Bu da turistik hatıra ve incik boncuk pazarlaması olmanın ötesine geçmiyor. Besbelli ki, binlerce “hatıra” künyesi, tugayın bulunduğu küçük taşra ilinin, hamili kart bir yerel kapitalistini ihya ediyor. Askerliğin bitimine 2 gün kala teneke künyeler geliyor, ama boş! Künyelere isim yazdırmak için zaman kalmadı, diyorlar. Herkes tepki gösteriyor, bu tenekelere ismimizi kan grubumuzu askerden sonra biz kendimiz mi yazdıracağız diye dalga geçiyor. Günün esprisi gecikmiyor, “Siz anlamadınız, diyor biri, bunlar künye değil muska. İmamlara okutup üflettikten sonra takacağız.”

Tepkiler üzerine künyeleri geri topluyorlar, bir gün sonra isim ve kan grubu yazılmış olarak yeniden dağıtıyorlar, ama bu sefer de zincirler yok. Muhtemelen künye ihalesini alan yerel kapitalist fiyat pazarlığı yapmış, istediği fiyatı alamayınca isimleri yazmamış, tugay komutanlığı ile pazarlıktan sonra yazmış ama bu kez zincirleri geri almış. Binlerce künye zincirini herhalde kiloyla satıp onlardan da para yapacak. Askeri kapitalizm ve kapitalist askeriye skandalları birbirini izliyor. Burada kemikleşmiş askeri nizam kabuğunu kaldırsanız, altından seyyar pidecisi, gözlemecisi, hatıra fotoğrafçısı, hatıra künyecisi ile turistik kamp kapitalizmi çıkacak!

Askerliğin bitimine 2 gün kala, yine zorunlu tutarak ve imza attırarak şampuan, diş fırçası, dişmacunu ve traş bıçağından oluşan bir “istihkak paketi”veriyorlar. Tekelci markalı ürünler. Yine büyük bir tepki oluyor. Bunları verecektiniz madem niye baştan vermediniz? Askerliğin ilk günlerinde yana yakıla traş bıçağı arayan, 2 gün traş olamadığı için fırça yiyen, şampuanı, diş fırçası olmayan çok sayıda asker vardı? Bir nedeni, bedelliye giderayak, orduya karşı tepkilerini yumuşatmak için bir tür “rüşvet promosyonu” olabilir. Ama asıl nedeni kanımca şu: Bunları baştan verselerdi, kantinden bu malzemeleri satamazlardı.İkincisi, muhtemelen bazı tekelci kapitalistlerin sonradan aklınagelmiş, hazır binlerce bedelli var, krizde elimizde kalan malları orduya pazarlayıverelim, diye düşünmüşler. Bu da zorunlu dağıtım. Bunların parası da ya bedelliden alınan para içinden ödeniyor, ya da zorunlu reklam ve promosyon olarak veriliyor. Marka şampuan, diş fırçası, diş macunu, traş bıçakları, önemsizgörünebilir, ancak bedellinin 3 hafta içinde bunları iki kez almak zorunda kalmasının, toplamda ise 620 bin bedelli olmasının, bu gibi ürünlerde bile nasıl bir zorunlu piyasa, reklam ve kar alanı yaratmakta kullanıldığını gösteriyor.

Bir de askeri malzeme ofisi tarzı bir askeri kantin var. O da, terlik, eşofman, içlik, bere, eldiven, postal boyası, iç çamaşırı, çorap, traş bıçağı, traş köpüğü, şampuan, havlu, terlik, diş macunu, diş fırçası, Marlboro, Camel ne varsa satıyor. Başka yerde sigara olmadığından sigaralar ister istemez buradan alınıyor. TSK pek “milli ve yerli” ya, askeri kantinde Marlboro, Camel, Kent dışında sigara, Coca-Cola dışında gazlı içecek yok! Biraz soruşturuyorum, askeriye sigara satışından kar payı almıyormuş. Bunda sevinecek veya üzülecek bir şey yok, sadece tüm karın küresel sigara tekellerine bırakıldığı anlamına geliyor. Bu da kapitalist piyasalaştırmanın bir parçası, çünkü askerde can sıkıntısı ve kederden daha fazla sigara içiliyor, içmeyen bile içer hale geliyor, yani askeriye sigara tekellerinin de piyasasını oluşturuyor ve buna çalışıyor. Her sabah traş olmak, postalları boyamak zorunlu tutuluyor, ister istemez traş bıçağı, traşköpüğü, ayakkabı boyası alacaksın. Verdikleri askeri kıyafetler soğuğu kesmiyor, ister istemez içlik, bere, eldiven, kat kat giymek üzere çorap alacaksın. Askeriyeden kış ortasında verilen yazlık, ince, mavi, eski Sümerbank pijamaları, ister istemez eşofman satın alacaksın.

Askeri kantinlerdeki mecburi askeri metalara ise, bedelli uygulamasıyla birlikte yüzde 100 zam yapılmış. Askeri eldiven 7.5 liradan 15 liraya, don 7.5 liradan 15 liraya, çorap 5 liradan 7.5 liraya, cepli polar 90 liradan 135 liraya çıkartılıvermiş. Burada yok ama, bazı askeri kantinlerde kadın pedi de satılıyor ve kapış kapış gidiyormuş, ne alaka derseniz, ayaklar yara olmasın diye postalların içine konuluyormuş. Burada ise bunun yerine 4-5 kat çorap satın alınmak zorunda kalınıyor. Birkaç yıl önce askeri kantinlerin de ihaleyle özel şirketlere verilmesini sağlayan, askeri kantindeki fiyatları serbest bırakan yasa çıkarılmış. Bir kışladaki askeri kantinlerin yıllık karı, en az birkaç milyar lira. 

Sonuç yerine

Bedellinin yanısıra kısa ve uzun dönemli askerlerden, astsubaylardan edindiğim nihai izlenim, zorunlu askerliğin ciddi bir kriz içinde olduğunu teyid ediyor. Enazından benim bulunduğum acemi er eğitim tugayında, zorunlu askerliğin her 3 biçimi açısından da, zorunlu askerliği salt bir zaman ve enerji kaybı, can sıkıntısı, akıl sır almaz çağdışı bir saçmalık, eziyet ve insan öğütme ve aşağılama mekanizması olarak görenler ve nefret edenler çoğunluğu oluşturuyordu. Son bedelliden önce 800 bin kişiden fazla asker kaçağının olması, bunun yeterli bir göstergesi.

Zorunlu askerlik modern burjuva devlet ile birlikte doğdu ve halen ayrılmaz bir bileşeni. Türkiye kapitalizminin Prusya modelinden alıp, özü itibarıyla neredeyse yüzyıldır değiştirmeden uyguladığı zorunlu askerlik ve “acemi er eğitimi” modeli, artık iyiden iyiye rejim ve devlet krizinin bir bileşeni haline gelmiş durumda.

Zorunlu askerlerin çoğunun toplumun çoğunluğunu oluşturan geleneksel köylülükten geldiği önceki dönemlerde, bu modelin, “dört tarafı düşmanlarla çevrili ülkeyiz”, “vatan-millet için kahramanca fedakarlık”,“erkeklik rüştü” gibi söylemlerle birlikte, “sınıfsız, imtiyazsız kütle-millet”, “ordu-millet”, “her yer ve koşulda üstlerine, amirlerine ve patronlarına sorgulamadan itaat”,“vatan-millet-devlet (ve sermaye) için canım feda olsun” gibi doktrinlerle birlikte düzen açısından malum bir işlevi vardı. Ordu ve zorunlu askerlik, yalnızca siyasal iktidarın en önemli aygıtlarından biri değil, aynı zamanda toplum mühendisliğininen etkili bir aracıydı. Acemi er eğitimi, yani vatan, millet,güvenlik, tek kelimeyle sermaye düzeni için, her an ölmeye ve öldürmeye hazır hale getirilmek, askerlik sonrasında da bulunduğuher yerde her an (gerçekte iç ve dış sınıf kardeşleri ve halklardan başkası olmayan) hedef gösterilen “düşmanlara” karşı koşullandırılıp harekete geçmeye hazır halde bulunmak, “vatandaş” olmanın zorunlu koşullarından biriydi. Asker kıyafeti giydirilmiş erkek; zayıflık, yufka yüreklilik, beceriksizlik, anarşi ve tehlikeli etkilere açıklık addedilen sivil yaşamından tecrit ediliyor, sadece askeri “yaşam”a dair ihtiyaçların bir ölçüde karşılandığı, toplumdan ve kadınlardan yalıtılmış bir ortamda, gerçek sınıfsal ve insani benliği ezilip yok ediliyor, yerine aşırı hiyerarşik ve ezici bir emir-komuta ile işleyen tektip homojen bir “düzen, itaat, disiplin” makinesinin uygun adım marş işleyen herhangi bir parçası kılınması geçirilmeye çalışılıyordu.

Zorunlu askerliğin bu gibi geleneksel saiklerinin bir çoğu, eski tarz “ordu millet” veya “sınıfsız,imtiyazsız, bireysiz homojen kütle” biçimlerinde değilse bile, neoliberalizme uyarlanarak uygulanmaya devam ediyor. Günümüzde kapitalizmin dünya çapındaki kriz ve çürümesi ile birlikte yükselişe geçen burjuva milliyetçi-muhafazakarlık, ırkçılık,şovenizm, ataerkillik, dincilik, gericilik, baskı, yasak ve şiddet dalgası da, ordu ve zorunlu askerlik aygıtlarının geleneksel saiklerini yeniden biliyor.

Bununla birlikte, son on yıllarda yaşanan toplumsal dönüşüm, artık bu eskimiş zorunlu askerlik cenderesine sığmaz hale gelmiş durumda. Zorunlu askerlikte yenidüzenlemeler yapılacağını açıklayan bakan bile, “Her Türk asker doğar, ama sonra askerden kaçar” diye espri yapar görünümü altında, bu gerçeği teyid etmek zorunda kalıyor. Zorunlu askerliğin düzenin ideolojik-siyasal beyin yıkama ve toplum mühendisliğindeki rolünü koruyup sürdürmelerine karşın, artık bunlar da, çoğunluğun zorunlu askerliği salt bir eziyet, angarya, zaman kaybı, lüzumsuz ve çağ dışı bir uygulama olarak görmesini perdeleyemiyor. Neoliberalizmin eski “vatandaşlık”anlayışını da çözüp yerine müşterileştirmeyi geçirdiği koşullarda, “devlet vatandaşlığının zorunlu koşulu ve ayrılmaz bileşeni” addedilen zorunlu askerlik de, eskisi gibi sürdürülemez hale gelmiş durumda. Günümüzde 4’te üçük entleşmiş, apartman ve site yaşantısına geçmiş, lise ve üniversite eğitim düzeyi artmış, belli ölçüde bireyselleşmiş, çokça heterojenleşmiş, çoğunluğu cep telefonu ve sosyal medya kullanan bir toplum, tek tip dizayn edici, aşırı kalıpçı, aşırı katı, sert, otoriter ve disipliner zorunlu askerliğe, artık sığmaz ve giderek katlanamaz hale geliyor.

İster uzun dönemli, kısa dönemli veya bedelli olsun, zorunlu askerlerin bir nebze uyanık olanları şu gibi sonuçlara varmakta zorlanmıyorlar: “Düşman,terör deyip duruyorlar, ama düşman da, terörist de bizmişiz gibi davranıyorlar.” “Burada yaptırdıkları sonraki yaşamımızda bir işe yarasa, ne biliim iş bulmamızı sağlayacak bir şey olsa, bu kadar eziyete canım yanmazdı.” Birçok asker de ordunun bırakalım iktidarı, kendi kışlasında bile eski otoritesininkalmadığını, askeriye içindeki küçük-orta boy kapitalistlerin astsubaylara posta koyabildiğini, tugay komutanlığının künye imalatçısı bir yerel kapitaliste bile söz geçiremediğini, görüyor.

Bununla birlikte, kapitalizmin zorunlu askerliği kaldırma gibi bir niyeti elbette yok, en fazla, bir takım düzenlemelerle sürdürebilir hale getirmeye çalışıyorlar. Zorunlu askerliğe tepkiler büyümekle birlikte, bunun sınıf mücadelesinin bir bileşeni haline gelmemesi, askerden kaçma, firar, vicdani red gibi bireysel biçimlerle sınırlı kalması, sisteme zorunlu askerliği de neoliberal kapitalizme uyarlayarak sürdürme olanağını veriyor.

Zorunlu askerliğin kalktığı, profesyonel orduya geçtiği söylenen, Almanya gibi devletlerde bile gerçekte zorunlu askerlik kaldırılmış değil. Zorunlu askerlik yapmak istemeyene binbir bürokratik zorluk çıkartılıyor, yine yapmak istemeyene ise, askerlik süresi kadar zorunlu ve ücretsiz(ya da sembolik bir ücrete) “kamu” hizmeti dayatılıyor. Bu zorunlu “kamu” hizmeti de, “kamu”da grev-sendika ve hattaücret hakkı olmayan bir güvencesiz-taşeron çalıştırma sistemi olarak kullanılıyor.

Türkiye’de ise bakanlığın zorunlu askerliğe dönük son açıklaması, daha önceki uzun dönemli askerliğin 9 aya çekileceği, bedelli ile kısa dönemlinin 3 ay olarak birleştirileceği yönündeki beklenti ve söylentileri de yine boşa çıkarıyor. Uzun dönemlinin kısaltılmayacağını, sadece 300 liralık maaşın 600 liraya çıkarılacağı, bedelli uygulamasının ise yine 21 gün olarak bundan sonra da devam ettirileceğini söylüyor. 600 lira kimsenin zorunlu askerliğe tepkisini yatıştırmaz, zaten bu da askerden çok askeriyedeki taşeron özel şirketleri beslemek üzere verilen bir cep harçlığı gibi görünüyor.

Çünkü, savaş ve kontrol teknolojilerindeki gelişmeler ne olursa olsun, burjuvazi için her an ölüp öldürmeye hazır tutulacak bir zorunlu askerlik mekanizması, kapitalist devletlerin ayrılmaz bir mekanizması olmaya devam ediyor. İkincisi, zorunlu askerliğin kendisi de, daha dolaysız bir sermaye birikim ve piyasa mekanizmasına dönüştürülmüş durumda. Üçüncüsü zorunlu askerlik, toplumun çoğunluğunun işçi olduğu veya işçileştiği koşullarda, emekgücünü sermaye için disipline etmenin ve değersizleştirmenin bir aracı olarak kullanılmaktadır. 

Bedelliye bile 3 haftalık zorunlu askerlik, esnek çalışmanın bir muadili ve beyaz yakalıları da vasıfsızlaştırma uygulamalarının bir biçimi olarak kullanılıyor. 

İşçi sınıfı ve işçilerin birliği-halkların kardeşliği mücadelesi yükseldiğinde ve devrimcileştiğinde, kuşkusuz ordunun zorunlu askerlik tabanındaki askeri itaat ve eziyet rejimine karşı tepki ve mücadeleler de farklı biçimler kazanacaktır. Bugün ise, halen düzenin en temel baskı aygıtlarından olan düzenli ordu ve bir ezilme/ezme mekanizması olarak zorunlu askerliğin kaldırılması mücadelesi hedefleri ile birlikte, Kürt illerinde ve Suriye-Irak sınırlarında askere gitmemek, ve bir biçimde askere gitmek zorunda kalındığında ise, bunu da bir işçi sınıfı dayanışması ve faaliyeti alanına çevirmeye çalışmaktır.

Askerliğini daha önceki dönemlerde yapmış olanlardan dinlediğimiz askerlik anılarında, hep bir bireysel rüşt ispatlama takıntısı kendini gösterir. Aynı zaman ve yerde, binlerce başka işçi ve emekçinin, aynı eziyet ve yoksunluk koşullarında askerlik yapmış olduğunu bile farkında değillerdir veya unutmuşlardır! Oysa askerlikteki askeri eziye tve yoksunluk koşullarına karşı şu veya bu düzeyde tabandan bir dayanışma ve direniş her zaman vardır. Bu sömürülenlerin ve ezilenlerin, egemenlerin despotizmine ve kurallarına karşı kendiliğinden dayanışma, ihlal ve direniş çabasının bir biçimidir. Yukarıda da 3 haftalık bedellinin işçi, emekçi ve kuşkusuz Kürt işçi, emekçi kesimlerinden tohum biçimindeki bazı örneklerini göstermeye çalıştım. Eski tarz bireysel rüşt ispatlama tarzı askerlik deneyim ve anılarından çok daha anlaml ıve değerli olan bunlardır ve geleneksel askerlik arkadaşlığı kadar işçi arkadaşlığı ve çalışmasına bir çıkış noktası olabilir. Çünkü 3 haftalık bedellide bile, değme işçi örgütçüsünün sivilde 6 ayda yapamayacağı kadar çok sayıda işkolu, alan ve meslekten sayısız işçiyle tanışma, çalışma yaşam ve yönetilme koşullarını konuşma, sınıfsal bir bağ kurma ve sonrasında da sürdürme olanağı doğuyor. Böylesine tüketici ve öğütücü bir dayatmayı, üretken ve geleceğe dönük bir çalışmaya dönüştürmek, ancak böylelikle mümkün oluyor.

Not: Bedelli yapmadan önce çevremden çok sayıda kişi, bana “artık sen de askerlik anılarını anlatırsın” diye takılıp durdu. Onlara her seferinde, “beni biliyorsunuz, ben anı filan anlatmam, bedelli yapanlara ve orduya ilişkin izlenimleri ve yapabildiğim ölçüde analizleri anlatırım”dedim. Bedelliye gitmeden önce bu konuda bir yazı yazma niyet ve isteğim pek yoktu. Fakat bedellide benim devrimci basın ve yazar olduğumu öğrenen çok sayıda işçi, emekçi ve Kürt bedelli asker arkadaş, yazmamı istedi ve hatta yazma sözü verinceye kadar ısrarcı oldu. “Abi yazacaksın di mi, bizim duygularımıza tercüman olacak bir sen varsın” diyorlar, yayının adresini istiyorlardı. Hatta askerlikte tepki duydukları olaylar sonrasında gelip, “abi bunu da yaz” diyorlardı. Onlara olan borcumu ödemeye çalıştım. Ama bu yazıyı askerlik arkadaşlarından çok, yeni işçi arkadaşlarım için, bir bütün olarak işçi sınıfı için yazmaya çalıştım. Yazdım ama ruhumu kurtarabildim mi emin değilim.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*