Anasayfa » BASINDAN » Beton: Bir malzeme mi yoksa ideoloji mi?

Beton: Bir malzeme mi yoksa ideoloji mi?

Betonun kendisi hakkında ne kadar bilgimiz var? Ne oldu da yüzyıldan biraz uzun bir sürede tüm dünyaya yayıldı? Bu yayılmanın ekonomi-politiğini nasıl anlamlandırmalı? Diğer tüm yapı üretim malzemeleri arasından sıyrılarak, ideolojik bir içerik nasıl edindi? Ve son olarak betonun ülkemizdeki serüveni nasıl başladı, gelişti ve bugünlere gelindi?

Türkiye beton üretiminde dünyada beşincisi, Avrupa’da ise ilk sırada. İskelet betonarme yani çerçeve kolon – kriş tek yapı inşa sistemimiz. Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE) verilerine göre ruhsatlı yapıların %95’i beton (arme), geri kalanı tuğla, biriket, taş malzemeden oluşuyor. Devletin en başı, malzeme belirtmeden, dolaylı olarak (yatay – dikey mimari meslesi), meslek kuruluşlar, STK’lar ve hattta sokaktaki insan bu durumdan şikayetçi. Ama ülkenin her metrekaresini beton ile sıvamaya devam ediyor; kentlerimizin yaşam kalitesine ve doğaya geri dönüşü olmayan zararlar veriyoruz.

Peki betonun kendisi hakkında ne kadar bilgimiz var? Ne oldu da yüzyıldan biraz uzun bir sürede tüm dünyaya yayıldı? Bu yayılmanın ekonomi-politiğini nasıl anlamlandırmalı? Diğer tüm yapı üretim malzemeleri arasından sıyrılarak, ideolojik bir içerik nasıl edindi? Ve son olarak betonun ülkemizdeki serüveni nasıl başladı, gelişti ve bugünlere gelindi?

Blok sütun ve kiriş (Yunan tapınaklarını düşünün), ahşap yapı, tuğla – taş yığma yapı ve uzantısı devrimci bir mühendislik gelişmesi olan kubbe, kemer 19. yüzyıla kadar inşa etmenin tek yoluydu. 19. yüzyılda bunlara önce çelik strüktür, ardından bugün bildiğimiz şekliyle betonun, demir ya da çelik ile donatılmasıyla ortaya çıkan betonarme yapı sistemi eklendi. Bu sıralama, kanıksadığımız betonu aslında dünyanın en yeni, en modern yapı sistemi yapıyor.

Geleneksel dünyanın yüzyıllar boyu süren tahakkümünün 19. yüzyılda altüst oluşu, sanayileşme, kentin, kıra karşı üstünlüğü, kentlerde katlanarak artan nüfus artışı, kentin üretimin merkezi olması, ve bunun yarattığı sağlıksız çevre koşulları modernleşmenin sorunları olarak belirir. 19. yüzyılda Batı’da kapitalist ilişkiler ve toplumsal ihtiyaçlar içinden doğan ve hızlı bir şekilde seri üretilebilmesi, ileri teknoloji gerektirmemesi, strüktüel ve yangına karşı dayanıklılığı, hijyenik bir malzeme olması ile beton hızla yaygınlaşır; kentlerdeki yoğunlaşmanın ve konut sorununun çözümü olarak görülür.

Batı’da hızla gelişen yeni inşaat sektörü bu malzeme ve yapım sistemini özümserken, beton(arme)nin toplumsal kabulü, söylemsel olarak yeniyi temsil etmesi ve estetik bir malzemeye dönüşmesi ise ancak 20. yüzyılın başlarında modernist mimarların çabaları ile olacaktır.

Beton, kum, çakıl gibi agrega, çimento, su ve kimyasal – mineral katkı maddelerinin homojen olarak karıştırılmasından oluşan, başlangıçta plastik kıvamda olup, zamanla katılaşıp sertleşerek mukavemet kazanan bir yapı malzemesidir. Eğilme ve çekme kuvvetlerine karşı dayanıklığının arttırılması amacıyla çelik donatılarla örülmüş kalıplara dökülmesi ile parçaları birbirinden ayrılamayacak yekpare ve “her şekli alabilen” betonarme taşıyıcı sistem ortaya çıkar.

“Her şekli alabilir” derken, Auguste Perret’in 1937 tarihli “Palais Jena”nın iç mekanına bakarsak, ne dediğim daha iyi anlaşılacaktır. Mekanın ortasında yüzercesine duran amorf, sadece kolon ve kirişlere bağlanmış bir merdiven ve tümüyle şeffaf bir cephe ile ışığın içeri süzülmesi. Perret, betonarmenin imkanlarını kullanan, aynı zamanda da halen klasik düzeni devam ettiren bir mimardı.

Plais Jena, Auguste Perret, Paris, 1937.

Modernleşmenin sorunlarını yine modernleşmenin yarattığı imkanlar ile çözmek modernizmin temelini oluşturur. Beton(arme), 20. yüzyılın başında yeni strüktüel imkanları ile modern mimarlığın filtresinden geçerek yepyeni bir estetik yaratırken, aynı zamanda modern dünyanın toplumsal inşasına eşlik eden ideolojik bir malzemeye dönüşür.

Modern mimarlığın öncülerinden Le Corbusier geleneksel dünyadan ve geçen yüzyılın sağlıksız kentlerinden tümüyle kurtulmak istiyordu. Basit bir örnek, sırt sırta inşa edilmiş, sıkışık işçi konutlarında, her odada bir aile kalmaktaydı ve ancak burada başlayan salgınların soylu kesimlerin bölgelerine ulaşmasından sonra “her odanın bir penceresi olması” kent hijyenistleri tarafından bir kural haline getirilebildi.

Le Corbusier’in, bugün bize alelade gelecek erken dönem çizimi “Maison Domino” (Domino House) betonarmenin olası imkanlarını göstermektedir. Yığma yapılarda dolu tuğla, kalın taşıyıcı duvarlarının bina boyunca devam etmesi, her katta planların tekrarlaması, katı dış cephe zorunluluğu ve hantallığı yerine “Maison Domine” mimarlığın tüm konvansiyonlarını çözen, devrimci bir niteliğe sahiptir.

Maison Domino, Le Corbusier, 1915.

Kolonların hafif içeriye çekilmiş, sadece bir merdivenin olduğu ve zemine oturmayan bu çizim, Le Corbusier’in “serbest plan ve serbest cephe” fikrini barındırır. Artık kat planları birbirlerinden bağımsızlaşmakta, cephe tüm olasılıklara izin vermekte ve hatta yapı zeminden kopmaktadır. Bu arada, bahçe de teras çatıya taşınmıştır. Le Corbusier bu fikirlerini ilk olarak Villa Savoye’de gerçekleştirir. Ancak Le Corbusier’in asıl derdi çağın sorunu toplu konut alanında yenilikçi bir yaklaşım getirmektir. Villa Savoy ve Marsilya Konut Bloku. Bu iki farklı ölçekteki yapıyı, detaylı bir şekilde bu yazının sınırları içinde değerlendirmek ve karşılaştırmak mümkün değil. Ama pilotiler üstünde yükselme, zemin katın içeri çekilerek zeminden bağımsızlaşması, serbest plan – bant pencere ve bahçenin terasa taşınması her ikisinde de büyük bir başarı ile tekrarlanır.

Villa Savoye, Le Corbusier, 1931, Paris.

Marsilya Konut Bloğu Perspektif, Le Corbusier, 1947.

Fakat modern dünyada hiçbir şey kastedildiği gibi olamıyor. Le Corbusier ve arkadaşlarının yeni bir dünyanın inşasına eşlik etme çabası, zaman içinde inşaat sektörü tarafından hızlı üretilen, kaliteli işçilik gerektirmeyen, sermayenin devir hızını arttırmayı amaçlayan vasat bir mimarlık tarzına indirgendi.

TÜRKİYE’DE BETONUN HİKÂYESİ 

I. kuşak modernleşme, yani Avrupa’da toplumsal ilişkiler içinde, modernleşmenin getirdiği ihtiyaçlar ile belirlenen, burjuvazi ve yeterli sermaye birikimine sahip piyasa aktörlerinin oluştuğu bir dünya yerine, Türkiye Cumhuriyeti II. Kuşak modernleşme sürecine dahildir. Cumhuriyet kurulduğu vakit, Avrupa’daki benzeri bir toplumsal ilişkiler ağı ve piyasa yapısı bulunmamaktaydı.

Cumhuriyet’in önceliği toplumsal, siyasal, ekonomik, kültürel olarak bir ulus-devlet inşa etmekti. Bu inşanın, birincil anlamıyla malzemesi beton olur. Geçmiş ile bağlarını kopartmak isteyen ve yeni bir devletin temellerini atmayı amaçlayan cumhuriyet, diğer inşa tekniklerine karşı olarak, betonu modernleşmenin bir parçası olarak görür. Cumhuriyetin yetersiz imkanlarına rağmen, çimento, demir ve diğer inşa malzemeleri yurt dışından ithal edilerek kamusal yapılar, devlet bürokratlarının konutları betonarme olarak inşa edilir. Ancak dönemin kısıtlı imkanları betonarmeyi bu sınırlar içerisinde tutar ve halk nezdinde beton, devletin malzemesi olarak görülür.

Ulus Sümerbank Binası, Martin Elsaesser, 1938 Ankara.

Sümerbank’ın Ankara’da inşa edilen yapısının bu fotoğrafı, ideolojik bir malzeme olan betonun ne kadar zor ve iptidai koşulllarda ama nasıl bir ısrarla üretildiğini gösteren çarpıcı bir örnektir.

II. Dünya Savaşı sonrası Türkiye’nin Avrupa benzeri tabandan gelen bir modernleşme ile tanışması, sanayileşme, kente yoğun göç, gecekondulaşma ve özellikle kat mülkiyeti kanununun çıkması ile beton devletin malzemesi olmaktan çıkıp, halka iner. 1950 – 1980 arasında ithal ikameci politikalar ise büyük sermeyenin ilgisi sanayileşme alanıyla sınırlıdır. Konut üretimi halkın kendisine bırakılır. Çimento sanayinin gelişmesi ve DP iktidarının popülist söylemleri ile kentler, artan konut ihtiyacını karşılamak amacıyla plansız bir şekilde betonlaşmaya başlar.

Bu noktada beton(arme)nin başka bir özelliğine bakmalı: “Her ne koşulda inşa edilirse edilsin, o anlığına ayakta durabilmesi.” Dönemin iki farklı konut üretim biçimi olan, gerek gecekondu gerek parsel bazında yapsatçılıkta, yüksek teknik bilgi ve detay gerektirmemesi, vasıfsız işçi eli ile hızlı bir şekilde yapılması, günün koşullarında büyük sermaye birikimine ihtiyaç duymaması ile kentler bir leke gibi büyümeye başlar. O dönemde kaçak yapı inşa edilen bölgelerde, ilerde üstüne yeni katlar çıkmak üzerine bırakılan beton filizleri, kentlerin hakim manzarasıdır.

.

1980 sonrası, ANAP iktidarı ile beraber beton tekrar anlam değiştirir; devlet ile büyük sermaye bir araya gelir. Kentin dışındaki, büyük arazi parçaları imara açılır, altyapı hizmetleri (yol, elektrik gibi) devlet tarafından karşılanır. Bu ölçekte inşaatlar, bir önceki dönemin küçük müteahhitlerinin yapamayacağı işlerdi. Konut üretimi böylelikle büyük sermaye için karlı bir yatırım aracına dönüşür, ortaya büyük inşaat firmaları çıkar. Tabii beton hızlı ve seri üretim imkanı, sermayenin geri dönüş hızı ile büyük rant getirisine sahip bu yeni ilişkinin temel malzemesi olur.

Tekrar betonun malzeme özelliğine dönelim. Zaman dayanım grafiğine bakıldığında, uygun koşullarda üretilen betonarme bir yapının zaman geçtikçe dayanıklığı artar. 10 yıllık bir yapı, yeni bir yapıdan daha dayanıklıdır. Asıl sorun zaman içinde ya da üretildiği anda betonun su geçirgenliği ile çelik donatının korozyona uğraması, çeliğin betondan ayrılması ve betonarme sistemin taşıyıcılık niteliğini yitirmesi. Bu özelliği betonarme yapıların 50 -60 yıl arası olan ömrünü belirler, Kuşkusuz özel kimyasallar, yalıtım malzemeleri ile bu süreyi uzatmak uzatmak mümkün olsa da, dolu tuğla ya da taş yığma yapıların yanında betonarme çok daha kısa ömürlü kalır.

Marx, geçmişin Mısır Piramitleri, Roma Su Kemerleri, ve Gotik Katedraller yanında burjuva toplumunun yapılarını panayır çadırlarına benzetir. Hepsi yıkılmak üzere yapılmaktadır. Yıkarak yapmak, her türlü üretim sistemini devrimci bir şekilde yok eden kapitalizmin asıl üretim mantığıdır. Betonarme yapım sistemi, kapitalizmin yıkıcı mantığı ve betonun malzeme özelliklerinin birleşmesi ile yaşadığımız toplumsal sistemin ekonomi-politiğinin en uyumlu inşa sistemi olarak ortaya çıkmakta.

Bu ikili ilişki kent merkezlerinin çöküntü bölgelerine dönüşmesine; kentlerimizi her 50 – 60 yılda bir yıkarak yenilememize; kentin çeperlerinde yeni kentler doğmasına neden oluyor. Betonu hem bir yandan lanetliyor, hem de geniş bir ekonomik ve siyasi aktör havuzunda yeniden üretiyor, kentsel topraktan rant elde ediyoruz. Bu yapılırken de yeni yapılan yollar, köprüler, tüneller, gökdelenler, rezidanslar ve lüks konut alanları ile beton ilerlemenin esas malzemesi olarak görülmeye devam ediliyor.

Ek:

Türkiye’de mimarlık entelijiansının, bilgisinin ve eğitimin bu konuda iki yüzlü davrandığını düşünüyorum. Yukarıda tarif ettiğim ilişkiler ağını anlamadan, “kentlerimiz betonlaşıyor” diye yakınmaktan öteye geçemezlerken, bir yandan da Türkiye Hazır Beton Birliği (THBB) ve Türkiye Çimento Müstahsilleri Birliği (TÇMB) ile uyum içinde davranmakta, THBB’nin her iki yılda bir dağıttığı “en iyi betonarme yapı ödülleri” ile mimarcılık oynamaktalar. Eğitim sistemimiz de durum aynı. Üniversitelerde verilen yapı ve tasarım bilgisi, hiç sorgulanmadan ve diğer yapım sistemleri düşünülmeden betonarme yapım sistemi üstüne kuruludur.

Hakkı Yırtıcı/gazeteduvar.com

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*