Anasayfa » DÜNYA » Berlin’de Devrimci Proletarya Paneli yapıldı

Berlin’de Devrimci Proletarya Paneli yapıldı

-SÜREKLİ SAVAŞ COĞRAFYASI ORTADOĞU VE TÜRKİYE,
-BURJUVA DEMOKRASİSİNİN KRİZİ;MİLLİYETÇİLİK VE İŞÇİ SINIFINA ETKİLERİ..
Başlıkları altında formüle ettiğimiz Panelimizi 28 Nisan da Berlin de gerçekleştirdik. Konuşmacı olarak araştırmacı-yazar Volkan Yaraşır ; Sürekli Savaş Coğrafyası Ortadoğu ve Türkiye kapsamında coşkulu ve canlı örnekleme bağlamları ile dinleyenlerin interaktiv katılımını sağlayan bir sunum yaptı.

V.Yaraşır;´..Kapitalizmin multi karakter gösteren yapısal/sistemik, genelleşmiş krizi, farklı fazlardan geçerek ve alt üst edici artçı dalgalar yaratarak yayılıyor ve derinleşiyor.Kriz, kapitalist sisteme içkin bir olgudur ve bir nevi doğasının dışavurumudur. Sermayenin üretim-yeniden üretim döngüsündeki durmayı ya da şiddetli dengesizlik halini ifade eder.Kapitalist sistem iki kriz tipi üretir. Kapitalizmin tarihi bize bu iki kriz tipinin genel karakteristiğini göstermiştir. Birincisi kısa çevrimli krizler diye tanımlayabileceğiz kriz tipidir. Bu krizler ağırlıkta tek ülkede ortaya çıkar (bazen Uzak Asya Krizi’nde olduğu gibi bölgesel özellikte gelişebilir), ağırlıkta finans sektöründe başlar ve finans sektöründe biter, bir ya da iki yıl gibi sürede kendini hissettirir. Sistem bu krizlerle anarşisini atar. Toksik niteliklerinden kısa sürede olsa kurtulur. Kendini yenileme şansı bulur.İkinci kriz tipi, içinden geçtiğimiz, yapısal ya da sistemin genelleşmiş, organik krizleridir.Bu kriz tipinin organikliği ya da yapısallığı sistemin ruhu, doğası ve iç dinamikleriyle ilgilidir. Başka bir tanımla kar oranlarında düşme eğilimine ya da “yasasına” bağlı şekillenen,yıkıcı karakter taşıyan krizlerdir. Bu krizler yapısal, organik, sistemik, genelleşmiş krizler olarak da adlandırılır.Yapısal krizler kapitalizm bir tanımlamaya göre 300 yıllık, bir başka tanımlamaya göre 500 yıllık tarihinde, bugüne kadar üç dalga şeklinde gelişti.Bu krizlerin en temel özelliği kendini uzun bir dalga şeklinde dışa vurmasıdır. Yükseliş ve düşüşleriyle, yarattığı jeopolitik sonuçlarla 40-50 yıllık bir zaman kesitinde etkisini sürdürür.ABD eski merkez bankası başkanının 2007 krizini değerlendirirken, “etkisini 30-35 yıl sürdürecek” vurgusu yapması boşuna yapılmış bir vurgu değildir.Bu krizler senkronize bir karakterde gelişir. Genellikle finans kriziyle kendini dışa vursa da hızla reel sektöre yayılır ve çoklu bir senkron yaratır. Kriz sektörden sektöre yayıldığı gibi ülkeden ülkeye sirayet eder.Kriz aynı zamanda bir uygarlık krizini işaretler.

Makinayla özdeşleşmiş ve örgütlü ölüm anlamına gelen kapitalizmin aslında ne bir gelecek tasavvuru vardır ne de sürdürebilirliği bulunur. Yarattığı ya da inşa ettiği kompleks simülasyonlarla ve konsantre yabancılaşmayla sistemin kendini üretmesini sağlar ve kitleleri arzulu bir şekilde sisteme angaje eder.Kapitalizm bu özelliklerinden dolayı saklanabilir, gizlenebilir. Hiçbir şeyin müsebbibi görülmez. Ne var ki kriz herşeyi çırılçıplak ortaya döker, sistemin bütün çürümüşlüğünü açığa çıkarır. Ayrıca etik çöküş ve çözülüşünü alenileştirir.Krizin bir başka niteliği multi karakterde gelişmesidir. Kriz yalnızca ekonomik karakterde gelişmez. Aynı zamanda bugün yaşandığı gibi siyasi, ekolojik, uygarlık krizi, emperyal özneler arası hegemonya krizi ve olası gıda krizi şeklinde biçimlenir. Her kriz birbirini beslediği gibi birbirini tetikler.Kapitalist krizler sınıfsal antagonizmayı ve toplumsal çelişkileri şiddetlendirir ve keskinleştirir. Bu şiddet ve yoğunlaşma yapısal krizlerde olağanüstü boyut kazanır.Çelişkilerin şiddetlenmesi kapitalizmin küresel bir sistem olmasıyla bağlantılı olarak küresel bir mahiyete bürünür.Böylece karşımızda iki olasılık doğar: imkan ve tehdit. Bu iki olasılık da küresel içeriktedir.Yani devrimin olanağı ya da karşı devrimin mayalanması. Eğer işçi sınıfının öznel olgunlaşması, bilinç ve örgütlenme seviyesi yüksekse ve bir siyasi öznesi varsa devrimin imkanı doğar.

Devrim güncelleşir. Eğer yoksa kitleler örgütsüzse ve atomize olmuşsa, karşı devrimci dalga yükselir.Süreç bu anlamıyla bir yüksek konjonktürü ya da tarihsel bir momentumu işaretler.Kısaca sistemik karakterinden dolayı kriz, yıkıcı ve alt üst edici nitelikte gelişir. Bu süreçte ya sermayenin yeniden yapılanması gerçekleşir ya da aynı anlama gelen yeni sermaye birikim rejimi inşa edilir. Ya da sermayeye dayalı üretim sistemi yıkılır ya da bunun imkanı doğar.Yani süreç sınıflar mücadelesinde yeni bir momentumun önünü açar.

YAPISAL KRİZLER VE SONUÇLARI

Tarihsel kapitalizmin daha önce yaşanan iki yapısal krizini kısaca incelediğimizde içinden geçtiğimiz yüksek konjonktür hakkında önemli veriler ve yönelimler elde edebiliriz.1873-1896 krizi, sistemi sarsan ilk büyük bunalım ya da genelleşmiş krizdir. Kapitalizmin serbest rekabetçi dönemden, emperyalizm çağına geçişini simgeleyen kriz büyük alt üst oluşları beraberinde getirdi.1870’den sonra dünyanın en büyük emperyal gücü olan Birleşik Krallık gerilemeye,hegemonyası aşınmaya başladı. Bu süreç II. Paylaşım Savaşı’na kadar sürdü. Kriz, Birleşik Krallığın hegemonyasında gerilemeyi simgeledi. Enerji kaynağı olarak petrolün bulunması yeni jeopolitiğin, petro-politik çerçevesinde gelişmesine yol açtı. Emperyalist güçler arasında hegemonya savaşları şiddetlendi. Rosa Luxemburg’un ifadesiyle “düzeltici savaşlar”kaçınılmazlaştı. I. Paylaşım Savaşı yaşandı. Sınıfsal antagonizma yoğunlaştı ve keskinleşti.Batının en doğusu olan Rusya, küresel düzeyde çelişkinin kristalize olduğu coğrafya olarak öne çıktı. İşçi sınıfının sayısının azlığına karşın radikalliği ve militanlığı ve Bolşevik Partisi’nin varlığı Ekim Devrimi’nin önünü açtı. Devrim dalgası Avrupa’yı hızla sardı.Almanya, İtalya, Avusturya, Macaristan’da işçi sınıfı iktidara yürüdü. Konsey pratikleri yaşandı. I. Sol dalga bir müddet sonra geri çekildi. 1920’de İtalya’da Mussolininin iktidara gelişi karşı devrimci dalganın ilk gelişimi oldu. Avrupa’da devrimci yükselişin düşüşü Almanya, Macaristan ve Avusturya’da faşist yükselişi beraberinde getirdi. 1873-1896 arası krizin en şiddetli yaşandığı dönem oldu. 1914-1918 “düzeltici savaşlar” olarak dikkat çekti.

Sınıfsal antagonizmasın olağanüstü şiddetlenmesi Ekim Devrimi’nin koşullarını yarattı.Kriz ve etkileri yirmili yılların sonlarına kadar (yaklaşık yarım asır) kendini hissettirdi. Karın maksimizasyonunu hedefleyen ve sınıfı disipline eden yeni emek rejimleri uygulanmaya başlandı ve yeni üretim tekniklerine geçildi.Kapitalizmin ikinci yapısal krizi 1929-1939 krizidir.Kriz kendini en somut II. Paylaşım Savaşı’nda dışa vurdu. Savaş, kaynak savaşları şeklinde biçimlendi. İşçi hareketinin yenilgisi Hitler ve Mussolini’yi iktidara taşıdı ve küresel karşı devrimci dalga gelişti. Dünyanın yeniden paylaşımı gündeme geldi.Savaş sonunda İngiliz emperyalizmi ikincil emperyal güç konumuna düşerken, savaşın galiplerinden ABD, hegemonyasını güçlendirdi ve birincil emperyalist güç konumuna geldi.Sınıfsal antagonizma şiddetlendi. Faşizme karşı her ülkede mücadele yükseldi. Uzak Asya ve özellikle Çin küresel düzeyde çelişkinin odak coğrafyası oldu. 1949 Mao’nun önderliğinde gelişen Çin devrimi sınıfsal antagonizmanın şiddetini dışa vurdu. Mao kır-kent diyalektiğini kurarak sınıfsal enerjiyle, yoksul köylünün yıkıcı gücünü birleştirip Çin devriminin yolunu açtı. Süreç iki kutuplu dünyanın önünü açarken, kapitalizm 1960’ların sonuna kadar bir genişleme dönemine girdi. 1929-1939 krizin en şiddetli dönemi oldu. Ardında emperyalist güçlerin hegemonya savaşı gerçekleşti. Devrimin diyalektiği ve güncelliği Çin’de somutlandı.Kapitalizmin yeniden yapılanması gündeme geldi. Yeni üretim teknikleri hayata geçirildi ve yeni çalışma rejimi inşa edildi.

KÜRESEL KRİZ VE ETKİLERİ

İçinden geçtiğimiz yapısal krizin (kar oranlarındaki düşme eğiliminin) kökleri 1970’lerin başlarına dayanmaktadır. Kendini 30 yıl krizi şeklinde dışavuran kriz, sistematik bir karşıdevrim olan ve küresel düzeyde hayata geçirilen neo-liberal politikalarla ötelenmeye çalışıldı.Başka bir manada neo-liberal politikalar ve küreselleşme süreci krize karşı küresel finans kapitalin kriz yönetme modeli olarak devreye sokuldu.Kapitalizmin tarihinin en kapsamlı mali genişlemesi yaşandı. Kriz aşırı finanslaşma ve spekülasyonla yönetilmeye çalışıldı. Bu süreçte (1989’da) Doğu Avrupa’daki rejimlerin yıkılışı, 1991 Sovyetler Birliği’nin çökmesi kapitalist sisteme yeni pazar alanları ve muazzam kaynaklar yarattı. Ayrıca metropolde sosyal devletin tasfiyesi ve devletin sosyal yönünün metalaşması ve periferide izlenen sosyal yıkım programları finans kapitale müthiş olanaklar sundu. Böylece krizin dışavurumu olan “aşırı birikim”, “fazla kapasite sorunu” ötelendi.Krizin şiddeti/etkisi azaltılabildi.Ne var ki 2007 yılı krizin şiddetli açığa çıktığı bir yıl oldu. Olağanüstü finanslaşmanın yarattığı spekülatif balon patladı. Kriz patladığında kredi-faiz türev piyasaları 890 trilyon dolara ulaşmıştı.2007-2008’de ABD’de konut piyasalarında patlayan spekülasyon balonu, kredi piyasalarının çökmesi yanında, Lehman Brothers gibi sigorta şirketlerinin ve Ford, Chrysler ve General Motors gibi otomotiv devlerinin iflasına yol açtı. ABD’de mali kriz şeklinde başlayan kriz yapısal krizin yeni bir aşamasını işaretledi. Kriz bu aşamasında bir dizi iç fazdan geçerek yayıldı ve derinleşti.ABD de mali kriz şeklinde patlayan kriz, birinci faz oldu. Ardından kriz 2009 yılında Avrupa’ya sirayet etti ve krizin ikinci fazına geçildi. Avrupa’nın Akdeniz havzası borç ve bankacılık kriziyle sarsıldı. Daha sonra devletin mali krizine dönüştü.

Kıtanın Akdeniz havzası kriz senkronu içine girdi. Yunanistan iflas etti.2014 yılında kriz periferide, geç kapitalistleşen ülkelerde kendini hissettirdi. Ve krizin üçüncü evresine geçildi. Bu evreyle krizin küresel yayılımı ve derinleşmesi tamamlandı.ABD yaşadığı mali krize karşı parasal genişleme politikaları uygulamaya başladı ve kolektif kapitalist olan devlet aracılığıyla iflas eden tekellerin ve dev şirketlerin borçlarını kamuya mal etti. Küresel piyasalara parasal enjeksiyonların yapılmasının iki nedeni vardı. Birincisi krizin ihraç edilmesi, ikincisi ise tipik bir sermaye ihracıydı. Avrupa Merkez Bankası da benzer uygulamalar gerçekleştirdi. Küresel piyasalar bol ve ucuz dövizle doldu. 2007- 2014 arasında FED piyasaya 3.9 trilyon dolar sürdü. Bu dönemde Türkiye dahil gelişmekte olan piyasalar sanal bir büyüme yaşadı. Ne var ki 2014 sonunda önce FED’in parasal genişleme politikalarına son vermesi, ardından faiz artırımına girmesi bu ülkelerde yıkıcı sonuçlar yaratacak etkiler yarattı. Ve krizin yeni bir fazına geçişi işaretledi.Kriz kapitalizmin yüksek entegrasyon düzeyi ve sistemin interkonnekte yapısından dolayı merkezden periferiye, periferiden merkeze sirayet edecek özellikler taşıyor. İçinde yaşadığımız konjonktür bu dinamikleri bütünüyle açığa çıkardı.“Uzun ve büyük durgunluk” şeklinde seyreden kriz, derinleşerek sürüyor. Parasal genişleme ve düşük faiz politikaları krizi engelleyecek bir özelliğe sahip olmadı. Olması da mümkün değildi. Özünde palyatif önlemler olarak kaldı ve krizin etkisini azaltacak tampon işlevi gördü.Kriz şiddetlenerek, derinleşiyor. Yıkıcı finansal köpük 2007 öncesi boyutlara ulaştı. “Büyük durgunluk” devam ediyor.

Küresel boyutta dünya ekonomisinin taşıyıcı güçleri olan ABD,AB ve Çin bu özelliklerini kaybettiler. ABD her ne kadar ekonomik bir toparlanma içine girse de istikrar vaad etmiyor. AB’de resesyon devam ediyor ve ekonomik problemler sürüyor.Çin’in ekonomik büyümesi yavaşladı. Çin’in borç yükü arttı ve finansal balon şişmeye başladı. Çevre ülkeler borç krizi riskiyle karşı karşıya… Türkiye gibi “gelişmekte olan piyasalar” diye tanımlanan ülkeler çoklu ekonomik kırılganlıkla riskiyle karşı karşıya. Son iki yılda çok yüksek oranda sermaye bu ülkeleri terk etti. Sermaye hareketleri 2014 sonrası çevreden merkeze doğru radikal bir şekilde yöneldi.Finansal köpük 2007’deki mali krizin patlamasına neden olan rakamın iki katına ulaştı. Türev ve spekülatif piyasaların hacmi 2015 rakamlarına göre 1.5 katrilyon dolar olarak gerçekleşti.Küresel gayrisafi hasıla ise 70-75 trilyon civarında seyretti. 2016’da türev ve spekülatif piyasaların hacmi daha da yükseldi. 2007 yılında türev piyasaların hacmi 800 ile 1000 trilyon dolardı ve dünya gayrisafi hasılası ise aşağı yukarı 50-55 trilyon dolardı. Kriz bu koşullarda patladı. Spekülatif piyasaların hacmi olağanüstü boyuta yükselmiş durumda. Yeni bir finansal krizin doğması için bütün koşullar hazır.

JEOPOLİTİK SONUÇLAR

Yapısal kriz yıkıcı ekonomik sonuçları yanında küresel jeopolitikte büyük sarsıntılara neden oldu. Yapısal krizin en temel karakteristik özelliği olan emperyal özneler arası hegemonya“savaşı” son 10 yıllık kesitte yoğunlaştı. Ortadoğu küresel jeopolitiğin odak coğrafyasına dönüştü.Ortadoğu sürekli savaş merkezi haline geldi. İç savaşlar, sürekli savaşı besleyen içerikte gelişti. Ortadoğu bir kaynak savaşları alanına dönüştü. Bölge, emperyalist güçlerin hegemonya savaşların laboratuvarı işlevi görüyor. Bir anlamda Ortadoğu’da III. Dünya savaşı yaşanıyor. Tüm küresel, bölgesel ve yerel güç odakları cephenin içinde. Bu büyük küresel anafor olağanüstü fay hatları yaratarak emperyalist-kapitalist sistemi sarsıyor.Ortadoğu, yaşanan alt üst oluşa, yıkım ve talana ve katastrofa rağmen hegemonik güçlerin Asya Pasifikte’ki büyük kapışmasının ön cephesi işlevi görüyor. ABD, Çin’i batıdan ve pasifikten, Rusya’yı güneyden kuşatmanın hesaplarını Ortadoğu’dan yapıyor. Ön cephe savaşın seyrini belirleyecek. Her güç konsantre ve çok boyutlu hamlelerle etkisini yaymaya çalışıyor.Rusya sınırlarını Suriye’den başlatarak buna karşılık veriyor. Çin küresel düzeyde yeni ekonomik ve nüfuz alanları yaratarak hegemon bir güç olduğunu gösteriyor. AB Almanya merkezli bir militarize güç olarak hızla sürece dahil oluyor. Kriz kaynak savaşlarını tetikliyor. Her zaman olduğu gibi savaş ya da sürekli savaş krizlere karşı finans kapitalin ürettiği en önemli çözüm aracı oluyor. 21. Yüzyılda kriz ve savaş diyalektiği Ortadoğu’da somut biçim alıyor.Krizin en temel özelliklerinden bir diğeri ise yukarıda belirttiğimiz gibi sınıfsal antagonizmanın ve toplumsal çelişkilerin şiddetlenmesidir.

Bu süreç devrimin imkanını yarattığı gibi karşı devrimin mayalanmasını hızlandırır. 2007 sonrasında küresel düzeyde sınıfsal antagonizma şiddetlendi ve yoğunlaştı. Dünya çapında büyük toplumsal hareketler yaşandı. Aynı şekilde karşı devrimci dalga yükseldi. Bu gelişmeler ne tesadüfi bir durum, ne de bir sapmanın ifadesidir. Sınıflar mücadelesinin somut sonuçları ve somut yansımalarıdır.Özellikle 2009’da Avrupa’nın krizin odak coğrafyası olmasıyla birlikte kıta sınıf ve kitle hareketleriyle sarsıldı. Yunanistan kitle hareketlerinin merkezi oldu. Ülke bir kaç yıl içinde 68 büyük sektörel greve ve 29 genel greve tanıklık etti. Genel grev ve büyük kitle hareketleri senkronize bir şekilde İtalya, Fransa, İspanya ve Portekiz’i sardı. Merkez ülkeler de bu dalgadan etkilendi.2011 yılında Tunus ve Mısır ayağa kalktı. Arap halklarının ayaklanması aşağıdan devrim olasılığını güncelleştirdi. Bu olasılığa karşı bir karşı devrim taktiği olan restorasyon adımları atıldı. Mısır’da önce Müslüman Kardeşler iktidara taşındı, ardından restorasyonun restorasyonu olarak Sisi liderliğinde askeri darbe gerçekleşti. Böylece kitle hareketi bastırılmaya çalışıldı. Tunus’ta da benzer gelişme yaşandı. Önce Ennahda hareketi iktidara taşındı. Ardından seçimler sonucu eski rejimin kadrolarının yer aldığı parti iktidara geldi.2012’de Rojava’da heterodoks karakterli devrim gerçekleşti. 2013 Gezi Ayaklanması bu sürecin bir devamı ve zirvesi oldu. Ve yaşananlar olağanüstü momentumun dışa vurumu oldu.

Kitlelerin enerjisini kristalize edecek bir devrimci öznenin olmayışı yükselen dalganın geri çekilişine yol açtı.Her yapısal krizde bazı coğrafyaların çelişkilerin odak alanına dönüşmesi gibi yaşadığımız krizin odak coğrafyası da Avrupa’nın güneyini, Kuzey Afrika ve Doğu Akdenizi,Mezopotamya ve Anadolu’yu içine alan Akdeniz havzasıdır. Bu coğrafya artık isyan ve devrimlerin coğrafyasına dönüşmektedir.Diğer yandan kriz ve sonuçları karşı devrimin küresel düzeyde mayalanmasına yol açmaktadır. Önce Avrupa’nın genelinde neo-faşist hareketin gelişmesiyle kendini dışa vuran bu durum, yeni süreçte derinleşmektedir. Faşist dalganın yükselişi tek tek vakadan öte artık zamanın ruhuna dönüşüyor. Avrupa çapında neo-faşist, sağ popülist partiler ikinci, üçüncü parti konumuna yükseldi.Bu yeni faşist dalga klasik faşizmden farklı biçimde gelişiyor. Özellikle kültürel ırkçılık dalganın ruhunu belirliyor. Seksizm, kadın düşmanlığı, maskülizm, zenofobi, homofobi,elitizm, sistematik diskriminasyon, İslamafobi, anti-semitizm, rafine ırkçılık sansasyonal atraksiyonlar yeni faşizmin ideolojik yönelimlerini belirliyor. Pratik adımlar da bu eksende atılıyor.Neo-liberal yıkım politikaları ve krizin yıkıcı etkileri Avrupa çapında toplumsal eşitsizliği ve polarizasyonu keskinleştirdi. Bu süreç bir yanıyla da klasik burjuva/merkez partilerin işlevsizleşmesine ve çöküşüne neden oldu.Aynı koşullar farklı sınıf ve tabakaların dekadansına yol açtı. Faşizm bir başka manada şiddetli bir dekandansın ürünü ve dekadansın yaratıcısıdır.Sosyal yıkım programlarının somut yansıması orta sınıf diye tanımlanan kesimlerin hızla çökmesi oldu. Küçük burjuvazi mülksüzleşme süreci girdi. Küçük burjuvaziyi mülksüzleşme ve aynı anlama gelen proleterleşme korkusu sardı. İşsizlik yaygınlaştı. Yoksulluk kronikleşti.Aristokrat işçi sınıfı konumunda kesimler ayrıcalıklarını kaybetmeye başladı. Umutsuzluk,toplumsal kaygı ve kollektif korku yayıldı.

Bu koşullar kıta ölçeğinde faşizmin mayalanma zeminlerini yarattı. Çünkü faşizm ontolojisini korku ve ölümün içinde kurar. Korkuyu örgütler ve korkudan beslenir.Kıta ölçüsünde yükselen faşist dalga her ülkenin özgünlüğüne bağlı bir gelişim gösteriyor.Demogoji ve propaganda “sanatını” son derece iyi kullanan faşist hareketler kapitalizm karşıtı ve sosyal devleti çağrıştıran argümantasyonlar da kullanabiliyor. Kıtada faşizm gündelik hayata, edaya, tavıra, duyguya, ruha sirayet ediyor. Yavaş ve soğukkanlı bir şekilde “küçük adamın ve kadınların” ruhunda biçimleniyor. Ve kök salıyor. Ve bir kitle ruhu haline gelerek parlamento ve sokakta vücut buluyor. Faşist hareketler bugün açısından bir sokak gücü değilse de doğası gereği reaksiyonel bir harekettir. Ve hızla dönüşebilme kabiliyetine sahiptir.Kapitalist devlet, gizli servisler ve farklı sermaye fraksiyonlarıyla ilişkilenmeleri ve organikliği düşünüldüğünde faşist hareketlerin kapitalizmin öz evladı olduğu görülebilir.Finans kapital için aktüel olarak rezerv bir örgütlenme olan faşist hareketler önümüzdeki dönem tercih haline gelebilir.Faşizm Yaşayan Metafiziktir.

Dönemin ekonomi politiği, kriz ve savaş diyalektiği üzerinden biçimlenecek. Bölgesel savaşların yaygınlaşacağı, coğrafyaların sürekli savaş haline dönüşeceği ve yeni nesil savaş konsepti olarak kent savaşlarının artacağı bir yüksek konjonktür içine girdik. Küresel silahlanmanın geldiği boyut bunun somut göstergesi. Dünyadaki silah satışı ve alımları önümüzdeki dönemin savaşlarının şiddetini ve alanlarını işaretliyor.Ekonomik alanlar ve nüfuz alanları üzerine rekabetin şiddetleneceği ve savaşların yaygınlaşacağı bir dönemin içindeyiz. Post neo-liberal adı da verilen bu dönemde faşist dalga küresel düzeyde yükseliyor.Total devlet yani faşist devletin inşası yönünde gelişmeler dikkat çekiyor. Ekonomik zorla diğer bir deyişle ekonominin devlet himayesinde olmasıyla faşizm arasında geçişkenlik son derece yüksektir. Ayrıca küresel düzeyde yükselen faşist dalganın tüm değerler sisteminde;ideolojik, kültürel, etik ve felsefi düzeyde gelişen aşınmayla birleştiği gözardı edilmemelidir.Faşizmin yaşayan ve hızla nüfuz edici bir metafizik olduğu unutulmamalıdır.Faşizm total devlet olduğu kadar, karşı devrimi ideolojik-kültürel, etik ve felsefi düzeyde üreten bir finans kapital diktatörlüğüdür…´´

Devrimci Proletarya´´yı temsilen Ver.di Sendikası Taşeron işçilerin örgütlenme Kolu olan Fachbereich 13 Berlin Yönetim Kurulu üyesi Nazife Kaya ´sunumunda özet olarak;´´..içinden geçtiğimiz yapısal kriz çok yönlü bir kriz olarak, burjuva demokrasisinde de derin bir krize yol açtı. AB ülkelerinde gerici,ulusalci,ırkçı, faşist Partiler Parlamentolarda 1.-2. Parti sıralarına güçlü bir kitle tabanı desteği üzerinde yükseliyor. Küresel sermayenin kar hırsının ihtiyaç duydugu; istihdam politikaları,sosyal yıkım,bölgesel savaşlar ve bunların yol açtığı zorunlu göç dalgaları.Küresel sermayenin kar hırsının ihtiyaç duydugu TTIP,CETA,TISA gibi stratejik saldırı programlarının doğuraca sonuçlar.Zenginlik ile yoksulluk arasındaki makasın gittikçe açılması,orta sınıfın konum kaybından kapitalizmi sorumlu görmek yerine, göçmenleri ve savaş mültecilerini yaşam standartlarını geriye çeken olarak görmesi,TTIP,CETA gibi Küresel sermaye icin sınırlara açan ve devasa çok uluslu şirketler karsısında yok olma,yutulma tehditi altında olan küçük orta ölçekteki sermaye grupları arasındaki çıkar çatışmaları ve gerilimlerinin yol açtığı kaos içinden çözüm olarak başvurulan geçmisin klasik güçlü ulus devlet varlıgına duyulan özlem ve ulus devlet politikalarına sarılma. Trump ve Fransa da Le Pen,Hollanda da Geert Wilders,Almanya da AfD,Macaristanda Fidesz, Polonya da PiS,Avusturya da sağ polpülist FPÖ gibi ulusalcı,yabancı düsmanı,ırkcı, faşist Başkan,Başkan adayı ya da parti ve parti sözcülerinin hepsinin ortak söylemi; Ulus devletin ve´´ milli´´ sermayenin güçlendirilmesi,sınırların girişlerin göçmenlere kapatılması,duvarların örülmesi, göçmen yasalarının zorlastırılması,AB den çıkılması,güvenlik önlemlerinin arttırılması vb. Tüm bunlar elbette ki işci sınıfı içersindeki çok yönlü bölünmeye, karşılıklı düşmanlık ve rekabet ile sermaye karşısında örgütsüz,güçsüz ve zayıf kalmaya yolaçıyor.

Göçmen işciler olarak bulunduğumuz ülkelerde dezavantajlı gruplar kategorisinda olmamız yani, dil bilmemek, hak hukuk bilgisine sahip olmamak,oturum,vize vatandaşlık vb. pozisyonların yoksunluğu ve belirsizliğinin yarattığı güvencesizlik, esnek çalışmanın güvencesizleştiriciliği, hem sosyal yardım kasalarından faydalanmak, hem de çok düşük saat ücretleri ile sendikasız sözleşmesiz kaçak çalışmak, toplaminda yerli işçi sınıfının işveren karşısında pazarlık gücünü zayıflatıyor. Göçmen işçinin ucuz işgücü emegin degerini daha da aşağı çekiyor. Bu tür etkenler karşılıklı bölünmeyi derinleştiren, ırkçı faşizan söylemlerin benimsenmesini kolaylaştıran objektif bir durum. Göçmen işcilerin sınıf bilinci,sendikal mücadele ve enternasyonal mücadelenin odagında yer almasının önemini ve örgütlenmesi kaçınılmazdır. Irkçılığın, yabancı düşmanlığının, faşist partilerin kitle desteğinin engellemenin yolu, maalesef ki bu tarihsel kesitte ´´yerli ve göçmen´´ olarak ayrımlanmış olan işci sınıfının birlikte ve bütünsel örgütlenmesidir,ama göçmen işçiler olarak bizlerin mücadale ve örgütlenmedeki geri duruşunu kırmak elzemdir. Eğer; öyleyse ne yapalım diye bana soracak olursanız,benim cevabım ; yerimiz belli gelin devrimci proletaryanın sosyalizm bayrağı altında geleceğimizi örelim derim, aksi durumda bu barbarlık böyle sürer gider…

Birinci bölüme bir süre ara verildikten sonra ,panele katılanların görüşleri ve sorular bölümünde ilk söz alan; Demir Kücükaydın, konuyla ilgili görüşlerini özetledi;´´… Birinci ve İkinci Dünya Savaşları ve Ulusal Kurtuluş Savaşları başta olmak üzere, son ikiyüzyıldaki savaşların neredeyse tamamının, hatta “sınıfçı” olduğunu iddia edenlerin bile çoğunun, milliyetçilik temelinde yapıldığı göz önüne alınırsa, milliyetçiliğin çok tekinsiz olduğu, insanlığı adeta bir cin gibi çarptığı, lanetiyle öldürdüğü görülür. Dünya tarihinin en kanlı yüzyılında neredeyse bütün savaşlar ulus bayraklarıyla yapılmışlardır. Ama lanet burada bitmez. Eğer Sosyalizm insanlığın ve ezilenlerin umudu idiyse sosyalist partileri, hareketleri, enternasyonalleri, devletleri her seferinde milliyetçilik çökertmiştir.”

Başka konuşmacılar Avrupa işçi sınıfı içindeki sendikal mücadele deneyimlerini, IG Metal içindeki örgütlenme örnek ve deneyimlerini paylaştılar.

Bir başka şağlık işçisi, ´´..sosyalistlerin işçi sınıfını örgütlemekten başka seçeniği yok, o da sadece Kreuzberg Cafelerinde oturup akşama kadar nostalji yaparak, ´mış´ gibi devrimcilik yaparak olmaz, işyerlerine açılacak çalışanlara ulaşacak, başka yolu yok bunun ..´´ diye konuştu.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*