Anasayfa » DÜNYA » Berlin’deki panele Kürt sorunundaki gelişmeler damgasını vurdu

Berlin’deki panele Kürt sorunundaki gelişmeler damgasını vurdu

Sınıf Teorisi dergisinin İbrahim Kaypakkaya‘nın ölümsüzleşmesinin 40. yılı çerçevesinde düzenlediği “Türkiye-Kuzey Kürdistan’da Güncel Siyasal Gelişmeler ve Görevlerimiz” paneli 12 Mayıs günü Berlin‘de yaklaşık 90 kişinin katılımıyla yapıldı. Panele Sınıf Teorisi temsilcisi, Devrimci Proletarya temsilcisi ile araştırmacı-yazar Temel Demirer konuşmacı olarak katıldılar.

Panelde ilk konuşmayı Sınıf Teorisi temsilcisi yaptı. Konuşmasında “Türkiye Cumhuriyetinde içten demokratikleşme boş bir hayaldir. Emekçiler ve ezilen uluslar ve azınlıklar açısından iyi bir gelecek beklemek boş bir hayaldir. Ezilen ulus gerçekliğinde, bugün gerçekleşen bu olaylar ortamında helalleşme, kardeşleşme oluyor diyebilir miyiz? Devrimci savaş elbette dümdüz ilerlemeyecektir. Geri çekilmeler, ateşkesler, görüşmeler olacaktır. Bunu reddetmiyoruz. Ama reddettiğimiz devrimci savaşın artık tarihte kaldığı görüşüdür. Burjuva devletlerin içsel dönüşümünü sağlama siyasetidir. Barışçıl bir entegrasyon siyasetidir. Reddettiğimiz neoliberal ideolojidir, stratejidir. Barış, hak, adalet, hak hukuk argümanlarıyla yeniden üretilen burjuva egemenliği alkışlamaktır. Ezilenler kurtuluşu devrimci savaşla kazandılar. Başka bir yol yok. Kürt ulusal hareketi karşısında tavrımız dün de açıktı, bugün de açıktır. Biz Kürt devrimci savaşının meşru, demokratik bir savaş olarak görüyoruz. Biz Kürtlerin hakları temelinde görüşmeler siyaseti yürütmesine karşı değiliz. Biz bu kazanımların burjuva pazarlık masalarında dejenere edilmesi tehlikesine dikkat çekiyoruz. Türk egemenleri şimdi Güney Kürdistan’da Rojava ile kuşatılmışken, içerde devrimci savaşın basıncı altında sıkışmışken, eski statükonun yerine yeni bir konseptle devreye giriyorlar. Bunun mahiyeti PKK’yi silahsızlandırarak düzene entegre etmektir. Emperyalizmin hizmetinde bölgesel bir atılım yapmayı düşünüyorlar. Yayılma siyasetinin bugün dayandığı asıl şey emperyalist güdümlü ılımlı İslam siyasetidir. Kürt ulusal hareketinin en küçük demokratik taleplerini dahi destekliyoruz. Ama bugünkü çözüm planında Kürtlere anadil hakkı bile yok. Kolektif hakları tanınmıyor. Birtakım bireysel haklar… Biz tüm uluslar için tam hak eşitliği istiyoruz. İslam milletinden bahsediyorlar. Cemevleri kültür, cümbüş evleri olabilir ama inanç için camiye gelin dediler. Bu çözüm Türkiye Cumhuriyeti’nin bölgesel koşullara göre yeniden dizayn edileceğidir” görüşlerini belirtti.

Daha sonra söz alan Temel Demirer ise konuşmasında “Edward Said aydının görevi sorun çözmek değildir der. Aydının görevi sorunu tüm çıplaklığı ile ortaya koymaktır. Bunun için aydının elinde tek silah vardır: Eleştiri. Pozitif eleştiri negatif eleştiri yoktur. Eleştiri boylu boyunca bir eylemdir. Şimdi Türkiye’de yaygın bir moda başladı. ‘Bizi eleştirin ama yapıcı eleştirin’. Ne demek yapıcı eleştiri? Böyle yağma yok. Bakın bugün benim konuşacağım konuyu MİT Müsteşarı konuşuyor, Erdoğan konuşuyor. Akiller denilen sakil insanlar konuşuyor. Zübeyr Aydar diyor ki ‘Türkiyeli sosyalistler beni anlamıyor’. Bu kadar kişi konuşuyorsa Türkiyeli bir sosyalist olarak benim konuşmam Zübeyr Aydar’ı rahatsız etmemeli. Ben Abdullah Öcalan’ın kimi görüşlerine evet derim kimi görüşlerine hayır derim. Kimileri Öcalan’ın görüşlerine a’dan z’ye katılır. Ben onlardan değilim. Öcalan hapishanede yazdığı Kürdistan Devrim Manifestosu’nda “Marksist-Leninist-Stalinist ilkelerin beni dogmatik yaptığını kavradım” diyor. Öcalan “Ulus devlet bitti” diyor. Yok, bitmedi. Marx bitti diyor, yok o da bitmedi. Dünyada büyük bir bunalım var. Burjuva iktisatçılar bile reddetmiyorlar. Bu konjonktürel bir bunalım değil. Kapitalizmin uzun dalga krizi. Şimdi üçüncü dalga krizi ile karşı karşıyayız. Bu insanlığı ya barbarlığa, ya sosyalizme götürecektir. Ortadoğu’da olup bitenler dünyadaki krizle doğrudan ilgilidir. Burada Kürtler emperyalizmin oyununa geldi diye bir şey demiyorum. Emperyalistler gündeminde Kürt sorununun Filistin sorunu gibi devrimci içeriğinden soyutlanması gibi emeller ve hesaplar var. Bunu ben söylemiyorum. Amerika’daki Stratejik Araştırmalar Enstitüsü başkanı söylüyor. Helalleşmenin birinci şartı Roboski’dir. Helalleşmek için barış dilini kullanalım diyorlar. Diğer yandan terörist başı diyorlar. Hani barış dili? Barış diyorlar. İki türlü barış olur. Birincisi bir düşman bir düşmanı ezer. Bir de iki taraf pat bir durum olur. Devlet durmadan istiyor, silahsız çıkacaksınız, şunu yapacaksınız. Bu barış süreci denilen şey İslam ve Sünni bir retoriktir. Bugün Erdoğan barış denilen şeyi İslam kardeşliği temelinde görüyor. Kürt sorunu yoktur bu ülkede diyor. Abdullah Öcalan konuşmasında Misak-ı Milli sınırlarından bahsetti. Misak-ı Milli 17 Şubat 1920 Osmanlı Meclisi Mebusan’ın son oturumunda İslam unsurlarını Türk kategorisi içerisinde niteleyerek Musul ve Kerkük’ü Osmanlı sınırları içerisinde kabul eder. Şimdi Kürtler diyorlar ki, Kürt-Türk federasyonu. Ama Misak-ı Milli’nin içerisinde İran Kürdistanı yok. Suriye Kürdistanı da yok. Kürt hareketi Türkiye ile stratejik ittifak diyor. Bizim Türkiye ile stratejik ittifakımız olmaz. Onlar bizim kanlımız. Üçüncüsü İslam bayrağı altında kardeşliği savunuyorlar. Ateistleri, Alevileri ne yapacaksınız? Bu bayrak Kürtlere zulümden başka bir şey getirmez. Ben AKP’ye güvenmiyorum. Akil adamlar içerisinde sadece liberaller yok, sadece AKP yalakaları yok. Uluslararası savunma danışmanı, özel ordu kurucusu Altan Tanrıverdi de akil adamlar içerisinde. Yemen’e silah gönderen adam. Mısır’da Müslüman Kardeşler örgütünün polis teşkilatını örgütleyen adam. Ben Kürtler silah bırakır bırakmaz karışmam. Kürtler bana güvenip eline silah almadı. Çekilir çekilmez karışmam. Ama kimse bana devrimci şiddetin çağı bitti diye masal anlatmasın” dedi.

Devrimci Proletarya temsilcisi ise konuşmasına Reyhanlı’daki patlamalara değinerek başladı ve “Türkiye’nin içerisindeki ve bölgedeki her sorun artık birbirine bağlı hale geldi. Reyhanlı’da patlayan bombalar Türkiye burjuvazisi ve Türkiye devletinin izlediği bölgesel güç olma stratejisinin, yayılma politikasının hangi sonuçlara yol açacağını, emekçi sınıfları ne gibi sonuçlarla karşı karşıya bırakacağını gösteriyor. Kürt sorunu çerçevesinde Türkiye’de süren mücadele bölgesel bir sorun haline geldi ve artık onun bir parçası olarak değerlendirilmesi gerekiyor” dedi.

Devrimci Proletarya temsilcisi devleti ve Kürt ulusal hareketini masaya oturtan nedenleri belirttikten sonra politikaların iki taraflı olarak değiştirildiğini açıkladı. “Ateşkes sürecinde ortaya çıkan AKP’nin, CHP’nin ve BDP’nin anayasa konusunda getirdikleri önerilere de bakıldığında AKP önerisinde açık bir şekilde sadece Türk ulusu belirtiliyor. CHP önerisinde Türk ulusu ve Türkiye ahalisi deniliyor. BDP önerisinde Türkiye halkı ve bölgesel meclis deniliyor. Yani ateşkes ve çözüm süreci olarak adlandırılan süreçte getirilen önerilerde BDP’nin anayasa önerisi de dahil, anayasada Kürtlerin adı yok. Bu ise ulusal sorunun tam hak eşitliğine dayalı devrimci demokratik çözümü olmayıp neoliberal burjuva demokratik çözümüdür. Kürt hareketi bu çözüm sürecine gelirken Ortadoğu’da emperyalist güçler ve bölge devletleri arasındaki keskinleşen kamplaşmada bir seçim yapmak durumunda kalmıştır. ABD, AB, Türkiye, İsrail hattı içerisinde bir mevzilenmeye, tercihe doğru geçiş yapılmıştır. Kuşkusuz bu, önümüzdeki dönemde Ortadoğu’daki gelişmeler içerisinde Kürtlerin nasıl bir siyasal aktör olarak rol oynayacağını göstermektedir. Bu politikaların AKP ya da soyut bir devlet politikası olduğu genel yanılsaması var. Bunlar AKP ya da soyut bir devlet politikası değil tekelci burjuvazinin bütün kesimlerinin hatta tekelci olmayan burjuva kesimlerin ortak politikasıdır. Akil insanlar heyetlerinde sadece AKP yandaşları değil bütün kapitalist burjuva örgütlerin temsilcileri yer almaktadır. Burjuvazinin laik kesimleri de, dinci kesimleri de neoliberal aydınlarıyla birlikte yer almaktadır. Bugün de iki taraflı olarak bir süreç yönetimi gerçekleştirilmektedir. Bunun bir ayağını iki tarafın birbirine karşılıklı olarak güven vermesi, diğer ayağını Kürtlerde var olan hassasiyetlerin pasifize edilmesi oluşturuyor. Kürtlerde AKP’ye karşı var olan güvensizlik, somut ve tanımlı kazanımlar elde edilmeden sınır dışına çıkma ve silahların bırakılacağının açıklanması, demokratik özerklikten de vazgeçilmesine oluşan tepki kontrol altına alınarak yönetiliyor.

Görüşmelerin terörü bitirmek ve PKK’ye silahı bıraktırmak amacıyla yapıldığı, bir anlaşma olmadığı ve hiçbir tavizin verilmediği, anayasada Türklük tanımından da vazgeçilmediği AKP tarafından tekrarlanıyor. Dün MHP ile yanyana olan ve aynı faşist söylemi kullanan AKP bugün BDP ile mecliste ittifak kurarak anayasa çıkarma hazırlığındadır. Keza dün AKP’ye faşist diyen BDP de AKP ile ortak bir anayasa çıkarma görüşündedir. Geliştirilen yeni ittifak politikalarıyla süreç dışına itilen Alevilerde oluşan tepki onarılmaya çalışılırken, eyalet sistemi karşılığında başkanlığın kabulü yönünde bir anlaşmanın olmadığı Kürtler tarafından söyleniyor. 
Şunu da belirtmek gerekir ki, hem bölgesel ittifaklar Kürt hareketi açısından değişmeye başlarken hem ülke içerisinde AKP ile ittifak geliştirilirken, kendisini sınıfçı, ezilenci halkçı olduğunu, emperyalizme karşı olduğunu söyleyen HDK içerisindeki çeşitli yapılar yeni durum içerisinde de Kürt siyasetine yedeklenme dışında bir politika geliştirmiyorlar. En gelişmiş haliyle demokratik özerkliği de içerecek olsa bu politikalar hangi sınıfın yararınadır? Kendini Marksist olarak nitelemekle birlikte bu politikaların hangi sınıfın yararına olduğu konusu üzerinde durulmuyor. Bu çözüm, bölge düzeyinde değerlendirdiğimizde emperyalist kapitalizmin Ortadoğu’yu neoliberal kapitalist temelde yeniden yapılandırmasının bir parçası ve devamıdır. Türk tekelci burjuvazisinin bölgesel düzeyde ekonomik olarak büyüme, ABD ve AB emperyalistleri ile birlikte siyasal ve askeri olarak etkin bölgesel güç olarak rol oynama politikası çerçevesindedir. Bu çözümle Türk ve Kürt tekelci burjuvaları başta olmak üzere Türk ve Kürt burjuvazisi aynı tekelci kapitalist ekonomiden ve aynı devletten güç alarak bölge düzeyinde giderek artan bir etkinlik kuracaklardır. “Türkler ve Kürtler Ortadoğu’nun iki stratejik gücü” deniliyorsa, “Türkler ve Kürtlerin İslam bayrağı altında bin yıla yakın kardeşliği” deniliyorsa, “Misak-ı Milli’ye aykırı olarak parçalanmış Suriye ve Irak Arap Cumhuriyeti’ndeki halklar” deniliyorsa belli bir tarih bilgisi olanlar bu görüşlerin bölgedeki diğer uluslar, halklar ve din ve mezhepler açısından nasıl bir yıkım oluşturduğunu öngörebilirler. Sadece geçmişe dayalı olarak değil bugün de söz konusu olan ittifak politikası Türk ve Kürt burjuvazisinin bölgesel güç olma ve yayılma stratejisine hizmet edecek olan bir görüştür. Misak-ı Milli ile ilgili iki şeye vurgu yapılıyor. Birincisi Türklere, Türk şovenistlerine sınırların bölünmeyeceği güvencesi veriliyor. Musul ve Kerkük’le de Türk burjuvazisinin iştahı kabartılıyor. Kürt sorununun bölgeselleşmesi ve Hatay’da gerçekleşen son saldırı ile birlikte değerlendirdiğimizde karşılarına çok net bir biçimde işçilerin birliği ve halkların kardeşliği siyasetini çıkarmalıyız. İşçilerin birliği, işçi sınıfı içerisinde şovenizme ve her türden milliyetçiliğe karşı mücadele edilmesiyle, Türk ve Kürt işçilerin birlikte ve ayrı ayrı, kendi burjuvalarına karşı mücadele etmeleriyle gerçekleşir. Bu sadece Türkiye, sadece Ortadoğu değil başta Akdeniz hattı olmak üzere Avrupa’yı da kapsayan bir mücadele olmalıdır. Keza işçilerin birliği ve halkların kardeşliği bölgede emperyalist güçler ve bölge gerici devletleri arasında ortaya çıkan yeni stratejik ittifakların birinin ya da diğerinin yanında saf tutmamak anlamına gelir. Ulusal, dinsel, mezhepsel boğazlaşmalar üzerinden hegemonya kurulmak istenmektedir. ABD, Avrupa emperyalistlerinin ve bölgesel güç olma peşindeki Türkiye ve İsrail’in yanında mevzilenilmesine, bölgesel güç olma stratejisinin Sünni İslam politikası olarak geliştirilmesine karşı mücadele edilmelidir. Aynı zamanda Rusya, İran, Suriye eksenli Şii hilali politikasına karşı çıkılmalı, her ikisine de halklar cephesinden bir karşı duruş örgütlenmelidir. Birinin yanında diğerinin karşısında olmak halklar arasında daha derin çatışmalara ve bölünmelere yol açar. Sorunun demokratik düzeydeki çözümünü dahi olanaksız hale getirir.

Sorular kısmında sürecin ucunun açık olduğu, PKK’nin silah bırakmadığı ve bunun nereden çıkartıldığı, PKK’nin mücadele ettiği, buradaysa sadece eleştiri yapıldığı, kesin cümleler kurulmadığı, PKK’nin Kürt yoksullarının özgürlük hareketi olduğu gibi görüşler bazı HDK’lılar ve Kürt hareketi içerisinde yer almış olanlar tarafından belirtildi. Avrupa’daki işçi hareketleri ve greve çıkacak metal işçileri ile bağlantı kurulmasının neden düşünülmediği soruldu. Bir soruda ise “Türkiye devrimci hareketinin, Kürt hareketinin, Alevilerin bu süreci kendi dümen suyuna sokmalarına izin vermemesi gerekiyor. Sokak dilini kullanmalıyız. Kürt hareketinden vaz mı geçiyoruz? Türkiye’de korkunç bir emek sömürüsü var, iş cinayetleri var. İkisi arasında köprüyü kurabiliriz. Bu süreci tersine çevirebiliriz. Barışı sağlamak için de, helalleşmek üzerine bir şey kurulamaz” denildi. Devrimci Proletarya temsilcisine Kürt burjuvazisi ile kimleri kastettiği soruldu.

Buna yanıt olarak, “Kürt ulusal hareketini desteklememizin iki temel kriteri vardır. Birincisi emperyalist kapitalizme darbe vurma kriteri. Desteklemek farklı düzeylerde olabilir. İkincisi ulusal hareket Kuzey Kürdistan’da komünist ve işçi hareketine karşı demokratik bir tutum takınıyor mu, takınmıyor mu? Diğer yandan bugünkü çözümün, ulusal sorunda giderek ulusları da ortadan kaldıracak olan tam hak eşitliğini gerçekleştiren bir çözüm olmadığı noktasından eleştiriyoruz. 30 yıllık mücadeleyle bugün ulaştığı düzeyde elde edebileceği kazanımların gerisinde bir çözümü kabul etmesini eleştiriyoruz. Kuzey Kürdistanda hızlanan kapitalist gelişimle birlikte Kürt burjuvazisinin ve Kürt tekelci burjuvazisinin de gelişimini görüyoruz. Örneğin Kadooğlu. Kadooğlu birkaç sektörde faaliyet yürütüyor. Kadoil isimli 300 şubesi olan bir petrol dağıtım ağına sahip. Ve bunu 500’e çıkarmayı düşünüyor. (TÜSİAD’ın son yönetimine yedek üye olarak girdi.) İsterseniz patronlar.com sitesine bakabilirsiniz. Orada eski aşiretler ve büyük aileler şimdi holding oldu başlığı altında şunlar sıralanıyor: Köseki aşireti – İlhanlar şirketler grubu, gıda; Amerekan aşireti – Karaboğa şirketler grubu, gıda, enerji, inşaat; Habizbini aşireti -Bozoğulları şirketler grubu, turizm, inşaat, akaryakıt; Nasıroğulları aşireti -Fernas Holding, enerji, inşaat; Odabaşı aşireti -Odabaşı-Bal grubu, otomotiv, inşaat, gıda; Raman aşireti -Özdemirler şirketler grubu, akaryakıt, inşaat. Ayrıca Kürt ulusal hareketi ile de bağlantılı biçimde geçtiğimiz günlerde Demokratik İşverenler Girişimi de Diyarbakır Sanayi ve Ticaret Odası’na doğrudan kendi adaylarını açıkladılar. Celalettin Birtane. Filiz Bedirhanoğlu. Eşi de GÜNSİAD başkanı Şahismail Bedirhanoğlu.

Eleştirilerimizi duygularımız ya da öznel düşüncelerle değil bizzat Öcalan başta olmak üzere ulusal hareketin son dönemde ileri sürdüğü düşünceler üzerinden gerçekleştiriyoruz. Karşı görüşler, eleştiriler ifade edilecekse bunların açıklanması ve değerlendirmesi üzerinden olmalıdır. 5 ay öncesine kadar “AKP faşist”ti. Kürt hareketi ile birlikte AKP “faşist” olarak nitelendiriliyordu. Bugün Kürt hareketi tarafından “AKP faşist” şeklinde bir görüş belirtilmiyor. HDK’nın diğer bileşenlerinde ise buna karşı bir değerlendirme yok. Buradaki herkes kendisini Marksist olarak, proletaryanın temsilcileri olarak tanımlıyor. Ama ortaya çıkan süreç ve bunun sonuçlarının işçi sınıfı açısından neye yol açacağına dair görüş belirtilmiyor. Demokratik çözümün biçimi ne olacak sınırları içerisinde kalınıyor.

Önümüzdeki dönemde Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da kapitalist gelişim hız kazanacak, emek sömürüsü yoğunlaşıyor. Batman gibi şehirlerde tekstil-konfeksiyonda 13 saat çalışılıyor. Taşeronluk sistemi yaygındır ve bölgesel asgari ücret uygulanmaktadır. Bizim sorunumuz sadece Türk burjuvazisine karşı değil, Kürt burjuvalara karşı da işçi sınıfının mücadelesinin örgütlenmesidir. Kürt işçilerin Kürt burjuvalarla çıkarlarının bir ve aynı olmadığını göstermektir. Çatışma ortamının sona ermesiyle her ulusun iki ulus olduğu gerçeği daha açık bir şekilde ortaya çıkacaktır. Sadece Türkiye’de değil Kürdistan’da da önümüzdeki devrimci adım sosyalist devrimdir” denildi.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*