Anasayfa » GENÇLİK » Berkin eylemleri ve sonrası

Berkin eylemleri ve sonrası

Berkin’in 1. ölüm yıldönümü, anma ve eylemleri nedeniyle, “sitemizde 15 Mart 2014’te yayınlanmış olan “Berkin eylemleri ve sonrası: Gelişmelerin yönü” başlıklı yazımızı yeniden yayınlıyoruz. Berkin mücadelemizde büyüyecek…

Türkiye’nin kritik bir tarihsel dönemeçten geçtiğini bir çok kez vurguladık. Siyasal-toplumsal tıkanma ve bunalım, güç mücadeleleri ve sarsıntılar, toplumsal gerilimin yükselişi çok belirgin. Yalnızca son 9 ayda gerçekleşen büyük çaplı toplumsal-siyasal sarsıntılar; Haziran Direnişi, 17 Aralık devlet krizi, Berkin eylemleri dalgası… Tarihin toplumsal-siyasal mücadeleler tarihi olarak nasıl bir yoğunlaşmış ve sıçramalı gelişmeler sürecinde olduğunu gösteriyor. Seçimler yaklaştıkça gerginlik yükseliyor ve fakat seçimlerin ve temsili siyasetin hiçbir şeyin çözümü olmadığı giderek daha geniş kesimler tarafından görülüyor. Sokaklar uğulduyor…

Toplumsal isyan ve direniş, Haziran ayında olup bitmiş bir “olay” değil. İrili ufaklı, inişli çıkışlı, parçalı ve bütünleşen, kesintili ve sıçramalı, barışçıl olan ve olmayan eylemler ve eylem dalgaları ile tarihsel yükseliş eğilimini sürdürüyor. Haziran-Temmuz’dan sonra daha sınırlı katılımlarla da olsa, kitlelerin azçok örgütlü ve öncü kesimleri tarafından, bir çoğu kaçınılmaz olarak yasaklı kent meydanlarına da yönelen kitle eylemleriyle sokak inisiyatif ve meşruluğu korundu ve açık tutuldu. Fakat ondan da önce, Haziran Direnişini ortaya çıkartan siyasal-toplumsal kriz ve karşıtlaşma koşulların varlığını durmaksızın yeni boyutlar kazanarak ve derinleşerek sürdüğünü görmek gerekir.

17 Aralık kriziyle, burjuva güçler arası rejim ve devlet çatışmaların öne çıkması, buna karşılık dev çaplı gasp ve yolsuzluk skandallarına karşı ilk elde büyük çaplı bir kitle eylemleri dalgasının yaşanmaması ile kafaları karışanların öncelikle görmesi gereken budur: Haziran Direnişi yenilmedi. Fakat başta Hükümet İstifa, merkezi alanların eylemlere açılması, katillerin cezalandırılması, polis despotizmine son verilmesi, rantsal dönüşüm saldırganlığının durdurulması, en temel toplumsal-bireysel hak ve özgürlükler olmak üzere, açık veya örtük hiçbir dilek ve istemi de gerçekleşmedi. Mücadele istemleri sokaklardan, meydanlardan çekilmedi, yeni yasak, baskı, sansür ve saldırılarla daha da şiddetlendi.

Büyük çaplı toplumsal-siyasal sarsıntıların ve sıçramalı gelişmeler örgüsünün ortaya çıktığı her yerde, bunun toplumsal ihtiyaçları artık karşılayamadığı gibi engeli ve bastırıcısı olan siyasal-toplumsal rejimden kaynaklandığını herkes anlar. Direniş ve isyan ilk elde büyük başarılar kazanamamış olabilir, fakat her türlü zorbaca baskı bu ihtiyaçlarla birlikte büyük çaplı direniş ve isyan dinamiklerini şiddetlendirdiğiyle kalır.

berkin_eskisehirÇocuk ve Ekmek eşittir Ölüm, bir devlet denklemidir

Çocuk ve Ekmek eşittir Ölüm! Bu ancak bir devlet denklemi olabilirdi. Devletin büyük varoluş sırrının tape değil çocuk kanıyla ifşası!

Yarattığı sarsıntı, direniş ve isyan da o ölçüde büyük oldu. Gezi, 9 ay yaşam mücadelesi veren çocuğuna sahip çıktı ve onu toplumsallaştırarak bir isyan ve direniş sembolü olarak yeniden doğurdu.
Berkin’i tıpkı Hrant Dink gibi, “vicdan” sembolü haline getirmeye çalışanlar oldu. Sahici bir insani duyarlığa sahip olanlara diyecek sözümüz yok. Fakat Berkin’in cenaze akşamı biri silahlı çatışmada, diğeri kendi attıkları gazdan ölen polis olmak üzere iki kişinin daha ölümü üzerine, hemen “aman kutuplaşmayalım, aman barışçıl ve uzlaşmacı olalım, aman Erdoğan bizi isyana itmek istiyor, oyuna gelmeyelim, tepkimizi seçimlerde gösterelim” edebiyatı yapan, bulanık, uzlaşmacı, liberal vicdancılık bize göre değil. Berkin bizim ve kitlelerin çoğunluğu için devlet despotizmine karşı bir kırmızı çizgi, bir yığınsal reddiye, bir isyan ve direniş, bir fiili sokak siyaseti ve demokrasisi inisiyatifidir.

Gezi, gence, kadına, kürde, aleviye, lgbtiye, ağaca, ormana, suya, parka, mahalleye, sosyal yaşam ve eylem alanlarına, sosyal medyaya, toplumsal-bireysel yaşam özerkliğine “Dokunma, Elini çek!” demişti. Ya çocuğa?

Çocuk, toplumsal olarak çok daha keskin bir kırmızı çizgidir. Devlet tarafından katledilen çocuklar, Turan Emeksiz, Erdal Eren, Uğur Kaymaz’lar, toplumsal bellekte en fazla iz bırakanlar, devlete şerh düşenlerdir. Küresel kapitalizmin süregiden kriz devresinde ilk büyük toplumsal isyan, Yunanistan’da 2008 yılında 15 yaşındaki Alexis’in bir sokak eyleminde polis kurşunuyla öldürülmesi üzerine çıktı. Bugün doğurganlık oranlarının hızla düşmesi, ailenin çözülme eğilimi, bireyselliğin gelişimiyle, toplumun kendini yeniden üretiminde çocuğun önemi ve sahiplenilişi de artıyor. Neoliberalizm ve devletinin gençlik gibi çocukluk mefhumunu ve çocukluğa özgü/özerk yaşam alanını işgal ve yok etmesi, çocukluğu da vahşi bir sömürü ve köleleştirme alanı haline getirmesi, buna karşı çocukları bir nebze daha özerk ve birey olarak yetiştirme istemiyle, toplumda çocuk hassasiyeti ve çocuklarını koruma çabasını da artırıyor.

Çocuk; masumiyetin, savunmasızlığın, toplumun kendini yeniden üretmesinin ve geleceğinin, gelecek umut ve beklentisinin simgesidir. Ekmek ise gündelik yaşam gailesinin, emeğin ve yoksulluğun. Devlet tarafından öldürülen çocuk, her şeyden önce, toplumun tarihsel süreklilik, kendini yeniden üretme yeteneği, güven ve gelecek duygusunda, çocuk nezdindeki kendi öz imgesinde travmatik bir sarsıntıya yol açar. Her türlü kırmızı çizginin aşılması, can damarına yapılmış bir saldırıdır. Gezi’nin öne çıkan bir dinamiği toplumsal yeniden üretim sürecindeki çelişkilerden doğmuştu. Berkin de bu mücadelenin tam kalbinde yer aldı.

Berkin’in cenazesine İstanbul’da 1.5 milyon kişi katıldı. 2 gün boyunca yüzbinlerin katıldığı eylem ve çatışmalarda, okullar, kitle ulaşım araçları, sokaklar, meydanlar, her yer Taksim, her yer Berkin, her yer direniş oldu. Bu öncelikle muazzam yığınsallaşan bir öz savunma inisiyatifi, devlet despotizm ve pervasızlığına sokaklardan çizilmiş yeni bir kırmızı çizgidir. Gezi’den itibaren, önemli bir dinamik, kitle mücadelelerin devlet iktidarına sokaklardan çekmeye çalıştığı kırmızı çizgilerin sayısı durmaksızın artıyor ve alanı genişliyor. Bu kırmızı çizgiler devletin onları aşamayacağı anlamına gelmez, ki zaten cenaze yürüyüşüne bile vahşice saldırmıştır. Fakat her aştığında, karşısında daha büyük, daha öfkeli, daha militan kitleleri, eylem dalgaları, toplumsal patlamaları bulabileceği anlamına gelir. Önemi şudur ki, devlet denen diktatörlük aygıtının pervasızlıklarını sınırlayanın temsili demokrasi ve seçim sandıkları değil, sınıfsal-toplumsal güç dengeleri ve bu dengelerde değişim olduğuna dair bir anlayış kitlelerde de gelişmeye başlamıştır.

Gezi’yle birlikte gelişen toplumsal öz savunma bilinç ve yeteneği, emeğin kolektif öz savunma bilinç ve yeteneğinin gelişimi ile birleşmelidir. Bir iş katliamı, bir işçi direnişine polis saldırısı karşısında onbinlerce, yüzbinlerce işçi fiili greve çıktığında, sokaklara döküldüğünde, bu da bir kırmızı çizgi, sınıfın kolektif eylem gücü ile ortaya koyduğu toplumsal-siyasal bir norm haline gelir. Patronları, devlet yöneticilerini işçi sınıfına, emeğe her saldırılarında bir değil iki kere düşünmek zorunda bırakır.

En önemlisi burjuvazinin sınıf diktatörlüğü devletini ehlileştirmenin tek yolunun, onu yıkmaktan geçtiğine dair sosyal devrim anlayışını yaygınlaştırma görevidir.

Ancak Berkin eylemleri dalgası, yalnız öz savunma mücadelesi ile de sınırlı değildir. Polis tarafından kasten vurulan Berkin’in 9 ay komada, eriyen bedeni ile yaşam mücadelesi, Gezi’nin dolaysız devamıydı. Her benzetme kusurludur kaydıyla; bir nevi, yakın mücadele tarihimizde siyasal tutsakların cezaevlerinde ölüm orucu ve süresiz açlık grevlerinin yarattığı etkiyi yarattı. Ve o çocuk, o çocuklar da –vuruldukları eylemlerle ilgileri olsun olmasın- o mücadele evrenindedir, o mücadelenin toplumun daha derinlerine kök salmasının ifadesidir. Artık yalnız toplumun kendinde yeniden üretiminin değil, toplumsal mücadelenin genişleyen ve derinleşen yeniden üretiminin simgesidir. O çocuk, o çocuklar için, o çocuklarla birlikte geleceği isyan ve direnişlerle, sokaklarda, okullarda, işyerlerinde, mahallelerde, her yerde mücadeleyle yeniden şekillendirme arzusunun simgesi.

Berkin eylemleri de Gezi’de olduğu gibi rejimin baskı, yasak, el koyma, dizayn etme, saldırı güç ve iradesini, direncini kırmaya dönük bir karşı saldırı inisiyatifini, bir isyan dinamiğini de içermektedir. Milyonlar için sokaklar barışçıl eylemler için meşrulaştıysa, onbinler, giderek yüzbinler için de polise meydan okuma, sokak ve barikat çatışmaları meşrulaşmıştır, mücadeleyle toplumsallaşan ve özgürleşen bir yaşam tarzı haline gelmiştir.

Gençler ve çocukların mücadeleye katılımı yaygınlaşıyor

berkin_tuzlucayir_101Berkin eylemlerinin ayırt edici bir yanı da, gençlerin ve çocukların eylemlere katılımında yeni bir yükseliş dalgasıdır.

Berkin’i yitirişimizin haberi duyulur duyulmaz, ilk büyük eylem dalgası, onunla birlikte soluk alıp veren lise ve üniversitelerde gelişti, yer yer ortaokul ve ilkokullara kadar yaygınlaştı. Okullarda Berkin için boykotlar, oturma grevleri, toplantı ve gösteriler, yol kapatıp yürüyüşler kendiliğinden yayıldı. O akşam Ankara ve Eskişehir gibi üniversite şehirlerinde merkezi eylemler yığınsallık ve öfke açısından daha bir öne çıktı. Berkin’in 1.5 milyon kişilik yürüyüşünde ise, 35 yaş altı, 25 yaş altı, 18 yaş altı gençlerin, dahası ortaokul ve ilkokul çocukların sayıları ve oranı, Gezi’dekine göre belirgin biçimde daha yüksekti. Gençlik vurgusu eskiden daha ziyade sol parti ve örgütlerin gençlik gruplarıyla sınırlıyken, üniversite, lise, ortaokul gençlerinin,semt mahalle gençlerinin, kendiliğinden bir araya gelmiş çok çeşitli gençlik çevre ve gruplarının kendi başlarına taşıdıkları Berkin resimli ve gençlik vurgulu pankart ve dövizlerin sayısı dikkat çekiciydi.

Dünyanın bir dizi ülkesinde, büyük çaplı toplumsal-sınıfsal isyan ve direniş hareketlerini, ciddi öğrenci hareketleri öncelemişti. Türkiye’de Gezi öncesi ciddi bir üniversite öğrencileri hareketi ortaya çıkmadı. Liseler daha da zayıf. Gezi’de gençler kendilerini fazlasıyla hissettirdi, ancak Gezi’nin ilk dönemlerinde öne çıkan sonra kaybolan ACAB ağları dışında kendilerini bir “gençlik” kimliği altında ifade etme gereğini pek duymadılar. Haziran Direnişi’nde, tüm ölmeyen ölülerimizin gençler olması, hele ki bardağı yeniden taşıran Berkin, gençlerde mayalanan ve kaynaşan, ortaöğretim ve mahallelere doğru da yaygınlaşan farklı bir etki de yarattı. Türkiye’de çok uzun süredir ilk kez bu kapsam ve yığınsallıkta kendiliğinden yayılan okul boykot ve eylemlerinin Berkin’le ortaya çıkması da bir gösterge. Yüzbinlerce genç tarafından en gür atılan “Berkin Elvan, 15’inde bir fidan” sloganı ise Deniz Gezmiş’e yaptığı göndermeyle bir diğer gösterge. Bazı yerlerde öğretmenleri, anne babaları, ağbi ablaları söylemeden ilkokul çocuklarının bile kendi başlarına Berkin eylemleri yapması başka bir gösterge. Berkin’in özellikle de gençler ve çocuklar tarafından böylesine sahiplenilmesi ve sembolleşmesi, yalnızca Berkin’den değil, onun, gençlerin, özellikle 18 yaş altı kesimlerin, daha fazla mücadeleye girerken, kendine yeni ve yönlendirici kolektif ilkeler, normlar, umutlar arayışıyla buluşmasından kaynaklanıyor.

Ekmek simgesi de etkin biçimde kullanıldı ve hızla yaygınlaştı. Gezi kültürü, gündelik yaşam ilişkileri ve çelişkileri üzerinden popüler siyaset simgeleri yaratmakta, böylelikle gündelik yaşam ve çelişkileri de siyasallaştırmakta gerçekten oldukça çarpıcı örnekler veriyor. Bugün işçi emekçi hareketinde bile ekmek artık pek öne çıkan bir mücadele simgesi olarak kullanılmazken, Gezi, onu ekmek almaya giderken polis tarafından vurulan çocuk üzerinden yeniden anlatılaştırdı. Günlük ekmek, ekmeğe erişim de, devlet despotizmi ve yolsuzlukları teşhir, karşıtlık ve mücadele anlamı kazandı. Bununla birlikte, daha örtük kalsa da, Berkin ile birlikte ekmek simgesinin gençler açısından daha farklı bir ergisi var. O da gençlerin genişçe bir kesiminin, işçi, kent yoksulu, orta sınıftan konum kaybı içinde olan gençlerin, giderek, kapitalizmin önlerine koyduğu ve bir dönem boyunca kendilerini büyüleyen neoliberal hedonist marka gençlik fetişizminden kopmaya başlaması, kendi çetin yaşam ve mücadele simgelerini yaratmaya başlamasıdır. Berkin kitle hareketini daha bir gençleştirirken, gençlerin ve çocukların da mücadele içinde toplumsallaşan kendi özgüllükleriyle, kendi kolektif mücadele normlarını yaratarak, kendilerini daha özgür ve bağımsız biçimde ifade etme çaba ve eğilimleri de görülüyor.

Gezi-gençlik ilişkisi üzerine epey şey yazılıp çizildi, burada yinelemeyeceğiz. Yalnız tüm toplumsal dinamikler kadar, kendi başına da ciddi bir tarihsel dönüşüm ve toplumsal dönemeçten geçmekte olan gençlerin, giderek 18 altı yaş kategorilerine de yaygınlaşıp derinleşen biçimde, mevcut siyasal-toplumsal rejim krizinin dinamiklerinden biri olduğu tespitimizi hatırlatalım. Daha da gençleşen bir Gezi kuşağı da oluşuyor, arkadan da Gezi çocukları geliyor. Önümüzdeki süreçte gençler tırmanan toplumsal-siyasal mücadelenin etkin bir bileşeni olmayı sürdürürken, daha yaygın ve yığınsal genç eylemi dalgalarını da göreceğiz.

berkin-okmeydani-AAAÇatışma kaçınılmazdır!

Berkin eylemleri, tepedeki tapeler ve kurtlu seçim sandığı çevresinde dönenen alabildiğine daraltılmış ve kokuşmuş burjuva siyaset sahnesini, bir kez daha kitlelerin sokak inisiyatifi dalgası ile sarstı. Büyük çaplı sokak eylemleri dalgasının zaten önemli bir dinamiği de, burjuva siyaset sahnesi ve seçimlerden beklentisizlikti.

Eylemlere ilk elde dar anti-Erdoğancılık ve barışçıl sınırlarda tutup seçimlere havale etme hedefiyle hayırhah bir destek verir görünen muhalif kılıklı burjuva kesim ve partileri, liberalleri panikleten bu oldu. Burjuva medya birkaç gün boyunca, “bizi kutuplaştırmak istiyorlar, kutuplaşırsak daha çok çocuğumuz, gencimiz ölecek”, “ülke öyle elektriklendi ki bir kıvılcımla her şey havaya uçabilir hale geldi”, “aman sağduyu sosyal patlama kapıda”, “12 Eylül öncesine mi dönüyoruz”, “iç savaşa mı gidiyoruz” gibi korku efektleriyle ağlayıp sızladı. Erdoğan’a kızdıklarından çok kitlelerin büyüyen öfkesi ve isyanından korktuklarından, önce yine Erdoğan’dan bir fincan “vicdan” efekti, birkaç yatıştırıcı söz dilendiler. Erdoğan’ın tutumunda tabii ki keskinleştirmek dışında bir değişiklik olmadı, olamazdı. Hemen ardından TÜSİAD, Gül, CHP, liberaller vb kitlelere dönük, organize bir “demokratik uzlaşma”, yani itfaiyecilik kampanyası başlattılar.

Henüz Gezi sürecindeki bir yazımızda, ne bu deli gömleği rejimine artık sığmaz hale gelen ve onun altında yaşamayı reddettiğini artan ölçüde sokak dalgaları ile gösteren kitleler, ne de bu çürümüş rejimin geri adım atma şansının olmadığı, dahası en basit istem ve sorunların bile onun altında çözülemeyeceğinin apaçık görüldüğü koşullarda, “Çatışma Kaçınılmazdır!” demiştik.

Nitekim TÜSİAD’ın 17 Aralık kriziyle, AB, Gül, Çiçek, CHP, liberaller ve seçimler üzerinden oluşturmaya çalıştığı “denge ve kontrol mekanizmaları” oluşturma girişimi, fiyaskoyla sonuçlandı. Ardından her şeyini burjuva tape siyaseti ve seçimlere bağlamış, ondan medet uman liberal reformistlerin de, kitlelerin ruh halindeki değişimin ve fiili sokak siyaseti yöneliminin çok gerisinde kaldığı daha bir belirginleşti. Berkin’in 1.5 milyon kişilik cenaze yürüyüşünü, ülke çapında milyonları bulan eylemleri, yüzbinleri bulan sokak savaşımlarını, “seçimlerden ve –temsili- siyasetten umudunu kesmişler partisi”, “kaybedenler partisi” diye değerlendiren AKP ideolog ve kalemşörleri bile, halen seçim, temsili demokrasi diye sayıklayan liberal reformistlerden ve parlamentarizme “kara sevdalı” soldan daha isabetli bir siyasal-toplumsal durum tespiti yapmaktadır.
“Bunlar parlamenter savaşım terim ve kavramlarının bir dönüşüme uğradığını ve karşıtlarına dönüştüğünü anlayamamışlardır. Bunlar, .. değişiklik tasarılarının sokak gösterileriyle getirildiğini, gensoruların silahlı yurttaşların saldırı eylemleriyle açıldığını ve hükümete muhalefetin, bu hükümetin kuvvet yoluyla alaşağı edilmesi ile gerçekleşeceğini kavrayamıyorlar.” (Lenin)

Bugün TÜSİAD da, neoliberal demokrasinin, yani siyasal-toplumsal kontrol mekanizmalarının son çıpalarından seçimlerin de, bırakalım “denge ve kontrolü”, öncesi ve sonrası ile yeni bir patlama etkeni haline geldiğini görerek, en tiz perdeden alarm çanlarını çalıyor: “Patlamaya hazır bu barut fıçısının üzerinde, kim, hanginiz, hangimiz, 31 Mart sabahı kendini gerçekten galip hissedebilir?” (Hürriyet, baş sayfa, 15 Mart).

Ancak TÜSİAD, Gül, CHP, BDP ve onların çevresinde öbeklenmiş liberal reformistlerin panik halindeki “demokratik uzlaşma” türünden itfaiyecilik kampanyaları, “denge ve kontrol mekanizmaları” oluşturma çabaları ne olursa olsun, şiddetlenen siyasal-toplumsal kriz ve karşıtlaşma dinamikleri, dikiş tutmayacağı gibi sistemin tüm dikişleme çabalarını sarsıp patlatarak kendi yolunu açıyor. Şu basit nedenle ki, şiddetlenen siyasal-toplumsal kriz, direniş ve isyan sürecinin özü, “en açık biçimde, sınıfların ve partilerin mücadelesinin artık belirli bir devlet düzeni içinde yer alan bir kavga karakteri taşımayıp, tersine onun sınırlarını aşmaya başlaması ve genişletmesiyle ortaya çıkar.” (Lenin)

Kim ki, tüm şiddetli siyasal-toplumsal krizlerin ortak yanı olan; kitlelerin kabından taşan hoşnutsuzluğunu, devlete ve hükümete karşı öfkesini, unutur, sessizce geçiştirir, ya da korkuyla yatıştırmaya çalışırsa, o kitleleri boyunduruk altında tutma aygıtının özürcüsü, yamacısı ve devamcısı olduğunu da gözler önüne serer.

Hükümet İstifa, hırsız ve katil devletten hesap sorma, özgürlük alanlarının açılması, kitlelerin ilk eldeki, var yok anlamaz, hiçbir çürümüş burjuva siyaset kapanına, temsili demokrasiye, seçime, kitle kontrol ve denge mekanizmasına sığmaz hale gelmiş, her zorbaca baskıyla daha şiddetlenen, her oyalama ve göz boyamacı kitle kontrol ve yatıştırma mekanizmayla ötelense de birikimini sürdüren, giderek sertleşen sokak mücadelesi istemleridir.

Hiçbir denge, kontrol, diyalog, uzlaşma mekanizması veya dilenciliği, bunu durduramaz!

dersim-catismaSınıf karşıtlığı ve antikapitalizm ekseninin zayıflığı en büyük handikapımız olmaya devam ediyor

TÜSİAD vbnin ağırlıklı kesimleri, CHP, vb Erdoğan’ın kontrollü bir şekilde indirilmesi hedefiyle, “tavşana kaç, tazıya tut” politikasını sürdürüyor. Gezi’de olduğu gibi, Berkin eylemlerine de bu sınırlar içinde kaldığı ölçüde ve aslında bu sınırlarda tutmak için kontrollü bir destek veriyor ve bir yandan da kitle hareketi üzerinde liberal bir hegemonya kurmaya çalışıyorlar. Ağırlığını işçi ve işçileşme sürecindeki kesimler oluşturduğu halde, sınıf karakterinin gelişmemişliği ve sınıf karşıtlığı ekseninin çok zayıf olması, kitle hareketinin –liberal reformistlerin de dört elle yapıştığı büyük burjuva kesimler, onların medyası ve partilerinden net bir ayrım ve ayrışmaya gidememesi, aslında “birliğimizi bozmayalım” adı altında, en çok AKP’ye işçi ve kent yoksulu tabanını konsolide etmekte yarıyor. AKP aygıtları, büyük kitle hareketini, TÜSİAD, Cemaat, küresel sermaye, CHP, MHP, aleviler, Kürtler, teröristler vb ittifakı diye lanse edip işçileri görünmez kılarken, hareket içinde sınıf karşıtlığı bir yana, büyük işçi kitlelerini görünür kılmak için bile hemen hiçbir çaba yok. Kestirmeden bir örnekle anlatırsak: Kılıçdaroğlu Berkin’i “orta halli bir ailenin çocuğu” olarak lanse ederken, AKP medyası ölen AKP’li gencin “işçi emeklisi bir babanın oğlu ve kendisinin de işçi” olduğunu manşetlerden veriyor!

DİSK ve KESK’in sembolik iş bırakmaları, Gezi’dekinden farklı değildi. Berkin’in muazzam cenaze yürüyüşünde, DİSK’in 15-20 görevlisi ve 4 sinekliği dışında sendikalardan eser yoktu, ve aslında önemli bölümünün işbıraktıkları bile epey kuşkuluydu. Sorun sendika amblemlerinin olup olmaması değil, işçilerin işçiler olarak varlıklarını eylemlerde hissettirebilmeleri! Ama tabii DİSK, KESK, TMMOB, TTB bürokrasileri, CHP, TKP vb ile birlikte Taksim Dayanışması adı altında en başa geçip kitleyi kontrol altında tutmak için ellerinden geleni esirgemediler! Neyse, sendikaları filan geçelim ama, sorunun ciddiyetini ve derinliğini gösteren asıl olgu, son dönemlerin en önemli işçi direnişini yürüten Greif işçilerinin kendi pankartlarıyla alanda olmamasıydı. İşçilerin işgali altındaki Greif’te, Berkin’in cenazesine katılım taban komitelerinde tartışıldı, ancak başarılı olunamadı. Tabandaki ve komitelerdeki muhafazakar işçilerin direnci ikna edilmedi. Greif direnişi, Berkin için yayınlanan bir mesaj ve bir grup işçinin pankartsız katılımı ile sınırlı kaldı. Greif işçileri, işgal fabrikasında -16’sı türbanlı olan- 18 kadın işçinin oluşturduğu işçi kadın komisyonunun oluşturduğu 8 Mart etkinliği ile gerçekten önemli bir adım attılar. Berkin’in muazzam cenazesine Greif işçileri pankartıyla katılmaları ise hem kendileri ve işçi sınıfı, hem de büyük kitle hareketi açısından daha büyük bir adım olacaktı.

Gezi’den bu yana vurguluyoruz; ağırlığını yeni işçi kitleleri oluşturduğu halde toplumsal isyan ve direniş hareketinin en büyük zaafı, burjuvazinin mali oligarşik sınıf diktatörlüğü, egemenliği ve hegemonyasına karşıtlığın aşırı zayıflığıdır. Solun da Gezi’deki ölmeyen ölülerimizin tamamının işçi olduğunu ısrarla vurgulamak bir yana özenle üstünü örtmesi, neoliberalizmin emeği ve işçi sınıfını görünmezleştirme politikalarıyla buluşuyor.

Berkin’in muazzam cenazesinde, özellikle de gençlerin ve çocukların en yaygın ve sık tekrarladıkları, “Hırsız vaar, katil vaar!” bağırışlarıydı. Başlarda çok seyrek de olsa, bu bağırışları daha yaşlı ve görmüş geçirmiş kesimlerin aynı nüktedanlıkla “Devlet vaar!” bağırışları tamamlıyordu. Giderek o da yaygınlaştı. Aynı şekilde kitlelerin ortalama bilinç düzeyini gösteren “Hırsız katil Erdoğan!” sloganı, devrimcilerin ve Kürtlerin olduğu yerde “katil devlet hesap verecek” sloganı ile tamamlanıyor, sonra o da yaygınlaşıyordu. Bunlar halkçı devrimci demokratizmin liberal reformist demokratizme doğru çözülürken gömmek istediği sloganlardı, yeniden canlanmaları ve kitlelerin öncü kesimlerine doğru yaygınlaşmaları önemlidir. Fakat daha önemlisi, o devlet iktidarının burjuva sınıf karakteriyle birlikte teşhir edilmesi ve hedefe konulmasıdır.

BerkinE12.03.14_ArasMargosyan10Kitlelerin en acil ve yakıcı sokak mücadelesi istemleri bile, yalnız Erdoğan-AKP Hükümeti ile değil, burjuvazinin mali oligarşik diktatörlüğü ve onun temsili demokrasisi ile de bağdaşmaz.
“Çünkü tüm krizlerin büyük önemi, gizli olanı açığa çıkarmaları, sınırlıyı, ayrıntıyı (seçimler, denge ve kontrol kampanyaları vb-bn) bir kenara itmeleri, politik moloz yığınını ortadan kaldırmaları, gerçekten yürüyen sınıf mücadelesinin gerçek saiklerini ortaya koymalarıdır.” (Lenin)

İşçi sınıfının işgal, grev, direniş dinamiğini yaygınlaştırmak ve yükseltmek, sokak isyan ve direniş dalgalarıyla bütünleştirmek, kitlelerin kabından taşmış öfke ve isyan dinamiklerini onu yine o eski kaba sokmaya çalışan itfaiyeci ve liberal hıçkırıkcılardan ayrıştırmak, uzlaşmaz sınıf karşıtlığı ekseninde toplamak ve ilerletmek için daha fazla çaba!

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*