Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Belgesel: Ninniler ağıta dönüştü!

Belgesel: Ninniler ağıta dönüştü!

Sinema yönetmeni Arin İnan Arslan, önemli bir belgesel çalışmaya imza attı. Unutulan ve yok olmaya yüz tutmuş Anadolu ninnilerini kaynak kişilerden kayda alıp belgeselini yapmak için bir tasarım oluşturdu. Nasılsa Kültür ve Turizm Bakanlığı da, projeye destek verdi.

Arslan 4 kişilik ekibiyle, 8 aylık bir çalışmayla, Dersim, Diyarbakır, Hatay, Adana, Artvin, Kars, Sivas, Mersin, Elazığ, Malatya, Trabzon ve Rize’yi gezerek, o yörelere özgü ninnileri, dinleyip kayda aldı. Türkçe, Kürtçe, Zazaca, Lazca, Hemşince, Gürcüce, Arapça ve Ermenice dillerinde, ‘Anadolu ninnileri’ adı ile belgesele çevirdi.

Dersimli yönetmen, fikrin çarpıcı bir özyaşam deneyiminden çıktığını anlatıyor:

“4 yaşında olan bir kızım var. Kızım ilk doğduğunda kolit hastalığı nedeniyle sürekli gaz sancısı çekiyordu. Gaz sancısı nedeniyle sesleri algılamakta zorluk çekiyordu. Kızımı uyutmak için ona ninni söylemek istedim. Ama hafızamda hiç ninni yoktu. Çevreme sordum herkes ya ‘Unuttuk’ ya da ‘bilmiyoruz’ dedi. Bu durum beni ninni bulmaya teşvik etti. Bir süre sonra bu konu üzerinde araştırmalar yaptım uzman kişiler ile görüştüm, ninni araştırması yapan hocalarla ile görüştüm ve en sonra da köye gittim anneme sordum. Dedim ki ‘Anne beni uyutmak için ninni söyledin mi hiç” Annem bir ninniyi hatırlıyordu. Annemin ninnisini dineleyerek çalışmaya başladım.”

“Ninni konusunda Türkiye’de en önemli kaynak kişi Amil Çelebioğlu’dur. Onun kaynaklarını inceledim ve farklı kaynaklardan araştırmalar yaptım. Bu araştırmalardan sonra karar verdim ekibi kurdum ve Anadolu yollarına düşüp, ninni için kaynak kişileri araştırmaya başladım. Ulaştıklarını kayda aldım. Kayda alırken nininin ortaya çıkış sebeplerini de araştırdım. Özellikle kaynak kişiden dinleyerek kaydettim. Eğer kaynak kişi hayata değilse kızı ya da oğlundan dinledim.”

Arslan’ın çalışması çok önemli 2 gerçeğe ışık tutuyor.

Birincisi, ninnilerin basitçe ninni olmakla kalmadığı, her ninninin toplumsal, kültürel, dahası sözkonusu yöre ve kesimlerin çoğu ezilen ulus ve azınlıklardan yoksul köylüler olduğu için siyasal ve sınıfsal bir arka planı ve tarihi olduğunu gösteriyor.

İkincisi, bu yörelerin çoğunda ninnilerin ağıta dönüşmüş olduğunu gösteriyor.

Arslan, şöyle anlatıyor:

“Biz ninniyi hep annelerin çocuklarını uyutması ya da nenelerin çocuklarını eğlendirmesi için söylenen tipik ninniler sanardık. Ama araştırmamın ilk safhasında fark ettim ki ninniler birçok yörede ağıta dönüşmüş. Özellikle Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde ninni ile ağıt aynı olmuş. Karadeniz’de görüştüğüm kaynak kişiler ‘Bizde ağıt yok. Ağıtları gidip Doğu’da öğrendik’ dedi. Sivas yöresinde ninni ile ağıt aynı algılanıyor. Yani ninni, tamamen ağıt olmuş. Bizim Dersim (Tunceli) yöresinde de aynı, ya kavuşma ya ayrılık, ya erken ölüm, ya yaşanan bir baskı ve şiddet ya da küçük yaşta çocuk kaybetme ya da kavuşmama gibi hallerden ortaya çıkmış ninnilerin tamamı.”

Evet, ninnileri bile gördükleri zulüm, yoksulluk, ayrılık, ölüm, kayıp ve yıkımlarla yoğrulmuş kır yoksulları, emekçiler, ezilenler…

Bu, emekçi halk geleneklerini bile nostaljik, mistik tüketimci haz kaynağı diye pazarlamayı iş edinmiş post-modern sanat erbabına sağlam bir tokat sayılmalı. Hepsini toplasan bir Neşat Ertaş etmez!

Anlıyor musunuz? Bu Anadolu’nun tarihidir! Onyıllar, belki yüzyıllar boyunca, kundaklı bebeciklerin dinledikleri ninnilerin ağıtlarla karışması, emdikleri ana sütünün kanla karışması gibi bir şeydir. Daha emeklemeyi, konuşmayı, sevmeyi, yaşamayı, üretmeyi öğrenmeden, ölümü, ayrılığı, acıları, ezilmeyi öğrenmesidir.

“Annenin ninni söylemesi ile anne ve bebek arasında kuvvetli bir bağ oluşur, çok özel bir melodi, özel sözlerin ve çocuk ile anneyi aynı dünyaya götürür. Kulağa işlenen ninni asla unutulmuyor. Ama günümüzde artık anneler çocuklarını uyutunca ninni okumuyor. Her şey değişti. Bu yüzden de ninniler artık neredeyse yok oldu. Sivas’ta görüştüğüm 85 yaşındaki bir baba, ‘Annemin bana söylediği o ninni sesi hala kulağımda, hala annem söylüyor, ben dinliyorum ezgisini hiç unutmadım’ dedi. 85 yıl boyunca sizi terk etmeyen bir ezgiyi düşünün, duygu dünyanıza olan etkisini düşünün en büyük sıkıntı 80 yıllık 90 yıllık o duyguların o ezgilerin kayda alınmaması tarihe not edilmemesi ve yok olup gitmesidir. Ben de bu yüzden bu çalışmayı çok önemli görüyorum.”

İstanbul’un görevinden kovulan eski büyükşehir belediye başkanı, sanki ağaç bırakmışlar gibi, “şimdiki çocuklar ağaçların ismini bilmiyor” demişti. Şimdiki bebekler de, 70 yıl sonra bile hatırlayacakları ninnilerle değil, bir ay sonra bile hatırlamayacakları piyasa şarkı-türküleri, biraz büyüdüklerinde de TV ve cep telefonu, bilgisayar oyunları ile yetişiyor. Geçmiş kuşakların bebekleri ağıtlara, şimdiki kuşakların bebekleri ise -daha kansız olmayan- piyasaya doğuyor!

Hayır, nostaljik filan değiliz. Geçmişimizinden öğreniyoruz ama geleceğe bakıyoruz. Evet kapitalizm anneyle bebeği arasındaki o “çok özel ve kuvvetli bağı” bile çözüyor ama, bir yandan da bebeğin artık yalnızca bir anne ve en fazla bir akraba çevresi tarafından yetiştirilme darlığından çıkarıyor, kapitalizmde meta dolayımlı olsa da, tüm toplumun emeğinin ürünü haline getiriyor. Yani bebeklerin artık ağıtlara da piyasa köleliliğine de değil, (kapitalizmin yıkılmasıyla gerçekleşecek olan) görülmemiş bir toplumsallaşmaya, toplumsallaşarak özgürleşmeye doğmasının koşullarını oluştuyor. Ama bu gelecek bilinci, bu tarih bilinciyle birlikte gelişir, ve bu tarih bilinci ve belleği ancak ona geleceğimizden bakarak (post-modern bir oyun-eğlence-haz piyasası olmaktan çıkartırılarak) bütün acıları, isyan ve mücadeleleri ile gerçek anlamını kazanır.

Arin İnan Arslan’ın sinematografisi üzerine bir değerlendirme ve kısa filmlerini izlemek için bkz. https://www.gazeteduvar.com.tr/sinema/2017/02/13/arin-inan-arslan-sessiz-bir-yonetmen/

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*