Anasayfa » GÜNDEM » Balyozda Yeni Perde / Ercan Akpınar

Balyozda Yeni Perde / Ercan Akpınar

Balyoz olarak isimlendirilen darbe davasında hüküm almış 200 üzerindeki general ve subay Anayasa Mahkemesi’ nin (AYM) adil yargılama yapılmadığı kararı sonucu cezaevlerinden tahliye edildi. AYM’ nin bu kararının hukuki değil siyasi bir karar olduğu çok açık. Son Anayasa refarandumuyla görev tanımı genişletilen, bireysel başvuru yolu açılan AYM Türkiye’ nin AİHM’ i olacak denmişti. Sistemin tıkandığı noktalara dönük müdahaleleri ile ‘ özgürlük’ şampiyonu ilan edilen AYM birçok demokratik talep ve başvuruyu da görmezden geldi, reddetti. O insiyatifini sadece sermaye kesimleri arasındaki uzlaşmazlıkları neoliberal burjuva demokrasisini güçlendirme, krizleri aşma yönünde kullandı. Devrimci ve kürt yurtsevenlerin yargılandığı davalarda AİHM bugüne kadar yüzlerce ‘adil yargılama yapılmamıştır’ kararı verdi. Bu kararların hiçbirinde tutsaklar serbest bırakılmadı. AYM’ nin bu kararının ardından askerlerin tahliye edilmesi konjonktürün baskılanması nedeni ile alınmış bir siyasi karardır. Buraya bir mim koyup biraz geriden toparlayarak bugüne gelelim.

Türkiye tekelci burjuvazisinin sermaye birikim düzeyini zorunladığı yeni ihtiyaçlar, emperyalizmin dünya çapında ortaya çıkan yeni durumlara paralel geliştirmek istediği konsept, bir önceki yönetim modellerine, politikaların bir yönüyle terkini zorluyordu. Revizyonist sistemin varlığı koşullarının belirleyiciliği ekseninde oluşturulmuş uluslararsı kapitalist sistemin içsel ilişkileri, her bir kapitalist ülkedeki sermaye devleti örgütlenmeleri yeni duruma uygun bir konumlanışa geçmeyi zorunladı. Türkiye’ de artık yönetemez duruma gelmiş faşist diktatörlük ne emperyalizmin istekleri doğrultusunda ne de mali oligarşinin beklentileri doğrultusunda hareket kabiliyetine sahipti. Özellikle NATO’ nun konsept değişimi kararları almasının ardından Türkiye Ordusu’ nun da bu yeniden yapılanma sürecinde siyasal sistem üzerindeki belirleyiciliği budanmaya başlandı. Faşist diktatörlüğün Türkiye’ de üzeerinde yükseldiği bir kurum olan Ordu, devletin yönetiminden tedrici bir şekilde uzaklaştırıldı. Ordu’ nun 28 Şubat darbesi aslında son bütünsel hamlesiydi. Yeni konsepte ayak direyen, iktidarını kaybetmek istemeyen Ordu’ nun 28 Şubat darbesi ne emperyalizmde nede Türkiye’ nin mali oligarşisinden yeterli desteği görebildi. 1000 yıl sürecek iddiaların aksine 2002 seçimleriyle tarihe gömüldü.

Emperyalist burjuvazinin yeni konsept dizaynı ile Türkiye tekelci burjuvazisinin sermaye birikim düzeyinin ihtiyaçları bölgesel düzeyde de kesişmekteydi. Faşist diktatörlük dar-ulusal sınırlara hapsolmuş karakteri gereği bu süreci yönetebilme becerisinden yoksundu. Faşizm hem içerde tolumsal mücadeleler, Kürt ulusal hareketi karşısında ancak katliam ve zorla ayakta kalmaya çalışırken emperyalizmden aldığı desteğe ihtiyaç duyuyordu. Bu destek çekildiği, işbirlikçiliğine son verildiği andan itibaren ise Türkiye devleti, neoliberal burjuva demokrasinine doğru çözülmeye başladı.

Sistemin yasama, yürütme ve yargı erkleri tüm kurumlarıyla birlikte bir değişim sürecine girdi. Bu değişim süreci iktidarlarını kaybedenlerin umutsuz bir direnişini de ortaya çıkardı. 28 Şubat’ ta son darbelerini yaptıklarını kavrayamayan Ordu’ nun üst düzey komutanları AKP’ yi darbeyle devirmek için birçok senaryo hazırladı. Fakat hiçbirisi ne toplumsal destek, ne Türkiye tekelci burjuvazisinin ne de ABD ve AB emperyalistlerinin desteğini bulabildi. Tüm darbe girişimleri kağıt üzerinde bir film senaryosu gibi kala kaldı. Artık geçerliliğini yitirmiş yöntemlerle farklılaşmış bir konjonktürde iktidar olma arayışları sükut-u hayale uğradı. Ordu’ nun ve faşizm yanında saf tutan yönetim kadrolarının umutsuz çırpınışları 2007 yılına kadar sürdü. 27 Nisan muhtırasıyla seyirlik bir güç gösterisine soyunmaları ironik olarak yenildiklerinin ilanı oldu. Hasmını politik arenadan tamamen silmek isteyen AKP, Ergenekon ve Balyoz darbe davalarıyla karşı atağa geçmekte gecikmedi. Düne kadar bir onbaşısına bile mahkemeye teslim etmyen Ordu’ nun Genelkurmay Başkanı’ ndan kuvvet komutanlarına kadar yüzlerce general ve subayı hapishanelere dolduruldu. Tümüne ağır cezalar verildi. Bu cezalar emekçi halka karşı işledikleri suçlardan değil, sermaye hükümetini devirmeye teşebbüs etmeleri nedeniyle verildi.

Bu andan itibaren dünün darbeci, komünist ve devrimcilerin kanını dökmüş, Kürt halkına nice katliamlar yaşatmış, faşist askeri subay ve generalleri özgürlük ve hukuk devletinden, adaletten söz etmeye başladılar! Düne kadar bu ülkenin devrimci ve yurtsevenlerine hapishaneleri reva görenler bugün özgürlükten bahsediyorlar! Faşizmin mahkemelerinde özgür bir dünya için mücadeleden başka  “suçları” olmayanları en ağır cezalara çarptıranlar bugün hukuktan söz ediyorlar! Adaletsizliğin başat olduğu bir sistemde emekçilerin kanına ekmek doğrayanlar bugün bize adaletin ne kadar yakıcı bir ihtiyaç olduğunu vaaz ediyorlar! Bu kavramlara ne kadar içten yaklaştıkları pratikleri ile ortadadır. Hapishane önlerinde adaletsizliğe maruz bırakıldıklarını anlatmaları, binlerce devrimci ve yurtsever tutsağın tecrit altında tutulduğu bir yerde mide bulandırıcıdır. Görüldüğü gibi faşizmin çözülerek tasfiyesi sonucunda ortaya çıkan neoliberal burjuva demokrasisi de karakteri gereği söz konusu olan işçi sınıfı ve Kürtler olduğunda ondan geri kalmamaktadır. Sermaye devletinin çıkarları gereği ezilen sınıf ve ulusu baskı altında tutmak için herşeyiyle, kendi karakteri ile saldırmaktan çekinmemektedir.

Peki böylesi siyasal hukuki bir sürecin ardından neden hapishanelerdeki tüm darbeci faşistler serbet bırakıldı? Darbe tehlikesi artık yok mu?…

Neoliberal burjuva demokrasisi bütün kurumları ve yönetim anlayışıyla artık Türkiye’de yerleşmiştir. Özllikle Ordu’nun darbeci dişleri söküldükten, direnişleri kırıldıktan sonra bu durum daha da görünür olmuştur. Özellikle 2013 yılında yaşanan toplumsal gelişmeler bir dönüm noktası oldu diyebiliriz. Haziran Direnişi’ yle açığa çıkan demokrasi özgürlük talep ve direnişleri darbeci çetelerin özlemini duydukarı o eski günlerin bir daha geri gelmeyeceğini, bunun hiçbir toplumsal temelinin kalmadığını (faşist İP çetesi çevresi dışında!) gösterdi. Kitleler neoliberal burjuva demokrasisini özgürlük ve gerçek demokrasi önündeki engel görüp ona aşmaya çalışırken daha geri bir noktaya yönlendirilemezdi. Umutlar burada tükendi.

AKP iktidarı açısından ise içerde ve dışarda bütün ağırlığını sünni mezhepçilik kartına kayması yönetme kabiliyetini yitirmesine, özellikle son birkaç yıldır neredeyse toplumun bütün kesimleri ile kavga eder duruma gelmesi sürdürülebilir değildi. Tansiyonu düşürmek zorunluydu. Neoliberal burjuva muhafazakarlığın karakteri gereği işçi sınıfı ve emekçilerin talebini karşılamak, sonunu ön göremeyecekleri şeyleri doğurabilirdi. Onların önüne TOMA’lar, gaz bombalarıyla polis dikildi. Kürt sorunu neoliberal çözüm parantezinde yönetilebilir bir pozisyonda umutvar durularak idare ediliyordu. Tansiyonu düşürmek için en zayıf ‘düşman’ seçildi. Hapishanelerdeki darbeciler. Bu kesimlerin artık direnişin kırıldığında dışarda olmamalarının bir zararı olmaması bir yana, bir ‘barış’ ortamı yanılsaması ortamı yaratarak üzerindeki basıncı düşürebilecekti. Zaten darbecilerle olan hukuki süreçte öncellerinden öğrendikleri tüm kirli pratiklerin sorumluluğunu da cemate yüklemişlerdi. Kendileri adaletsizliği sonlandıran olarak tebrikleri kabul edebilirlerdi. Tabi kimse onları tebrik etmeyecek; darbeci zevatlar ise eski günlerin özlemiyle yansalar da, neoliberal burjuva demokrasisinin içinden konuşmak zorunda olduklarının artık farkındalar.

CHP ve MHP’ nin Cumhurbaşkanlığı için önerdiği ‘çatı adayı’ durumu yeterince özetliyor zaten…

Sermaye kesimleri ve onların politik sözcüleri arasında uzlaşma her zaman mümkündür. AKP iktidarı içerde ve özellikle dışarda yaşadığı sıkışmadan kurtulmak için böyle bir adım atmak zorunda kalmıştır. Cemaatle giriştiği kavga nedeni ile yaşadığı kadro açığını ulusalcı kesimlerle gidermek istiyor. Cumuhurbaşkanlığı ve ardından gelecek genel seçimlerde elini güçlendirmek, iktidarını sürdürmek istiyor. Şunu biliyor ki, iktidarını yitirmesi basit bir hükümet değişimi olmayacak bunun hukuki sonuçları olacak. O her ne kadar iktidarı döneminin bütün günahlarını cemaate kötü günlere hazırlık yapsada bu akıbetten kurtulamayacak.

Görüldüğü gibi iktidar savaşı tamamen sermaye kesimleri arasında geçmektedir. Her iki kesimin, işçi sınıfına, devrimcilere, Kürtlere dönük suçları soruşturma konusu dahi yapılmıyor. İşçi sınıfı, sermaye sınıfının bir bütün olarak sınıf düşmanı olduğunu ayırdettiği, kendisi için sınıf olduğu zaman egemenlerin işlediği bütün suçları cezalandırabilecektir. İşte o zaman havaya kalkan balyozlar, olması gereken yere, neoliberal burjuva demokrasisinin kalbine inecektir. Temel mesele balyozun kimin elinde olduğudur.

Ercan Akpınar
Sincan 1 No’lu F Tipi Hapishanesi
B1- 53

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*