Anasayfa » İŞÇİ SINIFI » Arızlı’dan çadıra davet var!

Arızlı’dan çadıra davet var!

Kocaeli’ndeki depremzedelerin yerleştirildikleri konutları bırakmama; devletin ise, onları söküp sokağa atma ve konutları satma mücadelesi, halk referandumu, protesto yürüyüşleri, çadır kurma ve polisin sökmesi vb., tehdit, baskı, direniş, dayanışmayla sürüyor. En son 12 Nisan’da, devletin baskısını protesto etmek için zorla atıldıkları konut alanına yeniden protesto çadırı kurmak isteyen depremzedelere polis saldırdı; yaralananlar ve göz altına alınanlar oldu. Saldırıyı protesto ederek oturma eylemi yapan depremzedeler, bölgeyi abluka altına alan polisin tekrar tekrar saldırısına uğramalarına karşın, direnişlerini sürdürüyorlar.

Siz onu Samatya direnişindeki işçilere sorun!
17 Ağustos ’99 depreminin ardından çeşitli ülkeler yardım kampanyaları açarak, Türkiye’ye bağışta bulunmuşlardı. Bu bağışların, devlet tarafından, yeni yıkımlara kapı açarak, nice mütaahhite teşvik olarak verildiğini; o inşaatlarda taşeronun taşeronlarında sömürülen binlerce işçinin ücretlerini dahi alamadıklarını ve kimilerinin iş cinayetleri sonucunda öldüğünü; ortaya çıkan konutların, eksik malzemeyle en ucuza maledilip fahiş fiyata satıldığını, daha ilk günlerden başlayarak orası burası çatırdayıp dökülmeye başlayıp, önümüzdeki ilk depremde, yüzlerce, binlerce işçinin mezarı olacağını bilmek için, “cinali” olmaya gerek yok. Yıkılan Arızlı Köyü’nde de, Irak’ın Tüpraş’a hibe ettiği petrol satılarak, 257 lüks konut yapılmıştı. Yapılan konutların lüks olması, Saddam’ın insani bağışının devlet tarafından nereye, kimlere aktarıldığının kanıtıydı. Devletin timsah gözyaşlarıydı: Evleri yıkılan Arızlı köylülerinden bir kısmı, ilk elde bu lüks konutlara yerleştirildi; ancak koşullu olarak! Evet, devlet, malından nice canına, herşeylerini yitiren insanların bir yere yerleşmeleri için bile koşul dayatıyordu! Önce, herşeyleri enkaz altında kalan insanları sınıflandırıyordu: “Yakınlarından kimse ölmeyenler şu tarafa, bir kişi ölenler şu tarafa, iki kişi ölenler şu tarafa, üç kişi ölenler şu tarafa, …. dizilsin!” Bu ayrıştırma sonucunda, devlet, yakınlarından birden fazla kişi ölenleri yeni yapılan Arızlı konutlarına yerleştireceğini açıklıyordu; geriye kalanlar mı, “Dağılın, başka kapıya!”
Tek koşul bu muydu sanıyorsunuz? Yahu siz nerede nasıl yaşıyorsunuz? İşsiz kalıp hiç işsizlik sigortasına başvurmadınız mı; emekliliğe gün sayarken “15 yıl daha sömürül, gebermezsen gel!” denmedi mi size; Genel Sağlık Sigortası’nın “paketleri”ne hiç “katkı payı” vermediniz mi, …?
İkinci koşul, devlet tarafından lütfedilip seçilen talihli depremzedelerin, bu konutlarda en çok 5 yıl para ödemeksizin oturabileceğiydi; sonrasında ise “sepet havası”… Seçim devletten, 5 yıllık lütuf ise Kocaeli İl Özel İdaresi’ndendi. “İl Özel İdareleri”ni, sermayedarların, işçi ve emekçileri yaşam alanlarından zorla sürerek, kent rantlarını hortumlamasının idaresi olarak anlamlandırmak ilk anda sizi zorlayacaksa eğer; Samatya Hastanesi inşaatında 6 ay boyunca ücretleri dahi ödenmeksizin çalıştırılan taşeron işçilere sorun ki, size, neden İl Özel İdaresi önünde eylem yaptıklarını anlatsınlar…

“Hakem”in gözü saatinde; düdüğü ha çaldı, ha çalacak
5 yıl çabuk geçer. Arızlı yıkımından sağ kurtulup konutlara yerleştirilenler içinse, çok daha sancılı, zor, hızlı geçti; büyük çoğunluğu, geçimlik yaşantılarını ancak sürdürebiliyordu. Saatine bakıp düdüğü öttüren hakem değil, hala pek çok işçi ve emekçi tarafından, sömürücü ve eziciler ile sömürülen ve ezilenler arasındaki “maçta” hakem olarak algılanan devletti: “Zaman doldu; çıkın!” Deprem yaralarının hala sarılamamış oluşu, bölge halkının gerilimi ve toplumsal duyarlılıkla birlikte, konutlarda oturan depremzedelerin sıkı duruşu sonucunda, “hakem”, kronometresini ayarlayarak, “5 yıl intika!” demek zorunda kalacaktı! Kalacaktı ama; yeni bir koşul daha dayatacaktı: “Artık bedavacılık yok; kirayı da, giderleri de ödemek koşuluyla…!”
Arızlı “seçilmiş” depremzedelerden kimisi bu dayatmayı da sineye çekip, biraz daha soluklanmaya çalışırken; bir kısmı da reddetti.
Dayatılan koşullar ve bunların ardarda gelmesi, “depremzedelere bağışın sermayedarlara teşvike dönüştürülmesi planı”nı ortaya koyuyordu.
“Parasını öde!” diyordu devlet. Sağlık için para, emeklilik için para, eğitim için para, ulaşım için para, faturalar için para… Paran kadar sağlık, paran kadar emeklilik, paran kadar eğitim, paran kadar…. Paran varsa, sağlık satın alabilirsin, ama sadece kendin için ha! Paran varsa, eğitim satın alabilirsin; ama sadece kendin için! Paran yoksa, devlet için de yoktun! İster unutulmuş hastalıkların hortlamasıyla hastalıklardan hastalık beyen, ister kara cehaletin dipsiz kuyularında “ecüm-mecüm” diye sallan dur, ister mezarda emekli ol, ister işten eve tabanvayla git; ister suyu, elektriği, doğal gazı kesilmiş evde ruhunu kemir; …, devlet hiç iplemezdi; onun için hiç var olmamıştınki!
Kira ve giderleri öde(ye)meyenler için, “bağışı teşvike dönüştürme planı”nın öngördüğü koşulu çoğumuz tatmışızdır: “Boşalt, yoksa cop!”

Ah, araya kaynak yapanlar da vardı; bölgenin devlet bürokrasisi, bu lüks konutlara kapağı atmak için birbirini yiyordu! Depremzedeler cop zoruyla çıkartılırken, beklemekten sinir krizleri geçiren bürokratların kimbilir kimlerden yağmaladıklarıyla tıkış tıkış doldurulmuş kamyonlarla konutlara zıplıyorlardı: Emniyet müdürleri, milli eğitim müdürleri, …. Ne yani, bunca hizmetlerinin karşılığında, şu “lojmanlarda” oturmak istemeleri çok muydu!
Arızlı depremzedeler, enkaz altından “Devlet nerede!” diye haykırmış; çok geçmeden devleti, tüm görkemi, sınıfsal aidiyeti ve içiçe geçen tüm işlevleriyle kavrayarak, sınıfsal eğitimlerinde önemli bir eşiği geçmişlerdi.

Deprem bir kez yıkar
Sonrası kıyamet!
Arızlı depremzedeleri, eğitim ile pratiği bütünleştirerek, dayanışma ağlarını geliştirerek; sömürgen, yağmacı, copcu devlete karşı uzun soluklu bir mücadeleye giriştiler.
Yağmacı bürokratların konutlarına yerleşmesini engellediler; yerleşenleri giriş-çıkışlarında enseleyip protesto edip canından bezdirdiler; kimileri taşınıp kaçmak zorunda kaldı! Kocaeli’nde imza standı açarak, konutların en başından beri kendilerine hibe edildiğini vurgulayıp, referandum yaptılar ve halkın hemen tümünün desteğini aldılar. Dayanışmaya gelen kitle örgütleriyle birlikte Ankara’ya yürüdüler. Arızlı konutları alanında protesto çadırı kurdular. Cop yıktı, yine kurdular; cop yıktı, yine kurdular; cop yıktı, yine….!

“Hakem”in coplaşması yetmeyince, sermayenin devletinin repertuvarından, işçilerin hiç de yabancısı olmadığı “yeni” koşullar çıkmaya başladı. AKP milletvekilleri devreye girdi. İşte size, AKP Kocaeli milletvekili Fikri Işık’ın, depremzede işçi ve emekçilerin sınıfsal eğitiminde yararlı olan açıklaması:
Önce, törenle insan maskesi takma: “Bizim zor dönemimizde Irak hükümetinin yardımlarıyla bu konutlar yapıldı. Daha sonra dönemin hükümeti tarafından bu konutlar lüks konut olarak lojman statüsüne getirildi. Biz bu konutları artık kesinlikle lojman yapmayacağız. Depremzedeler TOKİ’nin yapacağı konutlara taşındıktan sonra biz de bu konutları Türk Kızılay’ına devredeceğiz. Kızılay’dan da bu konutları satarak, şu anda zor durumda olan Irak’a hastane yapmasını isteyeceğiz.” Alkış ne; yuha ve sloganlarla kesilip bastırılması gereken nutuk, aslında çoktan yanıtlandı. Yanıtlayanların listesi epey uzun, biz sadece birkaçını aktaralım: Emperyalist ABD’nin, Irak’ı işgale giden yolda, dünya çapında ve Türkiye’de, saldırı ve işgali protesto eden milyonlarca işçi ve emekçinin eylemleri ve bu eylemlerimizin, Türkiye işbirlikçi sermayesinin ve devletinin, saldırı ve işgale kapı açma konusunda elinin titremesini sağlayan önemli etkenlerden birini oluşturması; ikincisi, Arızlı emekçilerinin ve kendileriyle dayanışmaya, desteğe gelenlerin, o konutları yağmacı bürokratlar için yaşanmaz hale getirmesi, çoğunun paldır küldür kaçmak zorunda kalması ve tüm bu müdür sülalelerinin Kocaeli’nde yaşayan tüm işçi ve emekçilerin gözünde teşhir olmuşluğu, imzalı, eylemli tepkilere yol açmışlığı,…
Milletvekili Fikri Işık sürdürüyor… Sonra, sermaye ilişkisinin hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan “mülkiyet hakkı”: “Bu konutlarda kalan depremzedeler hiçbir şekilde hak sahibi olamazlar!” Öyle ya, sermaye toplumunda hak sahibi olmak, ancak sermaye sahibi olmakla mümkündür. Ya, işçileri sömürecek, onların birikmiş emeğinden başka bir şey olmayan fabrikaları, binaları vb. yağmalayacaksınız; ve böylece “hak sahibi” olacak; bunları mülkiyetinize geçirecek; ve böylece, “hak sahibi” olarak, daha fazla işçi sömürmek, daha fazla yağmalamak “hakkı”nı elde edeceksiniz. Ya da, “hak”mış, “hukuk”muş, “guguk”muş meselesinden tümüyle vazgeleceksiniz! Ha, diyelim bir inat vazgeçmediniz; o zaman, cop! “Sermaye mülkiyetinden başka hak tanımam!” diyen sermayenin devleti tarafından, kazanılması yüzyıllar almış, işçi sınıfının kuşaklar boyunca kolektif mücadelesinin ürünü olan haklarınız, birer birer ve toptan koparılıp alınacak!
Ardından, “böl ve yönet”: “Bu konutlarda kalanlar gibi Kocaeli’nde binlerce depremzede var!”
Nihayet final; “paran kadar konut”: “TOKİ’nin yaptığı bin 206 konuttan Arızlı ve Yuvacık konutlarında kalan depremzedelere kurasız verilecek. Elbette, uygun taksitlerle!”
Arızlı depremzedelerin bir kısmı, tüm bu dayatmalar sonucunda, TOKİ macerasına kendini bırakmaya boyun eğdi. Direnenler ise, TOKİ konutlarının fahiş taksitlerini ödeyemeyeceklerini; zaten, atıldıkları konutların kendilerinin olduğu ve kendilerine verilene kadar mücadelelerini sürdüreceklerini vurgulayarak, yollarına devam ettiler…
Bugün hala oradalar; yeniden çadır kurup protesto ediyorlar; yeniden cop, yeniden ….
Hep beraber, yeniden, güçlendirip süreklileştirerek!

Arızlı depremzedelerimiz, 10 yıldan fazla süren, hala sürmekte olan mücadelelerinde öğrendikleriyle yetinmemeliler. Direniş sürecek, dayanışma büyüyecek; ta ki, sonuç alıncaya, evlerine dönünceye dek; bu kuşkusuz. Kendilerininkine benzer koşullar dayatmacasıyla karşılayan binlerce, onbinlerce işçiye, bu mücadele içinde öğrendiklerini, tahta başında değilse de, yaşamın içinden öğretecek; mücadelemize bir soluk borusu daha açacaklar; elbette! Katkıları önemli; kazanımları yol açıcı olacak…
Biter mi? Ne mümkün! Sermaye ilişkisi ve sermayenin sopası devlet bitip, işçi sınıfının zoruyla ortadan kaldırıldıkları zaman başlayacak asıl! İşte asıl o zaman, toplumsal ihtiyaçları karşılamak ve karşılayarak sürekli geliştirmek için öğrenmeye, kendini ve çevresindeki herkesi bu yönde eğitip yetiştirip geliştirmeye başlayacağız…
Arızlı mücadele kardeşlerimize buradan soralım o zaman; sermaye toplumunda depremzede olarak nelerin nasıl yaşandığı artık ezber olduğuna göre: Aynı deprem, sömürü ve ezme ilişkisinin ortadan kaldırıldığı; işçilerin ürettiği, ürettiğininin tüm toplumun ihtiyaçlarını karşılamak ve geliştirmek için kendisine ve topluma döndüğü; işçilerin egemen olup yönettiği bir toplumda olsaydı, neler yapılırdı, nasıl yapılırdı, sonuçları ne olurdu? Böyle bir toplumda depremi yaşasalardı, ne yaparlardı?
(Not: “Onlar orada coplanıyor, can derdinde; sen burada soru soruyon; ne iştir?!” diyecek okurlar da olacaktır. Eh, haklılık payını teslim edelim elbette; fakat o okurlarımız da, Arızlı depremzedelerimizin hak kazanma bilinç ve mücadelesiyle güçlenen direşkenliğini; ve tüm işçiler kadar öğrenmeye aç ve doyumsuz olduklarını unutmasınlar sakın!)

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*