Anasayfa » İŞÇİ SINIFI » Ara Güler tartışmasına dair bir kaç tespit, bir kaç soru

Ara Güler tartışmasına dair bir kaç tespit, bir kaç soru

Türkiye’nin ve dünyanın önemli belgesel fotoğrafçılarından Ara Güler’in Erdoğan’ın “artistik” fotoğraflarını çekmesi, solda ve Ara Güler’in sevenleri arasında haklı bir tepki yarattı. Ara Güler, yaşamının son dönemlerinde AKP ve Erdoğan’ın uluslararası imaj ve reklam fotoğrafçısı haline gelmişti.

Erdoğan’ın Ara Güler üzerinden ne yapmak istediği açıktı: Dünya çapında haklı bir ün ve itibar sahibi, aynı zamanda da Ermeni olan bir fotoğrafçı üzerinden “imaj yenilme” çabası.

Peki Ara Güler’in Erdoğan üzerinden yapmak istediği neydi? Ününe ün, parasına para katmak, birkaç kültür merkezine ve sokağa kendi isminin verilmesini sağlamak mı? Böyle bir şeye hiç ihtiyacı yoktu, tam tersine, Türkiye’den çıkıp evrensel nitelikli kültür-sanat birikiminde bir yer edinmiş çok az sayıda insandan biri olarak, sahip olduğu haklı ün ve itibarı da ağır biçimde yaralamış oldu.

Daha önceki bir söyleşisinde şunları söylemişti: “O kadar pezevengi çektim, Charlie Chaplin’i, Einstein’ı, Jean Paul Sartre’ı çekemedim. Onlar mühim adamlardı, onların fotoğraflarını çekebilmeyi isterdim. Ama şimdi kimse kalmadı, Türkiye’nin en meşhur adamını çeksen ne olur? Sınırın bir metre dışına çıksa kimse tanımaz. Ben onlardan daha meşhurum.” (2005)

Erdoğan’ı “reklamın iyisi kötüsü olmaz” diye mi düşündü, gayet planlı bir burjuva neomuhafazakar yönetişim projesinde yer almış olması bilinçli miydi, bilinçsiz mi, bilemeyiz.

Biz yalnızca Ara Güler’in yapıtının geçirdiği evrim üzerinden son geldiği noktaya bir not düşmeye çalışacağız.

Ara Güler’in kendisi, belgesel fotoğrafçılığı bir sanat dalı olarak görmeyip, tarihe ve yaşama tanıklık, hatta bir tür foto-muhabirlik biçimi olarak görse de, Türkiye’nin kültür-sanat birikimindeki bir yeri olduğu kuşkusuzdur. Ünlülerin portre fotoğrafçılığı gibi pek çok fotoğrafçılık dalında ürünleri olsa da, onun çalışmalarının asıl anlamı Türkiye’nin, özellikle de İstanbul’un son 60 yıl boyunca geçirdiği kapitalist dönüşümün izini sürmüş olmasıdır. Yakın tarihimize ve geçmişimize dönük sahip olduğumuz imajın oluşturulmasında onun fotoğraflarının özel bir yer tutmasıdır. Özellikle de İstanbul’un 1950-1990 dönemi ve bu süreçte yaşanan dönüşüm hakkında sahip olduğumuz fikir ve imajlar, onun fotoğrafları olmadan düşünülemez. Fakat tam da yakın tarihimiz hakkındaki imajlarımızın oluşturulmasında oynadığı önemli rol itibarıyla, bu çalışmasının geldiği son noktaya indirgemeden, ancak bunu da gözönünde bulundurarak bir eleştirel değerlendirmesinin yapılabilmesi gerekir.

imagesAra Güler’in asıl yapıtı, İstanbul’un son 65 yıllık tarihine, biraz daha örtük biçimde de olsa (1950-1970 döneminde daha belirgin bir çizgi olarak var olan) sınıf çelişkileri, daha sonra (1970-1990 döneminde çok baskın biçimde) eski-yeni, ya da kapitalist dönüşümün doğurduğu mekansal ve yaşam tarzı çelişkilerine sistematik biçimde tanıklık etmiş olmasıdır. Son 20-25 yılda ise, İstanbul’daki bu sınıfsal ve eski-yeni çelişkilerinin tanıklığından kaynaklanan dinamizm ve sorgulayıcılık fotoğraflarından tümüyle kaybolmuştur. İstanbul’da eski ahşap evlerin, konakların, daracık sokakların, arnavut kaldırımlarının, zanaatkarların kaldığı çok az sayıda mahalleye sıkışıp kalmış, fotoğrafları sadece “yitip gidenin” hüzünlü, melankolik nostaljisine dönüşmüş, geleceğe dair hiçbir şey kalmamıştır. Bizce Ara Güler’in yapıtı zaten bu son dönemiyle, nostaljik bir eskiyi yad edişe indirgenmesiyle bitmişti. En son Erdoğan fotoğrafları da, aslında bu son dönemki muhafazakarlaşan ve nostaljik çizgisiyle bir devamlılık ilişkisi içindedir ve onun en dip ve son noktasıdır. Erdoğan’ı torunlarıyla resmederken de, kütüphane de incelemeler yapan “ciddi ve bilgili devlet adamı” olarak resmederken de, aslında çoktan “yitip gitmiş”in izlerini Erdoğan’a yükleyerek, tam da onun neomuhafazakar yönetişim tekniğinin bir parçası haline gelivermektedir.

araAra Güler’in yapıtının her zaman yaşayacak bölümü ise, ilk iki dönemi olacaktır. 1950’lerden itibaren kırda hızlanan mülksüzleşme ile İstanbul’a göç eden eski “taşralıların”, kentte işçi, işsiz, yoksullar olarak verdiği tutunma ve yaşam savaşı ile iç içe İstanbul’un giderek hızlanan ve derinleşen kapitalistleşme süreçleri, bunların çelişkileri. 80’li 90’lı yıllara kadar İstanbul’u hem sınıfsal, hem de tarihsel-mekansal olarak “iki kent” olarak çalıştığı, unutulmaz fotoğrafları…

Ara Guler Klasikler Fotograflari (11)Fakat bu döneminde bile, Ara Güler’in belgesel fotoğraflarındaki sorun, hep hüznün, hep çaresizliğin, tedirginliğin, bir geçmişe dönüklüğün kendini göstermesidir. Onun işçi, emekçi, işsiz, yoksul fotoğraflarında bile hep ağır basan, bir çaresizlik, umutsuzluk, hüzün duygusudur. Kuşkusuz bu da gerçekliğin bir parçasıdır. Ancak asıl misyonunu “tarihe ve yaşama tanıklık” olarak koyan büyük bir belgesel fotoğrafçının, tüm bu sarsıcı-yıkıcı dönüşüm süreçlerinde, yaşanan onca sınıfsal mücadeleyi, büyük çaplı tarihsel-toplumsal mücadeleleri, olayları hemen hiç fotoğraflamamış olması nasıl açıklanır? İşçi ve emekçilerin o kentte geliştirdikleri dayanışmayı, paylaşımı, yeni bir yaşam özlem ve mücadelelerini hiç çalışmamış olması nasıl açıklanır? Geleceği yeniden kuracak güce sahip, çeşitli dönemler bunun için büyük mücadelelerle ileriye atılmış kitlelerin bu tarihte oynadığı rolü değil de, onları hep yalnız, acı çekenler, umutsuzlar, güçsüzler olarak resmetmiş olması nasıl açıklanır? Onca başarılı ve derin çalıştığı kent-mekan fotoğrafçılığında, mücadele mekanlarını hemen hiç çalışmamış olması nasıl açıklanır?

Derdimiz Ara Güler’in tarihi algılayışımız ve kültür-sanat birikimimizdeki yerini, yalnızca son dönemine ve Erdoğan fotoğraflarına bakarak silip atmak kesinlikle değil ve olmamalı. Ama onun hep geçmişten bugüne bakabildiği yerde, bugün sınıfsal-toplumsal çelişkilerin geldiği gelişme düzeyinden geriye onun yapıtına eleştirel bir gözle bakmıp süzmekte de yarar var.

 

Devrimci Proletarya, 21 Aralık 2015

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*