Anasayfa » NEYİ SAVUNUYORUZ » Anayasa tartışmaları prizmasından Türkiye Devrimci Hareketi-4

Anayasa tartışmaları prizmasından Türkiye Devrimci Hareketi-4

KABA BİR SOSYALİST DEVRİMCİLİK, GİZLİ DEMOKRATİK DEVRİMCİLİK

Kızıl Bayrak’ın anayasa ve referandum tartışmalarında demokratik halk devrimcileriyle aynı kulvardan konuşarak «demokratik hak ve özgürlükler mücadelesi» politikasıyla çıkması tesadüfi veya ilk defa gerçekleşen bir durum değildir. Kızıl Bayrak’ın çizgisini karakterize eden, kaba bir sosyalist devrimcilikle gizli demokratik devrimciliktir. İlk ortaya çıkışında emek-sermaye karşıtlığı temelinde ifade edilen ve siyasal karşıtlık oluşturularak mücadele düzeyine taşınamayan Kızıl Bayrak’ın sosyalist devrimciliğinde «geçerken çözülecek» yaklaşımıyla kendiliğindenciliğe terkettiği demokratik görevlerin özgül ağırlığını gözardı eden tutumu giderek tersine dönmeye başlamış, gizli demokratik devrimcilik biçimini almıştır.

Ekim hareketi sosyalist devrim görüşünü ileri sürerken kapitalizme karşı mücadele edilmediğinde demokratik ve anti emperyalist sorunların çözümüne dönük mücadelelerin burjuva reformist milliyetçi sapmalara yol açacağını, burjuva demokrasisinin sol kesiminin temsilcisi olunacağını söylüyordu. Ekim, emek-sermaye çelişkisi temel çelişki olarak belirleyip sermaye iktidarına karşı mücadeleyi öne çıkartırken burjuvazinin sınıf hakimiyetinin siyasal biçiminin faşist diktatörlük olduğunu ve emperyalizme olan bağımlılığı yok sayan- bu yok saymaya itiraz edeceklerdir. Teorik olarak yadsınmasa da «geçerken çözülecek» kendiliğindenci görüşü ve pratikleriyle taktiksel düzeyde önemsizleştirilerek ve dışsallaştırılarak yadsınmıştır- , dolayısıyla siyasal mücadelenin dışına düşen bir sosyalist devrimciliğin uygulayıcısı oldu. Ekim hareketinin sosyalist devrimciliği uzunca bir dönem günlük politik mücadelenin yakıcılaşan konu ve sorunlarının dışında kaldı. Bu sosyalist devrimcilik, ekonomik ve sosyal haklar mücadelelerinin dar ve ekonomist kavranışıyla ve işçi sınıfı hareketinin geri düzeyi ile birleşince sosyal reformist bir stratejiye dönüştü. Ekim hareketinin örgütsel duruş ve pratiğini belirleyen kaba bir sosyalist devrimcilik, kaba bir sınıfçılık, demokratik görevlere kendiliğindenci yaklaşım ve sağ bir çizgide yürütülen pratik oldu.

Demokratik ve ulusal sorunların boyutlarını ve özgüllüğünü, siyasal taktiksel önemini yadsıyan bu görüş, 2000’li yıllarda bölge, dünya ve ülke konjonktürü içerisinde gündemleşen demokratik ve anti emperyalist sorunlar karşısında yalpalamaya başladı. Demokratik görevlerin çözümüne demokratik devrimciliğin penceresinden bakmaya doğru geriledi. Kızıl Bayrak uzunca bir dönemdir kaba bir sosyalist devrimcilikle gizli demokratik devrimcilik eklektisizmi sarmalında yer alıyor. Üstelik kapitalizm genişlemesine ve derinlemesine daha da gelişmiş, burjuva sınıf hakimiyeti daha da güç kazanmış, bağımlı tekelci kapitalizmle sadece işçi sınıfının değil diğer emekçi sınıfların çelişkileri de artmış, siyasal düzeyde de faşist diktatörlüğün yerini geri düzeyde bir burjuva demokrasisi almışken sosyalist görevler öne geçmiş, belirginleşmiş, demokratik görevlerin çözümü sosyalist devrime çok daha fazla bağlı hale gelmişken karşımıza «demokratik hak ve özgürlükler için mücadele» görüşüyle ve «çözümün devrimde ve kurtuluşun sosyalizmde olduğu» sloganıyla çıkıyor. Oysa Türkiye’de ’80’lerden başlayan, ’90’lı ve izleyen yılllarda hız kazanan gelişmeler, hem ekonomik, hem sınıfsal, hem toplumsal, hem kültürel hem de siyasal düzeyde burjuvazi-proletarya, kapitalizm-sosyalizm karşıtlıklarını daha açık hale getirdiği gibi diğer emekçi sınıfları proletaryaya yaklaştırdı, sorunlarının çözümünü proletarya devrimine bağladı. Bağımlı tekelci burjuvazinin sınıf egemenliğinin siyasal ekonomik, toplumsal, kültürel her alanda artarak pekişmesi sonucu sadece işçi sınıfının değil diğer emekçi sınıfların da tekelci kapitalist sömürünün farklı biçimlerine maruz kalmaları nedeniyle ekonomik sınıfsal karşıtlık biçimiyle, sadece tekelci bir biçim alan kapitalist ekonomik sömürü ve bu temelde sınıfsal karşıtlık olarak değil, siyasal ve toplumsal alanda da bu sınıfın artan ölçüde baskısına maruz kalmalarıyla, siyasal ve toplumsal yaşamın bütün ilişkileriyle, hücrelerine kadar belirlenir hale gelişiyle sınıfsal siyasal toplumsal karşıtlık biçimiyle çelişkiler anti-kapitalist bir içerik ve biçim kazanmıştır ve bu derinleşmektedir.

En gelişmiş burjuva demokrasilerinde dahi tekellerin özgürlük alanlarını genişletmeleri, sadece işçilerin değil diğer emekçi sınıfların özgürlüklerinin de sayısız yolla daralmasıyla sonuçlanır. Dolayısıyla demokrasi için mücadele ve demokrasinin gerçekleşmesi, mali oligarşinin, bağımlı tekelci burjuvazinin sosyalist devrimle iktidarının yıkılması sorununa bağlı hale gelir. Bağımlı tekelci burjuvazinin siyasal egemenliğine karşı yürütülen mücadele, sadece basın, toplantı ve gösteri, örgütlenme, eylem özgürlüklerinin kazanılması vb., demokratik hak ve özgürlükler mücadelesi ile sınırlı bir mücadele olmaktan çıkar. Ekonomik kurtuluşla da sıkı sıkıya bağlantılı -en nihayetinde ona bağlı- siyasal, sınıfsal, toplumsal bir kurtuluş ve özgürleşme mücadelesi niteliği kazanır. Bu ise haklar ve özgürlükler mücadelesini demokratik-burjuva demokratik olmaktan çıkartır, sosyalist bir içerik ve nitelik kazandırır. Eğer demokratik hak ve özgürlükler sorununu kendi başına ele alır, siyasal sınıfsal toplumsal kurtuluş ve özgürleşme sorunu olarak tanımlamazsak, demokratik hak ve özgürlükler sorununun burjuva demokratik-demokratik halkçı çözümünün sınırları içerisinde kalınır. Yine daha önce de belirttiğimiz gibi, ekonomik sosyal hakların kazanılması sorununa da sendikalist bir pencereden bakılır ve bir bütün olarak reformist bir işçi siyasetinin ötesine geçilemez. Günlük mücadelenin demokratik siyasal istemlerini burjuva demokratik, ekonomik ve sosyal haklar için mücadeleyi de sendikal ufukla sınırlı bir ele alış Ekim örgütünün kaba bir sınıfsal karşıtlık üzerine temellendirdiği sosyalist devrimciliğinin sonuçlarıydı. Bu sosyalist devrimcilik, sosyalist devrim demesine karşın proletaryanın siyasal eylemini sosyalist demokrasi hedefine yöneltmek yerine «demokratik hak ve özgürlüklerin kazanılması» mücadelesine indirdi. Sosyalist devrimci program ve stratejisini kaba bir burjuvazi-proletarya karşıtlığı üzerine kuran ve devrimi iktidarın el değiştirmesine, özel mülkiyetin yerine toplumsal mülkiyetin almasına indirgeyen, proletarya devriminin ekonomik, toplumsal, kültürel derinliğini görmeyen bir devrim fikri, kapitalizme karşıtlık zeminini her alanda komünizm yönünden gelerek büyütülmeyince vardığı nokta bu oldu.

İşte TKİP sosyalist devrimciliğinin takılıp kaldığı nokta burası olmuştur. Emperyalist kapitalist sistemdeki içsel dönüşümünü ve Türkiye’deki değişimleri ekonomik, toplumsal, sınıfsal yönlerden olduğu gibi siyasal yönden de okumaktan uzak olan Kızıl Bayrak, başladığı noktaya çakılıp kalan dogmatik bir sosyalizm görüşünü aşamadığı için ileriye doğru değil geriye doğru gitmektedir. Demokratik devrimcileri saran hastalık bu nedenle Kızıl Bayrak’a da sirayet etmiştir. Onun ufku ve derinliği olmayan sosyalist devrimciliği temel kırılma etkeniyken, siyasal koşulların faşizmden geri düzeyde burjuva demokrasisine doğru olan değişimini görmemesi, rejimi siyasal olarak tanımlamaktan kaçınsa da faşizm yönlü değerlendirmeleri geriye kırılmayı hızlandırmıştır.

Faşizmden geri düzeyde burjuva demokrasisine doğru olan değişimi kavramak ve buna uygun bir siyasal mevzilenişe geçmek, burjuva demokrasisine saldırmak bir yana, gelişmelerden ters yönlü sonuçlar çıkarttığından, demokratik devrimcilerden farklı bir görüş geliştiremiyor, onlarla aynı telden çalıyor. Bugün siyasal düzeyde kapitalizmle birlikte burjuva sınıf egemenliğinin burjuva demokratik biçimine açıkça ve cepheden savaş açmayan, proletarya ve müttefiklerinin kurtuluş ve özgürleşmesinin istem ve özlemlerini sosyalist bir içerikle tanımlamayan her parti ve örgüt -isterse Kızıl Bayrak gibi çözümün devrimde kurtuluşun sosyalizmde olduğunu bin kez tekrarlasın- demokratik devrimciliğin mevzisinden bakıyordur; rejimin yapısındaki değişimle birlikte ortaya çıkan yeni koşullarda reformist devrimciliğe doğru evrilmekten, küçük burjuva ulusalcı ve liberal savrulmalardan ve burjuvazinin çatışan kanatlarının birisine yedeklenmekten kurtulamayacaktır. Kızıl Bayrak tarzı sosyalist devrimcilik de bundan bağışık değildir. Genel olarak kapitalizme karşı mücadele ve burjuvazi-proletarya karşıtlığının temel uzlaşmaz karşıtlık olarak belirlenmiş oluşu, kapitalizme ve burjuvaziye karşı proletaryanın iktidar mücadelesi için yeterli değildir. Rejimin yapısıyla da bağlantılandırılarak çelişki, siyasal karşıtlık biçimiyle tanımlanmalı, bundan kaçılmamalıdır. (Avrupa komünizmine evrilen komünist partilerin faşizme ve işgale karşı savaş sonrasında kurtuluş gerçekleştikten sonra burjuva demokrasisine sosyalist demokrasi temelinde savaş açmayarak parlamentarizme saplanıp kalmaları hatırlansın! Onlar işgale ve faşizme karşı savaştılar, direnişe önderlik ettiler. Fakat bir program ve strateji değişimine gitmemelerine karşın kapitalizme karşı mücadele fiilen geriye atıldı, silikleşti ve unutuldu. Faşizmin yenilgisi ve işgalcilerin kovulmasından sonra mücadeleyi kendi burjuvazilerine karşı yükseltmediler. Kapitalizm ve burjuva demokrasisi içerisinde eriyip çözüldüler.) Ülkemiz koşullarında bugün burjuva demokrasisine karşı mücadele edilmeden kapitalizme karşı mücadele edilemez. Burjuva sınıf diktatörlüğünün burjuva demokratik biçimine karşı mücadele edilmeden iktidar için mücadele edilemez. Faşist diktatörlük nasıl bir devlet biçimiyse burjuva demokrasisi de bir devlet biçimidir; iktidar için savaşımın koşulu da bu devlet biçimini yıkmaktır. Komünistlerin açık hedefi kapitalizmle birlikte burjuva demokrasisini de ortadan kaldırmaktır. (Alınteri’cilerin parti teorisi ve sosyalist demokrasi konularında yaptıkları gibi burjuva demokrasisinin biçimlerini sosyalist demokrasiye sokarak, burjuva demokrasisi önünde diz kırarak sosyalizmin sorunlarını çözmeye girişmek değil onu ortadan kaldırmaktır.) Onun yerine konsey tipi sosyalist işçi demokrasisini geçirmektir.

İşte Kızıl Bayrak birincisi kaba bir sosyalist devrimciliğin ilerisine geçemediği, ikincisi, siyasal koşullardaki değişimi göremediği ve iktidar savaşımını sosyalist işçi demokrasisi-burjuva demokrasisi karşıtlık zemininde yükseltmediği, üçüncüsü, zaten öteden beri yine kaba SD ciliğin sonucu olarak reformist bir işçi siyaseti izlediği için demokratik devrimcilik kulvarına kolay geçiş yapmıştır.

Dogmatik bir sosyalist devrimcilik olan TKİP sosyalist devrimciliğinde donma, donmayla birlikte kırılmaya yol açan bir diğer etmen de şudur. TKİP sosyalist devrimciliği, önceki dönemlerde de gereken program yenilenmelerini gerçekleştirememiş bir sosyalist devrimciliği miras almıştır. Ekim örgütü demokratik devrimcilikten ayrılırken dogmatik bir sosyalist devrimciliğe geçiş yapmıştır. Benimsediği programlar, 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrası kapitalizmdeki, sınıf hareketi ve sınıf çelişkilerindeki gelişmeleri değerlendirerek yenilenmiş değildi. Bu programlar, emperyalist paylaşım savaşı sonrasında işçi sınıfının yeni üretim koşulları ve toplumsal koşullar içerisinde ortaya çıkan yeni çelişkilere, sorun ve ihtiyaçlara yanıt verebilmekten uzaklardı. Teori ve programlarda devrimci bir yenilenme olmayışıyla birlikte kapitalizm ve burjuva demokrasisi içerisinde erime hız kazandı. Sovyetler Birliği ve öncesinde de güçlü sosyalist adımlar atamamış Doğu Avrupa ülkelerinde revizyonist burjuva ikitidarlarla gerçekleşen geriye dönüşlerle birlikte komünist hareketin ideolojik hegemonyası ve etki gücü, kapitalizm karşısında oluşturmaya başladığı üstünlük kayboldu, erime ve dağılmaya dönüştü. Ekim hareketi, sosyalist devrim program ve stratejisiyle çıkarken geriye dönüşlerden kısmi sonuçlar çıkartmış olsa da kapitalist ülkelerde komünist hareketin yeni koşullara yanıt verememesinin temel nedenininin taktiksel olmayıp programatik ve stratejik olduğunu görmekten uzaktı. Bu nedenle önceki dönemin programlarını aşan yeni çelişki ve sorunları kavrayan ve onlara yanıt olan bir program düzeyine çıkamadı.

TKİP’deki donmuşluk ve dogmatizm sadece geleneksel sosyalist devrimci program ve stratejilerinin bir takipçisi olmasından dolayı değildir. Türkiye kapitalizminin orta gelişmişlik düzeyinde olduğu ve burjuvazi-proletarya çelişkisinin temel uzlaşmaz karşıtlığı oluşturduğu tespitinden ötesine geçemeyen, sınıfsal çelişkileri siyasal karşıtlık düzeyinde ifade etmek ve bu yönden açığa çıkartmak yerine emek-sermaye çelişkisi biçiminde ekonomik alana doğru daraltan, devrimi sınıf iktidarının el değiştirmesi ve özel mülkiyet biçiminin yerine toplumsal mülkiyetin almasına doğru indirgeyen, proletarya devriminin ekonomik, toplumsal, kültürel derinliğini görmekten uzak bir sosyalist devrimcilik -ki salt Kızıl Bayrak’a da özgü olmayan geleneksel dogmatikleşmiş sosyalist devrimciliktir bu-, ’80 sonrası başlayıp ’90larda hız kazanan ve daha açık hale gelen sermaye birikim süreçlerindeki değişime, emperyalist kapitalist sistemin içsel dönüşümüne yol açan değişimlere ve bunlardan doğan sonuçlara da kapalıdır. Emperyalist kapitalist sistemdeki içsel dönüşüm kavranmadığından iç ve dış siyasal konulardaki görüşleri de statiktir; kalıplaşmıştır, tekrara dayalıdır. Kurabildiği yeni cümleler yoktur. Sermaye birikim süreçlerindeki, üretim teknolojilerindeki, üretim ve emek organizasyonlarındaki, sınıfın yapı ve bileşimindeki değişimleri, temel çelişki ve ittfaklardaki farklılaşmayı, genel olarak toplum ve birey yapı ve özelliklerindeki değişimleri gören ve sosyalist devrimi bunlar üzerinden temellendiren, ihtiyaç istek ve özlemleri yeniden ele alıp tanımlayan bir devrim fikrine, program ve stratejik yenilenmeye geçememiştir. Dolayısıyla donmuşluk ve dogmatizm ikiye katlanmış, hiçbir etki ve çekim gücü olmayan bugüne, işçi sınıfının bugünkü ihtiyaç ve özlemlerine yanıt vermeyen dogmatik bir program ve stratejiye dayanan, dışa kapalı ve gelişemeyen bir sosyalist devrimcilik biçimini almıştır. Belirtilen gelişmelerin sadece analizi değil kapitalizmin ulaştığı gelişme düzeyinde komünizmin maddi öncüllerinin bulunup çıkartılması ve yeniden tanımıyla proletarya hareketi ve proletarya devriminin büyüyen olanaklarını, gelişkin bir sosyalizmi kurmanın imkanlarını gösteren bir program ortaya koymaya da yönelememektedir. Sosyalist devrimciliğin geleneksel program kalıplarının dışına çıkamamaktadır. Komünizm ve sosyalist kuruculuk adına genel geçer ve çok sınırlı görüşler belirtmenin ötesine geçemeyen, yüz-iki yüz yıl önce söylenenleri tekrar eden bir düşünce ve programın bir çekim gücü olmaz. Program içerik yönünden geliştirilerek devrimcileştirilmediğinden dogmalaşmakta, hiçbir çekim gücü bulunmamaktadır.

Sermayeyi daha büyük ölçeklerde büyütebilmek, sermaye birikim sürecinin iç engellerini aşabilmek için kapitalizm hangi değişimlerden geçiyor, 200 yıl, 100 yıl, 50 yıl, 30 yıl öncesinin kapitalizmiyle bugünün kapitalizmi arasındaki farklar neler, kapitalizmin ekonomik, toplumsal, siyasal, kültürel yapısında, sınıfların durumlarında ve sınıf ilişkilerinde ne gibi değişiklikler oldu, çelişkiler nasıl bir biçimleniş kazandı? 200 yıl, 100 yıl, 50 yıl, 30 yıl önceki kapitalizmle bugünkü kapitalizm kapitalizmin bağrında gelişen sosyalizmin maddi ön koşulları, olanakları aynı mı? Emperyalist kapitalist sistemdeki içsel dönüşüm, sadece kapitalizm koşullarındaki değişim değil proletaryanın sınıf durumu ve sınıf ilişkileri ve çelişkileri yönünden incelenip bunlara karşılık gelen bir program ve strateji oluşturmadan komünist hareket bir gelecek iddiasında bulunamaz. Komünist hareketin büyüyen bir ideolojik hegemonya sorunu vardır; teori ve program yenilenmesine gidilmedikçe de bu sorun aşılamaz. TKİP, kafaca bunlara yönelmekten de uzak geri bir programla gerilerde kalmış tembel bir sosyalist devrimciliği temsil etmektedir. TKİP’in kapitalizmdeki değişime uygun ufkunu komünizmin oluşturduğu bir program geliştirerek kapitalizme ve burjuva demokrasisine karşı savaş açmak yerine konjonktürel olanın çekim alanına girerek «demokratik hak ve özgürlükler için mücadele»ye dümen kırmasının temel bir diğer nedeni de budur.


TARİHSEL GELİŞİM: REVİZYONİST REFORMİST BİR HATTA GEÇEN «SOSYALİST DEVRİMCİLİLİK»TEN KOPAMAMA; «SOSYALİST DEVRİMCİLİĞİN» REFORMİST KULVARI

Şimdi sorunu Ekim/TKİP örgütünün gelişim süreci ve özellikleriyle birlikte ele alalım. TKP-TİP sosyalizmi, işçi sınıfıyla dönemsel buluşmalar gerçekleştirebilmiş ve sendikal hareket içerisinde yol almışsa da bu reformist işçi siyaseti çizgisini aşamadı. Mustafa Suphi sonrasındaki dönemde Kemalizme yedeklenme, Kürt sorununda sosyal şovenizm biçiminde ortaya çıkan sağ oportünist çizgi, geriye dönüşlerle birlikte modern revizyonizme evrildi. TİP’te «milli sosyalizm» ve parlamentarizm, TKP’de «ileri demokrasicilik» biçimini aldı. Bu kısa hatırlatma sapma ve kırılmaların sadece demokratik devrimcilikle sınırlı ve malul olmadığını, sosyalizm ve sosyalist devrim demenin de demokratik görevlere reformizme ve ulusalcılığa doğru dümen kırarak düzen içi partiler olmaktan kurtarmadığını göstermeye yeterlidir. Modern revizyonist partilerin sosyalizmi, bırakalım kapitalist sistem karşıtlığını sistemin verili koşullarına, rejime karşı devrimci bir mücadele biçimini bile almadı. Faşizme karşı siyasal mücadelede devrimci bir çizgi izlemedikleri gibi işçi hareketini de reformist sendikalist bir çizgiye hapsettiler. Sistem içiliğin savunucusu , yangın söndürücülüğün uygulayıcısı oldular.

Tarihsel olarak Türkiye’de sosyalist devrimciliğin krizinin ve devrimci hareket içerisindeki itibarsızlığının siyasal düzeyde kristalize olan nedeni, sosyalist devrimcilik görüşünü benimseyenler tarafından faşizme karşı açık ve devrimci bir siyasal mücadelenin yürütülmeyişidir. TKP-TİP geleneği üzerinden şekillenen sosyalizm ve işçi sınıfçılık, faşizme karşı siyasal ve askeri bir mücadele yürütmemiş, sınıf hareketini de ekonomik mücadelelerde olsun siyasal mücadelelerde olsun sınıf militanlığını geliştiren bir çizgide örgütlememiştir.

Demokratik görevlere sırt çevirme, önemsizleştirme, geçerken çözülüverecek gibi görüverme ve çözümün kendiliğindenliğe bırakılması bizim gibi ülkelere özgü olsa da toplumsal devrimin derinliğini görmekten giderek uzaklaşan, kaba bir sınıfsal karşıtlık zemininde tanımlayan sosyalist devrimcilik, devrim fikrinden de uzaklaşmış onun yerine siyasal, ekonomik ve toplumsal dönüşüm fikrini geçirmiştir. Bu yönüyle o, sadece bizim gibi ülkelere özgü değildir. Tarihsel kökleri ve gelişimi, sosyal demokrasiye evrilen 2. Enternasyonal oportünizmi ve komünist partilerin modern revizyonizme evrilmesi ve geri sıçramalarındadır. Emek-sermaye çelişkisi, sınıfsal karşıtlık düzeyinde burjuvazi-proletarya karşıtlığı olarak açık ve cepheden ifade edilmediği gibi, bu çelişkinin ve karşıtlığın çözümünü sosyalist devrime bağlayan ve bunu bir strateji haline getiren ve uygulayan bir bakıştan kopulmuş, devrim teorisinin de revize edilmesiyle reformist bir siyasal toplumsal dönüşüm stratejisine kırılmıştır. Buradaki asıl sorun devrimin -sosyalist devrimciliğin- programatik ufkunun ve içeriğinin komünizme bağlanmaması, toplumsal bir devrimi oluşturan ögelerin birbirinden ayrılması, karşıtlığı bütün düzeylerde tanımlayıp çelişkileri açık hale getirerek -ve getirecek bir mücadeleyi örgütleyerek- sınıf mücadelesini yükseltmek yerine burjuva parlamenter burjuva demokrasisine ve kapitalizm içi bir ekonomik sosyal haklar mücadelesiyle de sendikalizme saplanılmasıdır. Toplayarak söylersek, bir sınıfsal karşıtlığın burjuvazi-proletarya karşıtlığı olarak açıkça tanımlanmayıp sorunu ekonomik çelişki düzeyinde ve ekonomik mücadeleye doğru indirgeyen emek-sermaye çelişkisi biçiminde sınırlayarak tanımlama; İki, çelişkiyi burjuva sınıf egemenliğinin siyasal biçimini burjuva demokrasisi ya da faşist diktatörlük biçimini açıkça tanımlayarak cepheden bir siyasal savaşım yürütmemek. Faşizme ve işgale karşı savaşılırken stratejik olandan kopulmuş, kurtuluşla birlikte silahı kendi burjuvazisine çevirerek kapitalizme ve burjuva demokrasisine karşı savaşa geçilmemiştir. Üç, kapitalizm-komünizm karşıtlığını her alan ve konuya, her düzeye yayarak bütün alanlardan karşıtlık ve savaşım biçimiyle almayıp, çelişkileri keskinleştirmek yerine yumuşatarak reformist geçiş ve dönüşümlere bağlamak..

TKİP’in önceli Ekim örgütü ortaya çıkış sürecinde demokratik devrimcilikten kopar ve uzaklaşırken, reformist, modern revizyonist sosyalizmcilikle sınır çekmek ve sınırları kalınlaştırmak, modern revizyonistlerin işçi hareketindeki yangın söndürücü rollerini, devrim fikrine ve devrimci savaşa uzaklıklarını topa tutmak yerine onlarla varolan sınırları silikleştirmiş, o yönde birlik arayışlarına yönelmiştir. Ekim örgütü küçük burjuva maceracılığını antifaşist halkçı devrimciliğin yarı askersel örgütlenişini eleştirir, bunlardan uzaklaşırken faşizme karşı sosyalist temelde bir siyasal mücadeleye ve sınıf hareketinin militan bir temelde örgütlenmesine geçemeyerek sosyalist devrimciliğin reformist kulvarına girmiştir.

İlk dönemlerde belirtilen görüşlerde doğru olarak bir ülkede faşizmin hakim olmasının, siyasal yapının faşizm ya da burjuva demokrasisi olmasının sosyalist devrim demenin engeli olmayacağı söylenmektedir. (Türkiye’de kapitalizmin gelişme düzeyine bağlı olarak ekonomik ve sınıfsal karşıtlık zemininin sosyalist devrim demeyi gerektirdiğini düşünmemize karşın, faşist diktatörlüğün varlığı nedeniyle değil asıl olarak siyasal ve toplumsal gericiliğin yoğun olması nedeniyle bizim uzun yıllar takılıp kaldığımız, sosyalist devrim demeye bir türlü geçemediğimiz eşik olmuştur bu. Demokratik görevlerin kapsamının genişliğiyle birlikte sosyalist görevlerle demokratik görevler ilişkisinin bu koşullarda nasıl kurulacağının doğru çözümüne ulaşılamaması, anti-emperyalist demokratik halk devrimi stratejisi içerisinde çakılıp kalmaya yol açtı. Emeğin Kurtuluşu Kurultayı istemleri ve çalışmaları, «6 saatlik işgünü» «Emekçilere özgürlük» gibi sloganlarla sınıf vurgusu ve yönelimi güçlendirilmek istense de, bu, program ve strateji değişimiyle gerçekleştirilmediğinden ara akımlıktan ve ara sınıfçılıktan kurtulunamadı.) Ekim örgütü bu doğru görüşünü faşizm ve işgal koşullarında Avrupa’daki partilerin sosyalist devrim programlarından bir değişiklik yapmadıkları örneğini vererek de desteklemektedir. Ama komünist partilerin bir, halk cephesi politikalarına geçiş yaptıklarını, iki, faşizme ve işgale karşı partizan savaşını örgütlediklerini, üç, işçi sınıfı hareketini de bu politikalar doğrultusunda örgütlediklerini, grevleri, pasif direnişleri, örneğin Fransa’da demiryolcuların sayısız sabotaj eylemleri gerçekleştirdiklerini, çok sayıda demiryolu işçisinin işgale karşı savaşta yaşamını verdiğini unutuyor ve bu yönlü hiçbir sonuç çıkartmıyor. Bu yönlü bir sonuç çıkartmadığı gibi, bugünkü koşullarda daha fazla önem kazanan sosyalist devrimci programlarını değiştirmeyen bu partilerin savaşın bitimine doğru «tüfeği bir omuzdan diğerine» alarak kendi burjuvazisine yöneltmeye, siyasal savaşımı bu temelde örgütlemeye de geçiş yapamadıkları, sadece genel olarak kapitalizmi değil onun burjuva demokratik devletini de yıkma hedefiyle birleşen bir iktidar mücadelesi yürütmeyerek hızla parlemantarizmin içerisine çekildikleri sonucunu da çıkartmıyor.

Komünist partiler, işgal koşullarında program ve stratejilerinde bir değişiklik yapmadılar fakat faşizme ve işgale karşı savaşımda demokratik görevlerin kapsamındaki genişlemeye kayıtsız kalmadılar. Demokratik görevleri geçerken çözülüverecek sorunlar olarak görmediler -göremezlerdi de- ve direnişe önderlik ettiler. Öte yandan program ve stratejilerinde değişiklik yapmamış olsalar da sosyalist program ve stratejiden uzaklaştılar, onun savaşımını yürütmediler. Taktiksel olan stratejik olanın önüne geçti. Burjuva demokrasisine karşı savaş açmak gerekirken onlar burjuva demokrasisi içerisinde eridiler.

Halk cephesi politikalarının proletarya diktatörlüğü ve sosyalist işçi demokrasisi yönünde gelişmeyip burjuva demokrasisine doğru çözülmesi tek bir nedene, sadece burjuva demokrasisine savaş açmamaya bağlı değildir. Kapitalizm koşullarındaki ve işçi sınıfının koşullarındaki değişimle ve bunları karşılayan program değişikliklerinin gerçekleştirilmemesiyle, zincirsel tepkime ve kırılmalarla ortaya çıkan bir durumdur. Bununla birlikte «silah»ın kendi burjuvazisine yöneltilmeyişi ve siyasal mücadelenin ikitdar mücadelesi perspektifiyle burjuva demokrasisine karşı yürütülmeyişi kırılmanın ana belirleyenidir.

Kapitalist ülkelerdeki komünist partilerin gerek taktiksel gerekse stratejik yanılgılarından doğru sonuçlar çıkartmak sosyalist devrimci görüş açısından önemlidir. Partilerdeki stratejik kırılmanın siyasal koşullardaki değişmelerle olan bağları, ML’in ideolojik-teorik revizyonuyla olan ilişkisi ve işçi sınıfının savaş sonrasındaki koşullarının -ekonomik toplumsal koşullarının- değişmesiyle olan bağları her biri ayrı ayrı ve birlikte değerlendirilmelidir. TKİP bu değerlendirme bütünlüğüne erişemediğinden devrimci demokratizmin geriye doğru çözülmesi tehlikesine karşı ilk dönem kaba bir sosyalist devrimcilikle sınır çekerken bu yaklaşım ilerleyen dönemde tersine dönüyor. Ekim-TKİP sosyalist devrimciliği, modern revizyonistleşmeyle birlikte sosyal reformizme, reformist işçi siyasetine evrilen «D»si düşen sosyalist devrimcilikle başından bu yana sınır çekememiştir. Bu sosyalist devrimciliğin parlamenterizme evrilmesi biçimindeki gelişimine karşı olup eleştirse de bu parlametarizmin eleştirisi sınırları içerisinde kalmış reformist işçi siyaseti çizgisi aşılamamış, içerik biçim ilişkisi de buna göre oluşmuş mücadele ve örgüt biçimleri yönüyle de onlardan ayrışmamıştır.

EKİM ve TKİP sosyalist devrimciliği, modern revizyonizmle ve reformist işçi siyaseti ile sınırlarını kalınlaştırmayıp silikleştirdiğinden TİP sosyalizmciliği ile sağ oportünist TDKP’nin mirası ve kırma bir uzantısı olarak şekillendi. Bizim kapitalizmin geri, daha sonra orta düzey gelişme düzeyinde olduğuna, burjuvazi proletarya çelişkisinin temel karşıtlığı oluşturduğuna ve devrimde proletaryanın fiili önderliğine ilişkin görüşlerimize karşın sosyalist devrim demekten sürekli uzak durmamızın ve görüşlerimizi değiştirmeyi ötelemememizin asıl nedeni, rejimin yapısı, siyasal ve sosyal gericilik birikiminin yoğunluğu sonucu çözülmemiş demokratik görevlerin ağırlığı karşısında sosyalist devrim program ve stratejisi geliştirememek ve sürekli öteleyici davranmak ise, bir diğer nedeni , faşizme karşı dar örgüt militanlığı biçiminde oluşmuş profesyonel devrimcilik kavrayışımızın Ekim/TKİP’te de simgelenen sağcı sosyalist devrimcilikle yıldızının barışmaması, bu yönlü bir adım attığımızda devrimci niteliğimizi kaybederiz ilkel korkusudur. Türkiye’de modern revizyonist çizgide şekillenen TKP-TİP sosyalizmleriyle onların ve içerisinden geldiği TDKP’nin sağ oportünist çizgisinin devrimci sosyalist bir eleştirisi üzerinden gelişmeyen EKİM-TKİP sosyalist devrimciliği, bizde ve diğer devrimci örgütlerde bir çekim yaratmak bir yana ters yönde bir tepkime yaratmıştır. Sosyalist devrimcilik sağcılıkla eşdeğer görülmüştür. Türkiye’de sosyalist devrimciliğin gelişmemesinde modern revizyonist ve sağ oportünist çizgi ve geleneğin payı ve rolü büyüktür. (Bizim cephemizden tabii ki «Kötü örnek örnek olmaz», sorun asıl olarak kendimizdedir. Kendimizin sınıfsal ve siyasal olarak bir ara akım ve ara güç oluşumuzun bizi karakterize etmesi, kökten bir hesaplaşmaya giremeyişimiz, ellerimizi dışarı çıkartsak da ayaklarımızın orada kalmaya devam etmesidir.)

TKİP çizgisi açısından asıl sorun, doğru olarak rejimin yapısının ne olduğu sosyalist devrim demenin engeli olmaz derken bir ülkede faşist diktatörlük egemense program ve stratejisini değilse de taktiklerini buna uygun hale getirme ve faşizme karşı siyasal mücadelenin yürütülmesi gerektiğidir. Faşizme karşı mücadele de ekonomik olsun siyasal olsun sınıf hareketinin militan temelde örgütlenmesini ve askeri biçimleri de kullanmayı gerektirir. THKO’nun küçük burjuva maceracılığını sağ oportünizme savrularak tasfiye eden TDKP’nin uzantısı EKİM, sosyalist devrimciliğe geçerken ondan devrimci anlamda kopamamış; sınıf hareketinin geri düzeyi ve geri bir sınıf çalışmasıyla da birleştirerek derinleştirmiştir. (Lafı hiç dolandırmadan söylersek fiili tasfiyecilik halinin oluşturduğu örgütsel-kadrosal deformasyon, devrimci biçim ve değerlerden uzaklaşma ve işçi sınıfı hareketinin geri düzeyiyle birlikte bugün bizim için de var olan bir tehlikedir bu. Bunu aşmanın devrimci uyanıklığına ve politikalarına da sahibiz. )

Faşizme karşı mücadelenin sınıf militanlığını da geliştirecek bir çizgide ve askeri biçimleri de içererek yürütülmesinin de ötesinde -ki bunu da doğuracak olan- TKİP’in faşizme karşı siyasal mücadeleye uzak durmasıdır. Eğer TKİP, sosyalist devrim demekle faşizme karşı siyasal mücadeleyi yürütmeyi birleştirse ve bunu sınıf militanlığını geliştirerek ve doğru askeri biçimlerle birleştirerek geliştirse, siyasal stratejisini de faşizme karşı mücadele edilirken burjuva demokrasisine karşı çözülmeyi önlemenin proletarya diktatörlüğü ve sosyalist işçi demokrasisine doğru ilerlemenin gücü haline getirseydi sosyalist devrimcilik adına doğru ve ileri bir örnek oluşturur, modern revizyonizmin, Avrupa komünizminin bozduğu ve tarihsel bir kırılma yaşamış olan sosyalist devrimciliği de ayağa kaldırırdı.(İdeoloji-parti-sınıf bütünlüğünü kurmuş, işçi sınıfı içinde kök salmış ve siyaseti sınıf zemininden devrimci bir temelde-ekonomist, reformist değil- geliştirir olmaya geçmiş olmak temel koşuluyla birlikte.) Dünün dünde kaldığını düşünsek bile, faşizme karşı siyasal özgürlük mücadelesi yürütmeyen bu hareket, -nasıl demokratik devrimcilik, en ileri ve belirgin örneğini ayrışmadan önceki TİKB’nin oluşturduğu yalpalamalar ve eklektisizm ve reformist devrimcilik sürecine girmişse- demokratik ve antiemperyalist görevlerin öne çıktığı kesit ve durumlarda TKİP de basınç altında demokratik devrimci kulvara geçmiş, kaba sosyalist devrimcilikle bunu birleştirmeye çalışmıştır. (2003-2004 yıllarında Kızıl Bayrak’ta EMEP tadında ulusalcı antiemperyalizm yazıları çıkmaya başlamıştır. Akla gelen bir örnek olarak, 2004 yılındaki AB, Kıbrıs yazılarına bakılabilir.) Semtlere bakışları, hapishane politikaları değişmiş (DHKP/C çizgisine geçmişler, kaldıramayacakları taşı ayaklarına düşürdükten sonra ricat etmişlerdir), Deniz’lere sahiplenmeye başlamışlar, karşı çıktıkları kimi eylem biçimlerini yarım ağız benimsemişlerdir. TKİP’teki bu «devrimcileşme» eklektik bir biçimde gelişmemiş ve bir iç tıkanmanın sonucu olmasaydı yine sağlıklı olarak görülebilirdi! Sayılanlar, bu örgütün girdiği konjonktürel dalgalanmayı gösterdiği gibi, yürüttüğü sınıf çalışmasında yol alamama ve TKP-TİP jenerasyonundan – daha önce de TKP/ML hareketinin tasfiyeci kesiminden- kişilerle gerçekleştirmek istediği birlik ve yutma girişimlerinin başarısız olmasının da sonucudur. Ki onun bu yönlü birlik arayışları kendi rengini de vermektedir.

Bugüne gelirsek, dün faşizme karşı siyasal özgürlük mücadelesi yürütmekten uzak durmuş bu hareket, bugün de geri tipte burjuva demokrasisine karşı sosyalist içerikli bir siyasal özgürlük mücadelesi yürütmeye de uzaktır. Tabii ki o, burjuva sınıf diktatörlüğünü yıkmaktan, proletarya iktidarını, proletarya diktatörlüğünü kurmaktan söz ediyor. Sosyalist devrim diyorsanız, marksist olmanın birinci koşulu budur. Ama o, burjuvazinin bugünkü siyasal egemenlik biçimi, devlet biçimi olarak burjuva demokrasisisini yıkma ve burjuva demokrasisini ortadan kaldırmaktan, sosyalist işçi demokrasiyle onu tasfiye etmekten hiç ama hiç söz etmiyor. Gerçekleştirilen ve bütünüyle değiştirilmesi burjuvazinin gündeminde olan anayasa tartışmalarına buradan bakmıyor. Buradan bakmadığı için de demokratik devrimcilik yönünde eklektize olan çizgisiyle «demokratik hak ve özgürlükler için kararlı bir mücadele yürütmek dışında bir yol olmadığı» görüşüne geriliyor. Sosyalist işçi demokrasisi için sosyalist devrimle burjuva demokrasisinin tasfiyesine girişmek gerekirken «demokratik hak ve özgürlükler için kararlı bir mücadele yürütmek dışında bir yol olmadığı» fikrine ulaşıyor. Tıpkı devrimci reformizme evrilen demokratik devrimciler gibi burjuva demokrasisi içinde sol muhalefet çizgisine geçiyor.

Kapitalizm temelinde siyasal mücadele yürütmek gerekir diyebilmiş fakat faşizme karşı bu temelde bir siyasal özgürlük mücadelesi yürütmeye geçemeyen bu parti, bugün de burjuva demokrasisinin karşısına sosyalist işçi demokrasisini çıkartarak siyasal mücadele yürütmeye geçemiyor. Gerçekleşen burjuva anayasal değişikliklere sosyalizmin toplumsal ve bireysel özgürlükleri, devrimle gerçekleşecek ekonomik toplumsal dönüşüm ve ekonomik sosyal hakların da bu temelde tanımlanışına da geçemiyor ve bu temelde alternatif olamıyor. Bu yönde kurabildiği tek bir cümle yok. Anayasal hayallere kapılınmaması gerektiğini söylerken, «demokratik anayasa» «halkın anayasası» gibi küçük burjuva devrimci görüşlere karşı çıkarken önerdiği «demokratik hak ve özgürlükler için kararlı bir mücadele yürütmek dışında bir yol olmadığı» ve «işçi sınıfının ekonomik ve sosyal haklar mücadelesiyle referandum çalışmasını, sınıf çalışmasını güçlendirmek amacına uygun biçimde birleştirmeliyiz» oluyor. Demokratik devrimcilerin kaderinden kurtulamayan Kızıl Bayrak’ın anayasa tartışmaları zemininde ifade ettiği görüşler de burjuva demokrasisine karşı mücadele edilmeden kapitalizme karşı mücadele edilemeyeceğini, burjuva demokratik devlet biçimini yıkma hedefini açıkça önüne koymayan bir partinin iktidar için savaşamayacağını gösteriyor.

AÇIĞA ÇIKMIŞ OLAN PROGRAM VE EKSEN KIRILMASI VE GELECEK UMUDU

Anayasa tartışmalarının prizmasında Türkiye devrimci hareketine baktığımızda çeşitli ara gruplaşma ve görüş farklılıklarından söz etmek mümkünse de temel ayrım «demokratik hak ve özgürlükler mücadelesi» «demokratik bir anayasa» «halkın anayasası» görüşleriyle ortaya çıkan demokratik devrimcilikle (ve gizli demokratik devrimci TKİP’le) burjuva demokrasisinin karşısına sosyalist işçi demokrasisi ve sosyalist işçi anayasası görüşüyle çıkan proletarya sosyalistleri arasındadır. Birinci grupta yer alanlar, kendi içlerinde demokratik hak ve özgürlükler mücadelesini devrimle birleştirme-birleştirmeme yönünden daha tutarlı daha tutarsız biçiminde ayrılabilir olsalar da, bir bütün olarak demokratik devrimcilikten reformist devrimciliğe geçiş yapmaktadırlar. Devrimci hareket içerisinde daha çok ve öncelikle örgütsel düzeydeki gerileyişten görülen çözülmenin görülmeyen ve gizlenen yönü anayasa tartışmalarıyla ortaya çıkmıştır.

PKK, ulusal devrimcilikten ulusal reformizme, ulusal reformizmden burjuva liberalizmle ara yol bulmaya doğru gerilerken -ve bunu program ve politika değişiklikleriyle de ifade ederken- program ve temel politikalarında hiçbir değişiklik yapmayan Türkiye devrimci hareketini oluşturan örgütlerin çizgilerinde nasıl bir erozyon yaşadıkları ve çizgilerini fiilen değiştirdikleri açığa çıkmaktadır. Ekonomik, toplumsal koşullar, sınıf durum ve ilişkilerinde ortaya çıkan değişimler, alttan alta önceki program ve stratejileri geçersizleştirirken, rejimin yapısında da değişimle sonuçlanan siyasal koşullardaki değişim hızlandıkça erozyon da hız kazanmış, antifaşist halkçı devrimciliğin siyasal koşulları ortadan kalktıkça onu sürdürme çabası şeklileşmiş, kabuklaşmış, en kararlı ve ısrarlı sürdürme iddaasında olanlar -ESP, Alınteri örnekleri- çizgilerini burjuva demokratizmi yönünde tasfiyeye girişmişlerdir.

Çizgi değişimine, program ve stratejilerin tasfiye edilmesine ayna tutmamız kuşkusuz hoşa gitmeyecektir. Gerçek olan şu ki, dünyanın ve ülkemizin ekonomik, toplumsal, sınıfsal, siyasal ve kültürel koşullarındaki değişimle ortaya çıkan durum, teori, program, strateji, örgütlenme, temel politika ve taktiklerde kapitalizmi yıkma ve sosyalizmi kurma hedefini açıkça önüne koyarak devrimci sosyalizm yönünde ileriye doğru bir değişikliğe gidilmediğinde geriye doğru çözülmek ve çizginin sağdan tasfiyesi kaçınılmazdır. Anayasa tartışmaları sadece Kürt ulusal devrimci hareketinin geldiği noktayı göstermiyor; burjuvazinin rejim değişikliğiyle birlikte ortaya çıkan yeni durum, ESP/Atılım, Alınteri, DHF, İşçi Köylü, HÖC gibi demokratik devrimcileri, dogmatik sosyalist devrimci gizli demokratik devrimci Kızıl Bayrak’ı, geriye burjuva demokrasisine doğru çözmektedir. Programatik ve stratejik kırılma apaçıktır. Çizgiler geriye doğru eklektize olmaktadır. ESP’nin neoliberalizmle de bulamaçlaştırdığı çizgisi TÜSİAD’ınkinden hallice bir burjuva demokrasisi isteğine kadar gerilemiştir. Alınteri sitesinde TİKB imzasıyla yayınlanan boykot yazısında «emekten yana demokratik yeni bir anayasa» gibi sosyal demokratların hit kavramlarından birini kullanılabilmektedir. («Emekçiler için» bile değil «emekten yana»! İşçi sınıfının bir parçası, siyasal öncü müfrezesi olduğunu söyleyen bir örgüt ve «emekten yana» olmak! Emek Partisi’nin bile gerisinde -o, bile «emekten yana» demiyor «emeğin partisi» diyor- söylem ve analizlerle ortaya çıkabiliyor.)

Politik ve programatik çizgiler önce tedrici, sonra hızlanarak değişmiştir, değişmektedir. Sadece program yönünden bir revizyon yaşanmamaktadır; önceki stratejilerin içerisinde de kalınması mümkün olmamaktadır ve alınan darbeler ve eylemin muhtevasının içerikteki değişimiyle birlikte içiçe gelişen örgütsel tasfiyecilik fiilileşmiş ve egemen hale gelmiştir. (Program ve strateji değişimiyle birlikte, fiilileşen ve egemen hale gelen örgütsel tasfiyeciliğin de yenilmesi bizim de temel sorunlarımızdan birisidir.) Bugünkü «devrimci reformizm» ara bir durumu, bir geçiş durumunu, daha çok da «duruş»un biçim yönünü göstermektedir. Diğer bir deyişle sancılı bir biçimde bir süre daha sürecek olsa ve sürdürülmeye çalışılacak olsa da sürdürülemeyecek olan bir durumdur. Toplumsal sonuçları daha açık hale getirmesiyle 2001 krizi, ölüm orucu direnişinin yenilgisiyle 2003’ten, rejim krizi çatışma ve çalkantılarının arttığı 2007’den itibaren geri sıçramalarla ve hızlanarak süren politik ve örgütsel erozyon Türkiye devrimci hareketinin krizini boyutlandırmış kapitalizme ve burjuva demokrasisine doğru olan çözülme artmıştır. Kürt ulusal devrimci hareketi, ulusal reformizme doğru çizgi değiştirirken bunu programını da değiştirerek açıkça ilan etti. Türkiye devrimci hareketinde yer alan örgütler ise, program ve siyasal çizgilerini adım adım değiştiriyor, kapitalizm ve burjuva demokrasisi içerisinde çözülerek revize ediyor, fakat geriye doğru olan bu değişimi kendileri dahil herkesten gizliyorlar. İşte Atılım/ESP örneği, işte Alınteri örneği, işte uzunca bir zamandır aynı sularda gezinen Kızıl Bayrak örneği! Durumu idare etmeye çalışmak, yerinde saymak, eleştirel devrimci bir kopuş yerine eskiyi çağırmak ve önceki biçimleri canlandırmaya, ayağa kaldırmaya çalışmak, sorunu dışsallaştırmak bir süre işe yarasa da yaşamın değişmez yasasıdır, ileriye doğru gidemeyen geriye doğru gider! Bu yasa her dönem geçerli olmakla birlikte kaotik geçiş süreçlerinde çok daha yıkıcı bir hal alır. Koşullardaki değişimi bilince çıkartıp yeni bir mevzilenişe geçemezsen o koşullar gelir seni yutar. Hatta dünün devrimcisi bugünün tutucusu, değişim karşısında direneni, geriye çekeni ve gericisi olur. Dün düzene karşı isyan bayrağını açanlar, bugün şu ya da bu sistem partisine yedeklenmiş olarak düzenin savunucusu haline gelir.

Küçük burjuva sosyalizmi, önümüzdeki dönemde, küçük burjuvaziden proletaryaya doğru çözülen kesimlere dayanarak yeni biçimlenişler ve yeni hareket kanalları oluşturacak olsa da güç kazanan mali oligarşinin hakimiyeti biçimine bürünmüş tekelci kapitalist egemenlik karşısında işçi sınıfının önderliği ve komünist devrimci bir programın çekim gücü ve belirleyiciliği olmadan güçlü bir mücadele sergilemeleri olanaklı değildir. Kendi başlarına isterlerse adına sosyalizm desinler kapitalizmin ve burjuva demokrasisinin daha eşitlikçi ve ütopist türevlerini yaratma arayışının ötesine geçemez ve nihayetinde emperyalist kapitalizme ve burjuva demokrasisine teslim olurlar. Geleceğe doğru da uzanarak söylersek, tüm bu gelişmelerin, anayasa tartışmaları prizmasından yansıyanların gösterdiği kapitalizmi ve burjuva demokrasisini yıkma gücüne sahip tek tutarlı programın ve alternatifin komünistlerin ve öncü işçilerinki olduğudur. «İşçiler nasıl bir anayasa istiyor?» başlığıyla yayınlanan, istem ve özlemleri, mücadele hedefleriyle öncü işçi perspektifinin ana çizgilerini -bir tek eksiğiyle- yansıtan işçi deklarasyonu «demokratik hak ve özgürlükler» «demokratik anayasa» biçiminde ifade edilen erozyona ve çizgi değişimine uğramış demokratik devrimciliğin karşısında sosyalist bir anayasa isteminin ilanıdır. Öncü işçilerce imzaya açılan bu metin burjuva ve küçük burjuva demokratik anayasal hayallerle, demokratizmle sınırlarını çekmekte ve sınıf hareketini siyasallaştıracak bir siyasal, ekonomik, toplumsal, ve kültürel bir mücadele programı koymaktadır. Anayasa tartışmaları prizmasından yansıyan ve umut veren, geleceğe yürüme ve geleceği kucaklama gücüne sahip olan tek politika ve çıkış komünistlerin ve öncü işçilerinkidir.

(Yazı dizisinin tamamına ve Anayasa-referandum konusundaki diğer yazı ve haber-yorumlara Makale kategorisinden de erişebilirsiniz.)

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*