Anasayfa » NEYİ SAVUNUYORUZ » Anayasa Tartışmaları prizmasından TDH: Referandumun Sonucu

Anayasa Tartışmaları prizmasından TDH: Referandumun Sonucu

Önümüzdeki günlerde evet/hayır/boykot için kullanılan oyların bölgesel dağılımı, siyasal toplumsal sonuçlarına ilişkin birçok analiz yapılacak, bu sonuçlardan hareketle siyasal sürecin bundan sonra ne yönde ilerleyeceğine ilişkin öngörülerde bulunulacaktır. Aşikar olanı ise, burjuvazinin politik gündemini yeni bir anayasanın oluşturacağıdır. Bu politik gündemle birlikte sadece «evet»çilerin değil, «yetmez ama evet»çilerin de liberal çığlıkları yükselecek; sola, işçilere ve ezilen diğer sınıflara burjuva liberal çarşaf giydirme çabaları hızlanarak devam edecektir. Bunlar dün gece itibariyle referandum sonuçları açıklanır açıklanmaz başlamıştır.

«Yetmez hayır»cılar ise, burjuva siyasetine statüko düzleminden yedeklenmelerinin devrimci bir özeleştirisine girişmek, kendi »havet»leriyle hesaplaşmak yerine, sonuçları AKP’nin baskıları ve «sivil vesayet» üzerinden açıklamaya devam edecekler, bunun sonucu olarak da giderek daralan ve alternatif oluşturmayan muhalif çizgide erime hız kazanacaktır.

Referandum sonucuyla yeni bir anayasanın yapılmasının önü açılmıştır; burjuvazinin istekleri doğrultusunda istikrarlı bir siyasal yapının yeni dengelerini oluşturacak yeni bir anayasanın hazırlanması adımları hızlanacaktır. Önümüzdeki bir yılı, genel seçimlere kadar olan süreci belirleyecek olan da yeni anayasa tartışmaları olacaktır.

Referandum sonuçlarıyla burjuvazi, yeni anayasa için toplumsal düzeyde siyasal desteğini güçlendirmiştir. Yeni bir anayasa, burjuvazinin ortak programı ve hedefidir. Rejim krizinin artçı sarsıntıları sürecek olsa da, bu sarsıntılar önceki şiddetinde olmayacaktır; burjuvazi ve devlet yapısı içerisinde güçler dengesi ve rejimin yapısı değişmiştir. Anayasanın bütünüyle değişimiyle faşist diktatörlükten geri düzeyde burjuva demokrasisine geçiş hukuksal ve siyasal düzeyde açık hale gelecektir.

Burjuvazinin yeni anayasası, parça parça 17 kez değişiklik yapılmış faşist 12 Eylül anayasasının bir bütün olarak değiştirilmesini hedefleyeceği gibi, Türkiye cumhuriyet rejiminin başından itibaren sürekli kriz unsuru olarak var olan din-laiklik ilişkisi ve yakıcılaşan Kürt sorununun burjuva liberal reformist çözümlerini de içerecektir. Ayrıca yeni anayasa Türkiye bağımlı burjuvazisi ve kapitalizminin gelişme düzeyine uygun olarak devlet-toplum-birey ilişkilerini kapitalizmin gelişim dinamiklerinin önünü açacak ve hızlandıracak yönde yeniden düzenleyecek bir siyasal hukuksal metin olacaktır.

Anayasanın içeriklendirilmesi ve hazırlanma sürecine ilişkin burjuvazi içerisinde kimi önemli farklar olmakla birlikte emperyalist burjuvazinin hedefleriyle de içiçe geçmiş olarak yeni anayasanın ruhunu ve felsefesini oluşturacak olan neoliberalizmdir. Burjuvazinin hedefleri referandumun sonuçlarının açıklandığı dün gece Başbakan Erdoğan tarafından, bugün itibariyle de TÜSİAD vd. tarafından açıklanmıştır. «İleri demokrasi», «katılımcı demokrasi», «21. yüzyıl anayasası» gibi neoliberal kapitalist vahşi sömürü koşullarını gizleyen yaftalı ifadeler kullanmalarını ayırırsak, rejimin sadece 12 Eylül faşizminin oluşturduğu yapı ve koşullarını değil, cumhuriyet rejiminin tarihsel toplumsal siyasal kriz yaratıcı unsurlarını da ortadan kaldıracak ve daha istikrarlı kılacak bir burjuva toplumsal, siyasal hukuksal sistem oluşturma sürecine girilmiş olduğu bu açıklamalardan da anlaşılabilir. Belirtilen kapsamıyla burjuvazinin yeni anayasası köklü bir değişimi içermektedir.

Bu gelişmeler, komünistlerin ve devrimcilerin mücadeleyi yeni bir çizgiye taşımalarını zorunlu kılmaktadır. Ortaya çıkan ve hız kazanan siyasal toplumsal koşullardaki değişimi görmeyen ve buna karşılık oluşturacak bir mücadele hattına girmeyen her örgüt, tutuculaşan konjonktürel bir muhalefet örgütü olarak kalmaya, üstelik karşı çıktığı geri düzeydeki burjuva demokrasisinin çekim alanına girip eriyip dağılmaya mahkumdur.

Sonuçlar ve devrimci hareket

Referandumla ortaya çıkan sonuçlar, ancak Türkiye’deki toplumsal siyasal koşullardaki değişimi oluşturan parametrelerin kavranılmasıyla anlaşılabilir. Sonuçlara ilişkin Türkiye’deki toplumsal siyasal koşullardaki değişimi, geri tipte burjuva demokrasisine geçişi gözardı ederek yapılacak değerlendirmelerin bir açıklayıcılığı olamaz. Devrimci hareketle bağlantılandırarak söylersek, eğer bu referandumda sadece izlenen taktikler değil savunulan görüşleri de içeren özeleştirel değerlendirmeye girişilmez, bu yönlü sonuçlar çıkartılmazsa siyasal sürecin hızlı gelişiminin soldaki etkilerini, derin savrulma ve yarılmalarla, çelişkili tutumlarla gerileyişini, yıkımını görmeye devam edeceğiz.

Türkiye devrimci hareketi açısından evet/hayır/boykotla ilgili yapılacak değerlendirmelerin ötesinde çıkartılacak temel sonuç önceki politik hatta kalmanın ve onda ayak diremenin koşullarının kalmamış olduğudur. Bir kavşağa, yol ayrımına gelinmiştir.

Referandum süreci ve sonuçlarıyla ilgili olarak sol açısından çıkartılacak ilk temel sonuç, iki yöndeki kaymayla egemen sınıf politikalarının ve partilerinin oluşturdukları politikalara -birine ya da ötekine- yedeklenenlerin sayısındaki artmadır. Büyük sayılardaki bu kaymaların gösterdiği, devrimci hareketin bir odak ve çekim gücü olma gücünü artan ölçüde kaybettiğidir. Sadece liberal sularda kulaç atanlar değil gerek «yetmez hayır» diyenler, gerekse «demokratik hak ve özgürlükler için mücadele», «halk anayasası», «demokratik anayasa» çerçevesinde boykot diyenler de bu politikalarını sürdürdükleri taktirde siyasal erimeleri hızlanarak devam edecektir. Girilen süreç, bugünkü sınırlı değişiklikleri içeren güdük referandumdan farklı olarak burjuvazi açısından burjuva sınıfsal toplumsal temelini güçlendirmeye hizmet edecek Kürt sorununun liberal reformist çözümü dahil siyasal ve toplumsal daha geniş bir uzlaşıya temel olacak bir anayasanın çıkartılması sürecidir. Emperyalist burjuvazi ve bağımlı Türkiye burjuvazisi, Türkiye kapitalizminin gelişim düzeyine uygun olarak rejime daha istikrarlı bir yapı kazandırmak istemektedirler. Neoliberal tipte geri düzeyde bir burjuva demokrasisi, toplumun bu temelde örgütlenmesi burjuvazinin sınıfsal çıkarlarının, sermayenin yeni birikim politikalarına uygun olarak kapitalist sömürüye istikrar kazandırma isteğinin bir gereğidir. Kürt sorunu, din-laiklik sorunu, kuvvet ilişkilerini yeniden düzenleyerek devletin yapılandırılması, devlet-toplum-birey ilişkileri konularında yapılacak değişikliklerle burjuva toplumsal temelin güçlendirilmesi, burjuvaziye iç ve dış politikada yeni hamleler yapabilecek, kapitalist sömürüye istikrarlılık kazandıracak ve sömürü kanallarını genişletecek yeni adımlar atma olanağını kazandırmaktır.

Açık terörcü diktatörlük biçimiyle faşizm, burjuvazinin elinde artık güçlü silah olmaktan çıkmıştır. Bugün -ilerde tekrar ona ihtiyaç duyacak olsa da- faşist devlet biçimi, sermayenin istikrarlı, geniş temellerde ve derinlemesine birikiminin önünü açmamakta, engel olmaktadır. Birikegelmiş, yoğunlaşıp şiddetlenen siyasal toplumsal sorunların inkar ve bastırma yoluyla çözümü sürekli siyasal toplumsal istikrarsızlık nedeni olduğu gibi, sermayenin günümüzdeki birikim koşulları ve sermaye birikiminin gelişen biçimleri faşist diktatörlük biçimiyle çelişmektedir. Kürt ulusal hareketi, son bastırma çabalarını önceki dönemlerin antifaşist halk mücadelerinin birikimini harekete geçirerek sonuçsuz bırakmış, burjuva demokratik «demokratik özerklik» istemini kitle gücüyle fiilileştirmektedir. Orta ileri kapitalist gelişme düzeyinde nispi artıdeğer üretimi ve pazar genişlemesi ve derinleşmesiyle sağlanan birikim, meta üretim ve ticaretinin genelleşmesi ve bütünüyle hakim hale gelmesi, toplumsal ve sınıfsal bir yapı değişimiyle birlikte siyasal ve kültürel yapı değişimini de zorlama, gerilim ve çatışmalarla ortaya çıkarttığı gibi, dışa doğru genişleyen sermaye birikimi dış siyasetin de -sadece diplomasinin değil ordunun yeniden konumlandırılmasını da içerecek biçimde- yeniden yapılandırılmasını gerektiriyor.

Türkiye’de neoliberal tipte geri düzeyde burjuva demokrasisine geçişi, rejim değişimini koşullayan bunlardır. Ve bu değişim, gerek siyasal toplumsal koşullardaki, sınıfların durumundaki hatta birey özelliklerindeki değişimler olarak görülüp kavranılmaz, izlenegelen politikalar sürdürülürse girilen süreçte alternatif oluşturmak bir yana burjuva demokrasisi ve burjuva toplumsallık içerisinde eriyip kaybolmaya mahkumdurlar. Ki devrimci hareket sadece siyasal olarak değil, etkimesini artıran değer yasasının çekim alanına da büyük ölçüde girmiştir. Devrimci norm ve değerler çözülmüş, meta ilişkilerinin oluşturduğu ölçütler, devrimcilerin iç ilişkilerini de belirler hale gelmiştir.

Bu değişimleri okumaktan uzak Türkiye devrimci hareketi, küçülmüş, özne niteliğini tümden kaybetmiş, dogmatikleşmiş ve kastlaşmıştır. Aynı mevzilerde durur görünmesine karşın sürecin değişimi onu da geriye doğru çözmekte ve bozunuma uğratmaktadır. Burjuva demokrasisiyle reformist devrimciliğe çözülen demokratik halk devrimciliği arasındaki ayrım silikleşmekte, politik bir alternatif oluşturmaktan çıkmaktadır. Yaşam biçimi ve ilişkiler yönüyle de burjuva toplumsal yapı ve ilişki biçimlerine doğru çözülmekte, sıradan herhangi bir bireyden farkı kalmamaktadır. Bundan dolayı, Türkiye’deki ekonomik, toplumsal ve siyasal değişim kavranmadan yeni bir örgütlenme ve mücadele çizgisine geçilemez.

Türkiye’deki siyasal rejim değişmiş, faşist diktatörlük yerini geri düzeydeki bir burjuva demokrasisine bırakmıştır. Bu değişim antifaşist demokratik halk devrimciliğinin siyasal argümanlarını zayıflatmakta, silikleştirmekte, politik etkisini ve örgütleme gücünü azaltmaktadır. Bununla da kalmamakta, burjuva demokrasisini idealleştiren antiemperyalist demokratik devrimcilik onun çekim alanına girmekte ve politik olarak içerisinde erimektedir. Komünistlerin önündeki görev, sadece bu geri düzeydeki burjuva demokrasisinin değil en gelişmiş biçimiyle de burjuva demokrasisinin işçi düşmanı yüzünü açığa çıkartmak ve sınıf mücadelesi yoluyla onu ortadan kaldırmaktır. Geri düzeyde burjuva demokrasisine temel kazandırmayı hedefleyen yeni anayasaya karşı alternatif olacak sosyalist işçi demokrasisi anayasasıdır. Burjuva sınıf egemenliğine ve burjuva demokrasisine karşı sosyalist işçi demokrasisi ve sosyalist işçi anayasası; bunu gerçekleştirecek olan sosyalist devrimdir.

Taktik ayrımlar

Referandum süreci, sol içerisindeki varolan ayrımları ve ayrışmayı belirginleştirdi. Saklı olanı açığa çıkardı. Bir bütün olarak solun, devrimci örgütler de içinde olmak üzere özne konumunu yitirdiği, çoğunun önceki kimliklerinden uzaklaştıkları ve başka elbiseler giydikleri açığa çıktı. Bu yeni bir durum değildi; bir bölümü için 12 Eylül’ün içinden başlamıştı, ’89 sonrasında gün yüzüne çıkmıştı. O dönemde devrimci çizgisini korumayı başarmış olanlar için ise 90’ların ortalarından itibaren tedrici bir şekilde başlayan, açık bir çizgi değişimine dönüşmeden ilerleyen bir süreçti. «Yetmez ama evet» ya da «yetmez hayır» diyenleri oluşturan birinci kategoridekiler, burjuva sistem içerisinde referandum oylamasında egemen sınıf partilerinin bir ya da öteki kesimine kolaylıkla yedeklendiler. «Evet»e ya da «hayır»a şerh düşmüş olmaları onların yedeklenmiş olmaları gerçeğini değiştirmedi. Referandum sonuçlarına ilişkin ilk açıklamaları da girdikleri kabın biçimini almaya başladıklarını gösteriyor.

Bağımlı tekelci burjuvazinin ve genel olarak burjuvazinin neoliberal görüş ve tutumuna yedeklenmekle, sermayenin neoliberal birikim politikalarına geçişte zorlanan, önceki devlet yapısı içerisinde dayandığı güçlerin zayıflamasından rahatsız olan burjuva kesimlerinin politikasına yedeklenmek arasında işçi sınıfı ve ezilen sınıflar açısından ise bir fark bulunmuyor. «Yetmez ama evet», «yetmez hayır» diyenlerin yetmezliği içeriklendirmelerine ve anayasanın topyekun değiştirilmesi ve burjuva partiler arasında uzlaşıyla çıkartılması gerektiği stratejik görüşünü dayatan TUSİAD’ın programıyla ayrımlarının ne kadar az olduğuna bakıldığında bu olmayan farkı görmek zor değildir. Açık olan bu iki taktikten hiç birisinin devrimci bir taktik olmadığı, ezilen sınıfların mücadelesini güçlendirmediğidir. Her politikanın nesnel bir karşlığı vardır ve burjuvazi içerisindeki ayrım ve kamplaşmaya yedeklenen politikaların nesnel karşılığı da benimsenen taktiğin sonucu olarak bir çok yönden eleştirdiğin ve karşı çıktığın rejimin savunucusu durumuna düşmektir. «Yetmez ama evet»çilik, «yetmez hayır»cılık en temel ayrımı çizememişler, sunulan burjuva seçenekleri red etmeyerek bir parçası olmuşlardır. Bu iki taktik de emekçi sınıflar açısından sınıfsal, sosyalist ya da devrimci demokratik bir ayrım oluşturma yönünde bir etki ve iz bırakmayacaktır. Siyasal düzeyde AKP, BBP vd., diğer tarafta CHP ve MHP içimiyle kutuplaşmasına hizmet eden, etkiledikleri emekçi sınıf kesimlerini bu politikalara yedekleyen bir rol oynamışlardır.

İşçi sınıfının ve ezilen bütün sınıfların bilincini aydınlatacak olan devrimci taktik, «evet»e de «hayır»a da hayır demek, sandığı bu şekilde boykot etmek taktiğiydi. Sınıf hareketinin geriliği ve devrimci etkinin zayıflığı nedeniyle «hayır» cı ve «evet»çi kanattan Lenin alıntılı görüşlerle çıkanların birleştikleri nokta «boykot»u evet/hayır kıskacının içine çekmeye çalışmak oldu. Taktiksel olarak birleştikleri burjuva kanattan politika ve güçler yönünden bir ayrışma sağlayamadıklarını sorgulamak yerine boykotun siyasal koşullarının olup olmadığını ve siyasal meşruyetini sorgulamaya giriştiler. Onların değerlendirmeleri gereken boykotun siyasal koşullarının ve siyasal meşruiyetinin olup olmadığı değil, izledikleri politika ve taktiğin emekçi sınıfların bilincini rejim ve sistem karşıtlığı yönünde mi geliştirdiği, burjuva kanatlara yedeklenip sistem savunuculuğunu güçlendirmeye mi yaradığıdır. «Boykot»u «yetmez ama evet» ve «yetmez hayır»dan ayıran, iki burjuva seçeneğe de «hayır» demiş olması ve bunların dışında bir seçeneğin varlığını göstermiş olmasıdır.

«Boykot» Kuzey Kürdistan dışında kitle hareketinde bir yükselişin taktiği olarak ileri sürülmemiştir. Sınıf mücadelesinin bugünkü gelişme düzeyinden-geri düzeyde oluşundan- dolayı burjuva siyasal sistemi yıkacak, kurumlarını dağıtacak bir taktik olarak değil, referandumla emekçilerin önüne konulan iki burjuva seçenekten hiçbirisini kabul etmeme, ikisine de hayır demenin taktiği olarak belirlenmiştir. «Evet» e de, «hayır»a da «hayır» demek için ileri sürülmüştür ve bu haliyle ikisinden ayrı ve ikisine de karşıttır. Boykot taktiği, sadece emekçi sınıfları değil, devrimcileri de burjuvazinin bir kesimine açıkça yedeklenmekten uzak tutmanın taktiğidir. «Evet»ten de, «hayır»dan da bu yönden ayrılır. İşçilere ve diğer ezilen sınıflara sadece referandumla sınırlı olarak değil sonrasında da başka bir yoldan ilerlemenin mümkün olduğunu söylemektir.

«Boykot» taktiğinin alternatif olarak içeriklendirilmesi ise farklıdır. Komünistler açısından boykot, sadece rejimin önceki faşist siyasal yapısına karşı değil, değişen ve hakim hale gelen geri tipteki burjuva demokratik yapısına karşı da sosyalist işçi demokrasisi ve sosyalist anayasa alternatifleştirilerek ileri sürülmüştür. Boykot taktiğinin ileri sürülmesinin de ötesinde asıl ayırt edici olan da burjuva demokrasisine karşı sosyalist işçi demokrasisinin, burjuvazinin yeni anayasasına karşı sosyalist işçi anayasasının çıkartılmış oluşudur.

Sınıf mücadelesinin gelişme düzeyinin ve devrimci örgütlerin kitleler üzerindeki etkisinin zayıflığından dolayı etki ve başarısı çeşitli yönlerden tartışılabilecek –Kuzey Kürdistan’da birçok bölgede başarılı olmuştur- boykot taktiğini «yetmez ama evet» ve «yetmez hayır» dan ayıran temel özellik en yalın haliyle egemen sınıf ve egemen sınıf partilerinin emekçi sınıfların karşısına koyduğu iki burjuva seçeneği kabul etmeyip ikisine de « hayır » demesidir. Burjuva partiler tarafından belirlenmiş bir referandum karşısında «yetmez ama evet» çiler tarafından da «yetmez hayır»cılar tarafından da bir seçenek olarak görülmemesi, boykot oylarının kendi taraflarına dahil olduğunda sonuç almalarını kolaylaştırıp kesinleştireceği basit hesabının ötesinde politik meşruiyetin burjuva parlamenter ve kapitalist sistem içerisinde görülmesindendir. Onlara göre bunu dışlayan bir seçenek, seçenek değildir! Reformist partilerin ufku bununla sınırlıdır. 8 satten fazla çalışmanın yasaklanması gibi temel bir hakkı dahi güvence altına almayan, işçilerin çalışma ve yaşam koşullarını köleleştiren kapsamlı bir saldırının bir parçası olan bir anayasa değişimine sınıf bilinçli her işçinin vereceği karşılık onu reddetmek olmalıdır. Biz işçilerin sömürüsünü, çalışma ve yaşam koşullarında köleliğinden başka bir şey olmayan burjuva liberal demokrasinin savunucusu değil karşıtıyız. Sınıf bilinçli işçilerin önceki devlet yapısının ve güç dengelerinin korunması, kaybedilen mevzilerin bu yönde geriye alınması gibi hedefi olan ve nesnel sonucu da bu olacak olan «hayır» seçeneği ile hareket etmeleri, eski biçimiyle sürdürülemeyecek bile olsa faşist rejimin devamından yana oy kullanmaları, MHP’yle, Ergenekon’la aynı fotoğrafın içerisinde yer almalarını düşünmek dahi mümkün değildir.

Boykot taktiği en yalın haliyle iki burjuva seçenekten birisine kapılmamanın, yedeklenmemenin taktiği olmuştur. Salt taktik olarak dahi bu yönden ayırt edici olmuştur. Emekçi sınıfları burjuva bir yanılgıdan kurtarmanın ifadesi olarak, ikincisi, farklı bir seçenek oluşturma yönelim ve arayışıyla «yetmez ama evet» ten ve «yetmez hayır»cılardan ayrılır. Devrimci örgütler cephesinden politik içeriğin reformistleşmeye yüz tutmasına karşın sınırda da olsa devrimci bir ayrımı oluşturur.

Diğer yandan boykot taktiğini izleyenlerin politik içeriklendirmeleri farklıdır. Sadece taktiğin pratikleştirilmesi, kitleler üzerinde etkili kılınması yönünden değil, politik ayrım ve sınır çizme yönünden de zayıf kalmıştır. Bazılarının «Yetmez ama evet»çilerle bazılarının da «yetmez hayır»cılarla gerekçeler yönüyle aralarındaki ayrımlar siliktir.

Referandumun açığa çıkardığı

Ülkemizde devrimci mücadelenin ve devrim umudunun sürdürülmesi açısından taktiksel ayrımların ötesinde asıl görülmesi gereken program ve çizgilerdeki geriye doğru kırılma ve değişmedir. Bu kırılma ve çizgi değiştirme program ve stratejilerde açık bir değişikliğe gidilmediği ve bir kongre, konferans kararıyla açıklanmadığı için aleniyet kazanmış değildir. Bundan dolayı bu örgütlerden her biri, önceki görüşleri, programları temelinde hareket ettiklerini, kendileriyle ilgili iddialarımızın doğru olmadığını söyleyebilir, karşı saldırıya geçebilirler. Evet, açıklanmış resmi bir kongre, konferans kararına dayanan bir çizgi değişimi yoktur; bununla birlikte çizgiler erozyona uğramış ve değişmiştir. Örgütler, önceki programatik görüşleriyle durmakta, durmaya çalışmaktadırlar. Fakat ekonomik, toplumsal, siyasal koşullardaki değişim sadece kitleleri yeni koşulların içerisine çekmekle kalmamakta devrimci örgütleri de içerisine çekmektedir. Devrimci örgütler bu süreçte farkına varmadan ve vararak politikalarını eklektikleştiriyor, çizgisel bir değişim sürecine giriyorlar. Konjonktür içerisinde eriyip kayboluyorlar.

Reformistleşen ÖDP, EMEP gibi partilerce 12 Eylül içlerinden başlayan, diğerleri için de 90’ların ortalarından başlayan bu süreç, rejim krizinin yoğunlaştığı evrelerde yeni kırılmalara yol açarak ilerlemiştir. Son referandum tartışmaları, anayasayla ilgili politik görüşler sorunun artık taktiksel olmadığını, politik programatik olduğunu olanca açıklığıyla göstermiştir. Emperyalist kapitalist sistemin içsel dönüşümüyle Türkiye kapitalizminin ekonomik, toplumsal, sınıfsal yapısında gerçekleşen değişimler, 24 Ocak 1980 kararlarıyla başlayan süreç giderek hız kazanmış, 90’ların ortalarında toplumsal koşullardaki değişim, sınıf mücadelesindeki nispi yükselişin de gerilemeye başlamasıyla daha açık ve görülür hale gelmiştir. Siyasal yapıdaki değişim ise daha sert, daha çalkantılı, burjuvazi ve devlet örgütlenmesi içerisinde güç mücadelelelerinin yoğunlaştığı, uzlaşma ve restleşmelerin yaşandığı daha uzun süreli bir seyir izledikten sonra uluslararası ve ülke içi güç dengelerinin bir taraf yönünde değişimiyle hız kazanmıştır. Rejimin yapısında bir değişim gerçekleşmiş, faşist diktatörlüğün yerini geri düzeyde bir burjuva demokrasisi almıştır. Türkiye devrimci hareketinin siyasal programatik düzeyde krılma noktasını oluşturan bu değişimdir.

Türkiye devrimci hareketi baskın halkçı karakterinden dolayı ne gerçekleşen toplumsal ve sınıfsal değişimleri görebilmektedir ne de faşizme karşı siyasal direnişçiliğin ilerisine geçemeyen tutumundan ve burjuva demokrasisini idealleştirmesinden dolayı siyasal koşullardaki değişimi görmeye cesaret edebilmektedir. Türkiye’nin sınıfsal toplumsal yapısındaki değişmeler, siyasal koşullarda son süreçte hız kazanan değişim Türkiye devrimci hareketinin dayandığı siyasal toplumsal temelleri büyük ölçüde ortadan kaldırmış, hızla bir boşluğa düşmesine yol açmıştır. Antiemperyalist demokratik halk devrimciliği çizgisinde programatik ve örgütsel olarak kalmanın, kalabilmenin koşulları ortadan kalkmış, bu çizgi ve programda ısrar edenler, reformist devrimci bir hatta kayarak kendi kendilerini tasfiye etme sürecine girmişlerdir. TÜSİAD programıyla arasındaki ayrımın dahi belirsizleştiği ESP programı, sadece HÖC, DHF değil Alınteri’nden Kızılbayrak’a reformist devrimcilik yönündeki eriyikleşme nesnel koşullardaki değişim karşısında siyasal programatik ve stratejik olarak yeni bir hatta geçmeyişin sonucudur. Ekonomik, toplumsal, siyasal koşullardaki, sınıfların olduğu gibi toplum yapısı ve bireylerin özelliklerindeki değişim önceki demokratik devrimci programları bütünüyle dogmatikleştirip sürecin dışına ittiği gibi Kızılbayrak’ınki gibi, gizli demokratik devrimci yönü iyice açığa çıkan kaba sosyalist devrimci programları da kenara itmiştir. Nesnel toplumsal ve siyasal koşullardaki, sınıfların durumundaki değişimler her şeyden önce net bir program ve strateji değişimi gerektirmektedir. Bu nesnel koşullar öncelikle açık ve net bir sosyalist devrimci program ve stratejiyle yanıtlanmadığında şimdiden başlamış olan burjuva demokrasisi içerisinde erime sıradanlaşan düzen içi bir muhalifliğe doğru ilerleyecektir.

Türkiye devrimci hareketinin kitleşelleştiği dönemlerde etkisi artan, kitleselleşmediği sadece direnişçi bir düzeyde kaldığı dönemlerde de duruşuyla varlığını gösteren devrimci alternatif durumu, devrimci özne niteliği yok olmaktadır. Program ve siyasetler, programla örgütsel yapı ve politikalar karşıtlaşmaktadır. Çizgisel bir yarılma, eklektikleşme çok belirgindir. 97’lerden bu yana denenip duran iradecilik ve öncekini geri getirme ve ayağa kaldırma girişimlerinin kofluğu ve sonuçsuzluğu yeterince denenmiş ve görülmüş olmalıdır.

Halkçı anti faşist demokratik devrimcilik çizgisi siyasal ve programatik olarak ve bunların sonucu örgütsel olarak da eriyikleşen bir çizgidir. Önümüzdeki süreçte bu çizginin değişim geçirerek ezilenci toplumsalcı küçük burjuva sosyalizmi yönündeki evrimleşmesini göreceğiz. Şimdiden bu yola giren, girmeye başlayanlar bulunmaktadır. Bu çizgi ise, burjuva kapitalist sistem içerisinde kapitalizmin yarattığı yıkıcı sonuçlara karşı eylemsel olarak radikalleşse dahi reformist bir hatta var olmanın ilerisine geçemeyecek, kapitalist sistem karşıtlığına dönüşemeyecektir.

Sorun, sadece antifaşist halk devrimciliği çizgisinin artık sürdürülemezliği ve eriyişi de değildir. Emperyalist kapitalist sistemdeki içsel dönüşümü bir bütün olarak değerlendiremeyen, sınıfların durumlarında, toplum ve bireylerin özelliklerindeki değişimleri görmeyen, dar siyasal ve ekonomik mücadeleye indirilmiş bir devrimcilikle yetinen, dogmatikleşmiş, tek biçimlileşmiş her türlü devrimcilik ve bu şekilde sürdürülen sosyalist devrimcilik de çözülmekte, bunun bir örneğini oluşturan Kızılbayrak «demokratik hak ve özgürlükler için mücadele» kulvarına geçerek bundan medet umabilmektedir.

Yol ayrımının oluşturduğu ikinci hat, bizim şu anda örgütsel olarak son derece zayıf olan proleter sosyalist hattımızdır. Örgütsel zayıflığımızı henüz dönüşüm parametrelerinin güçlü bir kavrayış düzeyine çıkmayışı, fiili tasfiyecilik halinin süregelen etkileri, eskinin güçleriyle yeniyi kurmanın güçlükleri, işleyiş ve ilişki sistemini değişterememiş olmak, sınıf hareketinin geri koşulları nedeniyle o yönden beslenememek gibi zorlu ama aşmakta kararlı olduğumuz etkenler oluşturuyor. Bunların bir bölümü dünün uzantısı olarak vardır ama asıl olarak yeni olanı yeni bir temelde kurmanın güçlüğü olarak karşımızda durmaktadır. Yüzünü geleceğe dönmüş, zayıflıklarını bilince çıkartan bir örgüt, bu bilinci güce çevirebilir karşısına dikilen yeni sorun ve güçlükleri yenme gücüne de bu şekilde ulaşır.

Devrim program ve stratejilerinin belirleyici olduğu bugünkü siyasal ayrımda komünistler, kendilerini sadece «yetmez ama evet»çilerden ve «yetmez hayır»cılardan değil, burjuva demokrasisini idealize ederek onun içerisinde erimeye yüz tutan reformist devrimci boykot taktiği savunucularından da ayırdılar. «Demokratik anayasa», «halkın anayasası», «demokratik hak ve özgürlükler için mücadele» biçiminde ifade edilen görüşlerin geri tipte burjuva demokrasisine karşı devrimci bir alternatif oluşturmadığını, onun sol eleştirisi olmanın ötesine geçemediğini açıkça belirttiler. Komünistler, burjuva anayasasının karşısına sosyalist işçi demokrasisi anayayası görüşüyle çıktılar. Bu görüşlerini içeriklendirdiler. Burjuva demokrasisini teşhirle yetinmeyerek bir devlet tipi olarak da konseylerden oluşan sosyalist işçi demokrasisini burjuva demokrasisi devlet biçiminin karşısına koydular.

Siyasal mücadele alanında önerdiğimiz rejim ve devlet tipiyle iktidar alternatifini açıkça belirterek, görüşlerimizi karşı yönden açıkladığımız gibi onu genel düzeyde bırakmayarak işçi sınıfının ve diğer emekçi sınıfların yakıcılaşmış güncel istemleriyle anayasa arasındaki ilişkiyi kurarak ve maddelerde somutlayarak da ifade ettik. Tekellerin oligarşisine doğru daralan azınlık bir sınıfın, kapitalistler sınıfının sömürücü egemenliği olduğu için ekonomik ve toplumsal temelleri gizlenen burjuva demokrasisinin sömürücü niteliğini ve sömürünün aldığı biçimleri açığa çıkartırken, sosyalist işçi demokrasisinin üzerinde yükseldiği ekonomik, toplumsal, kültürel temelleri gösterdik. Siyasal bir sistem olarak burjuva parlamenter demokrasinin temsililiği ve darlaşan oligarşik iktidar yapısının karşısına sınıf demokrasisinin yığınsal organlarını ve sınıf demokrasisi organlarının işleyiş ve iktidarlaşmasını çıkarttık. En önemlisi çözümü sadece geleceğe, devrime bağlayan bir sorun olarak görmeyip işçi sınıfının bilinç, eylem ve örgütlenmesinin bugünden bu yönde gelişmesini sağlayacak özgirişkenliklerini, karar alma ve yönetme becerilerini geliştirecek işyeri komite ve meclisleri, öncü işçi kurulları gibi sınıf örgütlenmelerinin önemini, alternatifin ancak böyle bir mücadele hattı ve örgütlenmelerle gerçekleştirilebileceğini vurguladık.

Burjuva demokrasisinin yapı ve işleyişine karşı alternatif oluşturmayı sadece geleceğin değil, bugünün sorunu olarak görüyoruz. İşçilerin kapitalizmi, burjuva sınıf diktatörlüğünü yıktıklarında nasıl yöneteceklerinin bilinciyle, sosyalist demokrasinin bilinciyle bugünden eğitilmeleri gerekir. Burjuva demokrasisinin eleştirisiyle ve sınıf örgütlenmelerinde kazanacağı deneyimlerle bu yönde eğitilmeyen bir sınıf kapitalistlerin iktidarını yıksa dahi kendisi yöneten bir sınıf olamaz.

Burjuva demokrasisini idealleştiren, ufku onun ilerisine geçmeyen, politikalarıyla onun içerisinde erimeye yüz tutan antifaşist halkçı devrimcilikten farklı bir yol tutarak burjuva demokrasisinin teşhirine yöneldik. İşçi sınıfının siyasal, ekonomik, kültürel mücadelelerinin burjuva demokrasisinin sınırlarını açığa çıkartacak yönde geliştirilmesi, burjuva demokrasisinin işçilerin kölece çalışma ve yaşam koşullarında bir değişiklik oluşturmayacağının gösterilmesi, burjuva demokrasisinin sınırlarının açığa çıkartılması ve sosyalist demokrasinin çok daha gelişkin bir demokrasi biçimi olduğunun açıklanması ve tüm bu mücadelelerin sınıfın özgirişkenliğini, karar alma ve uygulama yeteneğini geliştirecek biçimde örgütlenmesi politik örgütsel hattımızı oluşturdu. Bu hat, işçi sınıfına burjuva demokrasisi ve kapitalizmi yıkma bilincinin yanı sıra kendi iktidarını kurma ve yönetme bilinç, tecrübe ve yeteneğini de kazandıracaktır. Komünistlerin görevi, işçi sınıfına sosyalist siyasal bilinç götürmektir. Anayasa tartışmaları sürecinde görüşlerimizin dayandığı programatik siyasal temel, politik örgütsel yaklaşım bu olmuştur. Referandum süreci bir başlangıçtır; önümüzdeki dönemde siyasal mücadelemizin üzerinde yükseleceği temel budur.

Demokratik devrimcilikle aramızdaki ayrım derinleşmektedir. Antiemperyalist, antifaşist demokratik halk devrimciliği, geri düzeydeki bir burjuva demokrasisi karşısında dahi tutunamayıp politik programatik olarak çözülürken proleter sosyalist çizgimiz, burjuva demokrasine karşı sosyalist işçi demokrasisi, kapitalizme karşı sosyalizm alternatifiyle ve komünist bir program oluşturma yönünde ilerlemektedir.

Bir yorum

  1. yorumumu attım ve siteyi kapatacakken bu yazıyı gördüm.
    yazıyı daha okumadım. 1-2 dakika oldu sanırım çıkalı. “anayasa prizması… yazısının bir de bu sonuçlar üzerinden yazımı gerek dedim ve böyle bir başlıkla karşılaştım. tanrıdan başka bir şey isteseymişim keşke… 🙂

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*