Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Le Guin’in ardından bir kez daha: Mülksüzler

Le Guin’in ardından bir kez daha: Mülksüzler

Büyük romancı Ursula Le Guin’i yitirdik. Türkiye’de en bilinen ve en çok okunan romanı “Mülksüzler” üzerine daha önce yapmış olduğumuz bir değerlendirmeyi (4 Aralık 2014) tekrar yayınlıyoruz.

Anarko-Sosyalist bir Ütopya: Mülksüzler

Amerikan Edebiyatına Olağanüstü Katkı madalyası bu yıl, Mülksüzler’in yazarı Ursula K. Le Guin’e verildi. 14 Kasım 2014’te New York’ta düzenlenen ödül töreninde yaptığı konuşmada, Le Guin yine kapitalizmi ve -kendi yayıncısı dahil- kara dayalı mali oligarşik yayıncılık ve edebiyat piyasasını sert biçimde eleştirerek, epey yankı yarattı. Ödülü uzun süredir neoliberal kapitalist edebiyat piyasasından dışlanan sosyal eşitlikçi düş gücü, ütopya ve bilim-kurgu yazarları adına aldığını, onlarla paylaştığını söyledi:

“Hayatlarımıza ilişkin alternatifleri görebilen, korku mağduru olmuş topluma ve onun saplantılı teknolojilerine alternatif var oluş biçimleri konusunda arka çıkan ve hatta umutlu olmak için gerçek dayanaklar hayal edebilen yazarların seslerini özlediğimizde bizi zor zamanlar bekliyor olacak. Özgürlüğü hatırlayabilen yazarlara ihtiyacımız olacak. Şairlere, hayalperestlere – daha geniş bir gerçekliğin gerçekçilerine.”

Tekelci kapitalist kitap şirketlerini, kara ve reklama dayanan yayıncılık ve edebiyat piyasasını, editörleri bile belirleyen büyük kitapçı zincirlerini ve dahası bunlar tarafından koşullandırılmayı kabul eden sanatçı ve yazarları da sert biçimde eleştirerek, konuşmasını şöyle bitirdi:

“Kitaplar, bildiğiniz gibi, yalnızca ticari ürünler değildir. Kar amacı, çoğu zaman sanatın amaçlarıyla çelişir. Kapitalizmde yaşıyoruz. Kapitalizmin gücünden kaçmak imkansız görünüyor. Kralların kutsal yetkileri için de böyle düşünülürdü. Her türlü insan gücüne direnilebilir ve her güç insanlar tarafından değiştirilebilir. Direniş ve değişim çoğu zaman sanatta başlar ve çoğu zaman da bizim sanatımızda başlar – sözcüklerin sanatında. Uzun ve iyi bir kariyerim oldu. Yalnız değildim. Şimdi, sonuna gelmişken, Amerikan edebiyatına ihanet edilişini izlemek istemiyorum. Biz yazarak ve yayımlayarak hayatını kazananlar, gelirden kendi adil payımızı istiyoruz ve istemeliyiz. Ama güzel ödülümüzün anlamı kar değil. Ödülün adı özgürlük…”

Güçlü sözler. Hele ki son 50 yılın en büyük roman yazarlarından birinin ağzından çıkıyorsa. Yine de eleştirdiği ve özgürleşmek istediği o kapitalist yayıncılık tekelleri ve piyasasının etkide bulunmamış olması imkansız bir büyük ödülü kabul etmiş olmasıyla pek bağdaşmayan sözler. Le Guin, bu tür ödüllerin tam da o yayıncılık piyasasının, bir kar ve satış artırma, bir marka ve reklam aracı olarak, vazgeçilmez bir parçası olduğunu bilmiyor olabilir mi? O ödülün, edebiyata ve sosyal düş gücüne olağanüstü katkılarından çok, tam da o yayın tekelleri ve satış zincirlerinin karlarına olağanüstü katkılarından dolayı verildiğini bilmiyor olabilir mi? Yalnızca “anarşist, sosyalist, feminist, Taocu” şanına uygun olarak değil, aynı zamanda neoliberal kapitalizme karşı son yılların dünya çapındaki isyan ve direnişlerinin ruhuna uygun olarak, ödülü benzer bir açıklamayla reddetseydi, daha sarsıcı ve etkili olmaz mıydı? Mülksüzler romanında yarattığı kahramanı, gezegenler arası üne sahip fizik kuramcısı Shevek’in, yeni kuramını emperyalist kapitalist ABD’yle pazarlık ve uzlaşma amacıyla kullanmaya çabalarken nasıl kullanıldığını ve aldatıldığını anlayıp, kendisine sunulan her türlü lüks ve statüyü reddederek, ününü ve kuramını isyancı işçilerin mücadelesine adamaya karar verdiğini unutmuş görünüyor…

29836Mülksüzler: Bir geçiş döneminin ikircikli ütopyası

Le Guin’in “Mülksüzler: İkircikli Bir Ütopya” romanı, 1974’te yayınlandı. Günümüze değin sayısız dilde sayısız baskı yaptı. Dünya çapında yankı yaratan, hakkında en çok inceleme yazılan, en çok tartışılan romanlardan biri olageldi. Türkiye’de ilk baskısını 1990’da, şimdilik son baskısını 2006’da yaptı. Halen de yeniden basılmaya, genç kuşaklar tarafından okunmaya, tartışılmaya devam ediyor. Bunlar gerçek bir sanat yapıtının iki kritik özelliğini taşıdığını gösterir: Evrensellik ve tüketilemezlik. Dahası, uzun süredir dışlanıp unutturulmuş geleceğe dönük sosyal düş gücü ve arayışlar, yeni bir yaşam ihtiyacı, günümüzün isyan ve direniş dalgalarıyla, sisler içinden “ağır ellerini toprağa basarak” yeniden mayalanmaya başlamışken, Mülksüzler gibi romanların yeniden gündemleşmesi gayet anlaşılır.

Mülksüzler’in yazıldığı yıllar (1974), emperyalist kapitalizmin bir döneminin kapanmakta olduğu yıllardı. Kapanmakta olan dönem: Modernist, rasyonalist, formalist, aşırı kurumcu, aşırı kuralcı, tek biçimli, işlevselci, standart üretim kapitalist toplum yapısıydı. Batıda 68 isyanları hem emperyalizme hem sosyalizm kılıfındaki bürokratik devletçiliğe hem de bireyleri düzleyen aşırı kuralcılık ve ahlakçılığa karşı yaşanmıştı. “Reel sosyalizm”den olduğu gibi, “uygar ve demokratik” denilen gelişmiş kapitalist ülke ve toplumlardan da büyük bir hayal kırıklığı yaşanıyordu. Mülksüzler, işte kapanmakta olan böylesi bir dönemin yazılmış son büyük ütopik romanlarından biridir. Hatta denilebilir ki, bir dönemin kapanışını, çok görkemli, bir o kadar da yıkıcı ve acıtıcı bir havai fişek gösterisiyle haber veren bir üründür. Hem kapanmakta olan dönemin gelecekçiliğinin en güçlü ve son edebi ürünlerinden biridir, hem de yeni açılmakta olan dönemin bazı öncüllerini (postmodernizm, çok katmanlılık, farklı dünyalar arasılık, belirsizlik, kuşkuculuk, görecilik, mistisizm, vb) içinde taşır. Hem 68’in isyankar, devrimci, coşku ve umut dolu, epey de anarşist ruhunu taşır. (68’in “Devrim yapılmaz, devrim olunur” gibi bir dizi sözünü dünya çapında yaygınlaştıran, Mülksüzler romanıdır.) Ama hem de, geleceğe, daha iyi ve güzel bir dünya özlemine dair artan bir tereddüt ve kuşkuculuğu hissettirir. Romanda doğa tahribatı ve savaşlarla yıkıma uğramış ve gelecek umudunu kaybetmiş bir diğer gezegen imgesi bunun bir ifadesidir. Le Guin’in geleceği, kapitalizmin aşılması kadar kapitalizm öncesinde, eski Çin’in uygarlığa yozlaşma gözüyle bakan kendiliğindenci ve doğalcı felsefe ve inanç sistemi Taoculukta araması, başka bir ifadesidir. Mülksüzler’in alt başlığındaki “ikircikli ütopya” tanımının ne anlama geldiği halen tartışıladursun, yanıt, tarihsel bir dönemecin eşiğinde yazılmış bir roman olmasıdır.

mulksuzlerad2b50fcef0cdeb17a1fAnneres arzulanır bir ütopya mı?

Nitekim Le Guin’in, yüksek teknolojili, bolluk, refah ve mutluluk ülkesi olarak resmedilen klasik ütopya anlayışının aksine, geri teknolojili, kıraç topraklar, çöl ve yarı kıtlık koşullarında yüksek toplumsalcı özveri ve dayanışma ile varolan bir ütopik toplum tasvir etmesi, bunun göstergesidir. Bir nevi, o dönemin gelişmiş kapitalist ülkelerinden de Sovyetler Birliği’nden de umudunu kesmiş batılı muhalif aydınlarının, yüzlerini halen devrimci ateşlerle sarsılan “3. dünya ülkeleri”ne, Çin’e, Vietnam’a, Küba’ya çevirmiş olmasının yansımasıdır. (Romanda, azgelişmiş Benbili ülkesinde devrimci ayaklanma ve Benbilili devrimcilerin Anneres ile bağlantı kurmaya çalışması, böyle bir göndermedir.) Bir yanıyla revizyonist üretici güçler teorisine bir reddiyedir. Belki bir yanıyla da Engels’in “toplumun sömürün ve sömürülen sınıflar olarak ayrılması üretimin bir zamanlar eksik ve kısıtlı gelişmesinin bir sonucudur” sözlerine bir naziredir. (Le Guin, romanı boyunca Marx, Engels, Lenin, Stalin, Troçki, Einstein, Bogdanov, Dostoyevski, İbsen, Beckett, Sokrates, Hegel, Morris, Lucaks, Tao-Ching, Goodman, Shelley, Kropotkin gibi pek çok kuramcı, filozof, bilim insanı ve sanatçıya örtük göndermelerde bulunur ve tartışır.) Nitekim Anneres, hem mülksüzler, mülkiyetin olmadığı toplum, hem de hiçbir şeyi olmayanlar anlamına gelir. Anneresli Shevek’i geldiği dünyadaki burjuva sosyetesine karşı şöyle konuşturur:

“Siz zenginsiniz, siz sahipsiniz. Biz yoksuluz, biz yoksunuz. Sizde var, bizde yok. Burada her şey çok güzel. Güzel olmayan yalnızca yüzler. Anneres’te hiçbir şey çok güzel değildir, yalnız yüzler güzeldir. Diğer yüzler, erkek ve kadın yüzleri. Bizim onlardan başka bir şeyimiz yok, bizim birbirimizden başka birşeyimiz yok. Burada siz mücevherleri görüyorsunuz, orada gözleri görürsünüz. Gözlerde de görkemi, insan ruhunun görkemini görürsünüz. Çünkü bizim erkeklerimiz ve kadınlarımız özgürdürler, hiçbir şeye sahip olmadıkları için özgürdürler. Siz sahipler ise sahiplisiniz. Hepiniz hapistesiniz. Herkes yalnız, tek başına, sahip olduğu yığınla birlikte. Hapiste yaşıyor, hapiste ölüyorsunuz. Gözlerinizde görebildiğim yalnızca bu-duvar, duvar!”

Yine güçlü sözler. Roman boyunca anarko-sosyalist Annares’te “açlığı paylaşmak, yoksulluğu paylaşmak, acıyı paylaşmak” temaları yinelenir. Ortak acının, çetin yaşam koşullarının, direşkenliği, dayanışmayı, yoldaşlığı güçlendirdiği vurgulanır. Bunlar bugün de herhangi bir işçinin, özellikle de uzun soluklu direnişlerde, eskisinden de beter borca batmayı ve çetin koşulları göze alarak ama kolektif dayanışma ve iradeyle güzelleşen ve özgürleşen direnişçi işçilerin, patronların suratına çarpabileceği sözler. Kaldı ki, günümüzün ne kadar gelişmişse o kadar atomize olmuş ve konformistleşmiş kapitalist toplumunda bile, ancak Marmara ve Van depremleri, Gezi, Berkin, Soma, Kobane (şiddetli kriz, saldırılar, kemer sıkma paketleri, vb) gibi büyük acı ve tehlikelerin büyük çaplı toplumsal dayanışma ve yardımlaşma duygusunu harekete geçirdiğini biliyoruz. Dahası devrim ve sosyalizmin inşası için illa yüksek bilim-teknolojiyi ve bolluğu hazır bulmak veya beklemek gerekmez. Komünistler de kimseye “devrimden sonra cennet” vaad etmez. 20. yüzyılın devrimleri genellikle daha geri kapitalist ülkelerde gerçekleşmiş, çok ağır ve çok çetin koşullarda varolmaya ve sosyalizmi kurmaya çalışmış, belki biraz da bu nedenle tam kopamadıkları kapitalizmden ekonomik-teknik olarak daha geri olsalar da daha ileri bir insan tipolojisi yaratmışlardır. Ne var ki şu da açık olmalı: Yeni bir yaşam için ödenecek bedeller, göğüslenecek zorluklar ne olursa olsun komünizm, evet özel mülkiyetten kolektif mülkiyete, oradan mülkiyetsizliğe geçiştir, fakat “yoksullukta eşitlik” değildir. Komünizm, hele ki bugün, makinelerin yapabileceği işleri (örneğin madenler, vd) insanların yapması değildir. Bilim-teknolojiden, üretkenlikten, kentlerden, bolluk özleminden vazgeçmek değil, bunların insanileştirilmesi ve doğayla uyumlu hale getirilmesidir. Yoksa bunların yeni bir yaşamın inşasının yalnızca koşulu olduğunu, asıl meselenin gelişmiş, çok yönlü toplumsal bireylerin komünal birliği olduğunu ilk söyleyen, zaten komünistlerdir.

yinyang
Taoculuğun simgesi Ying-Yang diyalektiği

Le Guin’in “geçmişteki kayıp cennetler”i

Le Guin’in anarşist-Taocu ütopizmi ise, gelişkin bir komünizmden çok, ilkel komünal toplumu çağrıştırıyor. Ya da bu ikisini, az gelişmiş bir yarı-kıtlık ekonomisi koşullarında sentezlemeye çalışıyor. Genellikle tarihsel dönüşüm süreçlerinde ortaya çıkan tüm büyük ütopyalarda karakteristik olan, geçmişe özlem (geçmişteki “kayıp cennet”) ile gelecek idealizmini (gelecekteki “ideal dünya” tasarımları) birleştirmeye çalışmalarıdır. Mülksüzler, geleneksel ütopyaların aşırı basit, statik ve yalıtık havasını, son derece dinamik, döngüsel ve eğer denilebilirse bir tür diyalektik kurgusu ile aşmasına karşın, geleneksel ütopyaların geriye dönük “kayıp cennet” takıntısından sıyrılamıyor. Le Gurin’in de “geçmişteki kayıp cennet”i, ilkel komünal toplumdan, 2500 yıl öncesi Çin’deki Taocu düşünce ve inanç sisteminden, antik Yunan kent demokrasilerinden, Hegel’in idealist diyalektik yabancılaşma teorisinden ve en sonu, William Morris’in 1890’da yayınlanan romantik sosyalist ütopyası “Hiçbir Yerden Haberler”inden bariz esintiler taşıyor.

Taoculuk, eski Çin’de resmi Konfüçyüsçülükten farklı olarak “uygarlaşmayı bir bozulma ve yozlaşma olarak gören, doğaya uygun davranışı, kendiliğindenliği, mistik ve metafizik yaşantıyı, yönetimde müdahaleden kaçınmayı ve toplumsal yaşamda doğallık ve ilkelliği savunan bir düşünce ve inanç sistemi”dir. Bu özellikleriyle 1968 sonrası batıda Zen çılgınlığı, Nirvana, Budizm, Yoga, meditasyon, Yeni Çağ dinleri, Freudyen bilinçaltıcılık, psikaladik rock mistisizmi gibi anarşizmin beslendiği ve bütünleştiği başlıca kaynaklardan biri haline gelmiştir. Taoculuğun felsefi yanı, “Yüce Aklın Erdemi” gibi bireysel-metafizik bir öğretidir. Dinsel yanıysa, örgütlü cemaatin (bir otoriteye, ceza sistemine dayanmayan) içrek öğretinin yanısıra, büyücülük, simyacılık, çilecilik ve meditasyon ile “uygarlık ve maddiyatın bozucu etkilerinden arınarak” psişik dönüşüm ritüellerinden oluşur. Tao-te Çing’in “Yüce Aklın Erdemi” yapıtında önerilen ideal hükümdar, varolduğu bile farkedilmeyen, toplumu transandantal düşünce güçüyle, içselleşerek yönlendiren bir bilgedir. Hiçbir sınırlama ve yasak getirmez. Eylemsizliği, yaptırım gücüne başvurmaması, doğallığı ve sadeliğiyle, bütün insanların tutkusuz ve dingin olmasına yol açar. Taoculukta her varlık Tao’dan kaynaklanır ve sonunda ona döner. Uygarlık doğal düzenin bozulması olarak görüldüğünden her toplumsal reform uzak bir geçmişe dönüştür ve başlangıçtaki saflığa ulaşmak istenir. Taoculuğun sonraki versiyonlarında -birey ile toplum ayrışması derinleştikçe- basit ve doğal toplumsal uyum anlayışından farklılaşan aydınlanmış, metafizik bir kadercilik, bireyin kendi yaşamını her şeyden üstün tutması ve topluma yararlılık için hiçbir özveride bulunmamasının eksiksiz özgürleşme olarak gösterilmesi vardır. Taoculukta insanın tüm evreni (Tao’yu) içinde taşıdığına inanılır. Tüm eski mistik öğretilerde olduğu gibi, insan “yüce ilkeyi”, “evrenin sırrı”nı dağ bayır arar ama sonunda onu kendi zihninde bulur. Ama bunun için meditasyona, cinsel ve yiyecek sınırlamalarına, nefes kontrolüne, çileciliğe başvurmak gerekir. Mülksüzlerin tüm altyapısı, çok kabaca özetlemeye çalıştığımız, Taocu ilkel ve mistik diyalektik aşkınlık öğretisine dayanır: “Araç amaçtır, gitmek geri dönmektir, gelecek geçmiştir, parça bütündür, ölüm yaşamdır, toplum bireydir” vb… Anneres’in kurucu ve içrek Taocu-anarşist öğretisini koyan Odo, Tao ile (herkesin beklediği ama hiç gelmeyecek olan) Godot’nun bir bileşimidir. Shevek’in tüm roman boyunca yaptığı “ahlaki seçimler”den kaynaklanan dolambaçlı ve badireli yolculuğu, sonunda evrenin yüce sırrını kendi zihninde keşfetmesi, romanın tüm karmaşık ve görkemli kurgusuna karşın oldukça yavan bir idealizmle malul olduğunu gösterir.

Taocu mistik diyalektikten Hegel’in daha gelişkin nesnel-idealist diyalektiğine geçiş zor değildir. Hegel’de maddi dünyayı, maddi üretimi yabancılaşmayla özdeşleştirir. Maddi üretim ne kadar gelişirse, insan da o kadar nesneleşecek, kendine yabancılaşacaktır. Hegel’de de yabancılaşmanın aşılması, nesnelliğin (maddi dünyanın, maddi üretimin) aşılmasıdır: Mutlak Tin! Ancak Hegel’de, yine salt zihinsellik ile sınırlı kalsa da, diyalektik aşma, en azından maddi yaşamın yasalarının kavranmasına dayanır: Özgürlük zorunluluğun kavranmasındadır, der. Oradan da Marx’ın tarihsel-diyalektik materyalizmine bir adım kalır. Le Guin ise, Marx bir yana, Hegel’in de aslen gerisine gider, çünkü her türlü belirlenimi reddeder. Hegel’den ve eski doğu toplumlarından sentetik (bireşimci) düşünceyi alır, fakat bunu da batı toplumlarının analatik (çözümleyici) düşüncesiyle bir türlü birleştiremez. Roman boyunca şurda özdeşlik, burda farklılık bir “ahlaki tercih” sorunu haline gelirken, bir türlü diyalektik “özdeşlik ve farklılığın birliği”ne geçiş yapılamaz.

Le Guin’in muhtemelen esinlendiği bir diğer “geçmişteki kayıp cennet” düşü, William Moris’in anarko ya da romantik komünist ütopyası “Hiçbir Yerden Haberler”dir. Morris de, büyük çaplı standart kitle üretiminin yabancılaştırıcılığına ve niteliksizliğine tepki duyar. Emeğin ve üretimin bir sanat haline gelmesini ister, ama bunu kapitalizmden ileriye değil, geriye doğru, 14. yüzyılın Gotik döneminde, ortaçağ kır komünlerinde, zanaat üretiminde arar. Morris’in anarko-komünizmi, emperyalizme geçiş sürecinin başlangıç evrelerinde (1890’lar), yüksek vasıflı emekçilerin vasıfsızlaşmaya ve ayrıcalıklarını yitirmeye tepkisini, geçmişi geri getirmeye dönük nostaljik özlemini yansıtır aynı zamanda. Morris’in emeği kölece, zorunlu, yabancılaştırıcı, rutin, standart, vasıfsız kitle üretimi emeği olmaktan çıkarıp yüksek nitelikli zihinsel, sanatsal, tek kelimeyle yaratıcı emek haline getirme tutkusu, anlamlıdır. Ancak kendi döneminde sanatçılar ve zanaatçılar, orta sınıflar, hatta aristokratlar arasında zemin bulup en temel maddi yaşamsal ihtiyaçlarının derdindeki yeni vasıfsız ve sefalet içindeki işçi kitlelerin büyüyen mücadelesi ile hiçbir bağ kuramamasından görüleceği gibi, maddi ihtiyaçlar/zihinsel ihtiyaçlar, nicelik/nitelik, geçmiş/gelecek, zorunluluk/özgürlük çelişkisini aşamamıştır. Daha doğrusu kapitalizmden ileriye değil geriye, zanaat toplumuna doğru “aşacağını” sanmıştır. Evet her şey “maddiyat” değildir, fakat bizzat maddi yaşamın üretim ve yeniden üretiminin, bunun içinden işleyen uzlaşmaz sınıf karşıtlığının tarihsel gelişiminin üzerinden atlanarak oluşturulmaya çalışılan bir yaratıcı ve özgür bireyler toplumu da, orta sınıflara özgü ve geriye dönük bir özlem olduğuyla kalır. Tüm öznelci-anarşist akımlarda olduğu gibi, üretimin, emeğin, bilginin, bireyin toplumsallaşması ve bunun doğurduğu çelişkiler temelinde değil, toplumsal-maddi üretim ve ihtiyaçların geriye götürülmesi ile öznelliğe ve bireysel özgürlüğe yer açılmaya çalışılır. Sanat ve yaratıcı emek, mutlak zorunluluk alanı olarak görülen toplumsal-maddi ihtiyaçlar ve üretim alanından, yukarıda, bireysel özgürlük alanı sayılmıştır. Gerçi Morris, maddi üretim alanını da sanatsallaştırarak bu çelişkiyi çözmeye çalışmak gibi, kendi dönemi için dahiyane bir girişimde bulunmuştur. Morris tüm emeğin yaratıcı, sanatsal emek haline gelmesini, kafa emeğinin de toplumsallaşmasını ve kol emeğiyle kaynaşmasını ister. (Morris’in Türkiye’de ancak 2011’de yayınlanan Hiçbir Yerden Haberleri yeni bir yaşam tartışmalarımızın ayrı bir yazı konusu olacak.) Le Gurin ise, bu açıdan Morris’in bile gerisindedir. Mülksüzler’de fizik dahisi, yaratıcı kafa emekçisi Shevek’in hikayesiyle varıp varabildiği sonuç, bireyler kendi ilgi ve ihtiyaç duydukları yaratıcı emek alanlarıyla kısıtlanmadan uğraşabilmeliler’dir. Hele ki, kafa emeğinin toplumsallaşmasının günümüzde geldiği düzeyden bakınca çok geri bir sonuç! Kuşkusuz, bireyler yeni ve daha yüksek, kendi istedikleri ve ihtiyaç duydukları yaratıcı faaliyet alanlarında kendilerini geliştirip gerçekleştirebilmeli, ancak sadece “dahi” bireyler ya da bir azınlık değil, herkes bunun olanak ve dinamiklerine sahip olabilmeli. Hiçbir toplum açlığı göze alarak yeni ihtiyaçlar yaratamaz. Yeni ve daha yüksek ihtiyaçların toplumsallaşması ve herkesin kendini bu temelde gerçekleştirebilmesi, toplumsal emek üretkenliğinin gelişmesiyle koşulludur. Diğer taraftan özgür zaman için yalnızca çalışma saatlerinin kısalması yetmez. Bireylerin kendilerini özgürce gerçekleştirebilecekleri toplumsal-bireysel olanak ve ihtiyaçların bulunması gerekir. Ancak bu olanak ve ihtiyaçlar varsa azalan çalışma saatleri özgür zaman haline gelir. “Serbest zaman -hem dinlenme zamanı hem de yüksek faaliyetler için zaman -doğallıkla sahibini başka bir özneye dönüştürür.” (Marx)

SANY7759
Komünizm ihtiyaçların kısıtlanması değil, toplumun ve bireylerin kendi ihtiyaçlarını bilinçli ve gönüllü olarak kendilerinin belirlemesidir

Anneresliler kıtlık dönemleri dışında temel toplumsal-bireysel gereksinmeleri için günde en fazla 5-7 saat çalışıyorlar, serbest zamanlarında canları ne isterse; dinlenme, eğlenme, sevişme, onu yapıyorlar. Fakat oldukça kısıtlı olan verili ihtiyaçlarının ötesinde yeni ve daha üst ihtiyaçlar duymuyorlar. Le Guin’in kıtlıkla gerekçelendirdiği üzere, herşeye toplumun verili gereksinmeleri açısından doğrudan ve katı bir işlevselcilik ilkesi açısından bakılıyor. Toplum açısından verili ihtiyaçların karşılanmasında doğrudan işlevsel olmayan her şeye “dışkı” deniyor. Bu tür fikir ve kişiler de, dışlanmasa bile sevilmiyor, toplumsallaşmıyor. Oysa verili ihtiyaçlarını karşılamakla sınırlı toplumlar, prekapitalist (ve kapitalizme göre) çok daha durağan, yavaş gelişebilen toplumlardır. (Örneğin ilkel komünal toplumlar, zaten çok sınırlı olan verili ihtiyaçlarından fazla ürün, eşya ve battaniyelerini potlaç törenlerinde düzenli olarak yakarak imha ederlerdi. Bu artı-ürün birikimine ve dolayısıyla mülkiyetçilik ve eşitsizliğe karşı ilkel komünal bir gelenekti.)

Ancak kapitalizmdir ki -hele ki günümüz neoliberal kapitalizmi!- durmaksızın yeni ve daha çeşitli ihtiyaçlar üretmeyi en büyük ihtiyaç ve iç dinamizm haline getirmiştir. Kapitalizm durmaksızın yeni ihtiyaçlar yaratıp herkesi peşinden koşturarak, zorunlu tüketim standartına, dolayısıyla yeni artı-değer üretim alanına çevirir ve piyasasını genişletip çeşitlendirir. Kapitalizmin sorunu yalnız her türlü ihtiyacı sömürüye, metaya, köleliğe çevirmesi değil, gerçekte hiç de ihtiyaç olmayan sayısız ıvır zıvırı, zararlı ve yıkıcı şeyi, olmazsa olmaz ihtiyaç diye koşullandırmasıdır. (Silahlar, nükleer ve termik enerji, otomobil ve otoyollar, mücevherler, abartılı ıvır zıvır atıştırmalıklar, reklam ve ambalaj sektörü, vb ilk akla gelen “dışkı”lar. Gerçekten günümüzde bir sosyalist devrim sonrasında, şu an üretilen ve metazori tüketilen şeylerin belki yarısı, yaşam standartında hiçbir düşme olmadan ıskartaya çıkartılabilir, yerlerini hem emeğe, insana, doğaya zarar vermeyen hem de çok daha gelişkin, anlamlı, ihtiyaçlar alabilir.) Bununla birlikte komünizm herkesin tüm yaşamsal ihtiyaçlarının kayıtsız koşulsuz karşılanmakla kalmadığı, en geniş zamansal-mekansal özgürlük, eğitim-araştırma-deneme olanaklarıyla durmaksızın yeni ve daha yüksek ihtiyaçların (bilim, kültür, felsefe, sanat, spor, oyun, eğlence dahil) yaratıldığı ve gerçekleştirildiği bir toplum olacaktır. Peki neyin kimin için ihtiyaç olup olmadığı nasıl belirlenecek, diye sorulabilir?! Sınıflı toplumlarda, efendiler köleleri yalnız sömürmek ve ezmekle kalmaz, neye ne kadar ihtiyaç duyacaklarını da güdümler. Zaten köleleri yönetmenin en garantili yolu, maddi-manevi ihtiyaçlarının da efendiler tarafından belirlenip koşullandırılmasıdır. Komünizmin temel kopuş çizgilerinden biri, bu yüzden, basitçe verili ihtiyaçların karşılanması değil, ihtiyaçlardan vazgeçmek de değil, toplumun ve bireylerin kendi ihtiyaçlarını özgürce ve bilinçli olarak kendilerinin belirlemesi, ve özgürce yeni ihtiyaçlar yaratıp gerçekleştirebilmesidir.

dostoyevski
Le Gurin’in Mülksüzler’i aynı zamanda Dosteyevski’nin Ecinniler’ine bir yanıt niteliğinde

Dünyadan ve toplumdan yalıtılmış bir sosyalizm ve yeni yaşam deneyimleri, korunma değil mahrumiyet yaratır

Le Guin de bunun farkında. Bu yüzden anarşistlerin, aşırı üretim, aşırı tüketim ve israfı durdurma adına her şeyi dar işlevselcilik ilkesine bağlamaya kalkışmalarına itiraz ediyor. Kahramanımız Shevek’in yeni fizik kuramı, yarı kıtlık koşullarında yaşayan Annareslilerin işine yarar bir şey olmadığından, zaten ona yeterli kaynak ve olanak (laboratuar, çalışma ekibi, vb) tesis edilemediği gibi, çalışmaları engellenir, hatta sansür edilir. Shevek, kapitalist Urras gezegenindeki daha ileri bilim insanlarıyla çalışmak, teknik olanaklarından yararlanmak, yeni kuramını da tüm gezegenleri arası bir kardeşlik köprüsü olacağı hayaliyle tüm insanlığın hizmetine sunmayı ister. Fakat kapitalist, devletçi, mülkiyetçi ve militarist Urras’ın uydusu (Ay’ı) olan Anneres’teki anarko-sosyalist toplum, gerçekte Urras’taki anarşistlerin sürülmüş olduğu bir yerdir ve kendini Urras’ın tehlikelerinden korumak için yalıtmıştır. Sınırlı bir ticaret ve mektuplaşma dışında, hiçbir Urraslının Anneres’e ayakbasmasına izin verilmez. Bir Anarresli ise, ayrılmakta, hatta Urras’a gitmekte özgürdür, fakat hain olarak damgalanmak ve geri dönmemek koşuluyla!

Burada, dünyanın geri kalanından yalıtılmış, içe kapanmış, dışardan yardım ve umut isteyenlere bile yanıt vermeyen, içerden isteyenin ayrılma hakkının olmadığı bir sosyalizm olur mu, sorusuyla karşılaşırız. Le Guin “duvar” imgesiyle, açıkça bir zamanki Berlin Duvarı’nı kasteder. Daha derinde ise toplumda ve bireylerin kafalarında, dogmalaşmış, sorgulanmayan ilke ve düşüncelerden kaynaklanan görünmez duvarlar vardır. Shevek ise Urras’a gidince, ahmakça bir hayalperestlikle kuramını insanlıkla paylaşacaklarını sandığı Urraslı -emperyalizm ve devletin hizmetindeki- üniversite ve bilim insanlarının tek derdinin kuramını ele geçirip emperyalist ve işgalci amaçları için kullanmak olduğunu anlayacak, ama diğer taraftan Urraslı işçi, emekçi ve isyancılar için -kendilerine yanıt bile vermeyen- Annares’in nasıl bir gelecek umudu ve özlemi olduğunu görecektir. “Gitmek, geri dönmektir” der, Le Guin, epey mistik Taocu diyalektiğiyle. Urras (kapitalizm ve devletçilik) Annares’in (sosyalizm, diyelim) geçmişi, Annares ise Urras’ın geleceğidir. Aynı zamanda da eş zamanlı olarak birlikte olurlar. Fakat – en azından okuyucuya bırakılmış yorum hakkımızı kullanarak- bir ters dönüşle, yeniden devrim sarsıntılarının başladığı daha gelişmiş kaynak ve olanaklara sahip Urras, epey dar ve geri bir tür sosyalizmin yaşanmakta olduğu Annares’in geleceği haline gelir! Tabii Anneres, Shevek’in geri dönüşüyle onu hain olarak damgalamaktan, kendini dünyadan yalıtmaktan vazgeçer; bireylerine dar işlevselciliğin ötesinde hem kendileri, hem toplumları, hem de tüm dünya işçi ve emekçileri için gerçekten istedikleri ve ihtiyaç duydukları yeni ve daha yüksek çalışmaları yapmasına izin verir, Urraslı işçi ve emekçilerin Urras’ı daha büyük ve daha gelişkin bir Anneres haline getirebilmesi için, daha özgür, daha dinamik, daha esinleyici, kafa/kol, birey/toplum çelişkilerini de kaldırmaya yönelmiş bir yaşama doğru geçiş yapabilirse…

sokratesin-savunmasi
Mülksüzler ve yüzyılların eskitemediği Sokrates paradoksu: Birey-toplum çelişkisi

Toplum-birey ilişkisine geliyoruz. Anneres’te her türlü mülkiyet, devlet, aile, yasa, ceza, hapishane, zorlama, bağımlılık ortadan kalkmıştır. (Daha doğrusu hiç olmamıştır. Zaten başka türlü, her türlü geçiş süreci ve aracını reddeden anarşist bir ütopya mümkün olmazdı!!) Toplumu ve ilişkileri yönlendiren yalnızca 3 şey vardır. Birincisi, Anneres’in kurulmasını sağlayan ve önder olarak kabul edilen -birkaç yüzyıl önce ölmüş- anarşist Odo’nun yeni yaşam öğretisi ve koyduğu ilkeler. Daha önce değinmiş olduğumuz toplumsal işlevsellik ilkesi. Ve toplumun, gerektiğinde çoğunluğun vicdan ve kanıları. Odo’nun öğretisi, geçen sürede nüfus epey artıp toplum karmaşıklaştığı, yeni sorun ve ihtiyaçlar ortaya çıktığı halde, geliştirilmemiş, yalnızca uygulanmaya çalışılmıştır. Üstelik, Shevek dahil çoğu Annaresli samimi birer Odocu olduğu halde, öğreti, gelenek, alışkanlık, ezber ve dogma haline gelmeye başlamıştır. Dar toplumsal işlevcilik ilkesi, temel yaşam ve yeniden üretim ihtiyaçlarının ötesine geçen inisiyatif, yaratıcılık ve ihtiyaçları sınırlamaktadır. Toplumsal vicdan ve kanılar konusunda ise, Le Guin yine Engels ile tartışmaya çalışır. Engels Komünizmin İlkeleri’nde, komünizmde birisi mülkiyetçilik, bencillik ya da zarar verici bir şey yaptığında cezaya gerek olmayacaktır, çünkü zaten alay konusu olup insan içine çıkamaz hale gelecektir, der. Nitekim Anneres’te de kişiye verilen en büyük ceza, ona “çıkarcı, bencil, mülkiyetçi” denilmesi, çevresinin boşalması, yani toplumun vicdanında mahkum edilmesidir. Peki, toplumun, çoğunluğun vicdan ve kanaatinin doğru olacağının, önyargı taşımayacağının güvencesi nedir?

Le Guin burada muhtemelen Sokrates ile tartışmaya girişiyor, romanını felsefedeki ünlü Sokrates paradoksu çerçevesinde, buna bir çözüm bulmaya çalışarak kurguluyor. Sokrates ilk büyük antik Yunan filozoflarından biri (Platon’un hocası), felsefede ilk kez birey sorununu ve birey-toplum çelişkisini ortaya atan, dahası bizzat yaşamıyla ödeyen filozoftur. Antik bir diyalektik sorgulama ve kuşkuculuk yöntemi içeren felsefi öğretisi, Senatonun hoşuna gitmez. “O gençlerimizi şüpheci ve asi yapıyor, eski kuşakla genç kuşak arasında bir uçurum yaratıyor. Gençler artık bizi dinlemiyor, her şeyi sorgulayıp tartışıyor ve bunun nedeni Sokrates’tir” diyerek onu ölüme mahkum ederler. Ancak Sokrates ünlü ve saygın bir filozof olarak kabul edildiğinden, susarsa toplum içinde yaşamaya devam edebileceği ya da istediği farklı bir yere gidebileceği söylenir. Sokrates kendisine yöneltilen tüm suçlamaları, tam da susturulmak istenen sorgulama ve tartışma yöntemiyle çürütür, fakat susma veya sürgün tekliflerini kabul etmez. Senato tarafından görevlendiren cellat da onun hapishaneden kaçmasına yardım etmeye çalışır. Fakat Sokrates bunu da kabul etmez ve ölmeyi tercih eder. Tüm suçlamaları çürüttüğü, öğretisine tamamen inandığı ve doğruluğunu bir kez daha gösterdiği halde, ölümü tercih etmesinin nedeni, yalnızca inandığı doğrulardan vazgeçmemek değil, kendini eylemlerinin sonuçlarının sorumluluğunu alan bir özne olarak görebilmesidir. Toplumun karşısında kendi iradi eylemlerinin sonuçlarının sorumluluğunu kendi başına alan “ahlaki özne” olabilmek, toplum-birey ayrışmasının ve çelişkisinin, dolayısıyla “birey”in tanımıdır.

“Hakikatı söylemekten kaçınamam. Atina’yı sadece hayatımı kurtarmak için terkedemem, çünkü o zaman yaptıklarının sorumluluğunu alamayan güçsüz birisi olarak hissederim. Ben kendi düşünceme, hislerime göre yaşadım, bu şekilde ölmek isterim. Ve suçlu hissetmeyin. Kimse benim ölümümden sorumlu değildir. Sorumlu benim. Bunun olacağını biliyordum. Çünkü yalanlara, hilelere, yanılsamalara dayanarak yaşayan bir toplumda hakikatten bahsetmek ölmeyi istemektir. Ölmem için karar alan şu zavallı insanları suçlamayın. Eğer bundan sorumlu birisi varsa o da benim. Ve hepinizin bilmesini isterim ki, kendi sorumluluğumu alarak yaşadım ve kendi sorumluluğumu alarak ölüyorum. Yaşarken bir bireydim, ölürken de bireyim. Benimle ilgili kimse karar veremez, kendimle ilgili kararı ben veririm.”

… der. Ve bu tam bir paradokstur. Sokrates özelinde, birey ilk kez tarih sahnesine (verili toplumsal düzendekinden farklı bir bilinç ve özne olarak) çıkmaya başlamış, genel toplumsal gelenek ve kanıları sorgulayan ve sarsacak farklılaşan bir bilinç ve ilişki biçimleri de geliştirmiştir, bu yeni görüş ve ilişki biçimleri yaygınlaşmaya da başlamıştır, fakat birey henüz toplumdan tam ayrışamamıştır. Sokrates paradoksu, birey-toplum çelişkisinin, bizzat bireye somut birey ile verili toplumun temsilcisi olarak soyut bireyin (ki kolektifin yöneticilerinde cisimleşir) çelişkisi olarak yansır, Sokrates’de de halen bu ikincisi (verili toplumsal düzenin temsilcisi olarak birey) ağır basar.

Bununla birlikte Sokrates paradoksu, yani birey-toplum çelişkisinin ortaya çıkışı, antik Yunan kentinin çözülüşünü de haber verir. Çünkü birey ile toplumun birbirinden ayrışmaya ve çelişmeye başlaması, üretici güçler ile üretim ilişkilerin birbirinden ayrışmaya ve çelişmeye başlamasıdır. Verili toplumsal düzendekinden farklı, daha gelişkin ve onunla bağdaşmayan bireylerin, fikir ve ilişki biçimlerinin ortaya çıkması, bunun ifadesidir. Üretici güçlerin gelişimi ne kadar sınırlıysa, bireyin neyi yapıp yapamayacağı, neyi düşünüp düşünemeyeceği, toplumsal olarak (kolektifin yöneticilerin iradesinde cisimleşen uzantısı olarak) o kadar önceden verilidir; çünkü bu koşullarda toplum -doğanın karşısında yegane, bütünsel ve mutlak özne (üretici güç) olarak- varolabilir. Üretici güçler gelişip verili toplumsal düzenle çeliştikçe, düzen krize girer, önceden verili eski düşünce ve ilişki biçimlerinden kopup yeni ve daha yüksek görüşlerle donanmaya başlayan bireyler ortaya çıkmaya, yeni görüşler ve ilişki (toplumsallaşma) biçimleri yaygınlaşmaya, örgütlenmeye başlar. Sınıflı toplumlarda, birey-toplum ayrışma ve çelişkisi, doğrudan veya dolaylı olarak sınıfsal ayrışma ve mücadeleye denk düşer. Başlangıçte verili toplumsal-siyasal düzenden farklılaşıp çelişen tekil bireyler gibi görünür, fakat artan bağdaşmazlaşma, hoşnutsuzluk ve arayışlar temelinde diğer bireylere (kitlelere) yaygınlaşıp örgütlendikçe, birey-toplum çelişkisi de tersine dönmeye başlar… Peki ya sınıfsız bir toplumda?

bar__305___351_arock8Shevek bir çözüm bulabiliyor mu? Kafa-kol emeği çelişkisi ileri doğru aşılmadan bulabilir mi?

Le Guin’in Sokrates paradoksunu, romanındaki Anneres’e uyarlamaya çalıştığı o kadar barizdir ki! Shevek de yaşadığı bilinç farklılaşmasına karşın, tıpkı Sokrates gibi, çok sevdiği ve bağlı olduğu toplumuyla -başlangıçta ve uzun süre- ne uzlaşabilir ne de ayrışabilir. Ders ve çalışmaları engellenir, öğrencileri elinden alınır, birlikte olduğu kadın, çocukları ve kendisi gibi düşünen az sayıda dostu, tecrit edilmeye, “çıkarcı ve mülkiyetçi” diye aşağılanmaya başlanır. Tıpkı Sokrates gibi, susmayı da ayrılmayı da kendine yediremeyip intihar etmeyi düşünür, ama yapamaz. Bir süre susup ve fizik çalışmalarından vazgeçip diğer insanlar gibi davranmaya, verili toplumsal gerekleri yerine getirmeye çalışır, ağır kuraklık ve kıtlık krizi koşullarında, herkes gibi yoğun beden çalışmasına gönüllü olur. Kıtlık biraz hafifleyince, kendisi gibilerle bir sendika inisiyatifi oluşturup Uras’taki isyancılarla telsiz bağlantısı kurdukları için Konsey toplantılarında “hain” damgası yerler. En sonunda tümden “hain” damgasını göze alarak, toplumundan ayrılıp Urras’a gitme cesaretini bulur. Bu noktada Sokrates’ten ayrılır.

Örtük olarak Shevek üzerinden Sokrates ile tartışan Le Guin, ona; bir süre sürgüne gitmeyi kabul etseydin, hem kuramını geliştirip yetkinleştirirdin, hem de bu süreçte zaten toplumda bu düşünce ve ilişkiler yaygınlaşacak, çok daha güçlü ve örgütlü biçimde geri dönerdin” gibisinden bir çözüm bulmaya çalışır. Nitekim Urras’a bir tür gönüllü sürgün olarak giden Shevek’in, orada keşfettiği Urras’tan çok – Urraslı işçi ve isyancıların gözünde Anneres’in önemini daha iyi anlaması vb- yeniden keşfettiği Anneres’in, tüm gezegenlerdeki işçi, emekçi, isyancılar ve insanlığın geleceği için önemi ve değeri olacaktır. Fakat eski biçimiyle değil! Shevek öldürülmeyi göze alarak yeniden Anneres’e dönerken artık huzurludur, duvar yıkılmaya başlamış, diğer gezegenlerdeki yeni yaşam isteklileriyle köprü kurulmuştur. Artık öldürülse de başlayan ve evrenselleşen hareket durdurulamayacaktır. Bu sürede kendi görüşleri ve bu yeni evrensel ilişki taraftarları Anneres’te de çoğalmıştır. Shevek Anneres’e ayak bastığında onu öldürmek isteyenler de korumak isteyenler de duvarın kıyısında toplanmaktadır. Yazar, sonrasını okuyucunun hayal gücüne bırakır. Ancak Le Gurin’in Sokrates paradoksuna bulup bulabildiği çözüm, onu -Taocu döngüsel diyaklektikle- tersine çevirmekten ibarettir. Birey-toplum çelişkisinde Sokrates’de ağır basan -kendi farklılaşan bilinç ve eylemlerinin sorumluluğunu almak adına- eski toplumun temsilcisi olarak kendi somut bireyselliğini öldürmek iken, Shevek’te -yine son kararı topluma bırakarak- somut bireyselliğidir. Le Gurin, tipik bir anarşist yaklaşımla,

“toplumu ancak bireyler değiştirebilir, bireyler yalnız kendilerinden istenileni ve bekleneni değil, kendi ihtiyaç ve istediklerini de yapabilmeli”

diye yazar.

Le Guin, anarşist yaklaşımı gereği “vicdan, ahlak, ahlaki tercih, sorumluluk” gibi subjektif kavramlarla meselenin içinden bir türlü çıkamazken, anlamadığı şudur: Evet, bireyler toplumsal değişim istek ve çabasını başlatabilir, öncülük edebilir. Ancak kendi başlarına gerçekleştiremez. Bunun yine toplumsal bir zemini, şiddetlenen bir toplumsal çelişki olmalıdır, yeni toplumsal ihtiyaçların eski ilişki biçimlerince karşılanamaması ve engellenmesi söz konusudur. Bu şekilde toplumsal-bireysel yeni yeti ve ilişki biçimleri yaygınlaşıp örgütlenir, en azından bunlara olan ihtiyaç ve özlem şiddetlenir, bu zeminde “öncü bilinç”le buluşur. Toplumsal değişimi, bireyler değil, örgütlü ve bilinçli “kitleler” gerçekleştirebilir. Sorun kendi başına bireylerin kendi ihtiyaçlarına da kendilerinin karar vermesi ve ne istiyorlarsa, hangi faaliyetten haz duyuyorlarsa onu yapmaları değil, bunu olanaklı kılacak bir toplumsal üretici güç düzeyi, ve bunun da önünü açıp geliştirmeyi gözeten, buna uygun yeni bir toplumsal ilişki biçiminin kurulmasıdır. Annares’te verimsizlik ve kıtlık, -Le Guin, anarşist doğası gereği bunu söylemiyor, daha doğrusu göremiyor- bir doğa olayı olmaktan çok, toplumsal üretici güçlerin gelişmesinin mevcut üretim ilişkileri tarafından engellenmesidir. (Toplum-birey çelişkisini de ortaya çıkaran zaten budur.) Üretim ilişkilerinde sorun, kafa emeği ile kol emeği arasındaki ayrım ve çelişkidir. Herkes her türlü bedensel ve teknik işte gönüllülükle çalışmakta, kafa emekçileri de bedensel ve teknik işlerde çalışmakta, fakat kafa emekçilerinin sayısı çok az olup, herkes – “işlevsiz” olarak bakılan, bir avuç dışında kimsenin anlamadığı- kafa emeği işleriyle uğraşamamaktadır. Oysa Annares’te herkesin 5-7 saat çalışma dışında serbest zamanı vardır, eğitim de özgür eğitim olduğuna göre (isteyen istediği dersi alır, yeni ilgi ve ihtiyaçlarına göre yeni dersler açılmasını isteyebilir, vb), yönetsel ve geleneksel engellerin dışında, kol emeğinin ileriye doğru kafa emeğiyle bütünleştirilmesinin ve ikisinin yeni ve daha yüksek bir üretkenlik ve ilişki biçiminde kaynaştırılmasının bir engeli yoktur. Kafa emeği/kol emeği arasında giderek derinleşen ayrışma ve çelişki, yalnız geriye doğru (kafa emekçilerinin kol işlerinde de çalışması) değil, asıl ileriye doğru (kol emekçilerinin kafa emeğine doğru yükseltilmesi, toplumsal emek üretkenliğinin bir bütün olarak bilimsel-teknik, organizasyonal olarak artırılması) bir kaynaşmayla çözülebilir.

BuyuluEvreneYolculuk
Birey ve devrim “ahlaki seçimler”den mi ibaret?

Le Guin, kahramanı Shevek’i sürekli ikircikli durumlar/açmazlar karşısında bırakıp, sürekli ahlaki seçimler yapmayı ve bu seçimlerinin (karar ve eylemlerinin) sonuçlarının sorumluluğunu almayı, birey olmanın ölçütü, dahası devrimin temel dinamiği haline getirir. Ahlaki seçimin yapılacağı seçenekler, hep burjuva düşüncesinin ikilemleridir: Öznellik-nesnellik, toplum-birey, vb. Seçeneklerden hiçbirisi mutlak iyi ve kötü değildir, her birinin iyi ve kötü yanları vardır ve üstelik iyi ve kötü durmaksızın birbirine dönüşürler. Böylece Le Guin, modernizm/pozitivizmden kaçma adına post modernizm/göreciliğe varır. Sokrates’in pek ötesine de geçmiş olmaz, yalnızca toplum-birey ilişkisinin karmaşıklaşması ölçüsünde, Sokrates paradoksunu görecileştirmiş olur.

“Devlet mitosunun ortadan kalkmasıyla toplum ve bireyin gerçek karşılıklılığı ve alışverişi açığa çıkmıştı. Bireyden fedakarlık istenebilirdi ama uzlaşma istenemezdi; çünkü güvenlik ve dengeyi yalnızca toplum sağlayabildiği halde ahlaki seçimin gücüne yalnızca birey sahipti- değiştirme gücüne, yaşamın temel işlevine. Odocu toplum kalıcı bir devrim olarak tasarlanmıştı, devrim ise düşünen bir akılda başlar.”

der. Gerisini Marx söylesin:

“İnsanlar tarafından şimdiye dek edinilmiş üretici güçler ile bu üretici güçlere artık tekabül etmeyen toplumsal ilişkileri arasındaki çelişkiden doğan büyük tarihsel hareketin yerine, her ulusun değişik sınıfları arasında hazırlanmakta olan korkunç savaşların yerine; bu çelişkileri çözebilecek biricik şey olan kitlelerin pratik ve zorlu eylemi yerine, Mösyö Proudhon, kendi kafasındaki saçma devinmeyi koyuyor. Böylece tarihi yapanlar, bilgili kimselerdir. Tanrının gizli düşüncelerinin nasıl aşırılacağını bilenlerdir. Sıradan insaların yapacakları şey, bunların ortaya çıkardıklarını uygulamaktan ibarettir.” Gelişmiş bir toplumda küçük-burjuvazi, kendi çelişkin durumu gereği, bir yandan sosyalist, öte yandan ise bir anarşisttir. Büyük burjuvazinin görkemi, kapitalizmin canlılık ve dinamizmi karşısında gözleri kamaşırken, halkın çektiklerine karşı da sempati besler. “Bu türden bir küçük burjuva, çelişkiyi yüceltir, çünkü kendi varlığının temeli çelişkidir.” der Marx, Proudhon eleştirisinde: “Küçük burjuva da, ‘bir yandan’ ve ‘öbür yandan’ meydana gelir. Ekonomik çıkarları ve bundan ötürü de politikası, bilim, din ve sanat görüşleri hep böyledir. Ahlakı da böyledir, her şeyi böyledir. O yaşayan bir çelişkidir. Buna ek olarak bir de Proudhon gibi yetenekli bir kimseyse, çok geçmeden kendi çelişkilerini kullanmayı öğrenecek ve içinde bulunulan koşullara göre bunları göze çarpıcı, gösterişli, bazan rezilane ve bazan da parlak paradokslar biçiminde geliştirecektir…” (Marx, Felsefenin Sefaleti ve Proudhon Üzerine)

Le Guin’in görkemli anarko-sosyalist ütopyası, iç içe çelişki içinde çelişki içinde çelişkilerle ördüğü romanı, vardığı “insan imkansızdır ama umut vardır” sonucu, bunun mükemmel bir ifadesidir. Ancak romanı halen anlamlı ve önemli kılan, sonucundan (sonuçsuzluğundan) çok, sorduğu kritik sorulardır.

Eş zamanlılık üzerine

Mülksüzler’de ütopya içindeki ütopya, Shevek’in yeni fizik kuramıdır. Shevek, ard zamanlılık ile eş zamanlılığı bütünleştiren bir fizik kuramı geliştirir. Bu sayede insanların değilse bile, her türlü yazılı, sözlü, görsel bilgi, fikir ve iletişimin gezegenler arasında ışınlanması, yani eş zamanlı olarak paylaşılması mümkün olacaktır. Le Guin’in kuantum kuramının mistik ve öznelci yorumlarında adetten olan (sıkı bir anarşist olarak, Enstein’in görelilik kuramındaki ışık hızı sabitesini ve determinizmi eleştirip görelileştirmek istemektedir!) saçmalamalarını bir yana bırakırsak: Günümüz kapitalizmi, henüz gezegenler arası değilse bile, iletişim ve ulaşım teknolojilerindeki gelişmelerle, dünya çapında “eş zamanlılığa” yaklaşmış durumdadır. Adeta mekandan bağımsızlaşmış gibi görünen, dünyanın herhangi iki noktası ya da noktaları arasında birden çok’a, çok’tan bir’e, çoktan çoka her türlü sözlü, yazılı, görsel iletişim saniyeler içinde yapılabilmektedir. Ulaşım açısından da, insanlar ve hafif yükler, birkaç saat içinde dünyayı katedebilmektedir. Her türlü tedarik nakliyatı son derece hızlanmıştır. Üretim aşamaları artık yalnız ardışık olarak ve aynı işletme de değil, çoklu mekanlarda eş zamanlı olarak yapılarak, hızla bütünleştirilebilmektedir. Ard zamanlılık ve eş zamanlılığın bütünleşme eğilimi, kuşkusuz zamanda ve mekanda özgürleşme ve dolayısıyla çok daha gelişkin bir komünizmin, tüm yönlü gelişmiş özgür toplumsal bireylerin komünal birliğinin olanağıdır. Derhal paylaşılan, dahası birlikte üretilebilir hale gelinen bilginin, insanları ayıran mekan ve zamanın ötesinde birlikte hissedebilme, düşünebilme, üretebilme ve paylaşma olanağını yaratmaktadır. Bunu günümüzde Tahrir’den Porte del Sol’a, Sintagma’dan Wall Street’e, Gezi’den Brezilya’ya, Meksika’dan Güney Kore’ye kitle isyan ve direnişleri arasındaki etkileşim ve paylaşımlarda görmeye başlıyoruz. Ancak kuşkusuz bunun küresel sınıfsal-toplumsal hareketler ve daha gelişkin ve evrensel bir sosyalizm için henüz ve halen, ciddi sınırları da olan bir olanak olduğunu bilmekte fayda var.

Le Guin, modernist ardışık zaman anlayışını eleştirmekte haklıdır, fakat eş zamanlılığın tarihsel-diyalektik materyalist değil, göreci ve öznelci (ne olsa gider!) yorumu, anarşizmle maluldur. Anarşist ütopizm, bireysel özgürlüğü, her türlü tarihsel-toplumsal belirlenimden bağımsızlıkta, raslantısallık, belirsizlik ve görelilikte arama eğilimi göstermektedir.Le Gurin, ‘geçmiş ve gelecek ardışık ve aşamalı zaman parçaları değil, şimdinin bileşenleridir’ derken doğruya daha yakın görünüyor, fakat yine dar döngüselliğin ötesine gidemiyor. Günümüz post modernizminden iyi bildiğimiz gibi, geçmişin ve geleceğin üretim tarz ve ilişkilerinden, yani tarihten soyutlayarak aldığı birbiriyle bağdaşmaz öğeleri, eklektik bir tarzda kurgulayıveriyor. Taoculuk, antikite, kapitalizm, emperyalizm, anarşizm, feminizm, komünizm, hepsi bir arada!

Sosyalizm kapitalizmden komünizme aynı anda her ikisinin de çelişkin öğelerini taşıyan bir geçiş toplumudur; fakat kapitalizm üretkenlikte daha ileriyse, sosyalizmin yalnız geçmişi değil bir yanıyla geleceği haline gelir… Le Gurin de çizdiği çok mütavazı ve yoksullukta eşitlikçi sosyalizm tablosuna karşılık, kapitalizmin -iç yüzü çürümüş ama- ne kadar canlı, dinamik, renkli, geniş olanaklara sahip olduğunu vurgulayıp duruyor. Sonuç? Sovyet sosyalizm deneyimi, ileri kapitalizmden üretkenlik sistemlerini, taylorizm ve fordizmi, teknolojiyi, büyük kentleri alıp buna sovyet iktidarını monte ederek sorunu çözeceğini sanmıştı; Le Gurin ise, üretkenlik sorununu bir yana bırakıp kapitalizmden bireyi alarak 2500 yıl öncesi Taocu kolektiviteye monte ederek, sorunu çözeceğini sanıyor!!

Bu yüzden Le Gurin’in romanı, modernizmin (mutlak belirlenimcilik) son, post-modernizmin (mutlak görecilik) ilk büyük ütopyası olarak düşünülebilir, her ikisinin de öğelerini taşımakta, ve tabii bağdaştıramamaktadır. Onun ilkel ve mistik Taocu diyalektiği, nesnellik ile öznellik, zorunluluk ile özgürlük, mutlak ile görelilik, ard zamanlılık ile eş zamanlılık, toplum ile birey, araç ile amaç, hareket ile nihai hedef arasındaki diyalektik ilişkileri dolaysız bir özdeşliğe indirgendiğinde, geriye bir kısır döngü biçiminde dönüp durmak kalır.

Bireysel özgürleşme, bireyin kendine yabancılaşmasının farkına varması ve yabancılaşmış birey olarak kendinde cisimleşen toplumsal koşullardan öznel planda özgürleşmesi olarak sunuluyor. Oysa asıl mesele, toplumsal koşulların (üretim ilişkileri, vb) içindeki çelişkilerin tarihsel gelişim yön ve yasalarını kavrayarak, onları yıkmak veya değiştirerek devrimcileştirmektir. Önceden verili toplumsal ilişkilerinin adeta bireylerden bağımsız işlediği ve bireyler tarafından yeniden üretildiği değil, toplumsal bireylerin birbiriyle ilişkilerini bilinçli ve dolaysız kurup değiştirebildikleri koşullarda, yaratıcı bireyler, faaliyet ve inisiyatifler ayrıksı ve uyumsuz olmaktan çıkar, durmaksızın yeni yetenek, ilişki ve ihtiyaçların yaratılması en büyük dinamizm kaynağı haline gelir. Le Guin’de ise Maddi yaşamın üretimi ve yeniden üretimi ile zihinsel faaliyet arasında kurulan soyut karşıtlık, kaçınılmaz olarak öznelci bir anarko-sosyalizm spekülasyonuna yol açıyor.Ancak gerçek diyalektik (“özdeşlik ve farklılaşmanın birliği” ya da aynı anlama gelmek üzere, “karşıtların iç içe geçmesi ve savaşımı”) bu sorunu çözebilir. Dahası bu, tarihsel materyalist bir diyalektik olmalıdır. Kapitalizm ile komünizm arasında geçiş reddedilerek, araç ile amaç, hareket ile nihai hedef arasındaki tarihsel-diyalektik materyalist ilişki yok sayılıp salt bir özdeşliğe indirgenerek, maddi yaşamın üretim ve yeniden üretimindeki çelişkiler ortadan kalkmış olmaz, yalnızca şeytanlaştırılmış ve peygamberleştirilmiş bireyler arasındaki çelişkiye havale edilmiş olur!

fist-158024_640Sonuç Yerine

Mülksüzler, 68 isyanlarının hemen sonrasında yazılmış, onun hem umudunu hem de hayal kırıklığını taşıyan, aynı zamanda emperyalist kapitalizmin (bir dönemki sosyalizm anlayışıyla birlikte) bir döneminin kapanmakta, yeni küresel neoliberal ve postmodern kapitalizm döneminin açılmakta olduğunu haber veren, hazır yanıtlardan çok karmaşık sorular soran, oldukça görkemli bir ütopik bilim-kurgu romanı. Le Gurin, düz dizgeci modernist tarihsel ilerleme anlayışından net bir kopuşla, geçmiş-gelecek, toplum-birey, kapitalizm-sosyalizm biçiminde iç içe döngülerle gelişen, okuyucuyu sürekli kafa yormaya ve çözüm aramaya zorlayan bir tarzla roman tekniğinde gerçek bir devrim yaratıyor. Hareketin, tarihin ve düşüncenin gelişiminin düz değil döngüsel olduğu Hegel’den bu yana bilinmekle birlikte, uzunca bir döneme damgasını vurmuş ve maalesef Marksizme sirayet edip onu da mekanikleştirmiş burjuva pozitivist ve düalist anlayıştan kopuş önemlidir. Ne var ki Le Guin’in tarihsel-diyalektik materyalizmi kavramak ve geliştirmeye çalışmak yerine, eski Çin Ying-Yang diyalektiğine dönmesi, bir yanıyla da günümüz belirsizlik ve görecilik felsefesine meğil eden yaklaşımları ve tabii anarşist konsepti, romanın ortaya koyduğu son derece zengin tarihsel, siyasal, kültürel malzemesinin daha ileri düzeyde işlenmesini ve açılımlarını, daha en baştan felsefi açıdan sınırlandırıyor. Bununla birlikte, romanın yazıldığı dönemde Sovyetler Birliği’nin değilse bile Marksizmin ve işçi sınıfının devrimci prestijinin sürüyor olması – 70’lerin ABD’sinde feminizm ve anarşizm bile Marksist-feminizm ve anarko-komünizm biçimindeydi- subjektif idealist ve göreci yaklaşımları bir nebze tamponluyor ve alttan alta bir ağırlık hissettiriyor. Roman kurgusu ve felsefesinde sorun, Le Guin’in “ya/ya da” ile “hem/hem de” birliğini kuramaması, bazan özdeşlik bazan farklılık üzerinden giderek pozitivizm ile görecilik, modernizm ile post-modernizm arasında eklektik, gelgitli, ya da “ikircikli” kalması. Dediğimiz gibi tam bir “geçiş” romanı. Ama bu geçiş sadece emperyalist kapitalizmin bir döneminden diğerine geçiş değil, Marksizmden anarşizme de bir “geçiş” ve eklektizm anlamına geliyor. Tam da bu dinamik eklektizm karakteriyle roman, anarşist-sosyalist hareketler için uzun zamandır ve halen bir tür felsefe-teori işlevi görmüş, tarihsel-diyalektik materyalizme hakim olmayan Marksistleri de epey zorlamıştır.

Le Guin klasik ütopya anlayışında da önemli bir değişim gerçekleştirmiştir. Tüm klasik ütopyalarda, ütopyanın yeri ve/veya zamanı belirsiz ve gerçek dünyadan yalıtıktır. Le Gurin ise, başlangıçta yalıtık olan ütopik toplumunu mevcut dünya ile etkileşime sokuyor, böylece onu kendinden menkul bir hayal ürünü olmaktan çıkarıp bir nebze tarihsellik ve dinamizm kazandırmaya çalışıyor. Ütopyanın gerçekle ya da eğer denilebilirse “gerçek olmayan eşitlik ve özgürlük” ile “eşit ve özgür olmayan gerçek”in etkileşime girmesinden, oldukça çetin ve verimli sorular doğuruyor…

Ütopyalar yüksek düzeyde politik nitelik taşıyan ürünlerdir. Kendi dönemlerini kıyasıya eleştirirken tarihsel dönemeçlerin ortaya çıkardığı sorunlara hayali çözüm üretmeye çalışırlar, asıl bugüne karşılık geçmişi ve geleceği yeniden gündemleştirip yeniden tasarlamaya çalışırlar. Ancak pek az ütopya, Mülksüzler kadar yoğun tarihsel, güncel, siyasal göndermeler ve tartışmalar içerir. Mülksüzler, antik yunan site demokrasilerinden ortaçağ kır komünlerine, Paris Komünü’nden Sovyet sosyalizm deneyimine; Marx ve Engels’ten Kropotkin ve Goodman’a, Dostoyevski’nin Ecinniler romanından İbsen’in Halk Düşmanına ve Beckett’in Godot’yu Beklerken’ine, Tao Ching’ten Sokrates ve Hegel’e, insanlık tarihi ve kültürünün bir çok büyük yapıtı, ürünü ve kişisinin arka planda resmi geçit yaptığı, birbiriyle “eş zamanlı” olarak etkileşime girip tartıştığı göz alıcı bir felsefe ve kültür gösterisidir. Birbirinden çok farklı sayısız tarihsel çağ, toplumsal-siyasal sistem, felsefe ve inanç sistemi, büyük düşünür ve yazarın arka planda akışı, birbiriyle ve Le Guin’in her biriyle tartışmaları, romana muazzam bir renklilik, çeşitlilik ve zenginlik, adeta bir “kültür patlaması” kazandırıyor. Bu yönüyle Le Guin’in Mülksüzleri, Brecht’in Me-ti’sini andırır.

Okur romanın arka planında akan sayısız konu, gündem ve kişilikleri yakalayabilirse, bugünden (romanın yazıldığı dönemden) geçmişe ve geleceğe, aynı zamanda geçmişten ve hayali bir gelecekten bugüne bakarak, yanısıra çok farklı tarihsel, toplumsal, siyasal, düşünsel sistemlerin ve kişiliklerin birbiriyle, yazarın ve roman kahramanının hepsiyle tartıştığı yerde, okur da hem hepsiyle ve asıl yazarın yaklaşımlarıyla tartışma olanağına sahip olabilir. Ancak diğer taraftan hepsinin tarihsel koşullarından soyutlanarak “eş zamanlı”ymış gibi ve bir iki yönüyle ele alınması, bir noktadan sonra romanı post-modern kolajların bir ilk örneğine dönüştürüyor. Baştan itibaren vurgulamaya çalıştığımız gibi: Le Guin’de asıl sorun “ard zamanlılığı” ya da modernizmi yadsıma adına tarihi görelileştirmesi, raslantısallaştırması, adeta bireylerin “ahlaki seçimleri”ne indirgemesidir. Örneğin Anneres’in, ilkel komünal toplum, antik Yunan kent demokrasileri, ortaçağ kır komünleri (aslen Morris’in “Hiçbir Yerden Haberler” ütopyası), biraz da Sovyet ve daha çok Çin deneyimlerinin bir kolajı olduğunu görmek zor olmasa gerek. Fakat o zaman da, sormak farz oluyor: Mülksüzler’de gerçekten geleceğe dönük, hem kapitalizmin geldiği gelişme düzeyinden ileriye doğru kopan ve aşan, hem de tarih boyunca yaşanmış şu veya bu düzeyde sosyalist, komünal deneyimleri aşan ne var? Romanda her halde en çok dikkat çeken ve akılda kalan şeylerden biri, Anneres dilinde mülkiyet belirten (ben-İM gibi) ifadelerin olmaması, Sovyet Rusya’da 1920’lerin kendiliğinden oluşan yerel işçi ve öğrenci komünlerinin bazılarında “benim” kelimesinin yasaklanmış olmasından alınmadır.

Komünizm, evet, sermayenin, meta-değer yasasının, özel mülkiyetin, devletin, ailenin, dinin, toplumsal işbölümünün, ulusun, ırkın vb olmadığı, insanlar arasında hiçbir kölelik, bağımlılık, ayrıcalık ve ayrımın kalmadığı toplumdur. Dahası kolektif mülkiyetin de sönümlenmiş olduğu toplumdur, çünkü kolektif de olsa mülkiyet, insanın doğayı mülk edinmesi anlamına gelir. Bu anlamıyla evrensel mülkiyetsizlik komünizmin önemli ve ileri bir tanımıdır. Herkes ihtiyaç duyduğu kadar (insana ve doğaya zarar vermemek koşuluyla), her türlü kullanım değerini istediği gibi kullanabilir; fakat bireysel ya da kolektif olarak başta çalışma yeteneği (emek gücü), üretim araçları, arazi ve doğa olmak üzere, mülk edinemez, alıp satamaz. O zaman Le Guin’in döngülerinde olduğu gibi başa dönüp soralım: Hem “yoksullukta eşitlikçi”, kapitalizmden geriye doğru ilkel komünizm anlayışlarıyla hem de günümüzün aşırı üretim ve aşırı tüketim manyaklığıyla, gereksiz ve zararlı teknoloji, üretim ve tüketim biçimleriyle net sınırlar çekerek… Birey-toplum, insan-doğa uyumunu da sağlayacak biçimde… Asıl insanlar arasında dolaysız ilişki biçimlerini geliştirecek ve zenginleştirecek tarzda… Gerçek ihtiyaçlarımız nelerdir ve nasıl belirlenir?

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*