Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Anadilde eğitim ve işçi sınıfı

Anadilde eğitim ve işçi sınıfı

Milliyetçilik, gerek ezen gerekse ezilen ulus işçileri içerisinde en sınıf dışı düşünce, tutum ve duyguların sebebi, özellikle de kriz dönemlerinde sınıfın en tehlikeli düşmanlarından biridir. Kuşkusuz onun ana besleyeni de ulusal baskı ve ayrımcılıktır. “Ulusal adaletsizlik kadar hiçbir şey proleter sınıf dayanışmasının gelişmesini ve güçlenmesini engelleyemez.” (Lenin) Tarihsel olarak ulusal baskı ve ayrımcılığın en kaba ve şiddetli biçimlerinden biri ise, hiç şüphesiz, ezilen ulusun anadilde eğitimden ve kamu hizmetine anadilinde erişimden, dolayısıyla en temel demokratik haklarından bile yoksun bırakılmasıdır.

90 yıllık burjuva Cumhuriyet tarihinde ulusal varlığı inkar, imha ve asimilasyona tabi tutulan Kürt halkı, bu şiddete çocukluktan başlayarak amansızca maruz kaldı. Kürt çocuklarının anadilinde konuştuğu her sözcük, onlara dayak, azarlanma, küçümseme, her zaman bastırılma ve ezilme gerekçesi olarak geri döndü. Yoksul Kürt çocuğu onyıllar boyunca ezen ulus dili olan Türkçede ilk önce “Sus!” kelimesini öğrendi. Ulusal varlık, dil ve kültürüyle yaşam boyu uğratılacağı baskı ve ezilmenin habercisi olan bu emir, Kürt çocuklarının gelişimini erkenden soldurdu. Kendi dilinde eğitim görmemek, kişiliklerini ezdi, anlama-kavrama yetilerinin, en parlak yetenek ve becerilerinin bile açığa çıkmasını, işlenmesini engelledi ve çoğunluğunun zorunlu eğitimi dahi tamamlayamamasına yol açtı.

Bu keskin gerçek bugün öyle ki, pek çok Kürt ili lise ve üniversite sınavlarında sık sık sıfır çekiyor. Kürt halkı, yalnız anadil sorununu değil, onyıllardır eğitimden bilinçli olarak yoksun bırakılma sorununu da yaşıyor. Türkiye genelinde (2008-2009 verilerine göre) orta öğretimde Türkiye ortalaması derslik başına 29 öğrenci iken, örneğin Diyarbakır’da derslik başına 53 öğrenci düşüyor. Türklerde ortalama eğitim süresi 7,2 yıl iken bu süre Kürtlerde 4,5 yıl -aradaki ciddi açı farkına rağmen, söylemeye bile gerek yok ki, Türklerde “ortalamayı” düşüren işçi, emekçi kuşaklarının da eğitimden yoksunluğu. Babası hiç okula gitmemiş olanların oranı Türklerde yüzde 20 iken, bu oran Kürtlerde yüzde 53. Kendisi hiç okula gitmemiş olanlar Türklerde yüzde 7; buna karşılık Kürtlerin dörtte biri hiç okula gitmemiş. Bu veriler, 45 bin kişi üzerinde yapılmış olan 2010-2011 tarihli KONDA araştırmasının sonuçlarından… Dolayısıyla, Kürt lise öğrencileri için örneğin matematik alanında en temel işlemlerin yapılabilmesi öğretmenler tarafından yeterli sayılıyor. İşçi sınıfının en vasıfsız, ağır ve pis işlerle anılan, inşaat, tersane gibi sektörlerde ölümün kucağına en fazla itilen, bazı işkollarında çalışması bile neredeyse imkansız kesimini oluşturan Kürt işçilerin “kaderi” eğitim alanında da böyle yazılıyor.

“İnkar ve asimilasyona son verdik”!

AKP hükümetinin dört parçada aktüel olarak da etkinleşmiş Kürt sorununda el alma; bölgesel gelişme ve imkanları değerlendirerek alan hakimiyeti elde etme çabasındaki PKK’yi Kuzey Kürdistan halkı içinde marjinalize ederek ulusal reformizmi derinleştirme çabalarının temel bir unsuru, Kürt illerinde yapılan mitinglerde, meclis ve grup konuşmalarında da sıkça kullanılan, “inkar ve red politikalarına, asimilasyona AKP döneminde son verildiği” temasıdır. (Erdoğan’ın, AKP’nin Kürt milletvekilleri ile yaptığı toplantıda, konuşmalarında kantarın topuzunun kaçtığı ifade edilen dini konularda bazı ince ayarlara gitme kararı alındığı da basına sızdırıldı. Aynı nedenle AKP Diyarbakır İl Başkanı dindar Kürtlerin BDP’ye geçtiği açıklamasının ardından istifa etmek zorunda kalmıştı.) Bülent Arınç da BDP Eşbaşkanı Gültan Kışanak’ın 12 Eylül’de Diyarbakır Cezaevi’nde uğradığı işkencelere atfen “Ben olsam ben de dağa çıkardım” derken, empati şovunu kendi dönemlerinde asimilasyon ve baskıya son verildiği, dolayısıyla artık dağa gerek kalmadığı ile tamamlıyordu. Benzer bir yaklaşımın, “Yetmez ama evet” pozisyonundayken AKP hükümetiyle süreğenleşip artan gerilim sonucu Taraf gazetesinden istifa eden Yasemin Çongar tarafından, “Ekolojik toplum için ölmeye değer mi” sözleriyle ifade edildiği anımsanacaktır.

“İnkar ve red politikalarına, asimilasyona son verdik” demagojisine yüklenen AKP hükümetinin 15 milyonluk Kürt halkının çocuklarına verdiği, “4+4+4” eğitim sisteminin bir parçası olan seçmeli Kürtçe dersiydi. Buna göre Kürt çocukları, anadillerini seçmeli olarak ve 5. sınıftan itibaren, haftada 2 saat alabileceklerdi. 90 yıllık “asimilasyona son vermek”, neoliberal muhafazakar demokrasi altında ancak bu olabiliyor, tabloyu da 34 yoksul Kürt köylüsünün katledildiği Roboski katliamının aklanması tamamlıyor!

İtalyanca bilmeyen İtalyanlar!

Dil ve dil birliği, ulus inşasının ve ulusal birliğin sağlanmasının asli unsurlarından biridir. Bugünkü anlamıyla ulusal dillerin gelişimi, kapitalizmle, kapitalist ulus devlet oluşum süreçleriyle birlikte gerçekleşti. Zorunlu genel eğitim de kültür ve dil dolayımı ile ulus devlet inşasının temel uğraklarındandı. Bu süreçte birçok dil “kayboldu”, kapitalist üretim ilişkilerinin ve buna bağlı olarak merkezi devlet yapısının geliştiği ülkelerde de ulusal dil yeni bir anlam ve bileşim kazandı. Nasıl?

18. yüzyılda kapitalizmin gelişmiş olduğu üç Avrupa ülkesinde henüz bir dil birliği yoktu. Fransızcanın resmi işlemlerde kullanılması 16. yüzyılda yasalaştırılmasına rağmen, 1789 Fransız Devrimi döneminde nüfusun yarısı tek kelime bile Fransızca bilmiyordu. Keza Leh, Fransız ve Danların yaşadığı Alman İmparatorluğu’nda Alman birliği sağlandığında Almanca konuşanların oranı yüzde 17′den fazla değildi. İtalyan birliği gerçekleştiğinde ise ülkenin yalnızca yüzde 2′si İtalyanca konuşuyordu. Küçük dükalık ve krallıklardan oluşan İtalya’da İtalyancanın genel olarak konuşulan dil haline gelmesi, kapitalist ulusal pazarın tahkimi ve 1870′te merkezi burjuva devlet iktidarının kurulmasıyla gerçekleşti.

Ulusal dillerin oluşum ve gelişiminde ulusal devlet gücü ile Almanlaştırma, Fransızlaştırma, İtalyanlaştırma… politikalarının rolü olmakla birlikte, bunun temeli kapitalist üretim ilişkilerine dayanıyordu. Ulusun dili, kapitalist ekonominin işlerliği için fiilen geçerli olan, geçerli hale gelen dildi. Tam da bu nedenle, Birleşik Krallık’ın fiilen resmi dili olan (ve bugün tekelci kapitalist ekonominin evrensel dili) İngilizce ile birlikte konuşulan Galce, İskoçça, Keltçe… gibi diller bugün bölgesel ölçekte ikincil önemde kaldılar. Öte yandan ise, İsviçre’de kuruluşundan itibaren federatif sistem her bölgede kamu hizmetlerinin, eğitimin kendi dilinde yapılmasına imkan veriyordu (Lenin, İsviçre’nin diller sorunundaki burjuva demokratik politikasına atıfta bulunur.)

Ulusal diller ve eğitim politikaları

UNESCO’ya bağlı Sosyal Dönüşümlerin Yönetimi Programı, günümüzdeki dil politikalarını birkaç başlık altında topluyor. Buna göre, tek dilin konuşulduğu nadir ülkelerde eğitim de tek dilde yapılıyor (İzlanda gibi). Tek bir resmi dilin varlığına rağmen ulusal-bölgesel dil farklılıkları ve göçmen varlığı nedeniyle birden çok dilin bulunduğu Fransa gibi ülkelerde eğitimde anadil yasal olarak uygulanıyor. Aynı kategorideki Türkiye’de ise eğitimde resmi dil dışında bir dilin kullanımı yalnızca Lozan Anlaşması’yla tanımlı azınlıklar için söz konusu. Bir diğer grup ülkede (ABD gibi) baskın dil İngilizce resmi dil statüsünde tanımlanmamıştır ve anadil okullarda (sonraki yıllarda) kullanılmaktadır. Resmi olarak çok dilli ülkelerde (İsviçre, Belçika) de, anadilde eğitim ve kamu hizmeti uygulaması bölgesel olarak gerçekleştiriliyor. Kanada gibi iki resmi dilli ülkelerde anadilde eğitim yapılabiliyor. UNESCO programı, çok dilliliği resmi olarak kabul eden ülkelere bir örnek olarak eski Sovyetler Birliği’ni vermektedir. (Lenin, “Özerkleştirme” Üzerine Notlar makalesinde “Birliğimizin Rus olmayan cumhuriyetlerinde ulusal (bölgesel -DP) dilin kullanılması konusunda çok kesin kurallar konulmalı ve bu kurallar özel bir dikkatle denetlenmelidir” diyordu. Sosyalist işçi devletinin adı da hiçbir ulusa atıfta bulunmayan ve uluslar arasındaki sosyalist eşitlik ve gönüllü birliği vurgulayan “Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği” idi.)

Eğitim ve kamu hizmetine erişimin çok dilli düzenlendiği burjuva demokrasilerinde bu durum ağırlıklı olarak 20. yüzyılın ikinci yarısına özgüdür. Yüzyılın başında da Avrupa özelinde uygulamalar olmakla birlikte, tekelci kapitalist devletlerin anadilde eğitim (ve kamu hizmetine erişim, vd.) “açılımları”, 2000′li yıllara dek uzanmıştır. Burada temel faktör, elbette ki sermayenin küresel temelde birikimi ile birlikte tekelci kapitalist sermaye akışkanlığını güçlendirme hedefli, bağlantılı olarak da da burjuva demokratik içerme politikalarının temel bir unsuru olan “yerel-bölgesel özerklik”tir. Fransa’nın eski Devlet Başkanı Mitterand bunu “Fransa’nın kurulabilmesi için, geçmişte, güçlü ve merkeziyetçi bir iktidara gereksinme duyulmuştur. Bugün ise, dağılmaması için, siyasal iktidarın ağırlıklı olarak yerel yönetimlere bırakılması zorunlu hale gelmiştir” sözleriyle açıklıyordu. Mitterand’ın “akil adam” pozunda gizlediği, bugün sınıfsal tanımından soyundurulmuş tarzda kullanılan her türlü “demokrasi” retoriğinde içerili, tekelci kapitalist üretim ilişkileri ve mali oligarşik merkezileşmenin yeğinleştirildiği mekanizmalar toplamından başkası değildir!

“Milli dil, milli terbiye”!

Bu yekpare milliyet içerisinde yabancı harslar (kültürler) hep erimelidir. Bu milliyet kütlesi içinde ayrı medeniyetler olamaz. Dünya üzerinde her millet mutlaka bir medeniyeti temsil eder. Kendilerini Türk milletinin medeniyetinden başka camialara bağlı görenlere işte açıkça teklif ediyoruz: Türk milletiyle beraber olsunlar. Fakat halita (alaşım) halinde değil, ‘konfedere’ olmuş medeniyetler halinde değil, bir tek medeniyet halinde. Bu vatan işte tek olan bu milletin ve bu milliyetindir. Bunu yalnız söz olsun diye söylemiyoruz, süs olsun diye bu fikirde değiliz; bu siyaset vatanın bütün hayatıdır. Yaşayacaksak, yekpare bir millet kütlesi olarak yaşayacağız. İşte millî terbiye dediğimiz sistemin umumî he defi budur.” (Dil Yarası, DİSA Yayınları, Ekim 2010, pdf metin)

“Milli şef” İnönü’nün bu sözleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin Türkler dışındaki ulus ve milliyetlere yönelik dil politikasının da özlü bir tarifidir. ‘Ya benimsin ya toprağın!’

1924 Mart’ında kabul edilen Tevhid-i Tedrisat Kanunu (Eğitimin Birleştirilmesi) ile eğitim kurumları ve dili merkezileştirildi. Türkleştirme ve asimilasyon yoluyla türdeş bir toplum yaratma hedefi uygulamaya koyuldu. Öte yandan ise, Kürt nüfusun yaşadığı bölgelerde Kürt burjuvazisinin, Kürt ulusal bilincinin gelişimini önleme ve merkezi devlet iktidarının darbelenmemesi hedefiyle okullaşma çok düşük oranda bırakıldı. Dönemin Milli Eğitim Bakanı bunu “Bugünkü eli silahlı Kürdü, yarının eli kalemli münevveri (aydını) olarak evlatlarımızın karşısına mı dikeceğiz?” sözleriyle anlatıyordu!

Resmi dil ve eğitim politikaları, Türkleştirme odaklı ve temelde Kürt ulusal asimilasyonu hedefli olarak “Vatandaş Türkçe konuş!” kampanyası, soyadı kanunu, zorunlu iskan kanunu, yer adlarının değiştirilmesi gibi uygulamalarla sürdürüldü. Cumhuriyet öncesinde 1913′lerde başlayan ve 1980′lerde son kalanların da tamamlandığı yer adlarındaki değişikliklerle Türkiye’deki köylerin üçte birinin adı değiştirildi.

Kürt halkının mücadelesi ile dikişleri atan bu şoven milliyetçi asimilasyon politikasında ’90′lar, asıl olarak da 2000′lerde kısmi değişiklikler yapıldı. Ancak bu değişiklikler bırakalım Erdoğan’ın “Asimilasyona son verdik” söylemini karşılamayı, itfaiyeci Türk liberallerini bile tatmin etmedi. Anadilde eğitim ve kamu hizmetine erişim sorunu, ulusal devrimci taleplerindeki kırılmayla da birleşik olarak Kürt ulusal hareketinin ortak bir temel talebi olarak varlığını sürdürdü. Ancak pek çok demokratik talepte olduğu üzere onun asli savaşçısı, ezilen ulusun alt sınıfları, kent yoksulları, öğrenciler vd oldu.

Anadilde referans ne olmalı?

Liberallerin anadil sorunundaki ortak teması ve referansı, çok dilli tekelci kapitalist devletlerin çözümüdür. Pek çok kez kullandıkları “Anadil bölmez, birleştirir” sloganı ile onlar, yüzyıllık asimilasyonculuk mirasını devralmış Türk burjuvazisini ve AKP hükümetini devlet mekanizmasının bu adımın atılması ile daha da güçleneceğine ikna etmeye çalışıyorlar. Özerklik paydasında buluşan Kürt siyasetçiler de aynı temayı kullanmaktan pek çok kez kaçınmıyorlar. (BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş Filistin konulu konuşmasında, Erdoğan’ın açıklamalarına atfen Kürt sorununu çözen Türkiye’nin bölge gücü pozisyonunu güçlendireceğini söyledi.) Anadilde eğitim ve kamu hizmetine erişim sorununun çözümü, İspanya, daha çok da üniter devlet arka planı üzerinden Fransa örneği üzerinden dillendiriliyor. Fransızcanın resmi dil konumu korunurken “Fransa dilleri” formülasyonu ile 10 bölgesel dil ve 6 bölgesel olmayan dilin kamu hizmetine erişim, eğitim dili vd. uygulanıyor. Korsika’da bölgesel yasama ve yürütme organlarının varlığına özerklik kapsamında işaret ediliyor. Bu bağlamda Baskın Oran, çok dil ve çok hukukluluk kapsamında, Fransa’da ilk ve öğretimde devlet okullarında din dersi tamamen (zorunlu ve seçmeli, her biçimiyle) yasak iken, Alman sınır bölgesinde zorunlu tutulması gibi uygulamalara da atıfta bulunuyor. (Baskın Oran, Fransa’da ve Türkiye’de Üniter Devlet Sorunu).

Liberallerin ulusal sorunun çözümünde modeli burjuva demokrasisidir. Sorunu kısmen çözerek eski biçimiyle yaşamayan burjuva demokrasilerinden çıkış alarak formüle ettikleri “Anadil bölmez, birleştirir” teması ise, şoven Türk milliyetçiliğine kısmi tırpanlar atarken, iki dilin resmi olarak eşit tanımlanmasını, ulusların tam hak eşitliğini ve kendi kaderini özgürce belirleme hakkını hiçbir biçimde temel almaz. Tekelci kapitalizmin gelinen evrede bir yandan ulusların ve ulusal devletlerin çözülme süreci, çelişkin bir tarzda da ulusal ayrımcılığın, ulusal-bölgesel eşitsizliğin süregelmesi gerçekliği ile tanımlı olduğunu gözlerden gizlerler. Hele ki milliyetçiliğin her zaman burjuvazinin işçi sınıfına karşı en etkin silahlarından biri olarak hükmünü yürüttüğünü! Bundan dolayıdır ki en gelişmiş burjuva demokrasilerinde tekelci burjuvazi cephesinden nasıl bir “mıntıka temizliği” yapıldığına işaret ederken, en gelişmiş burjuva demokrasilerinde bile sorunun içten içe nasıl varlığını sürdürdüğünün, model kabul ettikleri ülkelerde de ulusal-bölgesel eşitsizlik kaynaklı burjuva taleplerin de (İskoçya, Quebec, İtalya Kuzey Birliği, Katalonya vd.nin ayrılma ya da daha yüksek federatif burjuva demokratik özerklik talepleri) krizle birlikte nasıl harlanarak işçi sınıfını kendisine uyarladığının üzerini örterler.

Sayar ve dökerler: İsviçre’de 4 resmi dil vardır. Bilinen Almanca, İtalyanca, Fransızcanın yanında 35 bin kişinin konuştuğu Romanşça da resmi dildir. Lüksemburg’da Lüksemburgca, Fransızca, Almanca ve Portekizce, Belçika’da Fransızca, Almanca ve Flamanca, Bosna-Hersek’te Boşnakça, Hırvatça ve Sırpça, Güney Afrika’da 11 dil, Bolivya’da İspanyolca ile birlikte yerli halklar tarafından konuşulan 36 dil resmi dil statüsündedir. Avrupa Bölgesel Diller ve Azınlık Dillerini Koruma Anlaşması kapsamında Almanya’da Sırpça, Romanca, Frizce ve Danca, İtalya’da Arnavutça, Katalanca, Hırvatça, Fransızca, Almanca, Slovence azınlık dilleri güvenceye alınmıştır. Birleşik Krallık’ta resmi dil ve milli marş yoktur, vd. vd…

Burjuva demokrasilerinin parlak gerçeği olarak gösterilen bu verilerin anlamı, anadilde eğitim ve kamu hizmetine erişimin tekelci kapitalizm altında hiç de bir hayal olmadığı, dahası, onun içerim ve temelini güçlendirmekte etkin bir araç olarak kullanılabildiğidir. İletişim dili bazında İngilizce kullanımı küresel ölçekte 1,5 milyar insanla önde gider ve ulusal sınırların dil yönünden de aşılmasının göstergesi olurken, ulusal, bölgesel, yerel ya da tarihsel dil ve alt dil gruplarının korunması da bu olguyla birlikte var olmaktadır. Türkiye tekelci kapitalizmi de, anadil sorunundaki bütün direnç ve ayak sürümesi içerisinden, bölge gücü konumunu güçlendirmek için bu geçişi yapmanın ikilemleriyle yüzleşmektedir.

İşçi sınıfı anadil sorununa yaklaşımında ilk ölçek, ulusal baskı ve hak eşitsizliğinin en küçük belirimine karşı ezilen ulusun demokratik hak ve taleplerini savunma yükümlülüğüdür: Anadilde eğitim, kamu hizmetine erişim, Kürtçenin resmi dil olarak kabulü ve ulusal toplulukların dil ve kültürlerini geliştirmenin önündeki tüm engellerin kaldırılması. Kürt halkının demokratik hak taleplerinin meşruluğu tartışılamaz!

Dilini özgürce konuşabilme hakkı için bile kıyasıya mücadele vermesi gerekmiş olan bir halkın anadilini hiçbir kısıtlamaya tabi olmadan kullanabilmesine, geliştirmesine, kültürünü, edebiyatını, sanatını zenginleştirmesine, ve bunların ona kazandıracaklarına karşı kayıtsızlık, ezen ulus şovenizminin ifadesidir. Ulusal baskı ve ezilmenin en küçük anısı bile işçi kitleleri içinde yıllar yıllar boyu yaşamaya devam edecektir. Devrimci işçi sınıfı, bu bölünmeye karşı Kürt halkının her bakımdan özgüven ve güvenle dolması için amansız bir çaba yürütmelidir.

Ancak işçi sınıfı bununla yetinemez. O, eğitim, sağlık ve kamu hizmetinin yalnız anadilde değil aynı zamanda parasız olması (ve bütün antidemokratik, cinsiyetçi, gerici unsurlarından arındırılması) için ve hayatın artan metalaşmasına karşı da mücadele etmekle yükümlüdür. Anadilde eğitim ve kamu hizmetine erişim için mücadele eden, aynı zamanda eğitim ve sağlıktaki metalaşmadan en fazla zarar gören (birçoğu çocuklarının eğitimi için “nakit gelir desteği” alan ve sağlık için yeşil kart kullanan, işsiz ve güvencesiz) yoksul Kürt işçi ve emekçilerinin çıkarları buradadır. Eğitim, sağlık, ulaşım, barınma, iletişim… tüm temel hakların anadilde, ücretsiz kullanılması talebi, bizi burjuva neoliberal çözümlerden ayırmakla kalmaz, aynı zamanda yeni bir mücadele atağının imkanlarını yükseltir.

Hiç şüphesiz, işçi sınıfının görevi, tekelci burjuvaziyi, Türk işçi kitleleri içinde de ağır bir yer tutan şoven milliyetçi toplumsal gericilik birikimini anadilin ülkeyi bölmeyeceğine ikna etmekten, bu doğrultuda teminatlar vermekten kesinkes kaçınmaktır. Türk ve Kürt işçilerin gözündeki ulusal perde ve bariyerleri kaldırmak, onun şovenizm ve milliyetçilik marifetiyle sınıf dışı zehre bulanmasına, saflarındaki dağınıklığa son vermektir. Türk ve Kürt işçilerin sınıf kimlik ve güçlerini pekiştirmek, sınıf kininin körelmesinin önüne dikilmektir. Anadilde eğitim ve kamu hizmetine erişimin önündeki engellerin kaldırılması, işçi sınıfı açısından, ezilen ulus için tam hak eşitliğini sağlamayan çözümlerle burjuva demokrasisinin anayasal, kurumsal-pratik gereklerinin pekiştirilmesi için değil, asıl bunun bir unsuru olarak anlam taşımaktadır.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*