Anasayfa » GÜNDEM » “Altın Vuruş”

“Altın Vuruş”

Ercan Akpınar yazdı;

Altın Vuruş

Bir sahile çarpan dalgalara gözatan kimse, gel-git’in yükseldiğini görmez; bir dalganın yükseldiğini ve kıvrımını açarak dar bir kumsal şeride yayıldığını; daha sonra,fethetmiş gibi göründüğü kuru kumsal şeridinden geri çekildiğini görür. Yeni bir dalga gelir, bazen bir öncekinden daha öteye uzanır, ama bazende önceki dalganın ıslattığı deniz kabuklarına bile erişemez. Ancak bu yüzeysel ileri geri hareket altında dikkat edilmezse gözden kaçabilen bir başka hareket, daha denk, daha yavaş bir hareket oluşur. Bu düzgün biçimde süren, aynı doğrultuda ileriye doğru bir harekettir ve denizin sürekli yükselmesine yol açar. Dalgaların gelip gidişi, bilimsel açıklamanın güvenilir bir imgesidir. Onlarda yükselir, ufalanır, ilerler, sonra geri çekilir; ama derinden yavaş ve sabit bir ilerleme sürüp gider…

Fransız fizikçi Pierre Duhem’in bu “gel-git imgesi” sınıf mücadelesinin karakterini yansıtan bir derinliği de ifade etmektedir. Özellikle Türkiye’de rejim krizinin seyrine baktığımızda sarsıcı onca şey yaşanmıştır ve bu süreç halen devam etmektedir. Bir gel-git’i andıran bu olayların üzerinde yükseldiği zemin toplumsal hoşnutsuzluk ve arayışların derinliği ile kapitalizmin yapısal kriz ve yıkımının iç içe geçmiş halidir. Doktriner ifadeyle üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişkidir. Günü geçmiş kurum ve ilişkilerin kitlelerin özlem ve taleplerinin önüne kurduğu gerici barikattır. İster egemen sınıflar arasındaki iktidar mücadelesinde olsun, isterse ezilen ve sömürülen sınıf ve kesimlerin mücadelelerinde olsun yapılan her hamlenin üzerinde yükseldiği zemin budur. Bu çelişki sürdürülemez hale gelip, günü geçmiş kurum ve ilişkiler kendini dayatmayı sürdürdükçe denizin yükselmesi devam edecektir.

Nisan Referandumu’yla Anayasa’da yapılan değişikliklerle rejim krizi yeni bir düzeye taşınmış sistemin kıyılarını döven maddi kitlesel harekete set çekmek istenmişti. Fakat istikrarlı olarak artan denizin yükselme hali kıyıları döven dalgaların boyunu ve şiddetini de arttırdığından kurulan bu bariyerlerde kısa sürede işlevsiz hale gelecek, sistemin ve egemenlerin kitlelere olan yabancılaşmalarını derinleştirecektir. Şaibeli referandumun ardından kitlesel tepkileri nötralize eden CHP liderliği, faşizmin kendi kapısını da çalmaya başlaması ardından mecburen hareketlenmek zorunda kalınca, ya AKP/Saray’ın barikatında bir tuğla olacaktı ya da bu barikatı döven dalgaların bir parçası. O, ikincisini seçti.

CHP’nin Ankara’dan İstanbul’a yaptığı ve dev bir mitingle taçlandırdığı “Adalet Yürüyüşü” Türkiye egemen sınıflarının iktidar mücadelesinde kitle mobilizasyonunun öneminin artık iyiden iyiye açığa çıktığının bir resmi geçiti gibiydi.

Türkiye’nin rejim ve yönetememe krizi Nisan Referandumu’yla artık devlet denilen yapının tüm temel kurumlarının altına yerleştirilen patlayıcılarla zirvesine ulaştı. Bundan sonra, Referandum öncesinin siyasetiyle yola devam edebilmek ne burjuva düzen parti, kurum, kişi, oluşum, sendika vd.leri için mümkündür ne de sistem karşıtı hareketler için. Artık yeni bir dönem açılmıştır. Sistem kurumlarının çöküp bir cazibe merkezi olma özeliklerini yitirdiği, arayışları karşılama kapasitelerinin yok olduğu ve egemen kesimler için çıplak arpalık ve zor aracına dönüştüğü böylesi bir politik konjonktürde belirleyici tek güç sınıf mücadelesinin artık daha dolaysız, daha açık şekilde ete kemiğe bürüneceği, güç siyasetinin egemenliğini ilan edeceğidir. Egemen siyasi iktidar, bunun önünü almaz da baskı ve zorbalığa devam ederse sonunun nereye varacağı Ortadoğu’daki gelişmelerde yeterince ifade bulmaktadır.

CHP, şaibeli Nisan Referandumunun ardından meşruiyetini yitirmiş iktidarı daha o anda paralize etme olanaklarını “onlar silahlanmıştı” mazeretiyle elinin tersiyle itmesinin maliyetinin hızla kendisine fatura edildiğini, AKP’nin kaybettiği meşruiyeti kendi tavırsızlığıyla yeniden kazanmaya başladığını anlayan ve daha kötüsü baskı, zor ve sindirmenin kendi kapısını da çaldığını görünce artık mecburen harekete geçmek zorunda kaldı. Nisan Referandumu öncesi bu anayasal düzenlemelerin Meclisi diktatörün asma yaprağı olma ötesinde hiç bir işlevi olmayan bir kuruma dönüştüreceğini propaganda etmesinin doğal sonucu olarak artık parlamenter siyasetin merkezi önemini de çöpe atması gerekiyordu. Hem CHP içindeki kliklerin kurultay kazanını yeniden ateşe oturtup parti liderliğini tartışılır hale getirdiği bir süreçte bir harekete çıkışa ihtiyacı vardı. Hem de ABD’den AB’ye, Ruslar’dan Suud’lara kadar bütün temel güçlerin Türkiye’de yeni bir iktidar odağı arayışına bir yanıt oluşturmak ve tüm bunlardan daha belirleyici olarak da hem kendi tabanının ve hem de toplumsal demokratik muhalefetin baskısına karşı koyma mecalinin de kalmamasıyla harekete geçmek durumunda kaldı CHP.

“Adalet Yürüyüşü” tüm bu arkadan iteklemelerle pratikleşti. Yüründükçe yürünen yolun sadece ayakkabıları eskitmediği, başka şeyleri de tedavülden düşürüp zamanı geçmiş düşüncelerin çöpe atılmasını sağladı. Yürünen yolun uzunluğunun sokak siyasetini güçlendirdiğini, dayanışmayı çığ gibi büyüttüğünü ve bunun da toplumsal-siyasal bir temerküz olma iddiasına ciddi bir altlık oluşturduğunu gördüler. Keza, kitlelerin baskı ve zor karşısında direnişe nasıl aç olduğunu… Ezilen ve sömürülen kitlelerde biriken öfkeyi iktidar mücadelesine bir enerji haline getirebilmek için artık bu yoldan dönemeyecekler. Maltepe Mitingi’nde bundan sonraki dönemin merkezinde parlamentonun değil sokakların olduğunu söyleyip, politik demokratik taleplerin manifesto halinde ilan etmeleri bu yeni sürecin başladığının ifadesidir. CHP’yi kendi içinde geriye çekecek, eski devlet partisi olma (o eski devletin yerinde yeller esse de) kodlarına taşımak isteyecek çok etken olsa da, Ankara’ya sırtını dönüp yönünü İstanbul’a çevirmek sembolik anlamda dahi ciddi bir dönüşümün, arayışın ifadesidir. Ama bu birilerinin (özellikle reformist solun,TKP bölüklerinden ÖDP’ ye, Haziran’dan Halkevlerine kadar bir dizi hareketin) ısrarla sanmaya, olmasını istemeye çalıştıkları şey olmayabilir!.. Zira CHP’nin bu yürüyüşü sosyal demokrasinin değil burjuva neoliberalizminin merkezinde sonlanacak gibidir. İktidarın kısa vadede ancak buradan yakalayabileceğini düşünmektedir. Bu güçlü inanç onu burjuva siyasetin merkezine, sağa doğru iteklemektedir. Yürüyüş ve Miting kitlesi onu sola çekmeye çalışsa da CHP liderliği bu düşünceyle çatışmadan gemiyi sağa doğru yanaştıracaktır.

AKP’ nin ve Saray’ın CHP’nin “Adalet Yürüyüşü” ve mitinginin yarattığı sarsıntıya hiç hazırlıklı olmadığı yirmi küsür günlük süreçte aldığı dalgalı tavır, bir ne yapacağını bilememe haliyle anlaşılmıştı. Sonrasında mitinge katılım sayısı konusunda verdikleri kendi kendilerini yalanlayan demeçler halen bir çaresizlik içerisinde olduklarını, karşılarında gelişen bu sivil toplum hareketiyle nasıl mücadele edeceklerini bilemediklerini göstermektedir. Ellerindeki medya ve devlet olanaklarıyla demagojik söylemlerle milyonluk mitingi küçülterek göz bağcılığına soyunmak dışında yapacakları tek bir şey vardı. “Adalet Mitingi” yle sokağa çıkmış yüzbinlerin karşısına 15 Temmuz etkinlikleri vesilesiyle kendi kitlesini çıkarmak. Olabilirse “evlerinde zor tuttuğu yüzde elli’yi” rövanş için (kamu çalışanlarının katılımını zorunlu kılan genelgeler ve ücretsiz toplu taşıma ve kimi başka “teşvik edici” şeylerle, “adaletsiz düzen” iddiasını güçlendiren şeylerle) sahaya sürmek…

Bir haftaya yayılan 15 Temmuz anmalarında tüm yazılı ve görsel basını nasıl bir kuşatmaya aldığını, faşizmin/Saray’ın basit bir aparatına, propaganda aletine dönüştüklerini, mide bulandırıcı zoraki yayınlarıyla gördük. Saray’ın karşısında gelişen ve günden güne istikrarlı bir şekilde büyüyen, birleşen, “ortak düşman” algısında kesişen kesimler karşısında yeniden insiyatif alabilmek ve gündemi belirleyebilmek için elinde propaganda aracı olanağı olarak ne varsa sahaya sürmesi, kitlelerin başını her çevirdiği yerde bu propaganda materyali ile yüzleşmesi, toplumsal bir beyin yıkama ayinine dönüşmüştür artık. Goebels’in kitleleri mobilize edip, faşist propagandayla uyuşturma ayinleriyle tıpatıp benzeşen bu etkinlikler ve dezenformasyon bombardımanı artık bir sınıra gelindiğini, İktidarın bir uyuşturucu müptelası gibi “altın vuruş” yapmak üzere olduğunu hissettirmektedir. Bundan ötesi artık özel-resmi gün falan demeden sürekli olarak Türk-sünni-erkek/ Saray yanlısı-sermaye borazanı faşist yayın çizgisinin hayata geçirilmesidir. O eşikte aşılmak üzeredir. Havuz medyası dışında kalan kesimlerin de hızla o düzeye yaklaştıkları görülüyor. George Orwell’in “1984” romanındaki Big Brother’ın aslında Saray’da ikamet ettiğini de böylece öğrenmiş oluyoruz.

Türkiye’de medya denilen burjuva sınıf ve iktidar aygıtı AKP öncesinde de aslında çok farklı değildi. Yeni olan medyadaki tekelleşmenin haber imal eden ve tek seslileşen, gerçeklikle bağını koparmış dekadans halleridir. Günümüz teknolojisi içersinde sosyal medya marifetiyle ve iktidar olanaklarıyla bu dekadans medya bir silaha dönüşmüştür. İktidar/ AKP/ Erdoğan karşıtı her muhalif kesim, kişi ve oluşumu yalan yanlış haberlerle itibarsızlaştırmak, kriminalize ederek polisin önüne atan bir işleve dönüşmüştür. Türkiye’de medya denilen kurum, muhalif birkaç yayın dışında tamamen bir çöplüğe çevrilmiştir. “Gazeteci”, “aydın” diye istihdam edilen tetikçi ve propaganda cıların üzerinde eşindikçe ortalığa zehirli gazlar yayan bir “şeye”…

15 Temmuz histerik kutlamalarıyla-anmalarıyla, Nisan Referandumu üzerine düşürdüğü şaibeyi, meşruiyet krizini büyük kitleleri sokağa dökerek etkisizleştirmeyi, hem de içerde dışarda CHP’nin Adalet Yürüyüşü ve Mitingiyle sarstığı dengelerin karşı kefesine kendi ağırlığını koyarak oluşabilecek yeni arayışların önü kesilmek isteniyor. CHP’nin kendini de aşan bu çıkışı engellenmez gündemden düşürülmezse eğer 2019 Cumhurbaşkanlığı seçimi ciddi risk altına girebilecektir.

Nasıl CHP bugün sokak ve meydanlardan kolay kolay çekilmeyecek ise, AKP/Saray’da her türlü gayrimeşru yöntemi kullanmaktan, devleti bir parti organına çevirerek avantaj sağlamaktan vazgeçmeyecektir. Her ikisi içinde çizgilerinden vazgeçiş siyasi sonları olacaktır. Bir yanda meşru politik mücadele yöntemleri, bir yanda gayri meşru yöntemleri iktidarım payandası yapmış bir yapı ve onun yıkıcılığı var. Tarih bu gibi durumlarda hep aynı şeyi yapar. Tarihin oku ileriyi gösterir. AKP çevirebileceği her türlü sahtekarlık ve entrikayı yapmadan iktidardan gitmeyecektir. Kendi “altın vuruşu”nu gerçekleştirdiğinde, onu buna zorlayacak koşullar oluştuğunda ancak o politik arenadan silinecek, bu parantez kapanacaktır.

Neo-liberal geri tipteki burjuva demokrasisinin rejim krizini faşizme doğru çözülerek aşmaya çalışması tekelci, faşist merkezici bir siyasal iktidarın oluşmasını doğurmuştu. Bu süreç kendi içinde adım adım ilerletilirken karşısında sınıfsal, ulusal, cinsel, ekolojik çelişkileri demokratik hak ve özgürlükler lehinde savunan bir toplumsal ağırlık oluşması siyasal rejimin kurumlaşmasını engelleyen, ketleyen güçlü bir etki barındırmaktadır. Demokratik hak ve özgürlükler talep ve ihtiyaçlarını boğmak; sınıfsal, ulusal, cinsel, ekolojik her talep ve istemi OHAL’in arkasına saklanarak etkisizleştirme çabaları, fütursuzluğu açıkça göstermektedir. Erdoğan’ın “millet” kavramı içinde işçi, Kürt, kadın, Alevi ve kapitalist güç ve egemenlik ilişkilerine, ezilme ve sömürü ilişkilerine itiraz edenlere yer olmadığını OHAL’in nimetlerini egemen kesimlere anlattığı her açıklamasında dile getirmektedir. OHAL sermaye sınıfının ihtiyaç ve beklentilerine uygun bir Türkiye durumunu zorla inşa etmenin, karşı çıkanların ezilmesini sağlayan bir araçtır! OHAL’in ısrarla sürdürülmesi, sermaye sınıfı içinde bir “allah’ın lütfu” gibi işlemesinden, işçi sınıfının her hak eyleminin “rahatça” bastırılabilmesindendir.

CHP’nin “Adalet Mitingi”nde ilan ettiği 10 maddelik manifesto da işçi sınıfına -doğal olarak!- yer vermemesi ve genel ekonomik sorunlar içerisinde “emeğin sorunlarına” değinmesi onun da sınırlarını ve sınıfsal karakterini göstermektedir. İşçi sınıfı OHAL’li ya da OHAL’siz, AKP ya da CHP iktidarında ezilen ve sömürülen bir sınıf olmaya devam edecektir. CHP’nin arkasına dizilen, ondan umut büyüten tüm sol kesimlerin esasında yönünü sınıfa dönmelerini gerektirir bu durum. Örgütlü ve güçlü bir işçi sınıfı olmadan, talep ettikleri o burjuva liberal demokrasi de gelişemeyecektir çünkü. Egemen sınıf karşısında karşıt bir politik sınıfsal odak olmadan demokratik kriterler gelişemezler. Böyle bir beklenti içinde olmak yüzlerce yıllık sınıf mücadelesine, tarihine kör ve sağır olmaktır.

Türkiye işçi sınıfının çalışma ve yaşam koşullarının gün gün geriye gittiği, işsizlik ve örgüt süzlüğün bu tabloyu daha da ağırlaştırdığı açıkken, buna karşı geliştirmeye çalıştığı mücadeleler,grev ve direnişler istisnasız olarak yasaklanmakta (Erdoğan yabancı sermaye temsilcileri önünde yaptığı konuşmada OHAL’i grev yasakları için kullandıklarını itiraf etmişti) sınıf üzerindeki ezme ve sömürü ilişkileri derinleştirilmektedir. Türkiye tekelci sermayesinin uluslararası alanda yaşadığı sıkışma, pazar kaybı içerideki sömürü baskısını yükseltmekte, bu da işçi sınıfının çalışma ve yaşam koşullarının daha da kötüleşmesini getirmektedir. Bu fiili durum ezilen ve sömürülen sınıf içerisindeki karşı koyuş istek ve arayışını canlandırmakta, öfkeyi kamçılamakta ve toplamda denizin yükselmesini sağlamaktadır. Lokal direnişler, ister ekonomik, ister güncel-politik gündemlerle ilgili olsun her sınıfsal karşı koyuş sermayenin kıyılarında oluşturulmuş barikata çarpıp dağılsa da denizin istikrarlı yükselişi o barikatların aşılıp sınıfın tsunamisiyle ezileceğinin müjdesini içinde barındırmaktadır. Demek ki daha fazla sınıfa yönelme, daha fazla komünist devrimci faaliyete ihtiyacımız vardır. İşçi sınıfı kendi göbeğini ancak kendi kesebilir. Kendi ekonomik siyasal kurtuluşuyla toplumsal kurtuluşu ve toplumsal demokrasiyi birleştirebilecek tek sınıf ve güç olması ve bugünkü toplumsal yarılma bir kutuplaşmayı her iki cephede birikip aşacak tek güç ve siyaset odağı olması nedeniyle daha fazla devrimci sınıf siyasetine, daha fazla proleter devrimciliğe ihtiyacımız vardır.

16 Temmuz 2017

Ercan Akpınar

Tekirdağ 2 No.lu F Tipi Hapishanesi

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*