Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Alınteri nereye koşuyor?

Alınteri nereye koşuyor?

ALINTERİ’NİN REJİMİN YAPISIYLA İLGİLİ GÖRÜŞÜ NE?

Aramızdaki tartışmaların seyrini bilen Alınteri taraftarları ve diğer yapılardan devrimciler Alınteri’nin faşizm dediğini, bizim ise burjuva demokrasisi dediğimizi bilirler. Türkiye’deki rejimin yapısının geri düzeyde bir burjuva demokrasisi yönünde değiştiği görüşümüze Alıntericiler şiddetle karşı çıkmışlardı; onlara göre faşist diktatörlük hakim durumdadır. Bununla birlikte Alınteri’nde artık siyasal sorumluluk ve ciddiyeti de yokeden bir eklektisizm süreklileşmiş, bir söylediği bir söylediğine uymayan bir politika yapma biçimini ortaya çıkmıştır. Liberalist sağ görüşler, bölüm sonlarına yerleştirilen keskin söylemli bir kaç cümle ya da paragrafla kapatılır olmuştur. Seçim taktiğinin açıklandığı 19 Nisan tarihli, 3 Haziran’da bir kez daha yayınlanan yazıda “Emeğin sorunlarına duyarlı, dürüst ve samimi olarak tanınan adayların desteklenmesini doğru görüyor ve savunuyoruz” üst başlığıyla giriş yapıldıktan sonra burjuva demokrasisinin eleştirisiyle devam ediliyor. Alınteri’ne göre Türkiye’de faşist diktatörlük var ama Alınteri burjuva demokrasisinin eleştirisiyle başlıyor. Faşist diktatörlük altında girilen bir seçimlerde burjuva partiler arasındaki güç mücadeleleri ve bunun dayandığı sınıf temelleri, faşist diktatörlük altında seçimlere katılan emekçi sınıfların durumlarını incelemek ve taktiğini bunlar üzerinden temellendirmesi gerekirken Alınteri, Türkiye’deki burjuva demokrasisini gelişmiş kapitalist ülkelerdekilerle kıyaslamaya girişiyor. Görelim:

Burjuva demokrasisinin kendisi çürümüştür

Burjuva demokrasisini hala matah bir şey zanneden liberal budalalara sorsanız, bu rezaletin “Türkiye’ye özgü bir gerilik” olduğunu söylerler size. “Demokrasinin ve demokrasi kültürünün fazla gelişmemiş olmasına” bağlarlar. Ne var ki, “demokrasinin beşiği” olarak tanımlanan emperyalist-kapitalist ülkelerde de tablo Türkiye’dekinden farklı değildir. Seçim süreçleri oralarda da ‘çamur güreşi‘ne dönüşmüş durumdadır. Başkan adayları ya da burjuva düzen partileri oralarda da birbirleriyle fikirler, programlar, ciddi ve inanılır projeler temelinde yarışmıyorlar. Herkes asıl olarak birbirinin açığını arayıp hasmını toplum gözünde itibarsızlaştırarak öne geçmeye çalışıyor.

Bu aslında kapitalizmin emperyalizm aşamasına özgü çürüme ve asalaklığın beraberinde getirdiği bir sonuç. Zaten emperyalizm aşamasına geçmesiyle birlikte insanlığa çürüme ve yıkımdan daha fazlasını verme özelliğini yitirmiş, bu anlamda tarihsel bakımdan ömrünü doldurmuş bir sistemdeki yozlaşmanın siyasal alana yansımaması, onun egemenlik biçim ve yöntemlerinde de buna paralel bir yozlaşmayı beraberinde getirmemesi düşünülemez. Bunu ancak kapitalizmin müritleri ya da onun siyasetini ekonomisinden, bunları da emperyalizm çağı ile tekelci mali sermayenin karakteristik özelliklerinden ayırarak ele alan oportunistler iddia edebilir. Çağımızda burjuva demokrasisinin kendisindeki yozlaşma ve çürümeyi, onun Türkiye’deki “geriliğine” ya da “yetersizliğine” bağlayan her türlü “açıklama”, özünde burjuva demokrasisine düzülen sinsi bir övgüdür, onu yüceltmenin daniskası anlamına gelir.

Kaldı ki, tekelci mali sermaye azgınlığının zirvesine çıktığı neoliberal dönemde, burjuva demokrasilerindeki yozlaşma ve gericileşme sadece ivme kazanmakla da kalmamıştır. “Yönetebilir demokrasi”, “istikrar” ve “güvenlik” çığırtkanlıkları altında faşizme özgü yöntem ve mekanizmaları daha fazla içerir hale gelmiştir. Bu arada, sermayenin farklı kesimlerinin temsilcileri olarak burjuva düzen partileri arasındaki göreli farklılıklar da silikleşmiş, en sağdakinden en “sol”una kadar bunların hepsi tektipleşmişlerdir. Zaten aralarındaki rekabetin farklı fikirler ve programlar arasında bir yarış olmaktan çıkıp kişiliklerle uğraşılan düzeysiz ve ahlaksız bir demagoji yarışı halini almasının ana nedenlerinden biri de budur.”

Bölümü biz öyle demedik, böyle dedik, aradaki paragraf konulmamış gibi kılıf bulmalara fırsat vermemek için olduğu gibi aktardık. Alınteri, burjuva demokrasisinin “matah bir şey olmadığı”nı liberallere anlatmak için Türkiye’deki burjuva demokrasisini gelişmiş kapitalist ülkelerdeki burjuva demokrasileriyle karşılaştırıyor ve bu ülkelerde de partilerin seçim politikalarının, kirli yöntemlerinin farklı olmadığını gösteriyor. “Ne var ki, “demokrasinin beşiği” olarak tanımlanan emperyalist-kapitalist ülkelerde de tablo Türkiye’dekinden farklı değildir.” diyor Alınteri. Alınteri’nin karşılaştırması kaba bir indirgemecilik olsa da kişilerin komplo, entrika, rüşvetle devredışı bırakıldığı politika yapma biçiminin burjuva demokrasisinin geri ya da ileri olmasıyla açıklamanın yanlışlığına işaret ederek doğru olanı söylüyor. Bizim açımızdan değilse de Alınteri açısından sorun oluşturan ise, Türkiye’de burjuva demokrasisinin varlığının kabuluyle bu karşılaştırmanın yapılmış olmasıdır. İkinci ve üçüncü paragrafta emperyalizm çağında tekelci mali sermaye egemenliğinde burjuva demokrasilerindeki yozlaşma ve çürümeye işaret ediliyor. Alınteri’nin burjuvazinin burjuva demokrasisiyle egemenliğini daha geniş ve sağlam bir temele oturtması gibi konulara düşünsel olarak son derece uzaklığını bir yana bırakırsak emperyalizm çağında burjuva demokrasisi ve devletinde iktidarın sayısız yolla tekelci kapitalist oligarşinin elinde merkezileşmesi ve egemenliğin parlamenter ve parlamenter olmayan sayısız yolla gerçekleştirildiği, her türlü kirli yöntemin de kullanıldığı açıktır. Bununla birlikte bu doğru değerlendirme, emperyalist kapitalist ülkelerdeki rejimin yapısının burjuva demokrasisi olduğunu ortadan kaldırmaz. Konumuz açısından ise, tarihsel gelişimi ve bugün almış olduğu biçimlerle burjuva demokrasileri arasındaki şekilleniş ve düzey farklılıklarına işaret eder.

Alınteri’den aktardığımız bölümün bütününde yapılan Türkiye’deki burjuva demokrasisiyle Avrupa, Amerika gibi emperyalist kapitalist ülkelerdeki burjuva demokrasilerinin karşılaştırılmasıdır. Alınteri “ey liberal ahmaklar, Türkiye’de faşist diktatörlük var, nereden çıkartıyorsunuz burjuva demokrasisini. Siz demokrasi var diyerek kitleleri yanıltıyorsunuz. Biz faşist diktatörlük olduğunu söyleyerek kitleleri yanıltmanıza imkan vermeyeceğiz. Seçimlere de faşist diktatörlük altında giriliyor. Seçim öncesi partilerin birbirlerine karşı saldırıları faşist burjuvazinin farklı kesimlerinin birbirlerine karşı mücadeleleridir. vb.” demesi gerekirken bunları söylemiyor. Alınteri bunları söyleyip liberallerin ve bizim gibi “Türkiye’de rejimin yapısı değişmiştir, burjuva demokrasisi var” diyenlerin dersini bir iyi vermeli, kitleleri yanıltmasını önlemeliydi. Sınıfsal ve politik olarak faşist diktatörlüğün varlığını ortaya koymalı, kitlelere de faşist rejim altında gerçekleşen bu seçimlerde seçimlerin faşist partiler arasında bir rekabet olduğunu, parlamentonun “incir yaprağı” olduğunu, söylemeliydi. Ama Alınteri, izlemesi gereken bu yolu tutmuyor. “Türkiye’de faşist diktatörlük var” görüşünün temelinin olmadığının farkında olduğundan burjuva demokrasisini burjuva demokrasisiyle karşılaştırarak ve emperyalizm çağında burjuva demokrasilerinin kazandığı gerici özellikleri belirterek burjuva demokrasisinin teşhiri yolunu izliyor. Burjuva sınıf hakimiyetinin burjuva demokratik biçimiyle faşist diktatörlük biçimi arasındaki ayrımı silikleştiriyor, faşist diktatörlükle burjuva demokrasisini aynılaştırmaya çalışarak burjuva demokrasisini eleştiriyor. Faşist diktatörlüğün egemen olduğunu söylediği bir ülkede -Türkiye’de- hedefe faşizmi değil burjuva demokrasisini koyuyor.

Faşizmin sınıf temeli konusunda ML’nin faşizm tahlillerinden bütünüyle uzaklaşmış Alınteri vb. faşizm tahlilleri, Cumhuriyet gazetesiyle pragmatist Kürt hareketinin AKP odaklı tahlilerinin bir karışımıdır. Bilimsel komünist sınıf analizi ve faşizm tahlili geminin bordosundan atılmıştır. Türkiye’deki faşizmin sınıf temeli nedir? Tekelci burjuvazinin bütünü müdür? Bütünü değilse en azgın, en saldırgan kesiminin iktidarı ise hangi kesimlerinindir? Burjuvazi içerisinde devlette ve partiler arasında faşist kliklerin birbirleriyle mücadelesi mi yaşanmaktadır? TÜSİAD, MÜSİAD, TUSKON gibi tekelci ve tekelci olmayan burjuva kesimler faşist program ve görüşlere mi sahiplerdir? Bunlar nelerdir? Türkiye’de tekelci burjuvazinin gelişimiyle faşizm arasında doğrudan bir bağ vardır; bu bağ, bugün ne durumdadır? Faşist diktatörlüklerin gerçekleşme ve sürme biçimi olarak askeri, yarı askeri faşist diktatörlükler biçimi tarih boyunca egemen olduğundan ordu, MGK, Genelkurmay’ın devletteki konum ve rolü bugün ne düzeydedir? Devletin yeniden yapılandırılmasında hangi adımlar atılmış ve atılmaktadır? Türkiye’deki rejim krizini oluşturan Kürt sorunu, dincilik-laiklik gerilim ve çatışmaları şiddetlenerek mi devam etmektedir, çözüm yönünde mi ilerlemektedir? Gelişen çözüm biçimleri faşist biçimler midir, neoliberal burjuva demokratik biçimler midir ? Güçler dengesi değişmiş midir, ne yönde değişmiştir ? Alınteri ve onun gibi faşist diktatörlük tespiti yapanlar, faşist diktatörlük tespitlerini sınıfsal olarak TÜSİAD’a dayandıramayınca önce Bonapartist savrulmalarla asker ve devlet bürokrasisinin üst kesimleriyle faşizmi açıklamaya çalıştılar, Genelkurmay ve ordu irtifa kaybetmeye başlayınca ve Ergenekon operasyonlarıyla birlikte İslamcı AKP faşizmi görüşüne Cumhuriyet gazetesi önderliğinde geçiş yaptılar. AKP’nin Kürt ulusal hareketine muhafazakar milliyetçilikle saldırmasıyla da Kürt hareketiyle özdeşleşip “AKP faşizmi”ni bir de bu yönden keşfettiler. Alınteri sitesinde “Selahattin Demirtaş faşizm. ..dedi” biçimindeki haberler koyarak faşizm görüşlerini pragmatist Kürt siyasetçilerinin açıklamalarıyla destekliyorlar. Blok adaylarını destekleyerek de girdikleri cehenneme giden yolda Abdullah Öcalan’ı, Selahattin Demirtaş’ı izlemeye devam etsinler. Uzlaşı arayışına geçtiği bir kesitte bir anda AKP’nin ne kadar demokrat olduğunu da keşfediverirler. Faşizm tahlilinde sınıf analizinden uzaklaşıldıkça gittikçe yüzeyselleşen, bir söylediği diğerini tutmayan, birbiriyle çelişen tahliller, öne çıkan güçlerin etkisinde politika yapmak, bağımsız bir duruş sahibi olamamak kaçınılmaz olur.

Alınteri ve onun gibi faşizm tespiti yapanlar sadece tarihsel değil siyasal ömürlerini de doldurdular. Derinleşen apolitisizm ve uzun yıllardır siyaset yapma biçiminin eklektisizm oluşu, sadece felsefi olarak gelişen bir akım olmayıp toplumsal koşullardan da beslenen postmodernizm, anlık ve kesitsel siyaset zemininde açık tutarsızlıkların bile inandırıcı kılınabilmesini mümkün kılıyor bu dönemde. Alınterigiller uzun zamandır politikayı eklektize ederek uzatmalara oynuyorlar. Dincilik-laiklik eksenindeki çatışma ve gerilim eski düzeyinde değildir ve tedricen çözülmektedir. Ezilen ulus sorununu artık inkar ve imha siyasetiyle çözmenin sürdürülebilirliği kalmamıştır. Ulusal sorunun çözümünde burjuva demokrasisi, Kürt halkının mücadelesiyle aşağıdan geliştiği gibi Türk tekelci burjuvazisinin içteki ve bölgedeki çıkarları da sorunun çözümünü zorunlu hatta acil hale getirmiştir. Çözümün neoliberalist birey hakları biçimi, anayasal vatandaşlık biçimi, AB yerel yönetimler idari özerklik şartı biçimi ve PKK’nin kimi zaman anayasal vatandaşlıkla birlikte buna yaklaşan, kimi zaman federatif biçime yakınlaşan biçimleri üzerinden süren bir mücadele ve pazarlık vardır. Kürt sorunu, ulusal reformist liberalist bir çözüm zeminindedir.

Yeni anayasa, asıl olarak burjuvazi içerisindeki güç ilişkileriyle şekillenmektedir. Burjuvazi içerisinde kendi rengini baskın kılma mücadelesi sürerken, Kürt ulusal hareketi de reformist demokratik özerklik çözümünü etkinleştirmekte, bunun üzerinden mücadele ve pazarlık yürütmektedir. İşçi sınıfı ise, bu mücadelenin karşıt tarafı olarak politik bir güçle var olmamaktadır. Türkiye’de burjuva demokrasisi yeni anayasayla siyasal, hukuksal, idari, toplumsal temellerine oturmuş olacaktır. Sorun işçi sınıfı yönünden, burjuva demokrasisinin karşısına sosyalist işçi demokrasisini çıkartarak ve devrimci sınıf mücadelesiyle sürece müdahil olmaktır. Sınıf siyaseti izlemek ve onu geliştirmek yerine Alınteri ve diğerleri Kürt ulusal hareketine taktisyenlik yapmayı birinci görev addetmektedirler. Sınıf sorunu diye bir sorunları kalmamıştır.

Alınteri vb.lerinin faşizm demeleri ya da dememeleri artık kendileriyle igili bir sorundur. Faşizm görüşlerinin bilimsel komünizmin faşizm tahlilleriyle hiç bir ilişkisi yoktur; Lenin’in emperyalizm çağında burjuvazinin sınıf egemenliğine ilişkin olarak söylediği “mali sermaye özgürlük değil, egemenlik ister” tespiti, eşittir faşizm değildir. İktidar mali oligarşinin elinde merkezileşirken ve bu merkezileşme açık örtük sayısız bağla ve kurumsal ilişkilerle gerçekleştirilirken sınıf egemenliğine geniş bir toplumsal temel kazandıran ekonomik, toplumsal, politik, kültürel örgütlenme biçimleri ve ilişkileriyle birlikte bunu gerçekleştirmektedir. Eğer bu olmasaydı iyice daralmış sınıf temeliyle mali oligarşinin ancak açık şiddete dayandırarak sürdüreceği iktidarının ömrü çok kısa olurdu. Faşist diktatörlük, burjuva sınıf egemenliğinin temel biçimi değildir, tek biçimi hiç değildir. Burjuva sınıf egemenliğinin temel biçimi burjuva demokrasisidir. Günümüzde neoliberal tipte bir burjuva demokrasisidir. Burjuva demokratik biçim iktidarın sayısız yolla mali oligarşinin elinde toplanmasını engellemediği gibi; meta üretim ilişkileriyle, burjuva sivil toplum ağlarıyla, siyasal partileri ve parlamentosuyla, “yönetişim” , “katılım” ilişkileriyle, sayısız yolla mali oligarşik iktidarın daralan sınıf temeline geniş bir toplumsal temel kazandırır.

Alınteri, Türkiye’de faşizmin olduğunu söyleyip burjuva demokrasisini eleştirmekten, burjuva demokrasisini faşizmin bir alt versiyonu gibi göstermeye çalışmaktan vazgeçmelidir. Bir karar vermelidir: Türkiye’de burjuva demokrasisi mi var, faşizm mi?

ALINTERİ’NİN “BLOK” ADAYLARINA DESTEĞİ

Alınteri reformist devrimcilik kulvarına geçişle birlikte adımlarına seçimlerde “blok” adaylarının bir bölümüne desteğini ekledi. Tarihinde bir “ilk”e imza attı, “ayağa kaldırmak”tan söz ederken yokuş aşağı yuvarlanıyor.

Alınteri içerisinde orta sınıfçı sosyalizmden çıkış alan sağ arayışlar yeni değildir. Bu kah antiemperyalizm adına küçük burjuva ulusalcılığı ile, kah Türkiye’de ve “sosyal forum”larda liberallerle yakınlaşma, ideolojik bulanıklık yaratma siyaseti biçiminde ortaya çıkmış; bunların hepsinin önü kesilmiştir. Türkiye’de Merdan Yanardağ gibi burjuva milliyetçileriyle, Oral Çalışlar gibi liberallerle yakınlaşılmaya çalışılmış, “sosyal forum”larda liberal ilişkilere girilmiş, proletarya enternasyonalizmi unutulmuş, “Başka bir dünya mümkün”cü olunmuş, Lübnan Hizbullahının dayanışmacılığı örneklenmiş, Chavez’e sempatiyle bakılmış, bunca yıldan sonra Küba’nın sosyalist olduğu keşfedilivermiştir. Bunların hepsi tartışma konusu olmuş, bu yönlü siyaset yapmanın önü kesilmiştir. Bunları bilenler ve bunların dayanmış olduğu orta sınıf sosyalizminin farkında olanlar açısından Alınteri’nin “blok” adaylarını desteklemesi bir sürpriz oluşturmaz. Yollarımızın ayrılmasından sonra önündeki devrimci engelin kalkmış olmasıyla reformist devrimcilik kulvarına hızla geçiş yapan Alınteri, seçim taktiğini de bu yönde oluşturmuştur. Seçimlere bağımsız olarak giren BDP adaylarının bir bölümünü destekleyen Alınteri nin desteğini nasıl gerekçelendirdiğine bakalım. Alınteri’nin seçim taktiğini ve desteğini açıkladığı yazısında şunlar söyleniyor:

“Öte yandan, çoktandır aynen sürdüremez hale geldiği bütün temel paradigmalarını özünü büyük ölçüde koruyarak restore etme çabası içinde olan faşist rejimin yeni asimilasyon planları yanında Kürdistan‘ı “Türkiye’nin Çin’i” haline getirme planları yapan tekelci burjuvazinin hesapları önünde de halen en büyük engeli oluşturan Kürt ulusal hareketinin bu seçimlerden daha fazla güç kazanarak çıkması, hem emekçi halklar arasındaki kardeşlik bağlarının güçlenmesi hem de rejim krizine devrimci müdahale imkanlarının genişlemesi açısından önem taşımaktadır. Gerçi hareketin ulusal devrimci sınırlar içinde dahi yaşadığı çizgisel kırılma ve önderlik düzeyinde sergilediği zigzaglar hala ciddi birer güvensizlik kaynağı ve eleştiri konusu durumundadırlar. Ayrıca seçim hesaplarına dayalı olarak biraraya gelinen “Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloku”nun yamalı bohça misali ilkesiz ve tutarsız bileşimiyle pazarlıklara dayalı olarak belirlendikleri çok açık olan emeğin sorunlarıyla, demokratlıkla hatta samimi yurtseverlikle ilgisiz adayların çokluğu, bu seçim koalisyonunu “blok” olarak desteklemenin önünde ek bir engeldir.

Bu eleştirilerimizi korumak ve dile getirmeyi sürdürmekle birlikte, BDP öncülüğünde kurulan bu blokun şu kesitte alacağı sonucun taşıdığı siyasal anlam ve önemden dolayı, blok adına gösterilen adaylar içinden, kişilikleri ve siyasi geçmişleri itibarıyla militan yurtsever bir duruşun, Kürt ulusal özgürlük mücadelesi yanında emeğin sorunlarına duyarlılık konusunda da asgari bir dürüstlük ve samimiyetin simgesi olarak tanınan Leyla Zana, Hatip Dicle, Sebahat Tuncel ya da Ertuğrul Kürkçü, Sırrı Süreyya Önder gibi adayların desteklenmesini doğru görüyor ve savunuyoruz.”

Kürt ulusal hareketinin Kuzey Kürdistan’ın Türkiye’nin Çin’i olmasının en büyük engeli olduğu tespiti Alınteri’nin sağ sapmasının birinci virajını oluşturuyor. Alınteri bu tespitini neye dayandırdığını kanıtıyla söylemiyor. Bu noktada söylenebilecek tek şey, sorunun çözülmemiş oluşuyla siyasal bir istikrarın olmayışıdır. Kürt ulusal hareketinin emek-sermaye karşıtlığı temelinde bir mücadelesi olmadığı gibi, Kuzey Kürdistan’daki vahşi emek sömürüsüne alt düzeylerde olsa karşı çıkan bir politikası bulunmuyor. Etkinlik sağladığı sendikaları sadece ulusal mücadele açısından değerlendiriyor, sınıf mücadelesinin dışına çekiyor. Alınteri, bunları bilmiyor değil; biliyor ama bihaber görünüyor. Kuzey ve Güney Kürdistan’daki hızlanan kapitalist sermaye birikiminden, kapitalist sömürüdeki derinleşmeden, Kürt tekelci burjuvazisinin, orta burjuvalarının gelişiminden, dünün yarı feodal toprak ağalarının, aşiret sahiplerinin tarımda kapitalistleşmenin yanısıra bugün inşaat, ticaret alanlarında sermaye yatırımlarında bulunduklarından ve Kürt ulusal hareketinin mücadelesinin Kürt burjuva ve büyük toprak sahiplerinin -AKP’yle değil- kendi çizgi ve politik hegemonyası altında hareket etmelerini sağlama mücadelesi olduğundan söz etmiyor. Kürt işçilerinin, tarım proletaryasının, kent ve kır yoksullarının, mevsimlik işçilerin Türk burjuvalarıyla birlikte hızlı bir sermaye birikimi gerçekleştiren Kürt burjuvazisi tarafından sömürülmesinden, Kuzey ve Güney Kürdistan’da hızlanan kapitalist gelişimle kapitalist sömürü ilişkilerinin derinleşmesinden, derinleşen ve açık hale gelen sınıf ayrımlarından söz etmiyor. PKK’nin, BDP’nin ulusal reformist çizgisinin işçi sınıfı, kent ve kır yoksullarının mücadelesinin geliştirilmesi bir yana bunu ulusal örtüyle perdelediğini, önünü kesip bastırdığından söz etmiyor. Sadece kendi bileşimi içerisinde burjuvalara ve büyük toprak sahiplerine yer vermekle kalmayıp HAKPAR VE KADEP’le -aşiret ve din bağları daha güçlü gerici burjuva kesimlerle ulusal ittifak yaptığından, AKP’yle bu zeminde rekabete girmiş olmasından da söz etmiyor. Alınteri, Kürdistan’da bırakalım açıkça söylenmesi gereken sosyalist devrimi, demokratik devrimden ve bunun gereği olacak önderlik, hegemonya, ittifak ilişkilerinden dahi söz etmiyor. İşçi sınıfının örgütlenmesi ve mücadelesinden, ulusalcılıktan kurtulup sınıf olarak örgütlenmesinin gerekliliğinden söz etmiyor. Bölgesel asgari ücret uygulamasına fiilen geçilmiş olduğundan söz etmiyor. Kuzey Kürdistan’daki vahşi emek sömürüsünden söz etmek yerine, minareye kılıf takabilmek için “ulusal hareketin Kuzey Kürdistan’ın Türkiye’nin Çin’i olmasını” engellediğini söylüyor.

Kuzey ve Güney Kürdistan meta üretim ve pazarına boylu boyunca açıldı. Ateş kes süreçleri ve Güney Kürdistan’daki gelişimle birlikte artık kapitalist sömürü ve birikim savaşı değil, savaş onu takip ediyor. Kapitalist üretim ve pazar ilişkileri genişliyor. Ekonomik entegrasyon sıçramalı bir biçimde ilerliyor. Türk burjuvaları da, Kürt burjuvaları da, emperyalist burjuvazi de artık bölgesel siyasal üst yapının bu gelişime bir an önce uygun hale getirilmesini istiyor. Reformist liberal burjuva çözüm politikalarının ekonomik temeli oluşmuş ve genişleyip derinleşerek devam ediyor. Hadi bunları geçelim, bölgesel asgari ücret fiilen uygulanmıyor mu? “Kuzey Kürdistan’ın Türkiye’nin Çin’i olmasının en büyük engelini oluşturduğu” söylenen Kürt ulusal hareketinin ve Alınteri’nin destekleği blok adaylarının bölgesel asgari ücret uygulamalarına bir karşı çıkışı, bu sorunu gündemleştirmeleri, işçileri, kent yoksullarını bu yönde harekete geçirmeleri, ulusal hareketle sağladıkları gücü işçi sınfının çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirecek bir sınıf mücadelesini örgütleme yönünde kullanmaları tavrı mı oldu ? Alanlarda bu konu bir kez dile getirildi mi?

Alnteri, sağa doğru ikinci ve büyük virajı, ’97 de açık bir şekilde ulusal devrimci kurtuluşçuluktan ulusal reformizme geçildiği tespitini yapmış olmamıza karşın bunun hiç bir şey söylenmeden terkedilmesiyle alıyor. Aktarılan bölümde Kürt ulusal hareketinde ne olduğu söylenmeyen bir “çizgisel kırılma” ve önderlik düzeyinde sergilenen zigzaglardan söz ediliyor. Bunların güvensizlik ve eleştiri konusu olduğu belirtiliyor. Kürt ulusal hareketiyle ilgili açık sınıfsal ve siyasal analizlerden kaçınılıyor. Ve önceki tespitler atılıyor. “Ulusal reformizm” tespiti açık bir şekilde yapıldığında gerçekleştirilen, eklemlenilen ittifakın reformist niteliği de açığa çıkmış olacak, oportünist kurnazlıkla bundan kaçılıyor. Kürt ulusal hareketinin görüşmeler süresince açıkladığı ve izlediği politkaların bir değerlendirilmesi yapılmıyor, seçimlerden elde edilecek sonucun ne yönlü gelişmelere yol açacağı, Kuzey Kürdistan’da devrimci gelişimin mi, reformist liberalist bir çözümün mü önünü açacağının değerlendirilmesinden de uzak duruluyor. Demokratik özerklik politikası siyaseten değerlendirilip eleştirilmiyor. Alınteri, siyasal olarak değerlendirmeden kaçınan tespitlerle ayrım ve sınır çekermiş gibi görünüp varolan ayrım ve sınırları ortadan kaldırıyor.

Alınteri’nin seçim taktiği de diğerleri gibi reformistleşen devrimciliğin ulusal reformizmin seçim taktiği ile buluşmasıdır. Sadece Kürt ulusal hareketinin reformist liberal hattının değil kendi girmiş olduğu reformist hattın, reformist devrimcilik kulvarında ilerlemenin sonucudur. Demokrasi mücadelesi adına burjuva demokrasisinin genişletilmesi yönlü taleplerin ileri sürülmesiyle Kürt ulusal hareketinin demokratik özerk reformist çözümü karşıtlaşmıyor, birbirini bütünlüyor. İşte ittifakın, desteğin temeli budur.

LİBERALLERDEN ALINTERİ’NE DESTEKLENEN ADAYLAR
Alınteri’nin seçim taktiğini açıkladığı yazısı “Emeğin sorunlarına duyarlı, dürüst ve samimi olarak tanınan adayların desteklenmesini doğru görüyor ve savunuyoruz” üst başlığını taşımaktaydı ve Alınteri’nin kimi, neden desteklediğinin gerekçesini oluşturuyordu. Bunu değerlendirmeye geçmeden belirtilen gerekçelerin ve kurulan gönül köprülerinin anlaşılmasını kolaylaştıracağını düşündüğümüz liberal köşe yazarlarının aynı adaylara destek açıklamalarını görelim.

Radikal yazarı Koray Çalışkan, Emek, Demokrasi ve Özgürlük blokunu destekleyeceğini ve “bu ülkenin güzel insanlarının da meclise girmesi gerekiyor” diyerek oyunu Sırrı Süreyya Önder’e vereceğini açıkladı. Liberal mevziden emek, demokrasi ve özgürlük bloku yönünde bir tercih yaptı.

Radikal yazarı Oral Çalışlar köşesinde “Benim oyum Sabahat Tuncel’e” açıklamasını yaptı ve bu desteğini şu şekilde açıkladı. “Sebahat kadındır, Kürttür, Alevidir. Bir kişinin cinsel kimliği, etnik kimliği, mezhepsel aidiyeti vb. kriterler gözetilerek desteklenmesi, gelişmiş, demokratik bir toplumda pek de anlamlı sayılmayabilir. Türkiye’deki durum ise farklı. Kadınlar, Kürtler ve Aleviler bu ülkenin çok yoğun bir şekilde ötekileştirilmeye, yüksek dozda fiziksel ve/veya duygusal şiddete maruz kalmaya devam eden toplumsal katmanları arasında. Bu kimlikleri görmezlikten gelen bir anlayışla Türkiye için yeni bir vizyon üretmek pek mümkün değil. Hem taşıdığı kimliklerle hem de yaşam öyküsüyle Sebahat, Kürt sorununun demokrasi, insan hakları, kimlik hakları ve diyalog temelinde çözümünün kararlı ve samimi savunucularından biri olma noktasındaki ısrarını sürdürüyor ve sıradışı enerjisini koruyor.

Aynı yazıda “Aslında İstanbul 1. Bölge’de başka bir bağımsız adaydan daha söz edebilirim. Turgut Öker. Avrupa Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı olan Öker, temsil ettiği arka plan ve dinamik açısından ilgi çekici olan bir aday. Onun da seçilecek kadar oy almasını ve Meclis’te farklı bir renk olarak yer almasını isterim.” görüşünü de belirtti.

Seçimlerde “yetmez ama evet”çi liberallerin bir bölümünün BDP’li adaylardan bazılarını desteklemesi bir politik tutum olarak ortaya çıktı. Her birisi de kendisine göre bunu açıkladı. Alınteri de “Emeğin sorunlarına duyarlı, dürüst ve samimi olarak tanınan adayların desteklenmesini doğru görüyor ve savunuyoruz” üst başlığıyla duyurduğu destek taktiğini “Bu eleştirilerimizi korumak ve dile getirmeyi sürdürmekle birlikte, BDP öncülüğünde kurulan bu blokun şu kesitte alacağı sonucun taşıdığı siyasal anlam ve önemden dolayı, blok adına gösterilen adaylar içinden, kişilikleri ve siyasi geçmişleri itibarıyla militan yurtsever bir duruşun, Kürt ulusal özgürlük mücadelesi yanında emeğin sorunlarına duyarlılık konusunda da asgari bir dürüstlük ve samimiyetin simgesi olarak tanınan Leyla Zana, Hatip Dicle, Sebahat Tuncel ya da Ertuğrul Kürkçü, Sırrı Süreyya Önder gibi adayların desteklenmesini doğru görüyor ve savunuyoruz.” görüşüyle açıkladı. Bununla birlikte bir kısım adayı da desteklemediğini isim belirtmeksizin şu gerekçeyle açıkladı. “Ayrıca seçim hesaplarına dayalı olarak biraraya gelinen “Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloku”nun yamalı bohça misali ilkesiz ve tutarsız bileşimiyle pazarlıklara dayalı olarak belirlendikleri çok açık olan emeğin sorunlarıyla, demokratlıkla hatta samimi yurtseverlikle ilgisiz adayların çokluğu, bu seçim koalisyonunu “blok” olarak desteklemenin önünde ek bir engeldir.” denildi.

Desteklenen adaylarla ilgili ve desteklenmeyen adaylarla ilgili belirtilen ölçütlerde açık siyasal ölçütler ve bunlara dayalı tutum yerine; emeğin sorunları, yutseverlik ve demokratlıkta “duyarlı”, “dürüst”, “samimi” olup olmama gibi ölçütler öne çıkartıldı. Politik belirsizleştirme ile konulan bu ölçütlere göre adaylardan bir bölümü destekleniyor, bir bölümü desteklenmiyordu . Örneğin HAKPAR ve KADEP’le yapılan ve PKK tarafından ulusal bir ittifak olarak tanımlanan ilişki bu yönden sorgulanmadı. Güney Kürdistan’da oğulları inşaat alanında hızlı sermaye birikimine geçmiş Şerafetttin Elçi’yle, Altan Tan’la yapılan aşiretsel kapitalist ve din bağlantılı ilişkiler tanımlanıp buradan bir tavır alınmadı. Açık ve net politik ölçütler koymak yerine politik olan geriye itilerek “tutarlılık”, “samimiyet” vb. öne çıkartıldı. Bu ölçüler içerisinde de Alınteri, siyasal gönül köprüsü kurduklarını destekliyor, kurmadıklarını desteklemiyordu. Seçimlerde seçme tercihini bu şekilde kullanıp Leyla Zana, Hatip Dicle ve Sabahat Tuncel’i desteklerken Ahmet Türk’ü, Sırrı Sakık‘ı niçin desteklemediğini açıklamıyor. Bu isimlerin hepsi Kürt ulusal hareketinin reformist demokratik özerklik siyasetinin savunucuları. Ulusal hareketi desteklemenin ya da desteklememenin bugünkü somut koşullarda ölçütü, demokratik özerklik ve ondan da daha geri çözümler üzerinden pazarlık yapmakta olan siyasetin desteklenip desteklenmemesidir. Alınteri bu temel siyasal ölçütü kullanmıyor. Girdiği reformist hatla birlikte ulusal reformizmi destekliyor. Adayları sınıfsal yönden değerlendirip buna göre bir ayrım da yapmıyor, büyük toprak sahibi, aşiret bağlarına dayanan adayları açıkça belirtip desteklemiyorum da demiyor, kendisince duruşlarına göre bir ayrım yapmış oluyor. Bunlar Alınteri’nin seçim politikasının ulusal reformizmin desteklenmesi olduğunu ortadan kaldırır mı?

Alınteri’nin seçiciliği sadece ulusal hareketin adayları arasında bir seçicilik olarak kalmıyor. “Emekten yana” dediği adaylar arasında da ayrımcılık yapıyor. Üstelik hiçbir gerekçe göstermeden yapıyor bu ayrımcılığı. Liberallerin en fazla ilgisine mazhar olan Sırrı Süreyya Önder’e, Ertuğrul Kürkçü’ye desteğini belirtirken, içlerinde en “emekten yana” olan Emek Partisi Genel Başkanı A.Levent Tüzel’den desteğini esirgiyor. Emek Partisi’yle, geldiği çizgi ve gelenekle aramızdaki sınırlar, bu çizgiye nasıl bakıldığı açık. Oportünist ve reformist denilen, sınırların net olarak çizildiği bir partinin EMEP’in Genel Başkanını desteklemeyi açıklayacak, yutturulacak bir dolma bulunamadığından Levent Tüzel halının altına itiliyor. “Emeğin sorunlarına duyarlılık” ölçütünde bu ölçütün yanından bile geçmeyen desteklenen Kürt adaylarını bir yana bırakalım, Sırrı Süreyya Önder ve Ertuğrul Kürkçü’den bu ölçüt kapsamında daha geri değil, daha ileri bir aday olan Levent Tüzel şutlanıyor.

Alınteri’nin Kürt ulusal hareketinin adayları arasındaki tercihleri de, “emekten yana” adaylar arasındaki tercihleri de izlediği reformist taktiğin olabildiğince alt bir dozajdan, sürtünme ve açık karşı çıkma biçiminde bir tepki oluşturulmadan verilerek, alıştırılarak kabul ettirilmesi politikasıdır. Bununla birlikte sorunun esasını bu ayrımlar oluşturmuyor ; sorunun esasını oluşturan Alınteri’nin reformist Kürt ulusal hareketini seçimlerde desteklemesi ve bu desteklemenin, bu tarihsel “ilk”in kendisinin reformist devrimciliğe geçişinin sonucu olduğudur. Alınteri’nin seçim taktiği, ulusal reformist ve sosyal reformist adayların desteklenmesi ve “düzen partilerine oy yok” sloganından oluşuyordu. Burjuvaziyle açık bir sınıfsal karşıtlık ortaya koymayan bir taktikti. Bulanıklaşan “düzen” kavramının kullanılması bir yana, reformistleşerek düzen karşıtı olunamaz. Düzen içi muhalif olunur. Alınteri’de işçi sınıfı devrimciliğinin yerine “emekten yana”lık geçmiş, “sosyalist devrim”in sözü dahi edilmez olmuştur; önündeki devrimci engelin kalkmış olmasıyla reformist devrimcilik kulvarında ilerlemektedir.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*