Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Aksaray, Aksaray… Kalkıyor… İlerleyelim abiler…

Aksaray, Aksaray… Kalkıyor… İlerleyelim abiler…

Havada rekabet kıyamet…

Yer hizmetleri tekeli TAV, havalimanlarındaki tüm yer hizmetlerini elinde toplarken; “ihracat şampiyonu” THY, OPET ile ortaklık yapıp; kendi uçak benzin istasyonlarını kuruyor. Havayolu tekelleriyle rekabette, tek şansı fiyat kırıp, ucuz taşımacılık olan diğer havayolu şirketleriyse; Ryanair gibi; ayakta yolcu taşımaya başlıyorlar. Pilotları şimdiden tekeller tarafından kapışılan KTHY’de ise, yeniden grev örgütleniyor…

USAŞ bitti
TAV, USAŞ’ın, elinde kalan son yer hizmetleri işletmelerini de aldı. TAV Havalimanları Holding, iştiraki BTA Havalimanları Yiyecek ve İçecek Hizmetleri (BTA) eliyle, USAŞ’ın elinde bulunan, restuarant, cafe vb. 5 hizmet noktasını da, biten sözleşme gereği aldı…

USAŞ’a ilişkin, sınıf mücadelesinin tarihsel gelişimine dair, bir bellek tazeleme yaparsak: THY, HAVAŞ, USAŞ, DHMİ; önceki dönem, havayollarının kamusal entegre bütünlüğünü oluşturuyordu. Bu entegre bütünlük içindeki havayolu işçi ve memurlarının çoğunluğu; militan, kitlesel mücadeleler, grevler sonucunda, Hava-İş ve BTS’de örgütlenmişlerdi…

Sermaye; işçi sınıfının onyıllardır fiilen direnişlerle içinde yer alıp, tanık olduğu, saldırılarını; havayollarındaki bu kamusal entegre bütünlüğe yöneltti. Amacı; artık sermaye birikimini, azami karlılığını, artı değer sömürüsünü olduğu gibi sürdüremez hale geldiği, geliştiremediği bu ilişkiyi; havayolundaki entegre kamusal bütünlük sistemi (zaten kriz de bundan başka bir şey değildir!); değiştirmek; sömürüyü, azami karlılığı, sermaye birikimini, bir üst düzeye çıkaracak yeni bir ilişki; yeni bir havayolu sistemi kurmaktı. Amacı, özünde; örgütlenerek sömürülmesine, ezilmesine sınırlar koyan, havayollarındaki entegre kamusal işçi ve emekçiyi, tasfiye etmek; yerine, örgütsüz, güvencesiz, düşük ücretli, birbiriyle ölümüne rekabet halinde; kendisine yüksek düzeyde artıdeğer üretecek, işçiyi koymaktı.

Sermayeye “akıl yüklemek”, cehalet değilse, saflık olur; sermaye de, tıpkı işçi sınıfı gibi, zorunluluklarla hareket eder. Havayollarında da; krizini ortadan kaldırmak için; önce, varolan kamusal entegre sistemin, orasını burasını değiştirmeye, yamalamaya yöneldi: Kimi yerden işçileri attı, kimi yeri özelleştirdi, kimi yerleri birbirinden ayırıp şirketleştirdi vb.

HAVAŞ ve USAŞ’ta, özelleştirme savaşları, ’90’ların ortasına kadar sürdü. Hava-İş Sendikası, ’89’da USAŞ direnişi, ’91’de 38 günlük THY ve 40 günlük HAVAŞ grevi; ’95’te 128 günlük HAVAŞ grevi vb., yaptı.

THY’nin, ikram hizmeti için kurduğu USAŞ, ’89’da özelleştirildi. (Takip edelim: USAŞ, Türkiye’deki ilk özelleştirme oldu. Özelleştirildiğinde, yüzde 70’lik hisse payıyla, SAS Havayolları’nın oldu. ’94’te, USAŞ’ı, Swissair Grubu’ndan Gate Gourmet aldı. 2002’de, ABD’li finans tekeli Texas Pasific, Gate Gourmet’i satın aldı…).

USAŞ’ın karı, 2002’de, 8,7 trilyon liradan (eski lira) 24,9 trilyona yükseldi! Kendisi de özelleştirilmekte olan THY, ihaleyle hizmet aldığı USAŞ’ı, yeniden almak istedi. Sermayenin zorunluluk sonucu eğilimi; azami kardır; azami kar elde etmek için de, içinde bulunulan sektörün bütününde egemen olmak, tekelleşmek ve devlet içinde de aynı oranda güç sahibi olmak, zorunludur. THY, alanında tekeldi. USAŞ da öyle. Her ikisinin de kamusal sermaye olmaları ortadan kaldırılmakta; tekelci özel sermayeler haline gelmekteydiler. Yeniden, öncekinden farklı, bir üst düzeyde bütünleşme eğilimi öne çıkıyordu.

THY, çok yüklense de, bu kez USAŞ’ı alamadı! Eldeki kuş, kartal olmuştu. THY, bırakır mı! 10 yıllık sözleşme bitince, yeni bir sözleşme açtı. USAŞ, yeni bir sözleşmeye gerek olmadığında dirense de, THY bastırdı. Yeni sözleşmede, USAŞ’ın hisselerinin yüzde 15’inin bedelsiz THY’ye devri vardı! Rekabet içinde, yeniden kaynaşıp bütünleşme; fakat yeniden bütünleşmede de, egemenlik bağımlılık; hisselerin çokluğu, azlığı ilişkisi. USAŞ, bunu reddetti. Mahkemeye gidildi. USAŞ, aynı ihaleye girmek isteyen aynı hizmet alanındaki diğer iki şirketi, gagalayıp; ihaleden çekilmelerini sağlayarak; ihalenin yine kendisine kalmasını sağladı…

THY, bırakır mı! O an için, USAŞ’ın yeni sahibi emperyalist tekelle (Texas Pasific) cepheden boy ölçüşemeyeceğinden; arkadan dolanmayı tercih etti. THY; bir yandan USAŞ ile anlaşmasını bozdu; ihaleyi iptal etti; bir yandan da, yeniden kendi ikram hizmetini kurmak için; emperyalist ikram hizmeti tekellerinden Avusturyalı Do-Co ile ortak olup; yılda 7 milyon dolar kar hedefiyle, THY Do-Co’yu kurdu! 5 yıllık THY ihalesinin iptal edilmesi, USAŞ’ı, feci vurdu. O kadar ki; 2006’da, USAŞ; uçak ikram bölümünü, çok düşük bir fiyatla, 45 milyon dolara, THY Do-Co’ya satmak zorunda kaldı. USAŞ’ın elinde, sadece, havalimanlarındaki restoran ve kafetarya işletmeciliği kaldı…

Başa dönersek: Bin 200 işçiyi sömüren USAŞ; bir süre önce, şirket çalışanlarının lojmanlarını da, “işlevi kalmadığı için”, daha önceden satmıştı. TAV, USAŞ’ın elindeki son 5 restoran ve kafetaryayı da aldı. USAŞ’ta sömürülen işçilerin tazminatlarını ödeyerek; sözleşmelerini feshedip, işten çıkardı.

4 Temmuz 2010’da, o güne kadar 5 liraya yemek yedikleri USAŞ restorantlarına giden DHMİ işçileri; yemek fiyatlarının, 8,5 liraya çıkarıldığını öğrendiler! USAŞ restorantlarını alan BTA’nın ilk işi, zam yapmak olmuştu… (BTA’nın, USAŞ’tan aldığı restoran ve kafetaryalarda işe alarak sömürmeye başladığı işçilerin ücret ve haklarını öğrenmeyi ise, okurlarımıza bırakıyoruz!)

THY-Koç-Doğan
THY OPET Havacılık Yakıtları AŞ, THY ile OPET’in yarı yarıya ortaklığıyla 3 Temmuz 2010’da kuruldu. Airport Otel’deki kuruluş toplantısında, THY YK Başkanı Hamdi Topçu, OPET’in yüzde 50’sini elinde bulunduran Koç Holding’in YK Başkanı Mustafa Koç, Koç Holding Enerji Grubu Başkanı Erol Memioğlu, OPET YK Başkanı Fikret Öztürk vb. vardı.

THY, yakıt ihtiyacını üç ayaktan karşılayacak. Türkiye dışındaki havaalanlarında farklı şirketlerden; Türkiye içinde ise, yeni kurulan THY OPET ve Petrol Ofisi’nden (Doğan Holding). THY, Petrol Ofisi ile; İstanbul Havalimanı’nın ihtiyacının bir kısmının 1 yıllık, Türkiye’deki 26 havameydanının bir aylık yakıt ihtiyacını karşılamak üzere, jet yakıt sözleşmesi yaptı.

Havayolu tekelleriyle enerji tekellerinin kaynaşması, bütünleşmesi…

Para sızdırma şampiyonu
İrlanda kökenli Ryanair ile ucuzculukta ve herşeyden para sızdırmakta, kimse rekabet edemez. Uçaktan çok, İstanbul minübüslerini andıran Rynair; şimdi de, ayakta yolcu taşımaya başlıyor!
Uçakların arkasındaki 10 sıra koltuğu söküp, yerlerine yolcuların ayakta gidecekleri dayanaklar hazırlıyor. Böylece, her seferde 40-50 tane fazladan yolcu almayı hedefliyor. Ryanair, herşeyden tasarruf ve para sızdırmayla da tanınıyor. Uçaktaki tuvaleti kullananlardan 1 sterlin, servisten şu kadar sterlin, internetten kayıtta yapılan yanlışlıkların düzeltilmesi için 10 sterlin vb. Bagajları, yolcuların kendilerine taşıtıyor. Müdür Michael O’Leary, bagajda geliştirdikleri bu “yeniliğin” arka planını açıklıyor: “Bu uygulamayla artık bagajları almak için beklemeyeceksiniz, bagaj kaybetme derdi olmayacak. Bizim için avantajı da, böylece, uçak başına 5 yerine 1 bagaj taşıyıcısı istihdam ederek, yılda 26 milyon sterlin tasarruf etmek olacak!” Ryanair, Avrupa içi yolcu taşımada, ucuz olsun diye, kent merkezlerinden en uzak havaalanlarına inerek; gerçekten de ortalamanın çok altında fiyatlarla taşıdığı yolcuları, bir de uzun ve pahalı bir karayolu seyahati yapmak zorunda bırakıyor…

Ancak, hiç de hafife alınacak gibi değil: THY’nin tüm alımlarına karşın uçak sayısı halen 134 tane iken; Ryanair’in 227 tane 737’si var; ve 105 tane daha sipariş verdi!

KKTC’de uyarı grevi
Atlasjet sözleşmesine teslim edilen KTHY işçileri, 5 Temmuz’da, KKTC’de, tüm sendika konfederasyonlarının katılacağı, yarım günlük grevde yerlerini alacaklar. Grev, sendikalardan yapılan açıklamaya göre; “aldığı talimatları ısrarla uygulamaya koyan KKTC Hükümeti’ne ve bu talimatları veren Türkiye Hükümeti’ne karşı uyarı”, niteliğinde olacak. Hükümet, krizi gösterip, “İngiltere Kraliçesinin bile maaşında indirim yapılıyor!” diyerek; KKTC işçi ve emekçilerin kazanılmış tüm haklarını gaspetme saldırısına hız kazandırıyor. KKTC Başbakanı Küçük, KKTC işçi ve emekçilerine yönelik saldırıyı; bir yandan hızla meclis kararlarına dönüştürürken; bir yandan da, “her çalışanın evine ayda 42 bin lira giriyor!” kara kampanyasıyla; kamu sektörü dışında çalışan işçi ve emekçileri, kamudakilere karşı kışkırtıyor. TC Hükümeti ile KKTC arasında, 5 Ocak 2010’da imzalanan “İşbirliği Protokolü”; Türkiye sermayesinin “yavru vatan”a yatırım ve desteğini; “kamusal alanın” tasfiyesine bağlıyor! Grevi, Kıbrıs Türk İşçi Sendikaları Federasyonu (Türk-Sen), Devrimci İşçi Sendikaları Federasyonu (Dev-İş), Emekli Dernekleri Eşgüdüm Komitesi vb., 35 sendikanın katıldığı “Sendikal Platform”, örgütlüyor.

Türk-Sen’in; işçilerin Türk-İş’ten tanıyacağı, “çalışma barışı bozulacak” türünden mızmızlanması ise; grevi örgütleyen “Sendikal Platform”un, niteliğini ortaya koyuyor. KKTC işçi ve emekçilerinin, içinde yer aldıkları sınıf mücadelesindeki, sınıfsal duruşlarını, sınıfsal örgütlülük nitelik ve düzeylerini, sınıfsal bilinç düzeylerini, savaşım düzeylerini, amaç ve hedeflerini vb.

KKTC işçi ve emekçileri; Türkiye’de ve dünyanın hemen her yerindeki işçi ve emekçiler gibi; 5 Ocak sözleşmesiyle anlaşmaya bağlanan, meclisten kararları çıkartılan ve Toronto’daki G-20 kararları ile, dünya çapında topyekün ve öncekilerden üst düzeyde başlatılan saldırıya, ateş altında, direniyorlar. Bu anlamda; direnişe geçme, savaşarak direnme anlamında; yalnız değiller… Savaşarak kazandıkları kolektif sınıfsal sendikal haklarını, mevzilerini; teslim etmeyecekler. Savaşarak kazandıklarını, savaşarak korumaya çalışacaklar… Yalnız değiller!

KKTC işçi ve emekçileri; Türkiye’de, bölgede, Avrupa’da ve dünyanın her yerindeki işçi ve emekçiler gibi; artık ne sermayenin, ne de işçi sınıfının gelişen ihtiyaçlarını karşılamayan; bu yüzden de, uzlaşmaz karşıt ihtiyaç, amaç, hedef ve pratiklerle ortadan kaldırılmakta olan, sınıf örgütleri, sendikalarda örgütlüler. KKTC işçi ve emekçileri, henüz kendi evleriyle ilişkilerini TEKEL işçilerinin yaptığı gibi, daha içerden kurmasalar da (çok yakında!); bu örgütlülüklerle, bu örgütlenmeleriyle, mücadeleyi kazanamayacaklarını; hatta, eldeki kırıntı haklarını koruyamayacaklarının; dünya çapında gelişen sınıf deneyimleriyle, büyük ölçüde farkındalar. Sendika bürokrasisinin, o da kendilerinin tabandan, alandan amansız zorlamaları sonucunda, her zaman yaptığı gibi; yine “kendilerini suya götürüp susuz getireceğinin”, farkındalar…

Fakat, ne başka bir örgütlülükleri, örgütlenmeleri var; ne, kendi içlerinden çıkan öncü, devrimci işçilerin, emekçilerin, niceliği, niteliği, inisiyatifi ve sınıf içi sınıfsal, toplumsal ilişki ağları, henüz, varolan sendikal bürokrasiden bağımsız bir sendikal, sınıfsal, kitlesel, militan bir hareket oluşturmayı sağlayacak düzeyde; ne de, kendilerine önderlik edebilecek, sendikal, siyasal, toplumsal örgüt ve hareketlerin oluşumu, gelişimi ve işçi sınıfıyla bağlantılılığı, sınıf mücadelesinin gelişen ihtiyaçlarını karşılayabilecek düzeyde… Bu yüzden; şimdilik de olsa; sendika bürokrasisine de, örgütlü oldukları ve bugüne kadarki kendi sınıfsal örgütlenmelerinden başka bir şey olmayan var olan sendikalara da, bağımlılar; mecburlar…

Özcesi, kendilerine!

Artık, sınıf mücadelesinin; ve mücadele yoluyla yeniden oluşmakta olan işçi sınıfının, ihtiyaç duyduğu yeni sınıf mücadelesi koşullarının, ilişkilerinin, örgütlenmelerinin, mücadele yol ve yöntemlerinin, araçlarının, bu mücadelenin yürütücüsü olacak işçilerin sınıfsal bilinç ve savaşım donanım ve kapasitesinin, yeni ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik, ihtiyaçların, yönelimlerin, sınıfsal, sendikal, siyasal, toplumsal birikimi olarak da, var olduklarının, zorunlu olarak bu yönde adım attıklarının pek farkında olmasalar da… Kısacası; asıl savaşımı, kendi kendileriyle verdiklerinin, henüz pek farkında olmasalar da… Bu yüzden, ağırlıklı olarak; herşeyleriyle, tüm bir sınıfsal toplumsal ilişkiler bütünü olarak, henüz, geriye dönükler. Kendilerini; sermaye tarafından tümüyle koparılarak, tümden ve bir üst düzeyde sermayeleştirilmek istenen, bu sınıfsal sendikal toplumsal ilişkiler bütününden; ileriye, geleceği kazanmaya, sosyalizme doğru koparmaya, henüz geçemiyorlar. Geçemedikleri için de; artık son derece biçimselleşmiş, içi boşalmış dahi olsa; bu ilişkilere bağımlılıklarını yeniden yeniden üretiyorlar ve tersi…

“Çalışma barışı”; sınıflar arası uzlaşmadır; sınıf işbirliğidir. Sermayenin, işçi sınıfına da egemen kıldığı, içselleştirdiği burjuva ideolojisinin bu ifadesi; işçi sınıfının ideolojisinde, dilinde, bambaşka bir anlam ifade eder: Çalışmak; sermayenin işçileri sömürmesi, ezmesi olduğundan; “çalışma barışı” da; uzlaşmaz karşıt iki sınıfın, sermaye ile işçi sınıfının; içinde yeraldıkları sömürü ve ezme ilişkisine dair, birbirleriyle anlaşmaları, uzlaşmaları anlamına gelir. Anlaşmanın özünde; her iki sınıfın da, sermaye ilişkisini, kapitalist sömürü ve ezme ilişkisini tanıması, mutlaklaştırması ve sürekliliğinin sağlanmasında ortaklaşması vardır. Somutta ise, bu öz kalıcı olmak kaydıyla; hangi sınıfın diğerine biraz daha fazla ödün vereceği konusunda, kimi farklılıklar olabilir. Aralarındaki güç dengelerine göre; kimi zaman sermaye, asgari ücrete, iki kuruş zam yapar; kimi zaman ise, işçi sınıfı, işten atılmamak için, zam almak bir yana, ücretlerinden ciddi bir kesinti yapılmasına razı olur vb.

Sınıf işbirlikçisi, “çalışma barışının bozulması” nakaratı; sadece Türk-Sen’in, sendika bürokrasisinin sınıfsal bilinç, örgütlülük ve eylemiyle sınırlı değil, ne yazık ki! KKTC işçi ve emekçilerinin, ta kendisi! KKTC işçilerinin; kendilerini sömüren ve ezen sermaye ile, işbirliği; uzlaşması. KKTC işçileri, “çalışma barışının bozulması” vb. ile; aslında, sermayeye şunu diyorlar: Biz, sermayenin, bizi eskisi gibi sömürüp ezmesini istiyoruz; bunu değiştirmesini istemiyoruz. Değiştirirsen eğer; biz de, değiştirmek istediğin sömürü ve ezme ilişkisini bozarır, diyorlar. Sermaye ideolojisi, dili açısından böyle; işçi sınıfı ideolojisi ve dili açısından ise, bu, şu anlama geliyor: Sen, sermaye, bizi daha fazla sömürüp ezmek için, varolan sömürü ve ezme ilişkisini değiştirmek; ortadan kaldırmak istiyorsun, kaldırıyorsun; kötü yapıyorsun; biz de, seni engellemek için; bizi sömürüp ezdiğin ilişkileri kesintiye uğratacağız, engelleyeceğiz; anlamına geliyor. Buysa, biliniyor; sermayenin değiştirme ihtiyacı duyduğu, varolan sömürü ve egemenlik ilişkilerini değiştirme, kaldırma ihtiyacını, saldırısını, pratiğini, daha da büyütüp hızlandırmaktan başka bir şey olmuyor…

Sınıf işbirlikçisi, “çalışma barışının bozulması” içerikli, bugünkü yarım günlük grev (5 Temmuz 2010); işçilerin, Türk-İş’ten bildiği sınırlar içinde gerçekleşecek!? Belki de bu sınırlar, ileriye doğru zorlanacak?! Belki de, TEKEL işçilerin yapageldiği gibi, evler gibi, kürsüler gibi, alanlar da…?! Fakat, ne nasıl olursa olsun; KKTC işçileri, emekçileri, bu grevi yapacaklar. Tıpkı, Türkiye’de, bölgede yapılacağı gibi; tıpkı Avrupa’da ve dünyada yapıldığı gibi… Bu yüzden de, KKTC işçilerin grevi, yalnız değil. Türkiye’deki, bölgedeki, Avrupa’daki grevlerle bütünleşecek. Onların bir adımı, bir iç bileşeni, güçlendiren ve geliştireni olacak… Grevin, bölge ve Avrupa, dünya çapında gelişmesini; ortaklaşmasını, bütünleşmesini sağlayanlardan biri olacak…

Dörtlü bütünlük; bütünlüğün dördü
Bu dört haberinin bütünü, ne anlatıyor?
Bu dört haberin bütününden, ne sonuç çıkıyor?
Bu dört haberin bütünü, işçi sınıfından ne istiyor?
Sermaye, bu dört haberde, ne istiyor? Ne yapıyor? Nereye gidiyor?
İşçi sınıfı, bu dört haberde, ne istiyor? Ne yapıyor? Nereye gidiyor?
Sermaye, bu dört haberle birlikte, ne yapacak?
İşçi sınıfı, bu dört haberle birlikte, ne yapacak?

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*