Anasayfa » 8 Mart » 8 Mart kırmızıdır, çünkü…

8 Mart kırmızıdır, çünkü…

Bir işçi kadının günlük yaşamını kendi ağzından kaç kere dinleyebilirsiniz? Özellikle de kişisel işleriniz bir kadın tarafından yerine getiriliyorsa, ilk dinleyişiniz, bu yaşamı yakından ilk gözlemleyişiniz “ilginç” gelebilir. Ya ikinci, üçüncü, dördüncü gözlem…? Sıkılırsınız! Eminiz ki bir işçi kadının yaşamını gerçek zamanlı olarak gösteren film, evdeki burjuvalar için dünyanın en sıkıcı filmi olmaya adaydır.

Hizmet-bakım gibi güvencesiz işlerde çalışanlar, kentin ulaşım sistemini ilk dolduranlardır. Kimi yerlerde 4.30′da başlar bu sabah yolculuğu. Söylemeye bile gerek yok ki, şehrin ilk yolcuları arasında ağırlıklı olarak çalıştıkları sektör itibariyle işçi kadınlar azımsanmayacak bir yer tutar. Fakat gün onlar için daha da öncesinde başlar ve evlerin son ışıklarını da işçi kadınlar söndürür. Bu yüzden işçi kadın her zaman yorgundur. En yorgun!… Virginia Woolf’un kadın özgürlüğü için simgeleştirdiği “kendine ait bir oda” şöyle dursun, işçi kadının kendine ait vakti yoktur. Dikkat edin, kadınların hastalıkları bile daha kısa sürer!kadin1

Hep başkalarına tabi, her zaman başkaları için sürdürülen bu yaşam, kapitalist ücretli kölelikle birlikte çok daha ağır bir yoksunluğu tarif eder. Binlerce yıllık tarihsel işbölümünün prangaları, “kamu yaşamı”na katılmasıyla birlikte biçim değiştirerek işçi kadının ayaklarına, kollarına, zihnine, yüreğine bağlanır. Dünya genelinden baktığımızda iki cins arasında, toplumsal ilişkilerde kağıt üzerinde bile edinilememiş eşitlik ve özgürlük her günkü yaşamı aynılaştırır. Bu yaşamlarda özgür iradesi ile düşünme ve karar vermeye, kültüre, zihinsel üretime hemen hiç yer kalmaz. Birbirinin aynı günleri, hayatları renklendiren, yine tabii toplumsal olarak belirlenmiş pek az mutlu olay vardır. Fakat o ömür tüketici tekdüzelik, ancak irili ufaklı felaketlerle bozulur!

Birinin sürekli sizin yerinize düşündüğünü ve karar verdiğini “hayal edin”! Hiç şüphesiz tekelci kapitalizm altında her işçi için durum tam olarak budur. En gelişmiş burjuva demokrasilerinde bile işçilerin etrafı ücretli köleliği sürdürülebilir kılacak, başkaldırılar karşısında gitgide katılaşan bariyerlerle çevrilidir. Tekelci kapitalistlerin tek bir kararı, işçilerin yaşamında onulmaz yıkıcı etkiler bırakır.1576458-emekci-kadinlar

Kadın işçi ve emekçiler ise üzerlerindeki çifte baskı ve sömürüden ve işbölümünün tarihsel ve aktüel olarak yarattığı biçimlenişten dolayı özgür irade yoksunluğunu iki kat fazla ve çok daha belirgin olarak yaşarlar. Bunun için mutlaka şiddete uğramaları, kişiliklerinin ayaklar altında çiğnenmesi de gerekmez. En demokratik ailede bile bebek arabasını kadın iter. Bir yere gideceği, sosyal, siyasal, kültürel bir faaliyette bulunacağı zaman evdeki koşulları ve eve ayırması gereken zamanı kadın hesaplar. En geniş hareket alanı aile iken orada bile detaylarda söz sahibidir. Kiminle görüşülüp görüşülmeyeceğine, şu ya da bu arkadaşın nasıl değerlendirilmesi gerektiğine, çıtayı daha da alta çekelim, hangi partiye oy verileceğine, hangi filme gidileceğine, beğenilip beğenilmediğine… o karar veremez. Onun “adına” düşünülür -tabii buna da “düşünmek” denilirse- ve kadın bunu kendi fikri gibi benimser!

Cinsel taciz ve tecavüz, kadının ikincilleştirilmesinin, özgür iradesinin çiğnenmesinin en yaygın biçimlerinden biridir. Cinsler arasındaki ilişkilerin eski biçimde sürdürülememesi, kadının toplumsal yaşamdaki varlığının artışı ile birlikte, emekçi kadının tecavüzlerle örülü gizli tarihi bugünün gerçeğine taşınır. Kadın adına her tür kararı verebilme erki ile donatılmış ezen cins, hangi sınıftan olursa olsun, kadına gerçekte kuvvet değil acz içinde saldırır. Bu acz ve çürümüşlük içinde, hiçbir şey yapılamazsa, kadın cinselliğine yönelik küfürlere başvurulur! Kadınlar üzerindeki ayrımcılık, şiddet ve baskıya, doğuracakları çocuk sayısına varana kadar belirlenmeye, taciz ve tecavüz suçlarının örtbas edilip hesapsız bırakılmasına soluklu bir mücadele zorunludur.

İşçi kadının ucuz ve uysal işgücü olması, işyerinde, sendikada, politikada, siyasal ortamlarda etken bir öznellikle hareket edememesi, düşünsel konulardaki özgüvensizliği, kendisi adına karar verebilme erkinin erkeğe ait olduğunu içselleştirmesinden ileri gelir ve bu derin tarihsellikten kaynaklanır. Tekelci kapitalizmin işçilerin öz iradesini, yaşamları ile ilgili kararları verme yetisini sürekli çiğneyen sistemik mekanizmaları, evdeki burjuvanın tahakkümü ile birleşik olarak kadını daha da nesneleştirir. Kadın ağır ve büyük felaketlerin dışında kendi zincirlerine düşünsel olarak da bağlanır.

8 Mart’lar, bu zincirlerin kopuşu, işçi kadınların sınıfsal ve cinsel uyanış ve mücadelesinin sıçrama noktaları olarak bayraklaşırlar. 8 Mart’ın rengi kırmızıdır; çünkü işçi kadın özgür iradesinin toplumsal ve bireysel olarak çiğnenmediği, kendi kararlarını kendisinin verebildiği, yönetilen, hükmedilen, cinselliği dahil köleleştirilmiş bir varlık olmaktan ancak cinsler arası işbölümüne savaş açmış sosyalizm için mücadele ederek çıkabilir. Yeni bir oluşum halindeki sınıf hareketinde yeni yeni kök tutmaya başlayan kadın işçi ve emekçiler özellikle güvencesiz, yarı zamanlı, esnek, taşeron çalışmaya karşı ve kadın emeğinin korunmasına, kadın işçilerin sağlık ve güvenliğini sağlamaya, ücretsiz kreş, hamilelik, analık izni, emzirme vd.ne yönelik sendikal talep ve hakları için amansız bir mücadele vermek zorundadırlar. Onlar yalnız bugüne değil bütün bir tarihlerine karşı, akıntıya karşı hareket edeceklerdir. Fakat 8 Mart’ın sınıfsal özü kadın işçilerin sendikal taleplerine sığmaz. 8 Mart’ın tarihselliği dün’de değil asıl olarak gelecekte, kadınların tümüyle kendilerine ait hissettikleri, bir kadın toplumu olarak yaşadıkları sosyalizmde ifadesini bulur. En önemlisi 8 Mart, işçi kadınlar bizzat bugünden sosyalist sınıfsal siyasal mücadele içerisinde yer aldıkları, merkeze sosyal kültürel bir varlık ve sivil toplumcu “farkındalığı” değil, yeni bir yaşamın ilişkilerini mücadele dokusuna taşıdıkları ölçüde anlam kazanır.yonca

Kadın sorununda kadın taleplerini reformist, kapitalizmi düzeltici, evrimci bir dönüşümcülükle formüle eden, ya da erkek egemenliği ile her kisve altında barışıklık konumundaysanız yeni bir yaşamı devrimle kuramazsınız. Devrimci bir mücadele programının ideolojik siyasal taktiksel pratik yükümlülüklerine uzaksanız, kadınlar için yeni bir yaşamı da düşleyemez, bunun için mücadele edemezsiniz. Kapitalizmi düzeltici feminizmin de, erkek egemenliğine dokunmaksızın formüle edilen dar sınıfçılığın ve en kötüsü ulusalcı halkçılığın kendi yönlerinden kısıtları bunlardır. Kadın işçiler, günlük yaşam ve mücadelelerde de kendisini ortaya koyan bu tutarlılık sorununu kolaylıkla teşhis edebilirler. Fakat onlara düşen, bu teşhisle yetinmemek, “herkesin” barışık olduğu yerleşik ilişki ve dengeleri gün gün sarsmak, kendilerini örgütlerken yaşamı örgütlemektir. Büyük sarsıntılar için küçük hamlelerin önemini bir an bile gözden kaçırmadan!8m

**

8 Mart’ların kadim sorusu, bir kez daha işçi kadınların aktüel sınıfsal cinsel taleplerinden ayrıştırılmış tarzda, mitinglerin kadın-erkek birlikte mi yoksa feministler ve pek çok sendika ve kitle örgütünün uyguladığı üzere sadece kadınlar tarafından mı gerçekleştirileceğinde düğümlenmeye devam ediyor. Eylemlerin kadın ve erkek ortak olarak gerçekleşmesi, bir mitingle sınırlı olmaksızın kadın sorununun kadın-erkek bütün devrimcilerin, işçilerin yeni bir yaşamı bu yönden gündemleştirdikleri bir süreçle birleşmesi açısından önemsiz değil. Bununla birlikte, 8 Mart’ların tarihsel sınıfsal özünü korumak adı altında mitinglerin ulusalcı bir antiemperyalizme sıkıştırılması, baskın rengin her daim bu olması yalnız genel siyasal konumlanış açısından değil kadın sorunu yönüyle de ciddi bir kısıtı ifade ediyor. Bizler, önceki süreçlerde sürekli gündemleştirdik ve gidermek için de çalışma grubu oluşturma önerileri getirdik. Önerilerimiz sözel olarak kabul edildi fakat farklı gündemlerin öne geçmesinden de yararlanılarak boşa çıkarıldı. Ulusalcı bir antiemperyalizm ile 8 Mart’ın içeriğinin boşaltılmasını ve toplumsal dinamiklerden. sendikalar, kitle örgütleri, örgütsüz kadın kitleleri vb.den yalıtılmış bir “kadın-erkek birlikte” yaklaşımının bir ilerleticiliği olmadığı gibi hareketin önünü tıkayıcı olduğunu değerlendiriyoruz. 8 Mart’ı aynı zamanda dışımızdaki kadın çevreleri ile bir iç mücadele de vererek, ancak mücadeleyi salt bu gündeme sıkıştırmaksızın, kadın sorunundaki toplumsal dinamikler, sendikalar, kitle örgütleri vd. içerisinde kutlamayı, yeni bir yaşam ihtiyacı ve talepleri için mücadeleyi buradan yükseltmeyi doğru buluyoruz. 8 Mart’a doğru yapılacak eylemlerde de kadın işçi ve emekçilerin sınıfsal cinsel bilincini mücadele odaklı olarak yükseltecek, sivil toplum formunda öğütmeyecek, sulandırmayacak olanları esas alan bir seçicilik içerisinde yer alacağız.

Bir yorum

  1. Aynı Virginia Woolf “bir kadın olarak benim ülkem yok” diyor. Kadının üzerindeki sömürü hemen her ülkede aynı… İktidar hedefi olmayan tek görüş feminizim, tek derdi de kadının ikinci cins olmasından kaynaklı sömürünün ortadan kaldırılmasını sağlamak. Feminizim bu anlamıyla günümüzde ilericidir. Sosyalistlere düşen ise bu mücadele pratiklerinden faydalanmak, bu mücadele pratiklerini örgüt içinde içselleştirmektir. Kızıl 8 martlarda kadından çok erkeğin alanlarda olması, ana pankartları erkeklerin taşıması, bence kadına dair söylenecek söz varsa onuda erkekler söyler gibi bir anlam ifade ediyor.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*