Anasayfa » BASINDAN » “10 yıl önceki yenilgiler çağında değiliz”

“10 yıl önceki yenilgiler çağında değiliz”

Evrensel – Geçtiğimiz hafta, metal işçilerinin hedefinde yine sendikaları vardı. Renault işçilerinin,Türk Metal’in hazırladığı toplu sözleşme taslağını direnişe geçerek protesto etmesi,sektörün diğer büyük fabrikalarında da yankı buldu. Patron ve sendika cephesinden gelen saldırılar ve 31 işçinin işten atılması, eylemleri bastırdı. Ancak tepkiler devam ediyor.

Araştırmacı Yazar Foti Benlisoy’la, metal işçilerinin eylemlerini vesile kılarak, sınıf hareketinde dünyada ve ülkemizde meydana gelen gelişmeler ışığında sendikaları ve siyasal mücadeleyi masaya yatırdık.

Renault işçileri, kendilerine danışılmadan hazırlanan sözleşmeye, dolayısıyla sendikaları Türk Metal’e tepki gösterdiler. Metal işçilerinin bu itirazını siz nasıl değerlendirdiniz?

Son dönemdeki işçi mücadelelerine, sadece Türkiye değil dünya ölçeğinde baktığımızda, sermayenin saldırılarına karşı mücadelenin aynı zamanda sendika içi bir mücadele hali aldığını da görüyoruz. Türkiye’de TEKEL direnişi de öyleydi. TEKEL direnişi, zaman zaman sendikaya rağmen ya da sendikayı tabandan zorlayan işçi kitlelerinin inisiyatifi ile gerçekleşmişti. Orada da sendikal bürokrasiye karşı mücadele diyebileceğimiz boyut çok belirgindi. Burada, Türk Metal’in özgün karakteri nedeniyle daha da belirgin.

Türk Metal’in özgün karakteri nasıldır?

Türk Metal, 73’te MESS’in kurdurduğu, baştan itibaren işverenle içli dışlı bir ilişki içinde olan, aşırı milliyetçi söylemleri uzun zamandır ifade eden bir sendika. Dolayısıyla Türk Metal daha kuruluşundan itibaren sermayenin bir ajanı olarak hareket eden bir “sendika”.

Burada işçilerin temel talebi, toplu iş sözleşmesinin işçilere danışarak, işçilerin onayıyla, işçilerin karar alma mekanizmalarına katılımıyla gerçekleştirilmesi, dolayısıyla sendikal hayatın demokratikleştirilmesi. Ama burada şuna dikkat etmemiz gerekiyor; Türk Metal’in ne kadar “musibet” bir sendika olmasının ötesinde, sendikal hareketin bürokratikleşmesi Türkiye’de de, dünyada da sendikal hayatın genel bir sorunu.

Son eylemler, sendikal bürokrasiye karşı mücadelenin bir tür miladı sayılabilir mi?

Milat belirlemekten sakınırım. 80’lerden itibaren işçi sınıf mücadelesinde uzun vadeli bir gerileme ile karşı karşıyayız. 80’lerin ortasında yüzde 20-25 civarı sendikalı işçi sayısı bugün, yüzde 5-6’lara gerilemiş durumda. Zaman zaman büyük çıkışlar oldu. Bahar eylemleri oldu. KESK’in sokakta inşası mücadelesi önemli bir deneyim. Yakın zamanda biraz önce konuştuğumuz TEKEL direnişi yaşandı.

Tüm bunlara baktığımızda, yoğunluğuna, ulusal düzlemde yarattığı etkiye, meşruiyete rağmen bir milat teşkil edemediğini, işçi sınıfı hareketinin uzatmalı yenilgi dönemini tersine çeviremediğini, sermaye ile işçi sınıfı arasındaki güçler dengesinde, kalıcı bir değişim yaratamadığını görüyoruz.

Son dönemde şunu da görüyoruz ama. Sendikalaşmak için, daha demokratik bir sendika için ya da iş güvenliği, işten çıkarmaya karşı irili ufaklı direnişlerin, mücadelelerin yaşandığını görüyoruz. Bu direnişler, bütünlüklü bir işçi sınıfı hareketinin yeniden inşası için yeterli veri sağlıyor mu? Bu soru için henüz erken.

Sınıfın birliğini gözeten, işçi sınıfını bütün kesimleriyle birleştiren bir mücadele hattı eksik. Ama bahsettiğimiz yenilgiler dizisinin biriktirdiği bir takım sorunlar dizisi var. Birincisi esnek, enformel istihdam biçimlerinin, taşeronlaştırmanın hakim olması ile birlikte, eski tip sendikal mücadelenin buna doğrudan bir yanıt verememesi. Bu yeni işçi kesimlerine ulaşmak, sendikal mücadeleyi oralara taşımak yönünde bir takım deneyimler yaşandı.

Çoğu eksik gedikli ama önemli deneyimler bunlar. Henüz bu sıkışıklığı aşabilmiş değiliz. İkinci sorun, sendikaların bürokratikleşmesi.

Sendikal bürokratikleşme derken neyden bahsediyoruz?

Bürokratikleşme derken, sadece sendikaların tepelerini bir takım bürokratların tutmasından söz etmiyoruz. Sendikaların sadece işçilerin hakkını hukukunu savunan örgütler olmaktan ziyade, ya da bununla birlikte, işçi sınıfının siyasal ve sosyal katılımını sağlayan canlı örgütler hale gelmesinden, onların bizatihi kolektif enerjisinin açığa çıktığı alanlara dönüşmesinden söz ediyoruz. Bu çok önemli çünkü aslında küçümsediğimiz bir şey var.

Neoliberalizm tam da bu kolektif güce saldırmıyor mu?

Evet. Neoliberalizmin en büyük başarısı, dünya ölçeğinde, -özellikle Türkiye’de bunun etkili olduğunu görüyoruz- insanların kolektif enerjilerini, kolektif örgütlenme ve eyleme geçirme kapasitelerine olan özgüvenini zayıflatması, tarumar etmesi. Neoliberalizm, herkesin kişisel çözümlerle hayatını idame ettirmeye çalıştığı bir yaşam anlayışını dayatıyor bize. Bu, kendi kaderine sahip çıkmaya dönük kolektif eylem ve örgütleme kapasitesinde bir düşüşe tekabül ediyor. Biz bu düşüşü tersine çeviremezsek, yani alt sınıfların, hepimizin, kendi hayatımıza sahip çıkma enerjisinde artışı gerçekleştirecek örgütlenme biçimleri yaratamazsak, bu düşüş devam edecektir.

Avrupalı emekçiler her gün sokakta. ETUC çağrısıyla 23 ülkede genel grev-eylemler yapıldı. Avrupa’da sendikal yapı değişmeye mi başlıyor?

ETUC aşağının basıncı nedeniyle yapıyor bunu. Bugün Türkiye’de de hâkim olan, bir tür işçi sınıfı ile sermaye arasında aracılık yapmak, sermayenin dayattığı “reformları”, “dönüşümleri” işçi sınıfına kabul ettirmek, sermayenin taşeronu ya da aracısı olarak hareket etmek şeklinde özetleyebileceğimiz sosyal diyalogcu sendikal anlayışın merkezi aslında ETUC. Konumu itibariyle sendikal bürokrasinin yapısı, işçi sınıf ile sermaye arasında, verili kapitalist düzen içinde bir pazarlığı esas alır. “Sendikaların başında kötü insanlar var, iyi insanlar olursa sorun çözülür” anlamında söylemiyorum bunu. Sendikal bürokrasi ile mücadele etmenin en iyi yolu, aşağıdaki basıncı arttırmak. Bizdeki sorun, aşağıdan basıncın az olması.

O halde biraz önceki soruyu şöyle sormak daha doğru olacak. Türkiye’de sadece örgütlü işçilerin değil, örgütsüz işçilerin de artan eylem ve direnişleri sözünü ettiğiniz basınca denk geliyor mu?

Kuşkusuz sayılabilir. Toplumsal mücadelelerin -2001’i esas alırsak- çok kurak bir on yılını geride bırakıyoruz. Soruya şöyle bir yan ek yapayım, 2001 krizinden işçi sınıfı çok ciddi bir yenilgiyle çıktı. Kemal Derviş geldi, “şu kadar yasa, şu kadar günde” dedi ve hepsi tıkır tıkır geçti. Sendikal hareket buna bir yanıt veremedi.

Çıkan yasalarla ne oldu? Çalışma yaşamı, üretim ilişkileri bir bütün olarak sermaye lehine dönüştürüldü. Bu durum bir büyük yenilgiydi işçi sınıfı açısından. Emek hareketinde, zaten geçmişten gelen yenilgileri pekiştiren bir dağılma süreci olarak ifade buldu. Bu yenilgiyi henüz aşabilmiş değiliz. İşaretler var kuşkusuz, Çin’e benzetebiliriz mesela. Çin’de de irili ufaklı bir dizi direniş oluyor. Orda da, devlet kontrolündeki sendikaların demokratikleştirilmesi yönünde işçilerin basıncı oluyor. Bunların kimisini görüyoruz, kimisini göremiyoruz ama orada da burada da temel sorun işçi sınıfının bu mücadelelerine bir bütünlük kazandıracak, onları bir alternatife dönüştürecek siyasal bir emek merkezinin oluşmaması.

İş Yasası ile birlikte, zaten uygulanan taşeronlaştırma, esnek çalışma, işçi kiralama vs. ile AKP’nin çokça bahsettiği “Çinleştirme”nin önündeki engeller kaldırılmış mı oldu?

Sendikal hareketin bir sorunu da bu yasal cendereyi, baştan itibaren benimsemiş, sindirmiş olması. 12 Eylül sonrasında çalışma yaşamını düzenleyen yasaların, sendikal mücadele açısından bir cendere oluşturduğu uzun zamandır söylenen bir şeydir, doğrudur da. Ama hiçbir zaman yasalar, mücadeleyi engelleyen ana neden değildir. Yasalar kurumsal bir çerçeve çizer ama baktığımızda büyük mücadeleler, zaten bu yasal cendereyi aşmaya dönük mücadelelerdir. KESK’in kuruluşundaki yasalara rağmen fiili ama meşru ve militan mücadeleyi hatırlayalım mesela…

SENDİKAL HAREKETİN DAHA FAZLA KÜRTÇE KONUŞMASI GEREK

Sendikalar genel olarak, ülkenin siyasal, sosyal meselelerine ilişkin örneğin açlık grevleri veya Suriye meselesine ilişkin söz ve eylem içinde değiller. Hatta bundan kaçınıyorlar. Böylesi daha “konforlu” olduğu için mi?

Neoliberalizmin işçi sınıfı hareketi içinde yarattığı parçalanmadan söz ettik. Enformel, esnek istihdam formlarının ağırlık kazanması, güvencesiz çalışanların artması gibi… Baktığımızda bu kesimin önemli bir kesimi de göçe zorlanmış Kürt nüfus. Sendikal hareketin daha fazla Kürtçe konuşur hale gelmesi gerekiyor bu kesimleri örgütlemek adına. Daha fazla Kürtçe konuşması derken, Kürtlerin siyasal, toplumsal özlemleriyle, emek mücadelesi arasında doğrudan somut bağlar kurabilmeyi kastediyorum. Bu da üretim alanında mümkün. Savaşla emek hareketi arasındaki ilişkiyi çok mekanik kuruyoruz. Yani “savaşa değil eğitime bütçe” diyoruz mesela.

Bu elbette önemli; ancak yeterli değil. Kürtlerin zorunlu göçe tabi tutulması, metropollerde emek piyasasının esnekleştirilmesi ve çalışma ilişkilerinin deregülasyonuna dönük neoliberal siyasalara zemin hazırlayan bir ucuz iş gücü yığılması yarattı. Savaş nedeniyle göçe zorlanarak mülksüzleştirilen milyonlarca Kürt enformelleşen üretim ve hizmet sektörlerinde iş güvencesi ve güvenliğinden yoksun bir biçimde istihdam edildi ve böylece işçi sınıfının ücretler ve çalışma koşulları açısından en alt katmanlarında yer tuttu. Bu anlamda, Kürt illerinde yaşanan savaşın yürütülme biçimiyle neoliberal yapısal dönüşümün hayata geçirilmesi arasındaki içsel bağlantılar üzerine düşünmeksizin yürütülecek bir sınıf politikasının bir ayağı havada kalmaya mahkûmdur.

Dolayısıyla bu diğer toplumsal sorunlar için de geçerli? Örneğin kentsel dönüşüm, örneğin anayasa…

Sendika genel merkezlerinin Türkiye’nin bütün büyük meselelerine dair yaptıkları açıklamalar değil mesele. Mesele, sendikaların işçi sınıfı içinde gerçek anlamda ne kadar örgütlendikleri, işçilerin gündelik hayatlarında ne kadar dönüşüme yol açabildikleri. Çünkü örgütlü olmak, gündelik hayatlarımızda bir değişime tekabül etmiyorsa, sadece aidat vermek, TİS zamanlarında bir iki görüşmeye katılmak, bir iki oy vermekten sınırlı bir hayat zaten dönüştürücü olamaz. Sendikalar kendi ev ödevlerini yapabilir ve aşağıda canlı dinamik, kolektif bir örgütlenme formu geliştirebilirse, başka meselelere dönük işçi sınıfının basıncını çok daha fazla görürüz zaten.

SOSYAL PATLAMALARA HAZIRLIKLI OLMALIYIZ

Yakın dönemde aşılacağa benzemeyen kriz, işçi sınıfı ve sol için ne gibi “fırsatlar” taşıyor?

Kapitalist krizin uzun dönemli siyasal, sosyal etkilerinin olacağını ve uluslararası düzeyde burjuva siyasal düzenini kırılganlaştıracağını unutmamamız gerekiyor. Son 3 senedir dünya ölçeğinde beklenmedik kitlesellikte, yoğunlukta, militanlıkta bir mücadeleler dalgası ile karşı karşıyayız. Burjuva siyasal düzenin bu kadar kırılganlaştığı bir dönemde, hem dünyada hem ülkemizde düne kadar beklenmedik sosyal siyasal patlamalara hazırlıklı olmalıyız. Güçler dengesinde çok radikal bir değişim olmuş değil.

Ama moral güçler dengesinde bir değişim var. Kimse artık işçi sınıfının varlığını yokluğunu tartışma cüretini ve cesaretini gösteremez. Kimse artık neoliberalizmin toplumsal ilişkileri düzenlemenin en yetkin, en anlamlı, en “tarihten zaferle çıkmış” yöntem olduğu söylemi ve iddiasında değil. Sermayenin ana temsilcileri bile. Dolayısıyla sol en azından sosyal mücadele anlamında, moral ve entelektüel düzeyde yeniden geri dönüyor. Bunun farkında olmalıyız. 10 yıl önceki yenilgiler çağında değiliz. Yeniden yenilebiliriz. Hala saldırı altındayız ama bu moral güç dengesindeki değişimin de farkında olmamız gerekiyor.


SOL, MESELEYE KONJONKTÜREL YAKLAŞIYOR

Sendikal hareketin değişip dönüşmesinde sol nerede duruyor?

Solun tarihsel sürecin getirdiği zorlukların, sıkıntıların ciddi bir değerlendirmesi üzerinden bütünlüklü bir müdahalede bulunması gerekiyor. Stratejik bir tasarımının olması gerekiyor. Ama sol maalesef emek hareketinin yeniden inşasına dönük örgütsel formlar, mücadele biçimleri geliştirmek, bunun nüvelerini yaratmak yerine çok kısıtlı konjonktürel yerden yaklaşıyor. Bir dizi yeni parti kurma girişimleri, yeni sol girişimler oluyor. Bütün bunların problemi, sosyalist hareketin yeniden inşası ile işçi sınıfı hareketinin yeniden kuruluşu arasında bir köprü oluşturamaması. Hâlbuki sosyalist hareketin tanımlayıcı özelliği, alt sınıfların kendi kaderine sahip çıkma mücadelesinden doğması. Bu mücadelenin adı aslında sosyalizm. Dolayısıyla bunla arasındaki bağlar kopmuş bir solun, kendi uzatmalı yenilgisinden de çıkması mümkün değil. Bu gerilemeyi tersine çevirmek için emek alanındaki bütün kıvılcımları önemsemek ve bunların üzerine titremek zorundayız. Bu kıvılcımların devamını kışkırtmak gibi bir hedefle hareket etmemiz gerekiyor.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*