Anasayfa » GÜNDEM » 24 Haziran Baskın Seçim Üzerine

24 Haziran Baskın Seçim Üzerine

İç ve dış politika da ekonomik,siyasi ve askeri sorunların üst üste binerek rejim krizini derinleştiren hali 2018 yazının beklenenden çok daha sıcak geçeceğini gösterse de, bu kadar erkene alınabileceğini hiç tahmin edilmeyen seçimlerin ateşi ve dengesizleştirici etkisinin de eklenerek “mevsim normallerinin” çok üzerine çıkacağı hesap edilmiyordu. Birkaç gün öncesine kadar erken seçim yok diyen, erken seçim isteyenleri vatana ihanetle suçlayan iktidar ve onun “protez” desteği ne oldu da birden bire durgun gökte çakan şimşek misali erken seçim kararı aldılar.

2019 Kasım seçimlerinin ani ve baskın bir kararla 24 Haziran’a çekilmesi yaşanan rejim krizinin bir ekonomik kriz ile birleşerek yangına dönüşmesinden duyulan korkunun açık ifadesinden başka bir şey değil. AKP-MHP cenahından erken seçimin nasıl gerekçelendirildiğine baktığımızda ekonomik ve siyasi risklerin nelere yol açabileceğinin kestiremediklerini, “belirsizliğin bir an önce ortadan kaldırılması” ihtiyacının aciliyetine güçlü bir vurgu yapıldığını görüyoruz. Bunların siyaseten söylenmiş sözlerin olmasının ötesinde nesnel durumun itirafı olduğunu anlıyoruz. Seçimlerin olabilecek en yakın tarihe alınmasının “İyi Parti”nin önünün kesilmesi (CHP bu oyunu bozdu), muhalefete seçime hazırlanmak için yeterli zaman bırakmamak gibi yan gerekçeleri olsa da biz iktidarı bu yola zorunlayan gerçek nedenlere yoğunlaşalım. Aşağıda anlatmaya çalışacağımız ciddi risk birikimi olmasaydı AKP erken seçimin lafını bile etmeyecekti zira…

1) Türkiye kapitalist ekonomisinin görünüm ve istikrarı; 2001 ekonomik krizinin ardından yapılan yasal düzenlemelerin tanıdığı opsiyonların sonuna gelinmesi;2008 küresel ekonomik krizden kaçan kimi emperyalist kaynakların Türkiye ekonomisini sıcak parayla fonlamasının yarattığı genişleme; AB’ye üyelik sürecinin getirdiği konjonktürel pozitif görünümün neoliberal burjuva demokratik açılımlar sürecinin bölgesel güç olma iddiasındaki Türkiye tekelci burjuvazisini cesaretlendirmesi; ithal ikameci, tüketime dayalı büyüme stratejisinin ve inşaata dayalı üretim planlamalarının sınırına dayanmasıyla vd. nedenlerle negatife döndü ve yerini belirsizliğe bıraktı. Hormonlu rakamlarla ekonominin yolunda olduğu mesajı verilmeye çalışılsa da döviz kurları,enflasyon, işsizlik rakamları, faiz oranları, ödeme güçlüğü yaşanan dış borçlar ve cari açığın büyümesi gibi temel parametrelere bakıldığında tarihin en ağır kriz süreçlerinden birine doğru pupa yelken ilerlendiği görülecektir. Makro ve mikro düzeyden borç çevirimiyle ancak hareket edebilen ekonominin dış finansal desteğe olan yaşamsal ihtiyacı faiz oranlarını ve döviz kurlarını yukarı doğru itince ödemeler dengesi tamamen bozuldu. Ülker ve Doğuş gibi Türkiye’nin en büyük sermaye grupları borç yapılandırma talebinde bulunmak zorunda kalırken, hazine garantili büyük alt yapı projelerini üstlenen müteahhitlik firmalarının da ödeme güçlüğü içine düşerek kamudan-devletten çeşitli “kolaylıklar” talepleri gelmeye başladı. Devlet eli ile dağıtılan teşvikler de açılan kara deliği doyurmaya yetmedi. Çift haneli enflasyon, döviz kurlarının rekor düzeyde olması, artan işsizlik, yüksek faiz oranları, akaryakıta gelen yüksek zamlar, artan dolaylı vergiler, siyasal kriz ve belirsizlikler, hukuk güvencesinin ortadan kalkmış olması krizin faturasının işçi sınıfına kesileceğini dolayısıyla bunun bir toplumsal hoşnutsuzluk ve tepki olarak iktidara yönelme tehlikesini ciddi bir risk haline getirdiğine işaret ediyordu. İktidarın kontrol edemeyeceği küresel ekonomik ve jeostratejik dengelerdeki gelişmelerin Türkiye’ye olumsuz yansımalarının şiddetlenerek süreceğinin görülmesi, istikrar ve güven ortamı sever tekelci sermayelerin, sıcak paranın ülkeden kaçışını da hızlandırdı. Her şey göstere göstere yaklaşan ve kontrolden çıkan bir ekonomik kriz ve yıkım sürecine doğru ilerlendiğini gösteriyor. Böylesi bir yıkımın ardından girilecek seçimlerde kendisinin hiçbir şansının kalmayacağının,milliyetçi-şoven hamasetin de durumu kurtarmaya yetmeyeceğini çok iyi bildiklerinden bu süreç daha da şiddetlenmeden en kısa zamanda seçimi yaparak iktidarını kurtarmaya yöneldi AKP ve RTE.
Cumhurbaşkanı bu süreci “deprem” olarak tarif etti. “Deprem” yıkar, onun ardından gelecek olan kitlesel emekçi tsunamisi de ortalığı temizler. Bu tsunaminin temizlediklerinden olmamak niyetindeler. O nedenle tüm devlet sistemini hallaç pamuğu gibi atıyor; keyfi ve denetime, öngörülebilir hukuki kontrole gelmeyen tasarruflarda bulunuyorlar. 24 Haziran’da iktidarlarını kurtarsalar dahi çeşitli acı ekonomik reçetelerle faturayı işçi sınıfına kesecek olmaları krizin toplumsal-sınıfsal yönünü dindirmeye yetmeyecek. Seçimin ardından yaratacakları beklentilerle kendilerine zaman kazanmaya çalışacak, OHAL’ le tepkileri bastırmaya devam edecek olsalarda bu defa işleri zor. Zor çünkü rejim krizinin ekonomik krizle birleşip şiddetini arttırmasının yanında jeopolitik risklerde iktidarı hiç istemeyeceği biçimde sallayacak bu defa.

2) AKP-MHP iktidarı vıcık vıcık milliyetcilik sosuna buladığı “beka sorununa” özellikle Suriye merkezli gelişmeleri kaynak gösteriyor. Tabi “faiz lobisinden”, “Türkiye düşmanı emperyalist batının emellerine”, “dahili bedbaht ve hain geniş terörist kesimlere” (kısaca kendileri dışında herkes) kadar bu “beka sorununu” büyüten mihraklar da yok değil. Ama onlar ayrı!..
7 yıllık Suriye iç savaşının ilk günlerinin “düzen kurucu” güç olma stratejik hevesiyle ABD emperyalizmi ile birlikte cihatçıları destekleyip bir rejim değişikliği yapmaya çalışması sükut-u hayale uğrayalı çok oldu. Hayaller emperyalistti ama gerçekler orta gelişmişlikte kapitalizm olunca tutkular yeterli gelmedi. Rusya’nın Suriye’ye destek için İran ile birlikte sahaya asker olarak inmesi ve ABD’ nin IŞİD’in türemesinin ardından Esad’ı devirmekten vazgeçmesiyle de bütün planlamaları suya düşmekle kalmadı; bir de, Kürt sorununu bölgeselleştiren PYD/YPG ile Rojova bölgesiyle karşı karşıya kaldı. Suriye’de tutunduğu dallar tek tek kırılan Türkiye artık Esad rejimini devirmek değil, güney sınırı boyunca Kürt özerk bölgesini engellemek peşinde. Fırat Kalkanı ve Afrin işgalleri ile yapılmak istenen buydu. Fakat buralarda ilanihaye tutunamayacağını çok iyi biliyor. Tek sorunu bu olsa yine iyi. ABD’nin Suriye politikasındaki değişimlerle kendini bölgede yalnız bırakıp, Rojova Kürtleri ile ittifak kurması ilişkileri hiç olmadığı kadar gerdi. Jeostratejik konumunu Rusya ile yeni ekonomik ve askeri işbirlikleri (nükleer santral, mavi akım doğalgaz hattı, S-400’ler gibi) geliştirerek ABD’yi bu yöneliminden vazgeçirmeye çalışması, ABD’nin bölge plan ve stratejisine kendi özerk politika ve etki sahası oluşturmaya çalışarak aykırı tutumlar alması herşeyi daha bir kötüleştirdi. Türkiye tekelci burjuvazisinin özlem ve ihtiyaçlarının ürünü olan bu stratejik yönelim dayandığı eşiği aşamadığı için daha fazla kaynak seferber etmek ve güç yoğunlaştırmak zorunda. Bunun da işçi sınıfına çıkartılan sonuçları var tabi: daha fazla sömürü, artan enflasyon ve işsizlik,tekelleşme, silahlanma baskı ve gerici ideolojik, kültürel, siyasal, sosyal manipülasyon ve saldırganlık şeklinde.
ABD emperyalizminin bir dönem için Ortadoğu ve Suriye merkezli politikların belirsizlik yaşama süreci 14 Nisan’da sona ermiş gibi görünüyor. ABD-Fransa-İngiltere ortak yapımı bir askeri saldırıyla Suriye’deki bir çok hedef “kimyasal silah kullanıldı” bahanesi ile vuruldu ve hemen ardından Suriye’de yeni bir siyasi çözüm planı BM’ye sunularak bölgede inisiyatifi Rusya’dan geri alma hamleleri devreye sokuldu. Amaç Rusya’yı sınırlamak, bölgede etkinliğini coğrafi bütünlük üzerinden Akdeniz’e doğru genişleten İran’ı geriletmek ve emperyalist batı ittifakını bölgesel ortaklarıyla ( İsrail, Mısır, S. Arabistan, BAE…) hegemonyasını tekrardan kurmaktı. Yeni bir “ya benden yanasınız ya da düşmanımdan” sürecinin işratleri olan bu adımlar iki emperyalist kampın askeri, siyasi, ekonomik olarak daha fazla karşı karşıya geleceklerini gösteriyor. Rusya’nın İngiltere merkezli batı ittifakıyla yaşadığı
“ diplomatları karşılıklı sınır dışı etme” krizi, ABD’nin Rusya’ya uyguladığı ekonomik yaptırımlar, 14 Nisan’da emperyalist üçlü’nün gövde gösterisi şeklinde Suriye’yi vurması, Rusya’nın karşılık verememesi gibi üst üste yaşanan kriz olguları artık hiçbir şeyin yumuşak güçle yoluna konamayacağının belirtileri oldu. İki bloğun bu şekilde ciddi bir güç ve hegemonya kapışmasına girmesi bölgedeki harekat kabiliyetini bu iki kampı birbirine karşı kullanarak sağlamaya çalışan AKP’nin de elini kolunu bağlayacak bir noktaya doğru ilerliyor. Emperyalist batının Suriye merkezli bölge politikalarını tekrar güncellemesi Türkiye’nin Rusya ile kurduğu stratejik ilişkilere de bir fatura çıkarılacağına işaret ediyor. Özellikle NATO’nun askeri, teknolojik ve silah bütünlüğünü bozacağı söylenen Rus yapımı S-400’lerin alınması yaptırımlarla sonuçlanacak bir krizin de nedeni olacaktır. Bu ve bir dizi başka siyasal,jeopolitik, ekonomik nedenden kaynaklı Türkiye’nin NATO üyeliğinin tartışılırlığı yükselecektir.
Türkiye’nin Kuzay Suriye’de bir Kürt otonomisini engellemeye dönük askeri çabaları ABD’ nin dışında Fransa ve İngiltere’nin de Rojova’ya dönük askeri siyasi destekleri ile engellemeye çalışılacak, bu da bölgedeki gerilim ve karşıtlıkları derinleştirecektir. Sünni Arap ülkelerinin ABD emperyalizmi tarafından bu bölgeye çağrılması onlarında ekonomik ve askeri olarak destek sözü vermeleri bölgedeki askeri hareketliliği ve ısınmayı arttırarak, Türkiye’yi zor durumda bırakacaktır. Henüz belirsiz olan ise ABD öncülüğündeki emperyalist batının bölgesel ittifaklarıyla birlikte Suriye’ de rejimi değiştirme, yıkma planlarını güncelleyip güncellemedikleridir. 14 Nisan’da startı verilmiş görülen yeni sürecin böyle bir yönelimin başlangıcı olabilir. Bu kadar emperyalist ve bölgesel gücün askeri olarak bölgeye üstlenmesinin sonuçları o bölgeyi aşacaktır. Belkide kurulduğu söylenen “Suriye’nin geleceği partisi” nin amacı Suriye’deki siyasi yapının bütünüyle değiştirmektir. Bunu göreceğiz. 2018 yazı bize bu cevabı verecek.
Türkiye-AKP’nin bu durumda alacağı pozisyon ne olacaktır? Rusya-İran-Çin ittifakına dahil olsa batıya bağımlı ekonomisi çökecek, NATO nizamına göre kurumlaşmış ordusu zor durumda kalacak, NATO’ dan çıkartılacak ve kendi elini çok zayıflatmış olacaktır. ABD emperyalizminden yana tavır alsa bu defa Kürt sorununu çözmek, Rojova’yı tanımak, ‘anti-batıcılık’tan vazgeçmek gibi ciddi U dönüşleri yapmak durumunda kalacak,iç siyasi yapıdaki tasarruf ve yönelimlerini gözden geçirmek durumunda kalacaktır. Tarafsız kalmanın giderek imkansız bir hale gelceğinden ergeç bu sorunla yüzleşmek ve bir cevap üretmek durumunda kalacaktır. Emperyalist-kapitalist güçlerin çekişmesinde, kriz, çatışma ve savaş döngüsünde Türkiye ve AKP’nin daha çok kan kaybedeceği görülmektedir. Emperyalist-kapitalizmin maddi gelişim süreçlerine, emekçi kitlelerin özlem, talep ve ihtiyaçlarına kulak tıkayan, siyasal gericilik ve faşizimden medet umanların tarihin çarkları karşısında çaresiz kalacaklarını göreceğiz.

3) Toplumsal yapıda dinci kültürel-sosyal dokunun oluşması için bütün güçleri ile yüklenmelerine rağmen istedikleri kültürel atmosferi oluşturabilmeleri bir yana kendi mahallerinden yükselen “deizm sorunu” tarihin çarklarının ileriye doğru döndüğünü bir defa daha gösterdi bize. 1500 yıl öncesi Arap toplumunun değer yargılarını, feodal kültürel ilişkiler bütününü, kadına bakışını bugüne taşıyan dinsel anlayışın hayatın olağan akışı karşısında çaresiz kalacağını, tepki çekeceğini biliyor ve söylüyorduk. Kapitalize olmuş cemaatlerin feodal-dinsel kültürü devlet desteği ile propaganda etmesinin dışa vuran çelişik karakteri özellikle gençliğin özlem, ihtiyaç ve talepleri ile canlı bir bağ kuramadığı çok açık, kuramayacağı da. Gençliğe ölü yıkayıcılıkta imamlıktan başka bir “kariyer” düşünmeyenlerin şaşırması saçma. Ülkenin bütün okullarını imamhatip’e de çevirseler bu gelişmenin önü alınamaz. Din insanlara korku, egemenlere itaat ve yaşadığı olumsuz yaşam koşullarını kadere bağlamak dışında bir şey vermez, vermeyecek. Toplumsal beklenti ve ihtiyaçların gerçek baskısı din ideolijisini geriletecektir. Başka bir yaşamın mümkün olduğu gerçekliği ortada iken, çökertilmiş eğitim sistemi ile bu süreci engelleyebilmek mümkün değil.
“Deizm” tartışmaları siyasal iktidarın söylem ve pratiği arasındaki çelişkinin kendi tabanındaki tepki yansımalarından biridir. Ve ileriye doğru bir yarılma ve çözülme yaşadıklarını gösterir bize. Emekçi sınıfların tabanındaki kaynaşma ve tepki birikiminin ifadesi olan bu süreç gün geçtikçe derinleşecek ve özellikle eğitim sisteminin içine sokulduğu kaos ve belirsizlik hali 2018-19 öğretim yılının açılmasıyla patlayacaktı. Seçimin erkene alınmasıyla burada oluşacak tepkinin hükümete fatura edilmesinin oy oranlarına yansıması da önlenmiş oldu.

4) Ve tabiki erken seçime zorlayan nedenlerden biri de AKP-MHP ittifakının her iki kesim için de taşınmasının iyice zorlaşmasıdır. Asıl olarak tavanda kurulmuş, oradakilerin bekasını sağlama almaya odaklanmış bu ittifakın tabana ve yerele beklendiği gibi bir rant ve yerel iktidar paylaşımı, kriz olarak yansımaya başladı ve sürdürülmesi zorlaştı. Erken seçimin önemli nedenlerinden biri de bu. İttifakı ne AKP ne de MHP bozacak lükse sahip, birbirlerine hiç olmadığı kadar fazla ihityaçları var. MHP’siz AKP’nin %50’yi aşması nasıl mümkün değilse AKP’siz bir MHP’nin de %10 barajını aşması mümkün değil. Seçimi öne çekip, bir süre daha idare ederek, 24 Haziran’da birbirlerinden özgürleşme peşindeler ama burada da bekledikleri olmayacak. Rejim krizinin bu faşist politik yönelimleri korunduğu sürece dindirilemeyeceği, yönetememe krizinin palyatif önlemlerle çözülemeyeceği gerçeği, “beka sorunları” kalıcılaşacak MHP ve AKP’yi beklediklerinden daha uzun bir süre birbirine yapıştıracaktır.
24 Haziran seçimlerinin sonucunu bugünden kestirmek zor görünse de OHAL koşullarında ve adaletsiz, her türlü hileye kapı aralayan bir seçim sistemi ve tarafsızlığını yitirmiş YSK kontrolünde-hakemliğinde bir seçimi AKP’nin kaybetmesinin kolay olmayacağını söyleyebiliriz. Muhalefetin parçalı ve lidersiz oluşu onun kendini tahkim etmiş oyunun bütün kurallarını kendine göre düzenlemiş iktidar karşısındaki şansını azaltıyor. Seçimlere iki ay gibi bir süre var ve köprünün altından çok sular akacak ve hiç hesapta olmayan şeyler de gelişebilecektir.
Seçim sonuçları Türkiye’nin önüne ya bugünki siyasal baskı ve gericilik koşullarını derinleştirip bir dönem için daha egemenlik tanıyacak, ya da muhalefetin neoliberal burjuva demokrasisinin restorasyon sürecine girişeceği bir süreci başlatacaktır. Her iki sonuç da kendi içinde çatışmalı, gerilimli; küresel-bölgesel rejim ve hegemonya krizlerinin, güç mücadelelerinin dinamik baskısı altında ilerleyecek bir süreç olacaktır. AKP’nin iktidarının devamı ekonomik ve siyasi krizi derinleştirip, tekelci burjuvazi için güçlü bir “beka sorunu” olarak riskleri büyütecekken, muhalefetin seçim zaferi “çoğulcu” burjuva koalisyon hali sermayenin içerde ve dışarıda yaşadığı sıkışmışlığa ilk elde nefes aldırabilecek gibi görünse de sürecin temel ihtiyacı olan güçlü iktidar ve lider ihtiyacının karşılanmaması tekelci burjuvazinin rejim krizini yeniden şiddetlendirecektir. İşçi sınıfı için ilk seçenek bugünü mumla aramak ve daha zor günlerin geleceğinin işaretlenmesi iken, ikinci seçenek ekonomik ve siyasi enkazı toparlayabilmek adına faturanın yine işçi sınıfına çıkarılması olarak kendini gösterecektir. İşçi sınıfının kendi sınıfsal çıkar ve öz talepleri uğruna hareket edecek, mücadelesini verecek örgütlülüğü yaratılmadığı sürece başkalarının davasının peşinde sürüklenmekten kurtulamayacaktır. İşçi sınıfı bilinçli ve örgütlü bir aktör olarak siyaset sahnesine çıkmadığı koşullarda sermaye sınıfının şu ya da bu ideolojik kesimi arasında ehven-i şer aramaktan kurtulamayacaktır. Sınıf devrimcilerinin görevi bıkmadan yorulmadan proletarya içinde kendisi için sınıf olma bilincini taşımak olmalıdır.

Ercan Akpınar
Tekirdağ 2 No’lu F Tipi Hapishanesi

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*