Anasayfa » GÜNDEM » 2020’ye doğru Türkiye’de işçi sınıfının durumu /2. BÖLÜM

2020’ye doğru Türkiye’de işçi sınıfının durumu /2. BÖLÜM

2. BÖLÜM

Türkiye’de sınıf/emek çalışmaları üzerine birkaç not

Türkiye’de sınıf/emek çalışmaları literatürü 2000’li yıllarda, halen oldukça sınırlı olmakla birlikte, daha ziyade “saha araştırmaları” üzerinden gelişmeye başladı. Önemli katkılar var, bazıları heyecan verici çalışmalar var, toplamda belli bir birikim oluşuyor, ama pek çok da sorun var.

En başta sınıf/emek çalışmaları literatürü de, tıpkı işçi sınıfının kendisi gibi çok parçalı ve çok katmanlı bir yapıya sahip. “Saha araştırmaları”, yalnızca odak sahanın içindeki işçi kesimlerini, sınıfın bütününden yalıtılmış biçimde ele alıyor. AVM işçileri veya bilişim işçileri veya sağlık işçileri veya mevsimlik tarım işçileri… gibi. Farklı işçi kesimleri arasındaki ilişkiler, ancak sahanın içinde gözle görünür temasları olduğu ölçüde ele alınabiliyor.

Tıpkı her “saha” işçisinin kendiliğinden bilincinde olduğu gibi, o işçilerin, “sahanın dışındaki”, ama aynı üretim/artı-değer zincirinin parçası olan diğer işçi kesimleriyle görünmezleşmiş ilişkileri görünür hale getirilemiyor.

Örneğin AVM’lerdeki mağaza satış işçilerine ilişkin bir çalışmada, belli markalı ürünlerdeki artı-değeri realize etme emeğini gerçekleştiren işçilerin, o ürünleri fabrika-tedarik zincirlerinde artı-değer katarak üreten işçilerle ilişkisi, görülmez ve bilinmez olmaya devam ediyor. (Bu örneğin, Flormar mağazalarındaki satış işçilerine ilişkin bir “saha araştırması” yapıp, Flormar fabrikasında çalışan işçileri yok saymaya benzer!)

Örneğin bilişim işçilerine ilişkin çalışmalarda, aynı şirket bünyesinde veya başka şirketlerin sipariş ettiği üretkenlik artırıcı bilgisayar yazılımlarını üreten bilişim işçilerinin, bu üretim süreçlerinde yer alan diğer işçi kesimleriyle ilişkisi, görülmez ve bilinmez olmaya devam ediyor.

Örneğin taşeron inşaat işçilerine ilişkin çalışmalarda, finans-müteahhitlik-imalat kompleksinin bütünsel zincirinde yer alan diğer işçi kesimlerine (banka işçileri, demir-çelik, çimento, tuğla, cam vd işçileri) değinmek bile akla gelmiyor.

Çağrı merkezi işçilerine ilişkin çalışmalarda, çağrı merkezi bürolarının bünyesinde yer aldığı veya taşeron iş yaptığı şirketlerde çalışan diğer işçi kesimleriyle ilişkiler, tamamen ufkumuzun dışında kalıyor.

Mevsimlik tarım işçilerine ilişkin çalışmalarda, tarladan-sofraya tarım-sanayi-market zincirinin içinde yer alan diğer işçi kesimleriyle gözle görülmeyen ilişkilerini görür hale gelemiyoruz.

Sağlık ve eğitim emekçilerine ilişkin saha araştırmalarında, hekimlerin, hemşirelerin, öğretmenlerin veya akademisyenlerin emek süreçlerindeki dönüşümü görebiliyoruz, ama toplumsal emekgücünün yeniden üretilmesindeki rollerini, diğer işçi kesimleriyle değişen ilişkilerini, üretim ve yeniden üretim süreçlerinin bütünü içindeki yerlerini göremiyoruz.

Bir otomotiv fabrikasının işçilerini, (bazıları farklı işkollarındaki) yan sanayi, kobiler, merdiven altı atelyeler, eve iş verme diye uzayıp giden kat kat tedarik ağı işçileri, yine fabrikanın dışına çıkarılmış finans, muhasabe, hukuk, çağrı merkezi, depolama, nakliyat-lojistik, bilişim, pazarlama, satış işçileriyle toplumsal-bileşik ilişkiler bütünlüğü dışında düşünmek mümkün mü?

Neoliberal kapitalizmin en büyük yıkıcılığı, işte bunu (üretim ve emeğin dev çaplı toplumsallaşması temelinden bütünlüğünü) düşünülemez hale getirmekle başlıyor. Çok parçalı, çok katmanlı hale getirilen üretim-tedarik zincir ve ağlarının daha da parçalanmış/sınırlanmış olan belli bir halkasında yer alan bir işçi kesiminin kendiliğinden bilincinin bu parçasallık içinde doğrudan gözlenebilir ve deneyimlenebilir olanın ötesine geçmemesi bir noktaya kadar anlaşılabilir. Ancak sınıf/emek araştırmaları da, çoğunlukla bu parça bilinci yeniden üretmenin ve pekiştirmenin pek ötesine geçmiyor.

Kuşkusuz her bir işçi sahası ve kesiminin belli özgüllükleri vardır. Bu açıdan farklı işçi kesimlerine, farklı sorun alanlarına odaklanmış çalışmaların bir çoğundan yeni bir şeyler öğrenmek mümkün. Ancak Marksist teoriyle ilişkisi kurulmuş az sayıda örnek dışında, bu literatürün ortaya koyduğu bir işçi sahaları aritmetik toplamıdır, iç hareket yasaları açıklanmaya başlanmış tarihsel-diyalektik maddeci nitel bir bütün değil.

Üretim ve emek süreçlerinin, ne kadar dev çaplı toplumsallaşmışlarsa o kadar parçalanıp katmanlaştırıldığı ve bu toplumsallaşma niteliğinin o kadar görünmez hale getirildiği günümüzde, daha yüksek temelden toplumsallaşmış bir sınıf bilinci, tam da bu dev çaplı toplumsallaşma niteliğinin açığa çıkartılmasından başlar.

İşçi sınıfının farklı saha ve kesimlerine, farklı sorun ve konularına dair inceleme-araştırma makalelelerini yanyana dizen derlemeler daha toplam bir fikir oluşturabilmekle bilmekte, bilimsel bütünsel bir kavrayış oluşturmaya yetmiyor. Ortada henüz, iç bağlantıları kurulmuş, tarihsel iç gelişim süreç ve eğilimleri serimlenmiş bütünsel bir sınıf/emek çalışması yok. Böyle bir çalışma hem Marksist teori ve sınıf pratiğinin çeşitli konu ve alanlarında birikim sahibi olanlar hem de sınıfın olabildiğince çeşitli saha ve kesimlerinin öncü dinamiklerinin aktif katılım ve yer almasıyla, soluklu ve yoğun bir kolektif emek çerçevesinde belki yapılabilir. Ancak henüz böyle bir çalışma olmadan da, bu doğrultudaki bir kavrayış içinden yapılan her çalışma da, bu ihtiyacı gündemleştirecek ve bu bütünün inşasını hızlandıracak ve kolaylaştıracaktır.

Marksist teori, emek çalışmalarındaki parçalılığı aşmanın, iç bütünlüğü kurmanın zorunlu bir koşulu. Bir adım daha atarak şöyle söylebiliriz: İşçi sınıfının bütünselliğinin (bağımsız-birleşik hareketinin) kurulmasında, işçi sınıfının tarihsel-bütünsel teorisinin kurulabilmesi, önemli bir uğraktır. Öncelikle, işçi sınıfını, kendiliğinden bilinçte (ve kendiliğinden solda) olduğu gibi, birbirine dışsal bir parçalar toplamı olarak değil, bir organik bütün olarak düşünebilmek gerekir. Ve bu soyut bir bütün değil, birbiriyle tarihsel-kolektif temelden iç bağıntı ve ilişkileri, – karmaşıklaşan işbölümü, sermaye-meta ve binbir türlü dolayımlar ile görünmezleşmiş- somut canlı bir bütündür.

Emek çalışmalarında, işçiler ve içinde bulundukları koşullar/ilişkiler, daha ziyade betimleme, tasnif etme ve ölçme aracı olarak görülmektedir. İşçi sınıfı yalnızca acı çeken değil mücadele eden, dönüştürücü, ve içinde bulunduğu en ağırlaşmış kölelik koşullarında dahi bu büyüyen yıkıcı ve kurucu potansiyelinin belirimlerini gösteren tarihsel bir özne olarak görülmüyor. İşçi sınıfının ve farklı kesimlerinin yalnızca statik olarak, yalnızca geçmiş ve bugün karşılaştırmalarıyla, ve yalnızca yavaş değişimler açısından ele alınması da bu “özne buharlaştırma”nın bir diğer nedenidir.

Kritik bir sorun alanı da, kapitalist üretimin geldiği toplumsal-maddi gelişme (ve dolayısıyla çürüme) düzlemi ile bu yeni düzlem içindeki uzlaşmaz sınıf çelişkilerinin tarihsel gelişme süreç ve biçimlerinin birbirinden kopartılmasıdır. Birincisi (üretici güçlerin geldiği gelişme düzeyi ile kapitalist üretim ilişkileri çelişkisi) yok sayılınca, ikincisi de (sınıf çelişkisinin tarihsel gelişme doğrultusu) açıklanamaz hale geliyor. Yeni teknolojiler ve yeni işbölümü biçimlerinin (ki bir yandan artı-değer sömürüsünü şiddetlendirmenin ve emeği daha sıkı boyunduruk altına almanın araçlarıdır, diğer yandan üretim ve emeğin yeni ve daha yüksek bir temelden toplumsallaşmasının biçimleridir) toplumsal sınıf çelişkilerinin gelişmesi bağlamındaki yeri incelenmiyor ve yok sayılıyor.

Örneğin Türkiye’de 2000’li yıllarda otomotivden başlayan, 2008 krizi sonrasında (finans ve hizmet dahil) tüm büyük şirketlere yaygınlaşan BİT (Bilişim-İletişim Teknolojileri) temelli ERP (şirket kaynak planlaması), MPL (ürün döngüsü planlaması), tedarik zinciri planlaması gibi göreli ve mutlak artı-değer sömürüsünü tümleşik-yükseltirken işçileri parçalayıcı, vasıflı kol ve kafa emeğini vasıfsızlaştırıcı üretim/yönetim organizasyonlarına dair tek bir çalışma yok. BİT’in, beyaz yakalı emeğini de büyük şirketlerin dışına sürmede, taşeronlaştırmada nasıl kullanıldığına dair tek bir çalışma yok. BİT’in çoklu-bileşik merkezi emek-zaman kontrolünü, sanayi dışındaki emek alanları (finans, hizmet, ofis) ve emek-yoğun alanlar dahil ekonominin bütününe nasıl yaydığına dair bir çalışma yok.

Emek araştırmalarında, beyaz yakalıların dönüşümüne olan ilgi başı çekiyor. Mavi yakalılara olan ilgi ise, daha ziyade kadın, Kürt, göçmen, taşeron, enformal işçiler ile sınırlı. İlki, araştırmayı yapanlar da çoğunlukla beyaz yakalılar olduğundan, kendi sınıfsal durum ve dönüşümlerini anlamak/realize etmeye çalışmak açısından, genellikle Marksizm ile post-yapısalcılık veya öznelcilik arasında (Negri, Bordieu, Thompson, vd), tam da eklektik bir ara sınıf bilincini yansıtıyor. İkinciler ise, özgül sorun ve dinamikleriyle birlikte işçi sınıfının bileşenleri olmaktan çok, ezilenci bir yaklaşımla, ya da bu ikisi arasında gelgitli biçimlerde, yine eklektik bir ara sınıf bilinciyle ele alınıyor.

Emek araştırmaları, işçilerin üretim ilişkileri içindeki nesnel sınıf konumlarından çok kendilerine ilişkin öznel algılarını konu ediniyor, ya da bu ikisi arasında tarihsel-diyalektik materyalist içsel bağı kuramadan, eklektik, ikircikli, bir çıkış bulamayan ve zaten genellikle aramayan bir pozisyonda kalıyor. Bu açıdan işçi sınıfının yeni ve daha yüksek bir temelden tarihsel-diyalektik gelişim sorun ve dinamiklerini somut-canlı olarak çözümleyemediği, ama işçi sınıfının belli kesimlerinin mevcut parça-eklektik ara sınıf bilinçlerini mükemmelen (idealize/akademize ederek) yansıttığı söylenebilir.

Mavi yakalı işçilerin diğer kesimleri, sanayi işçileri ise, birkaç istisnai örnek dışında, adeta defterden silinmiş durumda. Bu, “sanayisizleşmecilik, maddi olmayan emek, ezilencilik, radikal demokrasicilik, toplumsal hareketçilik” gibi akımlardan etkilenme düzeyini gösteriyor. Aynı zamanda, solun işçilerle ilişkisini, nesnel sınıf konumlarından çok işçilerin kendilerini öznel anlamlandırma dünyaları üzerinden kurmasından kaynaklanıyor. Kimliklerin “sınıflar üstü” homojenlik olduğu yanılsamasıyla, ne din-milliyet cemaatleşme ilişkileri içindeki ne de beyaz yakalıların eğitim-statü-tüketim networkleri içindeki sınıfsal farklılaşma ve çelişkilerin gelişimi görülebiliyor. Cemaatleşme/patronaj ilişkileri işçi sınıfını böylesine sarmış durumdayken, buna dair sınıf/emek temelinden inceleme-araştırma çalışmalarının -birkaç istisnai örnek dışında- olmaması, solun neden bir AKP ile bile başedemediğinin tipik göstergelerinden biri.

Emek çalışmaları alanına haksızlık etmemek için, içinde henüz sayıca az, ancak gelişmeye ve birbiriyle de etkileşimi artmaya başlayan vaatedici bir Marksist yönelimli damarın da bulunduğunu vurgulayalım. Bu çalışmamızda, Marksist teori ve kendi teorik ve pratik sınıf çalışması birikimlerimiz ile birlikte sınıf/emek çalışmalarının bu damarında oluşmaya başlayan birikim arasında da bir bağ kurmaya çalışacağız.

Bu çalışmada, sınıf/emek çalışmalarındaki boşluk ve sorunların hepsini bir çırpıda gidermek gibi bir iddiamız yok. Ancak birincisi, bazı temel iç bağıntı ve iç dinamikleri açıklanmış bir bütünü (en azından) gündemleştirmeye doğru, ve bu bütün içinde özellikle yakıcı eksik halkalar olduğunu düşündüğümüz bilişim-iletişim teknolojisi, toplumsal-teknik işbölümü, cemaatleşme, sınıfsal oluşum süreçleri gibi konularda, mutavazı adımlar atma çabamız var.

Yapmaya çalıştığımız, Türkiye kapitalizminin esaslı bir kriz sarmalına daha girdiği şu günkü koşullarda, işçi sınıfının kısa ve uzun erimdeki durum ve duruşuna dair bazı çıkış noktalarının ortaya konulması veya geliştirilmesidir. Bu yüzden çalışmamızın yalnız “giriş” bölümünün değil bütünün henüz bir “giriş” niteliğinde olduğunu ve mutavazılığını en baştan teslim edelim. “Bir şey acilse, geç kalınmış demektir” ironik sözünü unutmadan, çok çetin ve bazıları yeni açılım gerektiren konularda, hızla belli sonuçlara varma zorunluluğunun doğuracağı eksik ve sorunlar, kolektif katkılarla giderilecektir.

EMEĞİN TOPLUMSAL-MADDİ YAPISINDA DÖNÜŞÜMLER

“Küresel kapitalizmin mevcut koşulları içinde sınıf çalışmalarının, yönelmesi gereken üç temel sorun alanı vardır: Birincisi, emeğin maddi yapısında meydana gelen değişikliklerdir (üretim ve emek süreçlerinde, işgücünde, istihdam yapısında, iş ilişkilerinde, iş koşulları ve ücret yapısında, endüstriyel kontrol biçimlerinde yaşanan dönüşümler); ikincisi, sınıfın sosyolojik yapısında meydana gelen değişikliklerdir (aile, eğitim, sağlık, konut, beslenme gibi işgücünün hem maddi hem de toplumsal yeniden üretim koşulları ile boş zamanlar, kültürel faaliyetler, alışkanlıklar, gelenekler, yaşam tarzları gibi emeğin sosyalizasyonunu sağlayan toplumsal biçimlerde gerçekleşen değişiklikler); üçüncüsü, sınıfın siyasal ve ideolojik yapısında meydana gelen değişiklerdir (bağımlı sınıfların kimlik algısı, bilinç biçimleri ile siyasal tercihleri, oy verme davranışları veya ideolojik eğilimlerinde meydana gelen değişiklikler).” (Tülin Öngen, İşçi Sınıfının Değişen Yapısı ve Sınıf Hareketinde Arayışlar, Deneyimler Sempozyumu. Açılık Konuşması. SAV, Eylül 2005.)

Çok temel bir halkayı daha ekleyelim: İşçi sınıfı mücadelelerinin tarihsel gelişim seyri ve eğilimlerinin incelenmesi. Yazı dizimizin giriş bölümünde, Türkiye’deki büyük çaplı yeni proleterleşme süreçlerinden başlayarak, işçi sınıfı mücadelelerinin 2010’lu yıllardaki gelişim seyrinin dönemler halinde genel bir incelemesi yapmaya, bazı ilk sonuçlar çıkarmaya çalıştık.

Bu ve sonraki bölümde, “emeğin maddi yapısı”ndaki dönüşümlerin bazı kritik çizgilerini ele almaya çalışacağız. Daha sonraki bölümlerde, bu temelden, cemaatleşme/patronaj tarzı bağımlılık ilişkileri, aile, eğitim, bilinç biçimleri, ve bazı sınıf kesimlerinin durumları üzerinden devam edeceğiz.

Neoliberal kapitalizmin üretim sürecinde işçi sınıfını daha ağır bir boyunduruk altına almasının başlıca öğeleri şöyle sıralanabilir: 1- Başta BİT (bilişim-iletişim teknolojileri) olmak üzere yeni teknolojilerin üretim süreçlerini bütünleştirirken emeği daha çok parçalama, vasıfsızlaştırma, ucuzlatma, güçsüzleştirme ve daha ağır boyunduruk altına almada kullanılması. 2- Toplumsal-teknik işbölümünün karmaşıklaşması; üretim ve emek süreçlerinin olabildiğince çok parçalı ve çok katmanlı hale getirilmesi. 3- Çalışma yoğunluğu ve sürelerinin artırılması. 4- İşçileri birey ve küçük gruplara doğru çözen sistemler. 5- İşçileri yalnızca anı düşünmeye ve günü kurtarmaya koşullandıran işsizlik, güvencesizlik ve belirsizlik.

Bunlar birbirini içerir, koşullandırır, işçi üzerinde toplamda geometrik olarak büyütülen bir sömürü ve boyunduruk etkisi yaratır:

BİT temelli tümleşik artı-değer yükseltimi organizasyonları, üretim ve emek süreçlerinin içe ve dışa doğru çok-parçalı ve çok-katmanlı yeniden organizasyonunu daha bir etkinleştirir. Diğer taraftan teknolojinin henüz tam hakim olmadığı üretim/hizmet alanlarında, vasıflı emek süreçlerinin manüfaktürel/taylorize daha basit parça-iş’lere parçalanması, daha fazla sayıda işin makineleşmesi, sayısallaştırılması ve/veya taşeronlaştırılmasının önünü açar.

Kafa emeğinin, eğitimli emeğin de hızla standartlaştırılması, vasıflı işçi kesimlerinin de güvencesizleştirilmesini ve daha yoğun işsizlik baskısı altına alınmasını kolaylaştırır.

Teknoloji yoğunlaşması, sermaye döngüsünün hızlanması ve rekabetle birlikte, kaçınılmaz olarak çalışma hız ve sürelerini artırır. Diğer taraftan çalışma hız ve sürelerinin artırılması da, işçi sınıfının yaş, cinsiyet ve etnisitiye göre bölünmesini derinleştirir.

Üretim ve emek süreçlerinin ayrı ayrı ve bütünden analiz edilerek parça işyeri, parça-iş ve parça işçilere bölünüp katmanlaştırılması da aynı yönde etkide bulunur. İşçiler arasına yalnız aracıların (taşeron, geçici iş ilişkisi, vd) girmesine yol açmakla kalmaz. Aynı işyerinde hatta aynı emek sürecindeki işçiler arasına, meta ilişkilerinin (her parça-işçi kesiminin ayrıca meta üretir hale gelmesi) girerek somut-kolektif emeğe dayalı mücadele zeminini görünmezleştirir ve tahrip eder. Dahası, üretim ve emek süreçlerinin bu parçalanması ve katmanlaştırılması, işçiler arasına yörecilik, din-mezhep, milliyet, cinsiyet ayrımlarının girmesini de kolaylaştırır ve teşvik eder.

Kapitalist üretim sürecinde, maliyetleri minimize etmek, artı-değer oran ve miktarını maksimize etmek, işçilerin kolektif (veya vasıftan gelen) direncini kırmada, bu beş kapitalist “ilke” başı çeker. Kuşkusuz kapitalizm günümüzde çok daha geniş ve çeşitlenmiş emek güdüm ve kontrol repartuarına sahiptir. Ancak diğer yöntem ve araçlarının çoğu da, bu beşli temelinde yükselir veya bunların farklı biçim ve versiyonlarıdır.

İşçinin rekabetçi-bireyselci sosyalizasyon süreçleri, günümüzde daha ailede, çocuk yetiştirme tarzından başlar, eğitim süreçlerinde derinleştirilir. Aileden eğitime, ticaret kanununun bir uzantısına dönüştürülen iş hukukundan, sosyal yardımların dağıtım tarzına kadar, işçiyi sınıfından çözücü ve dekolektivize edici, sermaye ve devletine bağımlılığını artırıcı ve disipline edici, bir organizasyonlar bütünüdür. Burada yaşamın her alanının kapitalist üretim ve yeniden üretim ilişkilerindeki dönüşüm çerçevesinde adım adım nasıl yeniden şekillendirildiğini, bunu bütünleyip pekiştirir hale geldiğini görürüz. İşçi sınıfının iç kutuplaşma eksenleri, yöre-din-milliyete dayalı cemaatleşme biçimleri, yalnızca anı düşünmeye ve günü kurtarmaya koşullayan güvencesizlik ve belirsizlik; hiçbiri kapitalist üretim ve yeniden üretim süreçlerinin reorganizasyon biçimlerinden bağımsız değildir.

Bilişim-İletişim Teknolojileri (BIT) 

Teknoloji, kapitalizmde, makineli modern üretimden itibaren, bir artı-değer sömürüsü aracı olarak kullanılır. Aynı zamanda sermayenin işçiyi gerçek boyunduruk altına almasının aracıdır. (Marx, Kapital Cilt 1)

Üretim ve emek süreçlerini analiz ederek daha basit parçalara bölmek, buna uygun makinalar ve üretim organizasyonları üretmek, böylece hem emek üretkenliğini (göreli artı-değer sömürüsünü) yükseltmek, hem de emek-gücünü vasıfsızlaştırıp ucuzlatarak disipline etmek, Babbage ilkesi olarak bilinir.

“Daha sonra Babbage ilkesi olarak anılacak bu anlayış, üretim süreçlerinin bilgisini analiz ederek, süreci daha basit parçalara bölmenin üretim verimliliği (ni artıracağını-bn) ve emek-gücü maliyetinde önemli bir azalma yaratacağını vurgular. Bu sürecin iki temel bileşeni vardır: Birisi üretim sürecinin bilgisini analiz ederek bölmek ve uygun makinalaşma ile üretim organizasyonunu üretmektir. Bu mühendislik biliminin çeşitli dallarının temel konularından birisidir. İkincisi ise, vasıflı emeğin vasıf bilgilerinin üretim sürecine, makinalaşmaya, üretim örgütlenmesine soğrularak vasıfsız ve ucuz emek haline getirilmesidir…. İşçinin ‘itaatsiz elini’ uysallaştırmak, (kapitalizmde-bn) teknoloji geliştirmenin altta yatan dinamiği olmuştur.” (Özgür Narin, Teknoloji: Üretim Sürecinde Bölünme ve Emek. Elektronik Müh. Dergisi, Ekim 2012.)

“Babbage ilkesi”, kapitalizmin her teknolojik, organizasyonal ve sınıf mücadelesine dayalı dönüşüm sürecinde daha farklı ve karmaşık biçimler (Taylorizm, Neo-Taylorizm, vd) almakla birlikte bu özü değişmeden kalır. Günümüzde kapitalizmin çok daha gelişmiş BİT temelli üretim ve emek süreçlerini kontrol ve yönetim organizasyonları (Bilgisayar Tümleşik Üretim, Toplam Kalite Yönetimi, Tam Zamanında Üretim, ERP, vd) yine aynı temel ilke çerçevesinde işler.

Önce üretim ve emek süreçleri analiz edilerek daha basit parça ve aşamalara ayrıştırılır. Bu aşamanın en kritik halkalarından biri, işçilerin, özellikle de deneyimli ve vasıflı işçilerin örtük bilgi ve becerilerinin açığa çıkartılarak, daha basitleştirilmiş parça-işlere bölünmesidir. Aynı analiz ve ayrıştırma işlemleri, ofis emeği, hizmet emeği, kafa emeği işlerini de artan ölçüde kapsamaktadır. Açığa çıkartılan bilgi ve beceriler, daha basit parça ve aşamalar halinde yeniden tanımlanıp tasnif edilir. Böylece işçilerin öznel ve özerk bilgi ve becerilerinden tümüyle soyularak nesnelleştirilir; ya da aynı anlama gelmek üzere standartlaştırılır. Basitleştirme ve standartlaştırma süreçleri, deneyim ve vasıf gerektiren işlerin artan bölümünün, daha deneyimsiz ve vasıfsız işçilere yaptırılabilmesini sağlar. 1- Daha basit parçalara ayrıştırma ve 2- Standartlaştırmayı; 3- Sayısallaştırma takip eder. Böylece imalattan depoda bir ürün bulup getirmeye, muhasebeden çağrı almaya, eğitimden sağlığa her türlü emek süreci sayısallaştırılabilir, sayısal kontrol ve güdümlenmeye bağlanabilir. Sayısallaştırmanın ardından, kaçınılmaz olarak, 4- “Sonuç odaklı ölçme-değerlendirme” sistemleri gelir. Keza seçme-ayıklama, performans ve yeterlilik sistemleri, vd. İşçilerin giderek yoğunlaşan ve uzayan çalışma sürelerinde ne yaşadıklarının veya bu çalıştırma sistemlerinin işçilere ve topluma nelere mal olduğunun hiçbir önemi yoktur; yalnızca ne kadar daha kısa zamanda ne kadar daha çok (istenen türden ve sayısal olarak ölçülebilir) “çıktı” ürettiklerinin önemi vardır. En sonu, böylece, işlerin aynı işyerinde (aynı mekan ve zamanda) yapılması zorunluluğu ortadan kaldırılmış ya da azaltılmış olur. 5- İşlerin tümünün ya da bir kısmının daha, mekansal (parçalama veya kaydırma) ya da alt-sözleşme ilişkilerine devredilerek (veya ikisi birden) ayrıştırılması mümkün hale gelir. (Ursula Huws, Küresel Dijital Ekonomide Emek. Çev: Cemre Şenesen. S78-79 ve S103-104. Yordam yay. 2017)

Türkiye’de sol, sendikalar ve emek araştırmacıları, bu sürecin, daha ziyade son halkasını biliyor ve sorun olarak görüyor: Emeğin kolektif mücadele zemininin mekansal ve altsözleşmesel kaydırılması/parçalanması. Taşeronlaştırmanın Türkiye’de sanılandan da daha geniş olduğunu (örneğin beyaz yakalı üretim hizmetlerini, bilişimi de kapsadığını) ama, bu süreçteki “son halka” olmadığını göreceğiz. Hareketin de tek yanlı olarak parçalanma biçiminde değil, “parçalayarak bütünleştirme”, “parçalayarak kümelendirme” gibi daha karmaşık ve döngüsel biçimlerde olduğunu da göreceğiz. Mekansal ve alt-sözleşme parçalayıcılığı kuşkusuz çok yakıcı sorunlardır. Ancak işçi sınıfının parçalanma ve kutuplaştırılma sorunlarını kavramada kendi başına yeterli değildir. Yeni teknolojiler, yeni işbölümü biçimleri, aynı üretim sürecinde ve hatta aynı işyerinde çalışan parça-işçiler arasına meta dolayımı girmesi, mutlak artı-değer/göreli artı-değer ayrımı, üretken emek/üretken olmayan emek ayrımı temelindeki bölünmeleri de görmek gerekir.

Ancak oraya gelinceye kadar, bu sürecin her bir halkasının işçiler üzerindeki sömürü ve boyunduruğu daha da fazla yoğunlaştırdığı yeterince dikkate alınmıyor. “En kötüsü taşeron”, diye düşünüldüğünde, taşeronlaştırılmamış veya taşeronlaştırılmaları daha zor olan (örneğin göreli artı-değer sömürüsü daha yüksek olan) işçi kesimlerinin bu aynı süreç içerisinde nasıl lime lime edildiği de görünmez hale geliyor. Çünkü, tüm bu süreçlerdeki çok kritik bir etken daha görünmezleştiriliyor: Sürecin daha basit parçalara bölme, standartlaştırma, sayısallaştırma diye giden her bir halkasında, Bilişim-İletişim Teknolojilerinin ve bu temelden emek-zaman kontrolünün daha yoğun olarak devreye girmesi.

Standartlaştırma ve sayısallaştırma, sayısal teknolojilerin de üretim ve emek süreçlerinde daha yoğun kullanılması (her türlü iş’in birbiriyle karşılaştırılabilir hale gelmesi, her türlü iş süreç ve aksamasının standart teknik raporlandırılması, işlere dönük tekil ve tümleşik veri tabanları oluşturup dakik olarak izlenmesi ve yeniden iş analiz ve dizaynları, vd) olanağını sağlar. Teknolojinin daha yoğun devreye girmesi ise işlerin daha da fazla standartlaştırılması, sayısallaştırılması ve parçalanabilmesi demektir.

“Teknolojinin bir taşeronluk sistemiyle ne ilgisi var? Taşeron işçiler en ilkel koşullarda çalıştırılıyor?” diye sorulabilir. Teknoloji kapitalizmde, sınıflar arası bir sömürü ve boyunduruk aracı olarak değil de, kendinde “iyi” veya “nötr” bir olgu olarak düşünülürse, bir ilişkisi kurulamaz tabii. Oysa günümüz kapitalizminde teknolojinin gelişimi, mutlak artı-değer alanının da durmaksızın genişletilmesini koşullayan temel etkenlerden biridir. Emek yoğun üretim alanlarında bulunan işçiler, geri teknolojiyle çalışsalar ve hatta el aletlerinden başka bir araç kullanamasalar bile, göremedikleri bir yerlerde bulunan ve o üretim-tedarik süreçlerinin bütününü domine eden bilgisayarlı otomasyon sistemlerinin (emek-zaman kontrolü, hız, vd) uzantısı haline gelmekte ve bunlarla da rekabet etmek zorunda kalmaktadır.

Türkiye’de de 1990’lı yıllardan itibaren sermaye yoğun tekellerde uygulanmaya başlanan Toplam Kalite Yönetimi, Tam Zamanında Üretim; 2000’li yıllarda sermaye yoğun tekellerde uygulanmaya başlayıp 2008-9 krizinden sonra sanayi, hizmet, finans, ofis, bütün büyük şirketlere, alt uygulamaları ise orta boy şirketlere doğru yayılan ERP (şirket kaynak planlaması), MPL (ürün döngüsü planlaması), Tedarik Zinciri Planlaması gibi üretim organizasyonları, gerçekte Babbage ilkesi ve “bilimsel iş yönetimi”nin BİT temelli yeni ve daha üst versiyonlarıdır.

Büyük fabrika, hastane, şantiye, plaza, AVM gibi işyerlerinde, üretimin içe ve/veya dışa doğru parçalı organizasyonu, günümüzde çok daha tümleşik ve etkinleştirilmiş biçimde, ERP (Enterprise Resource Planning, İşletme Kaynak Planlaması) ve benzeri iş yönetimi analizleri ve yazılım programlarıyla yapılmaktadır.

ERP sistemleri

ERP sistemlerinin bir yüzü, endüstriyel iş-zaman analizlerinin, bilgisar tümleşik işlerdeki biçimidir. Diğer yüzü ise, bir işletmenin imalattan lojistiğe, tedarikten stok kontrolüne, proje yönetiminden aktivite bazlı maliyet yönetimine, imalat kaynak planlamasından bakım ve servis yönetimine, muhasabeden müşteri ilişkilerine, toplam kalite yönetiminden insan kaynakları yönetimine, personel takibinden performans sistemlerine, satış ve dağıtım kontrolünden müşteri analizine … kadar tüm faaliyetlerini ortak veri tabanında tümleştirip, birbiriyle bağlantılı çoklu-bileşik merkezi olarak kontrol edilebilir, planlanabilir ve yönetilebilir hale getiren yazılım ve donanım sistemleridir.

“Sistem işleyişi sırasında sipariş alır, stok kontrolü yapar, üretim ve/veya satın alma emri açar, teklif ister, teklif analizi yapar, teklif verir, fatura keser, muhasebe kayıtları tutar, bakım kontrolü yapar, personel kayıtları tutar, satış analizi yapar… Şirketlerin ihtiyaçları ile güncellenip geliştirildiğinden bu listeye her geçen gün yeni ve etkileşimli geliştirmeler ve güncellemeler eklemek olanaklıdır.” (Özgür Narin, İnternet ve Bilişim Teknolojileri Çağında Üretim Özyönetimi ve Yeni Olanaklar. Üretim Ekonomisi Kongresi, Kültür Üniversitesi, 2014)

“ERP paketleri; tedarik yönetimi, sipariş yönetimi ve ödeme işlemleri gibi tekrar eden ve sürekli olan iş süreçlerini destekler.” (Furkan Çelebi/Yetkin Bulut, Kurumsal Kaynak Planlaması (ERP) ve ERP Yazılımı Kullanan Bir İşletmenin İncelenmesi. Akademik Bakış Dergisi. Eylül-Ekim 2016)

Başka deyişle, ERP sistemleri, tüm karmaşık iş süreçlerinin basitleştirilmiş, standartlaştırılmış, sayısallaştırılmış, sürekli tekrar eden rutin işlere ayrıştırılıp indirgenmesi temelinde işler ve işlerin bu vasıfsızlaştırma ve rutinleştirmesini, olağanüstü artırır.

Otomativ yan sanayi fabrikalarına ERP analiz ve kurulumları yapan bir firma, tanıtım sayfasında şu bilgilere yer veriyor:

“CAD/CAM (bilgisayar destekli tasarım ve imalat-bn) çizimlerinden Model ERP sistemine ürün ağaçları (bilgisayarlı veri tabanı ve analizi yöntemi-bn) otomatik aktarılmış, boyutlu ve boyutsuz stokların birlikte etkin takip ortamı sağlanmıştır. Kombine kesim operasyonları, yerleştirme fonksiyonu, sanal stoklar, yardımcı malzemelerin çizim kataloglarından alınması, yarı mamul kartların otomatik yaratılması, hammadde rezervasyonları, proje takibi, kalite kontrol süreçleri, bakım onarım yönetimi, üretim anında operasyonları gruplama veya detaylandırma, detaylı fason üretim takibi, dokunmatik cihazlardan gerçekleşen üretim bilgilerinin alınması, parti takibi, tasarım ve yerleştirme ekiplerinin yönetimi, ortaya konan çözümlerden bazılarıdır.”

Aynı tanıtım, ERP sistemleriyle, “ürün veya hizmetlerin değerini artırmayan tüm faaliyetlerin ortadan kaldırılması”, “işgücünün azaltılması”, “faaliyet verimliliğinin sürekli bir şekilde iyileştirilmesi”, “tasarım, üretim ve kalite kontrol süreçlerinin etkin şekilde entegre edilmesi”, “tüm faaliyetleri basitleştirme ve makine ayarlama sürelerini kısaltma” sağlanacağını belirterek, “kriz dönemleri ERP sistemlerine geçiş fırsatıdır” altın vuruşuyla bitiyor.

ERP sistemleri, bir üretim veya hizmet sürecinin tüm faaliyet ve işlemlerin her birinin ve bütünün yapılabilmesi için toplumsal olarak gerekli emek-zaman’ı azaltmaktadır. Örneğin 2013 yılında ERP sistemine geçen Türkiye’nin büyük bir helezon çit ve dikenli tel üretimi firması muhasabe ve idare bürosunda, bazı alanlarda verimlilik artışı şöyledir: Depo içinde malzeme arama ve bulma ortalama zamanı 20 dakikadan 2 dakikaya, anlık stok görme ve gelen siparişlere cevap verme süresi 60 dakikadan 2 dakikaya, haftalık üretim planlama süresi 60 dakikadan 5 dakikaya, ürün maliyeti çıkarma 15 dakikadan 5 dakikaya, işçi fazla mesai süresi hesaplama 20 dakikadan 5 dakikaya, müşterilere fatura kesme süresi 20 dakikadan 2 dakikaya, yönetimsel raporlama 120 dakikadan 2 dakikaya düşürülmüş. Firma bünyesindeki birçok işin her birinin yapılış süresinde, aylık 50-100 saate varan zaman tasarrufları vardır.

“Üretim yönetimi, stok yönetimi, dağıtım planlaması ve yönetsel planlama alanlarında bir çok faaliyetin uygulanma süresinden fayda sağlanmıştır. Ayrıca firmada daha önceden var olmayan bir takım faaliyetlerin de ERP yazılımı sayesinde kullanılabilir hale geldiği görülmüştür. Sağlanan bu faydalar ve yeni faaliyetlerin kullanımıyla firmada üretim süreci ve yönetim için etkinliğin sağlandığı ve verimliliğin gözle görülür bir şekilde arttığı tespit edilmiştir.” (Furkan Çelebi/Yetkin Bulut, age.)

Büyük sanayide tekstil fabrikalarına kadar yayılan bilgisayar tümleşik otomasyon ve MRP (imalat kaynak planlaması) sistemleriyle birlikte emek üretkenliği yüzde 50-100’e yakın artırılabilmektedir.

İşletmelerde ERP yapılandırmalarıyla, toplumsal olarak gerekli emek-zamanın düşürülmesi, yani göreli artı-değer sömürüsünün artması, burjuva işletmecilik jargonunda “işgücü kazanımı” ya da “işgücünden kazanım” olarak ifade edilir. (Örn bkz. Esra Calka, ERP Hakkında Bilmeniz Gerekenler, 12 Kasım 2015) Bu, kesinkes daha az işçiyle daha çok iş; emek üretkenliğinin (sömürüsünün) toplumsal-bileşik (teknolojik, organizasyonal, yönetsel) olarak artırılması, imalattan ofise tedarikten satışa her alandaki işçilerin çalışma yoğunluğunun 1.5-2 kat artması anlamına gelmektedir.

Türkiye’de ERP sistemleri, 2008 krizinden itibaren sermaye yoğun ve bilgisayar tümleşik üretim yapan büyük sanayi şirketlerinden, bilgisayarların ve bilgisayarlı makinelerin olduğu tüm büyük sanayiye (metal, cam, tekstil, inşaat, taşımacılık, vd) ve tüm büyük finans, hizmet, hatta tarım işletmelerine (banka, üniversite, okul, hastane, belediye, ofis, vd) doğru hızla yayıldı. Bu sistemlerin, muhasabe, proje yönetimi, personel takibi, performans, raporlandırma, veri tabanı oluşturma, veri işleme, müşteri sevk zinciri gibi emek üretkenliği ve kontrolünü artıran sayısız alt parçası da, orta ve küçük işletmelerde hızla yaygınlaşıyor. Zaten küresel ve iç tekelci oligarşik şirketlerin, toplumsal olarak gerekli emek-zamanı minimize ederek artı-değeri yükseltme sistemleri, bunların tüm üretim hizmetleri, tedarik, lojistik, bayi, pazarlama, satış, ve altsözleşme ilişkileri ağını ve hatta müşterilerini bile kapsayıp entegre kontrolüyle, tüm ekonomiyi belirler hale geliyor. Örneğin bir ana firma bilgisayar tümleşik otomasyon ve ERP sistemleriyle işçilerinin üretkenliğini ve çalışma temposunu diyelim ki yüzde 70 yükselttiğinde, bu ana firmaya geri teknolojiyle tedarik üretim/hizmeti veren fason/taşeron işletmeler de bu üretim zincirindeki toplam toplumsal artı-değer içindeki kendi paylarını koruyabilmek için bile, kendi çalıştırdıkları işçilerin çalışma yoğunluğu ve saatlerini en az bu kadar yükseltmek zorunda kalacaktır. Göreli artı-değer sömürüsündeki her artış, mutlak artı-değer sömürüsünü de genişletip artırmayı koşullamaktadır.

ERP ve benzeri yazılımların her işkolu için standart versiyonları artık piyasada da satılıyor. Tabii iş bir yazılım satın alıp bilgisayara kurmaktan ibaret değil. Üretim, emek, tedarik, satış, maliyet, finans vd süreçlerinin tek tek ve bütünden analiz edilmesi gerekiyor. Bu işlerde ihtisaslaşmış yerli ve yabancı çok sayıda ERP şirketi var. ERP siparişi veren şirketin tüm iç-dış iş akış ve süreçlerini analiz edip standart ERP sistemlerini buna uyarlıyorlar. Veya standart ERP paketlerinden uyarlamayı veri güvenliği açısından sorunlu gören büyük şirketler, tümüyle kendilerine özel ERP sistemleri kurdurabiliyor. Bu, bilgisayar tümleşik iş-zaman analizleriyle birlikte, bilgisayar tümleşik otomasyon teknolojili büyük bir tekstil firmasında, 30-40 kişilik bir ekiple 3-4 ayda, büyük otomativ fabrikalarında birkaç yüz kişilik bir ekiple 1-2 yılda yapılabiliyor. Bu ekipler firmanın kendi mühendisleri ile ERP uzmanı firmanın gönderdiği endüstri, yazılım, işletme mühendislerinin ve teknisyenlerin bileşiminden oluşuyor. ERP’nin kendisinin çoklu-tümleşik sistemler olmasının gerektirdiği gibi, bu analiz ve yazılım süreçlerini gerçekleştiren endüstri, yazılım, işletme mühendislerinin birlikte çalışmasını, ve birbirlerinin işlerinden de asgari düzeyde anlamasını gerektiriyor. Örneğin endüstri mühendisinin ERP yazılımlarından asgari düzeyde anlaması ve iş-zaman analizlerini de en baştan buna göre yapması, diğer taraftan endüstri ve yazılım mühendislerinin işletmecilikten anlaması, her şeyi karlılığı artıracak biçimde ele alması gerekiyor.

ERP sistemleri belli bir işletmeye bir kez kurulmakla bitmiş olmuyor. Sürekli güncellenmesi gerekiyor, çünkü durmaksızın, üretim ve emek sürecinde daha önce nüfuz edilmemiş alanlara da nüfus eden ve daha gelişkin, daha karmaşık, daha tümleşik versiyonları çıkıyor. Ve zaten ERP sistemleri, bir kez kurulduğu büyük şirket ile onun bağlantılı olduğu tüm diğer şirketleri durmaksızın emek üretkenliği ve hızını artırıcı, maliyetleri düşürücü yeniden-yeniden düzenlemeler yapmaya zorluyor.

Bununla da kalmıyor, bu sistemler, vasıflı ve deneyimli emek süreçlerini de (kafa emeği, hizmet emeği, ofis emeği dahil) analiz edip daha basit parça-işlere bölünmesini ve vasıf ile deneyimin BİT’e ve BİT temelli üretim organizasyonlarına, yani sermayenin tam kontrolüne geçmesini kolaylaştırıyor ve hızlandırıyor.

“Üretim sürecinin üretken olan, olmayan neredeyse her aşamasında emek gücünün örtülü bilgisi dekode ve deşifre edilmeye çalışılır. Firmaların üretim, pazarlama, müşteriyle ilişki, tasarım, tedarik gibi süreçlerini yönlendiren, şirket kaynak planlaması (ERP), SAP ya da PLM gibi karmaşık yazılımlar, otomasyon sistemleri firmaların işleyişindeki emek süreçlerinin bilgisinin deşifre edilmesiyle oluşturulurlar. Örneğin, bir ustanın bir nesneyi üretmedeki bilgisi, mahareti bir örtülü bilgidir, ancak uzun bir çıraklık deneyimi ile edinilebilir, kullanma kılavuzu haline dönüştürülemez. Ustanın bilgisinin deşifre edilerek rasyonalize edilmesi, bu işlemlerin bir kısmını makinanın yapabilmesini, üretimin hızlanmasını, üretimde kullanılan emek gücünün niteliğinin dolayısıyla ücretinin yani maliyetinin azalması anlamına gelmektedir.” (Özgür Narin, agy)

Yalnız fabrikadaki usta işçinin değil, hastanedeki hekim ve hemşirenin, okuldaki öğretmenin, üniversitedeki akademisyenin, bürodaki avukatın, muhasebecinin, banka emekçisinin, satış elemanının, çağrı merkezi çalışanının, hatta bizzat bu analizleri ve yazılımları yapan çekirdek işçilerin emek süreçleri analiz ediliyor; daha basit parça-işlere bölünüyor ve vasıflı işlerin bir kısmı daha makinalar tarafından yapılabilir ve/veya kontrol edilebilir hale getiriliyor.

Bununla da kalmıyor. ERP sistemleriyle tüm üretim süreç ve bileşenlerinin tümleşik bilgisi ve kontrolü sağlandıktan sonra arkasından, Türkiye’de yine yabancı ortaklı büyük tekellerden başlayarak yayılan PLM (Ürün Ömrü Yönetimi) yazılımları geliyor.

“Ürünün tasarlanması, ürün ömrünün (tasarım, üretim, bakım, sigorta) bir bütün olarak tasarlanması, üretim sürecinin otomasyonunun tasarlanması, tedarikçi ilişkilerinin tasarlanması, müşteriden gelen şikâyetlere göre geri beslemeyle ürünün iyileştirilmesi, tüm bunlar büyük endüstriyel yazılımlar ile otomasyona bağlanmaktadır…. Sonra müşteri isteklerinden tedarikçilerin durumuna kadar zincir oluşturan bir tasarım sürecini entegre planlıyorlar. Bu zincirin içinde bakım gibi ürün ömrünü ilgilendiren tüm parçalar entegre halde var. Yani üretim zinciri buna göre tasarlanıyor.” (Özgür Narin, Teknoloji Üretim Sürecinde Bölünme ve Emek. Elektrik Müh. Dergisi, Ekim 2012)

Sonuç, üretim (ve bilişim, iletişim, ulaşım, pazarlama, satış, tedarik, eğitim, finans, muhasebe, vd) süreçleri bir yandan parçalanıp saçılırken daha üst düzeyden bütünleştirilmesi, emek süreçlerinin ise parçalanıp katmanlaştırılması, her düzeydeki vasıflı ve deneyimli emek yerine daha fazla vasıfsız ve deneyimsiz işçi çalıştırılması, hatta işlerin bir kısmının da müşterilere yaptırılmasıdır. Ücretler düşerken – ve “hak” bireysel olarak satın alınması gereken bir şey haline gelirken- çalışma temposunun olağanüstü artmasıdır. Her düzeyde işçiler 10-15 yılda posası çıkartılıp çalışamaz hale gelirken, emeklilik yaşının yükseltilmesidir. İşçiler üzerinde göreli ve mutlak artı-değer sömürüsü ve boyunduruğunun katmerlenmesidir. Bu sistemler, üretim süreçlerini çoklu-tümleşik merkezi olarak bütünleştirirken, işçileri çıplak ve vasıfsız işgücüne indirgemekte, parçalayıp kutuplaştırmaktadır. Burada bu sistemlerin işsizlikle bağlantısını da görürüz: Hem daha az işçiyle daha çok iş yapılmasını sağlayarak işsizliği artırırlar, hem de durmaksızın daha fazla sayıda işi standartize ederler. Tekrar eden basitleştirilmiş hareketlere dayanan rutin işlerdeki sayısı artan işçilerin, işsizlik tehdit ve baskısını daha fazla hissetmelerini sağlarlar. Bu da zaten, artık ister kol ister kafa emeği olsun, işçilerin “itaatsizliğinin” azaltılmasının en kritik halkalarından biridir.

Veri tabanları ve veri işlemeciliği

Günümüzde, hemen her türlü iş, ekonomik, organizasyonal ve yönetsel olarak, artan ölçüde BİT’e bağlı hale gelmektedir. Hemen her türlü ekonomik, toplumsal, idari süreçler için, giderek büyüyen ve dallanıp budaklanan veri tabanları oluşturma ve veri işleme zorunluluğu, günümüz kapitalizminin en kilit halkalarından biridir. Bugün bırakalım büyük kapitalist şirketleri ve kapitalist devleti, birkaç avukatın olduğu bir hukuk bürosu dahi kendi veri tabanını oluşturmadan çalışamaz.

Veri ne midir? Standartize ve kategorize edilerek kayıt altına alınabilecek ve sayısallaştırılabilecek her şey ve her türlü işlem. Demografik ve etnografik özellikleriniz de veri’dir, işyerinde ne kadar zamanda hangi standart işlemleri ne kadar yaptığınız da veri’dir, (kayıt altına alınıyorsa) tuvalette geçirdiğiniz zaman da veri’dir, hangi marketten kredi kartıyla ne aldığınız da veridir, internette hangi sayfalara girdiğiniz, cep telefonunda kime ne mesaj attığınız da veri’dir, devlet dairesinde, belediyede, hastanede, metroda, otoyolda, havayollarında yapmak zorunda olduğunuz işlemler de veri’dir, çocuğunuzunun ders notları, girdiği sınavlar da veri’dir.

Kapitalizm çalışmayı olduğu gibi yaşamı da azami ölçüde, basit, standart işlemlere indirgeyip kayıt altına alınabilir, sayısallaştırılabilir, sayısal “ölçme ve değerlendirme” sistemlerine bağlanabilir, böylece sayısal olarak da kontrol edilip yönetilebilir hale getiriyor.

Kullandığınız veya belli işlemlerinizi yaparken sizi kayıt altına alan her türlü elektronik/dijital araç veri üretiyor. İş kartınız, kredi kartınız, ulaşım kartınız, (2020’ye kadar geçilmesi planlanan) elektronik kimliğiniz, cep telefonunuz, kişisel bilgisayarınız, internet, sosyal medya, yazar kasalar, ev sayaçları, hatta televizyonunuz ve otomobiliniz (günümüzde çip/sensör içeren ve bilişim-iletişim-ulaşım sistemlerine bağlanabilen tüm araçlar, belli verileri kaydedecek veya iletebilecek tarzda tasarlanabiliyor), kameralar, mobeseler… Ücret, vergi, sigorta, işsizlik, sağlık, eğitim, sosyal yardım, hukuk ve sayısız başka türden “hesaplarınızı” tutan elektronik/dijital araçlar ve sayaçlar.

Burada her şeyin kayıt altına alınabilir hale getirilmesi eğiliminin, kapitalizm açısından taşıdığı önemi özellikle vurgulamamız gerekir. Çünkü her hangi bir durumun kayıt altına alınabilir hale getirilmesi demek, bilgisayarda işlenebilir bir veri olması, dolayısıyla kontrol edilebilir ve yönetilebilir hale getirilmesi demektir.

Bilgisayar tümleşik fabrika ve işyerlerinde, tüm faaliyetlerin ve sorunların raporlandırılması için standart raporlandırma sistemleri vardır. Bir makine 5 dakika durmuşsa, ne kadar süre ve neden durduğu kayıt altına alınıp bilgisayara girilir. Bir bilişim şirketinde belli bir proje üzerinde çalışan işçinin, her günkü mesaisinin sonunda, o gün hangi işler üzerinde ne kadar süreler çalıştığını, bu işlerde hangi ilerlemelerin kaydedildiğini, standart raporlandırma sistemiyle bilgisayara girmesi, işinin bir parçasıdır.

Yapılan her türlü iş, işlem ve faaliyetin kayıt altına alınması, standart formları doldurma biçimde raporlandırılması ve bilgisayarlara girilmesi, günümüzde işçilerin artan kesimi için dev çaplı yeni bir iş yükü haline getirilmiştir. Hhastanedeki hemşirelerin önemlice bir kesimi salt kayıt işleri ile uğraşmak durumundadır. Bu kayıtlar, diyelim ki bir yatan hastaya hangi standart işlemlerin uygulandığının, hastanın günlük ölçümlerinin vd tamamını içerir. Bir ilkokul öğretmeni, iş dışındaki zamanının önemlice bir bölümünü, her bir öğrencisinin her bir dersteki durumları, davranışları, uygulanan şu veya bu standart müfredatların ve eğitim prosedürlerinin her bir öğrencideki sonuçları, vbye ilişkin bitmez tükenmez formları doldurmaya harcamak zorunda bırakılır. Buna kabaca, bilgisayar tümleşik her sürecin ayrılmaz parçası haline gelen, ve yine işçilere yaptırılan, ve işçilerin iş yükünü artıran, “enformatik kırtasiyecilik” diyebiliriz. Böylece vasıflı emek süreçlerinin daha basit parça işlemlere bölünerek kodlanması; yani vasıflı veya deneyimli işçilerde bulunan örtük bilgi ve becerilerin bir kısmının daha bilgisayar sistemlerine, dolayısıyla sermayeye soğurulması sağlanır.

İşçiler giderek artan bu tür veri-kayıt, form doldurma ve raporlandırma işlerini, bir angarya olarak görür, ve son derece köreltici ve bunaltıcı olduğundan nefret ederler. Tüm işi, ya da günlük çalışmasının önemlice bir kısmı bu tür kayıtları yapmak, standart formları doldurmak olan bir hemşireyi düşünün! Hele ki iş-dışında yapılması dayatıldığında. Ayda bir iki hafta sonunu bu gibi form ve raporlandırmaları doldurmakla geçirmek zorunda bırakılan bir öğretmeni veya akademisyeni düşünün! Üstelik bu kayıt, form, raporlandırma verilerinin nerede nasıl kullanacağını bilmemeleri, ama kendilerine geri dönüşünün daha kötü olacağını da (işsizlik, çalışma temposunun artması, vasıfsızlaştırılma, vd) az çok sezmeleri, “enformik kırtasiye” işlerin stresini yükseltir.

Yukarıdaki örneklerimiz üzerinden devam edersek: Böyle bir enformatik kayıtlama ve raporlandırma sistemi olmadığında; makinenin neden durduğunu ancak o makinede yıllarca çalışmış olan usta işçi bilir. Bir projeyi yürütmek için günlük çalışma zamanının ne kadarını şu işe/yazılıma ne kadarını bu işe/yazılıma ayırması gerektiğini bilişim işçisi bilir. Hastaların, hangi teşhis ve tedavi işlemlerine ne kadar sürede ne tepki verebileceğini ancak tecrübeli sağlık emekçileri bilir. Filanca eğitim program ve prosedürlerinin öğrencilerinin hangilerinde ne tür sonuçlar verdiğini ancak öğretmen bilir. Yani sermaye bu işçilerin bilgi, beceri ve deneyimine halen şu veya bu düzeyde bağımlıdır. İşte tüm bu örtük bilgi, beceri ve deneyimler, standart kayıtlama ve raporlandırma sistemleri ile kodlanabilir hale geldiğinde, işçilerin kendilerinden ayrıştırılmış olur; sermayeye geçer. Sermayenin, makinenin neden durduğunu bilmesi gerekmeyen fabrika işçisi, çalışma zamanın ne kadarını hangi işe ayıracağına kendisi karar veremeyen bilişim işçisi, hangi hastanın özgül durumuna ilişkin hangi teşhis ve tedavi işlemleri uygulanacağına kendisi karar veremeyen sağlık işçileri, vd çalıştırması mümkün hale gelir. Tüm bu standart kayıtlama ve raporlandırma verileri bilgisayarlarda toplanıp işlenir, ve işçiler kendi iradeleri dışında işler görünen bilgisayar destekli iş akış, organizasyon ve yönetim sistemlerinin (daha vasıfsız, deneyimsiz, ucuz işçilerle değiştirilebilir) uzantısı haline gelir. Kaldı ki, emek sürecindeki bu öznel bilgi, beceri ve deneyimlerin artan kısmının kodlanarak nesnelleştirilmesinin; bilgisayar veri-işlem ve analiz programlarına soğurularak sayısallaştırılmasının belli aşamasından sonra, bu işler uzaktaki bir bilişim-iletişim merkezinden kontrol edilip yönetilebilir; yani taşeronlaştırılabilir hale de gelir.

Dev çaplı veri yığınlarından, belli bir işyerinin içindeki ve dışındaki iş süreçlerinin bütününe ilişkin verilerin sistematik olarak saptanması, toplanması, depolanması ve düzenlenmesi ile o işyerinin iç-dış her sürecine ve süreçler bütününe dair veri tabanları oluşturulur. Diyelim ki bir market zincirinin tüm şubelerindeki yazar kasalarında yapılan tüm işlemler, günlük, haftalık, aylık olarak market zincirinin bilişim-iletişim merkezindeki veri tabanına otomatik olarak iletilir. Veri tabanları da, işkolunun standartları ve patronların özgül isterlerine göre kurulan, genişletilebilen ve görselleştirilebilen bilgisayar veri-işlem ve veri-analiz programlarıdır. Market patronları ve merkezi yöneticileri, oturdukları yerden markette satılan her bir ürünün, ürün paketlerinin, vb satış, stok, tedarik, emek-gücü, kar-maliyet grafiklerini izleyebilir. Marketin, bütününün olduğu gibi, her bir il ve semtteki şubelerinin, müşteri profilleri, müşterilerin gelir düzeyleri, market sepetinin bileşim ve bağıntıları da (filanca ürünü alanların yüzde kaçı falanca ürünü de alıyor) veri tabanından izlenebilir, verimlilik ve karlılığı artıracak her türlü yeniden düzenleme (kampanyalar, ürün fiyat, yer ve bileşimlerinin yeniden düzenlenmesi, öncelikli raf kiraları, her üründe tutulacak stok düzeyi, fason tedariği yapılan ürün sipariş süre, miktar ve fiyatları, işçi sayı ve bileşimi ve çalışma tempolarının artırılması, vd) buna göre yapılabilir. Tedarik, lojistik, stok, pazarlama, reklam, kampanya, müşteri hizmetleri, müşteri profili, satış, muhasebe ve tabii işçi takibi verilerinin birbiriyle bağlantılı ve ortak bir veri tabanında toplanması ise, yukarıdaki bölümde işaret ettiğimiz ERP sistemine geçme olanağı sağlar. Veri tabanları kapitalistin yalnız emekgücünden değil sermayeden de tasarruf etmesini (yüzde 5-20 civarında) sağlamaktadır. Çok basit bir örnekle, ürünlerin güncel satış verilerin ve gıda ürünlerinin raf ömürlerinin veri tabanında yer alması bile, lojistik, stok, enerji, soğutma vd maliyetlerinin düşürülmesini sağlar. Örneğin raf ömrü dolmaya yakın hatta dolmuş olan ürünlerin, indirimli satış bölüm/mağazalarına kaydırılarak, onlardan bile kar edilmeye devam edilmesi, vb.

Veri tabanlarının her işkolu ve iş süreçlerine göre standartlaşmış yazılımları vardır. Ancak her işyeri ve sürecin isterlerine özgülenip uyarlanması, gerekli (bilişim jargonunda) “yamaların” yapılması ve/veya orijinal yazılımlarla desteklenmesi gerekir. Büyük ve markalı bir mağaza zinciri, mağazalarının bulunduğu semtlerde veya yeni mağaza açmayı planladığı yerlerde, piyasa araştırması yaptırarak belli verilerin toplanmasını isteyebilir. Bu piyasa araştırmaları, “aktif” müşterilerin ötesinde potansiyel müşterilerin, çalıştıkları işler, meslekler, gelir düzeyinin ötesinde, yaşam standartları, yaşam tarzları, doğum oranları, hobilerine kadar kapsayabilir. Diyelim ki filanca semtte doğum oranları ve şu şu yaşlar arasında bebek ve çocuk oranı ve sayısı biliniyorsa; veya evcil hayvan besleme oranları ve sayısı biliniyorsa, bunlara ilişkin her şey satılabilir ve kar edilebilir demektir.

Bu da bir diğer kritik olguyu gözler önüne serer: Verimlilik ve karlılık artışına tahvil edilebilecek her türlü veri meta’dır. Kapitalist, taşeron piyasa araştırma şirketlerine bu tür verileri toplatabileceği gibi, eğer istediği türden veriler bir yerlerde hazır olarak bulunuyorsa, paket olarak da satın alabilir. Facebook, Google vbnin verileri başka şirketlere satması işin en bilinen yanı. Ama bir Sağlık Bakanlığı veya Eğitim Bakanlığı, kendi alanlarından topladıkları devasa veri paketlerini, bu alanlarda iş yapan büyük şirketlere vermiyor mu sanıyorsunuz? Büyük bir market/mağaza zinciri, birlikte çalıştığı bankalardan, kendi müşterilerinin ücretlerine, bankadaki hesaplarına ve bunları kullanma biçimlerine dair verileri satın alabilir. Bir banka, daha yüksek kredi çekmek isteyen müşterilerinin, zaten bildiği iş ve gelir düzeyinin ötesinde, kullandıkları otomobil markalarından dışarıda hangi lokantalarda yemek yediğine kadar verileri elde etmek isteyebilir ve bu verileri başka şirketlerden satın alabilir. Şirketler kendi iş alanlarında tuttukları verilerin bir kısmını, rekabet kaygısının olmadığı farklı işkollarındaki başka şirketlere satıp ayrıca kar da elde edebilirler. Böylece aklınıza gelecek gelmeyecek her şeyin (kayıt altına alınabilir ve karlılığa çevrilebilir) verisinin üretilmesi, işlenmesi ve alınıp-satılması, başlıbaşına dev çaplı bir artı-değer üretim ve piyasa alanı haline gelir.

Buradan bir adım daha atarsak, temelde yatan çok daha kritik bir dinamiği görebiliriz: Günümüzde belli bir büyüklüğe gelmiş her şirket, kendi bulunduğu işkolunun ötesinde, artan sayıda farklı işkolunun ve şirketin de bilgisi ve uzmanlığı olmadan iş yapamaz hale gelmektedir. Örneğin bugün tarımsal üretkenliği artırmak için bilinen araç ve yöntemler de yetersiz kalmakta, traktör, biçerdöver gibi araçların bilgisayar tümleşik versiyonlarıyla birlikte, ekipman sistemi, işgücü sistemi, hava durumu veri sistemi, toprak analiz sistemi, tohum optimizasyon sistemi ve sulama sistemini koordine eden tarım ERP (tarımsal-endüstriyel kaynak yönetimi) sistemlerine geçilmektedir. Büyük otomotiv tekelleri düşen karlılığı toparlayabilmek için hem birbiriyle, hem üniversitelerle, hem de uzay-havacılık, bilişim, telekominikasyon vd tekelleriyle işbirliği yapmak zorundadır. Bir sağlık turizmi şirketi, asıl işi sağlık olmakla birlikte, havayolu, turizm, otelcilik, bilişim-iletişim şirketleriyle anlaşmaları ve bu alanlarda da asgari bilgisi olmadan çalışamaz. Farklı sermayeler bir yandan kıyasıya rekabet ederken, diğer yandan artan ölçüde birbirinin tuttuğu veri sistemlerine, bilgi ve uzmanlığa ihtiyaç duymakta, bağımlı hale gelmektedir. Taşeronluğun bile bir yüzü maliyetleri minimize etmek ise (özellikle beyaz yakalı iş alanlarında) diğer yüzü de budur. Farklı sektör ve alanların veri sistemlerine, bilgi ve uzmanlığına ihtiyaç duyan bir şirket, ya bu alanlardaki şirketlerle anlaşmalar yapacak, ya bazı veri paket ve sistemlerini satın alacak, ya bu sektör ve alanlardan bilgi ve uzmanlık sahibi işçileri de çalıştıracak, ya da bunları taşeron olarak tedarik edecektir (büyük şirketler genellikle tümünü farklı bileşimler halinde yapmaktadır). Bu, üretimin yeni ve daha yüksek bir temelden toplumsallaşma süreçlerinin en çarpıcı biçimlerinden biridir.

Veri tabanı oluşturma ve veri işlemeciliği genellikle bağıntılıdır. Veri işlemeciliği, kendi başına anlamsız olan verileri işleyerek, bağlantılandırarak vd anlamlı bilgilerin üretilmesidir. Kapitalizmde “anlamlı bilgi”, verimlilik, karlılık, sömürü, kontrol ve yönetim kapasitesini yükseltecek bilgi, demektir. Örneğin günümüz teknolojisiyle, hangi çalışma ve çevresel koşulların, hangi ürünlerin ne gibi fizyolojik, mental ve psikolojik hastalıklara yol açtığına dair geniş çaplı veri tabanları oluşturmak ve işlemek, oldukça kolaydır. Veya sayısız tektonik, sismik, atmosferik vd belirtileri toplayıp birlikte işleyerek, deprem tahminlerini gerçeğe daha yakın düzeyde yapmak mümkündür. Ama kapitalizm bu tür “anlamsız bilgi üretimi”yle ilgilenmez, yapmaya çalışanları da -Onur Hamzaoğlu’na yaptığı gibi- süründürür.

Veri işlemeciliği ve veri madenciliğinin bazı sektörlerdeki en bilinen, en standart uygulamalarına ilişkin örnekler:

“Bankacılık ve Finans: Müşteri profili belirlenir, kredibilite ve risk değerlendirmesi yapılır, ürün segmentasyon ve penetrasyonları buna göre yapılır. Bankalar veri madenciliği tekniklerini kredi kartı satışlarında müşterilerin davranış ve güvenilirliklerini ölçmek ya da belirli bir müşterinin ödemelerini aksatma ihtimalini öngörmek amacıyla da kullanabilir. En iyi müşterilerin belirlenmesi, kredi kartı harcamalarına göre müşteri gruplarının belirlenmesi, kredi kartını değiştirmesi muhtemel müşterilerin belirlenmesi, farklı finansal göstergeler arasındaki gizli korelasyonun bulunması, benzer davranışlar gösteren müşterilerin sınıflandırılması, müşteri kredi taleplerinin değerlendirilmesi, döviz fiyatlarındaki değişikliklerin önceden tahmin edilmesi, vergi dolandırıcılığı vakalarının tespit edilmesi gibi olaylarda kullanılmaktadır. “(Murat Altun, Veri Madenciliği ve Uygulama Alanları, Akdeniz Ün. Doktora Semineri Raporu, 2017)

Akademisyenler: “ Sakarya Üniversitesi 2014’te Stratejik Bilgi Yönetim Sistemini (SBYS), Eğitim Öğretim Bilgi Sistemini (EBS) ve Sakarya Üniversitesi Bilgi Sistemini (SABİS) geliştirmiştir. Yazılımlardan EBS, dersleri; SBYS ve SABİS de diğer akademik faaliyetleri kayıt altına alan, tasnif eden, istatistiklere döken ve buradan performans ölçüm araçları geliştiren yazılımlardır. (…) Öğretim üyeleri ödevlerini bu sistem üzerinden verebilmekte; ders notlarını, sınav çözümlerini sisteme girebilmektedir. SABİS ile akademik envanter oluşturulmakta, akademisyenlere kişisel web sayfaları açılmakta, anlık veya dönemsel faaliyet raporları ve istatistiksel bilgiler üretilmektedir. (…) Sistem bunun üzerine birimlerin altı aylık performanslarını grafiklerle veriyor. Eğer birimlerin performansı hedeflenenin altında ise grafik kırmızı oluyor. (…) Bazı üniversiteler Akademik Veri & Performans Yönetim Sistemi (AVESİS) adında bir yazılım kullanmaktadır. Bu yazılım birçok göstergeye göre üniversite, fakülte, bölüm ve akademisyenlerin performanslarını ayrı ayrı ölçmekte ve değerlendirmektedir. (…) Bilgi işlem teknolojileri birimlerin olduğu gibi kişilerin de puan ve performansını hesaplıyor. (…) Çevrimiçi eğitimde akademik emek bölünerek Taylorist rasyonalizasyon ile tekrar organize edilmektedir. Geleneksel akademisyen işi, ders, tartışma, değerlendirme, puanlama gibi parçalara ayrılmaktadır ve parçalara ayrılan her bir iş standardize edilmekte ve böylece her bir parça, başka bir öğretim üyesine transfer edilebilir, herkesin yapabileceği bir işe dönüşmektedir. Bu parça parça işleri yapan akademisyen de düşük ücretli, geçici, vasıfsız, “sanal montaj hattı zihin işçisine” dönüşmektedir. Bu şekilde öğrenme öğretmeden kopmakta ve öğrenme yöneticiler tarafından denetlenebilir hale gelmektedir. Üniversitelerde parçalanan bu işlerin denetimi akademisyenden dekan, uzman, araştırmacı, danışman, ders tasarımcısı olan orta düzey yöneticilere kaymaktadır. (…) Üniversitenin performansı ise şu kriterlere göre belirlenmektedir: (Sermayeye-bn) Bilimsel ve teknolojik araştırma yetkinliği, mülkiyet havuzu, işbirliği ve etkileşim ve ekonomik katkı. Kurulan uzaktan eğitim merkezleri, sürekli eğitim merkezleri ve teknokentlerle, en başta proje olmak üzere yeni akademik işler gelişmektedir. Yeni iş biçimleriyle akademideki mesleki denetim yerini farklı denetim mekanizmalarına bırakmaktadır.” (Emine Yönden Pehlivan, Akademik Emek Sürecinde Proleterleşme Eğilimi. Eğitim Bilim ve Toplum Dergisi, Yaz 2017 sayısı.)

“Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) toplamış olduğu büyük miktardaki yapılandırılmış ve yapılandırılmamış veriler üzerinde çeşitli analizler yaparak verimliliği artırmak, kayıp-kaçak oranlarını düşürmek ve hizmet kalitesini yükseltmek için büyük veri konusunda çalışmalara başlamıştır. Bu kapsamda SGK’daki aşağıda örnekleri verilen çeşitli kaynaklardan verilerin toplanması ve analiz edilmesi amaçlanmaktadır:

Veri tabanı logları (veritabanlarında yapılan tüm güncellemeler, yaklaşık 300 GB/gün)

Ağ sunucusu logları

İnternet sitesi ziyaretçi bilgileri (25 milyon kişi)

Günlük işlenen 1.5 milyon reçete bilgisi

Günlük 4.5-5 milyon ilaç girişi verisi

Günlük 150-160 milyon hastane işlemleri (doktor tetkikleri, yapılan tüm işlemlerin bilgisi)

İşverenlerin aylık sigorta beyanname bilgileri

Şu ana kadar toplanan 2.5 milyar evrak arşivi

Yaklaşık 11 milyon sigortalı hakkında detaylı bilgiler.” (İsmail Karaca, Büyük Veri Analizlerinin Kurumsal Faaliyetlerde Kullanım Alanları, Ankara Ün. Lisans Tezi, 2015. Burada, GB ve TB -milyar ve trilyon bayt- düzeyindeki verilerin depolanması, yapılandırılması ve analizinin, birkaç PC’de yapılamayacağını, bunun için çok daha yüksek kapasiteli ve çok daha hızlı, özel bilgisayar ağlarının gerektiğini de belirtelim.)

Sonuncu alıntıda geçen, Sağlık Bakanlığı ve SGK’nın 2010’lu yılların başında başlattığı “yapılandırılmış (veri tabanına dönüştürülmüş-bn) ve yapılandırılmamış tüm verilerin analiziyle verimlilik artırma” projesinin, (farklı ülkelerdeki benzer uygulamalara bakarak), 4-5 yıl gibi bir süre içinde, SGK ve kamu hastaneleri kapsamında maliyetleri en az yüzde 10-20 civarında düşürdüğünü, verimliliği ise en az bu kadar artırdığını tahmin edebiliriz. Bugün hekimler ve hemşireler adeta koşarak çalışmak zorunda kalıyorlarsa, hekim intiharlarında ve sağlık emekçilerine şiddette büyük bir artış yaşanıyorsa, kesinkes söyleyebiliriz ki, bu bilgisayarlı veri analiz/verimlilik programlarından bağımsız değildir. Başka deyişle, bilgisayarlı veri toplama, yapılandırma, analiz ve kontrol sistemleri, “sağlıkta dönüşüm” programlarının da kilit halkalarından biridir. Sağlıkta dönüşüm, eğitimde dönüşüm, kamu personel rejimi, vd kapitalizmin hiçbir yapısal dönüşüm programı, bunsuz gerçekleştirilemez! Buna karşılık, kamu emekçisi sendikaları ve meslek örgütlerinin, sağlıktaki yıkıcı dönüşümün teknolojik boyutuyla hemen hiç ilgilenmemesi, çoğunun bunun farkında bile olmaması, şaşkınlık vericidir!

Şimdi, bu gibi bilgisayarlı veri tabanı oluşturma ve veri analiz (ve onları takip eden ERP) sistemleri desteğiyle yürütülen “dönüşüm”den bir hücre kesiti görelim:

“Sınıf içi bölünmeye dayalı oluşan bu tabakalaşmanın ya da katmanlaşmanın hemşire emeği üzerinde etkileri nelerdir? Hemşire emeği üzerine en önemli etki ‘proleterleşme’dir. Özellikle tabakalaşmanın ya da katmanlaşmanın ana unsurları olan teknik iş bölümü, uzmanlaşma, ileri teknolojiye bağımlılık ve esnek istihdam uygulamaları ile gerçekleşen işin rasyonalizasyonu proleterleşmeyi boyutlandıran faktörlerden bazılarıdır. Farklı mekanizmalar ile bölünen hemşire emeğinde Türkiye örneğinden hareket edecek olursak, nitelikli bir hemşirelik bakımı yerine, bakım süreci parçalara ayrılarak her bir parça acil tıp teknisyeni, hasta bakım personeli, taşeron temizlik işçisi (hatta hasta yakınları-bn) gibi farklı işçiler arasında dağıtılmaktadır. Bu süreç, yan yana yürütülen ve birbiri ile ilişkisi olmayan tek tek işler haline dönüşür… Hasta merkezli hemşirelik hizmeti yerine iş merkezi uygulaması ile gerçekte bölünen sadece bakım süreci içindeki parçalar değil; emekçilerdir. Bunun sonucunda, hemşire emeği hemşire emeğinin temel işlevi olan bakımın bütünselliğinden koparılıp, teknoloji aracılığı ile de hatta teknik ve mekanik işlere ya da meslek dışı işlere hapsedilmiş olur. Örneğin, hemşireler TKY uygulamalarının yaşama geçirilmesinde büyük rol oynarlar ve bununla meslek dışı iş olan kayıt işlerine gömülürler… Hemşirenin hasta ile doğrudan teması azalır… Böyle bir iş bölümü sonunda, hemşire daha kısa sürede daha fazla hastanın bulgularını alabilir…Hatta parçalanmış hemşirelik bakımında parça parça işleri yerine getiren hasta bakım personeli ve taşeron temizlik işçisi ağır sorumluğuna rağmen, bir yanılsama olarak kendini daha önemli bile hissedebilir… Bu bölünme gereği hemşire, bakımın sadece bir kısmını üreteceği için bütünü göremeyecektir. Dolayısıyla kendi emek sürecinin planlanması, yürütülmesi, izlenmesi ve değerlendirilmesi sürecine dahil olmaması hatta bunun dışında kalması söz konusudur ki bu niteliksizleşme ya da proleterleşme ile sonuçlanır. Üretim sürecindeki bu bölünme, sömürü ilişkilerine de dayalı olarak otorite figürlerini, hiyerarşileri, kontrol ve denetim mekanizmalarını ortaya çıkarır. Bu hiyerarşiler, sınıfsal çelişkileri tekrar tekrar üretirken, işçi sınıfının üyeleri kendilerini o sınıfın dışında algılar. Bu durum, ayrıca bu algı düzeyine sahip sağlık emekçileri ve beraberinde hemşireler arasında kapatılmaz bir boşluk oluşur. Örneğin, bir hastanede çalışan hemşire, hasta hakları sorumlusu hemşire, TKY sorumlusu hemşire, sorumlu hemşire, 4-C’li hemşire, 4-B’li hemşire, yüksek lisans mezunu hemşire gibi eğitime ve esnek istihdama görüe bölündüğünde eğer o hemşirelerin sınıf bilinci yeterli değilse, birbirlerini farklı sınıfsal konumda algılamalarına yol açar… Bunun en görünür etkisi de örgütlenme ve emekçi dayanışmasının kaybolmasıdır… Böyle olunca, itiraz yerine ‘uyum gösterme’ davranışı normalleşmeye başlamaktadır. Bu yüzden, çok sayıda ülkede hemşirelerin büyük bir çoğunluğunun yeni muhafazakarlık gibi popülist ideolojilere yaslandığı belirtilmektedir. ” (Özlem Özkan, Esnek Üretim Hemşire Emeği İçin Bir Tuzak mı, Bir Fırsat mı? Emeğin Kitabı içinde, s. 565-570.)

Bu alıntının bizce en önemli cümlesi şudur: İşçi sınıfının kolektif hareket yetisini tahrip etmenin “ana unsurları olan teknik iş bölümü, uzmanlaşma (yani standartlaştırma!-bn), ileri teknolojiye bağımlılık ve esnek istihdam uygulamaları ile gerçekleşen işin rasyonalizasyonu…” Yani, teknoloji, teknik işbölümü (işin daha basit parçalara ayrılması), standartlaştırma ve esnek istihdam biçimleri, emeğin (vasıflı/eğitimli işçiler dahil) gücünü kırmakta, bağlantılı ve birleşik olarak uygulanan yöntem ve araçlardır. İlk üçü olmadan dördüncüsü de (özellikle vasıflı/eğitimli emek alanında) mümkün olmazdı. Ancak ne yazık ki, Türkiye’de işçi sınıfının durumunun; teknoloji, teknik işbölümü, standartlaştırma ve alt-sözleşme/esnek istihdam ilişkilerinin bu iç bağlantılı bütünlüğü içinden somut bir analizi yok. Kopukluk bu “ana unsurlar”dan yeni teknolojilerin kullanım biçimlerinin yok sayılması veya görülememesinden başlıyor; Türkiye’de bu gibi bilgisayar tümleşik teknolojilerin olmadığı türünden bir önyargı pekiştiriliyor. Kapitalizmin eleştirisi de, “piyasalaştırma” ve “taşeronlaştırma” noktalarında takılıp kalıyor, üretim sürecinden piyasaya, üretkenlik sorunundan ezilenciliğe kaydırılmış oluyor. Bu tür yaklaşımlardan çıkabileceğin en fazlası da “düzeltilmiş -örneğin kamucu!- kapitalizm ve demokrasi” hayalleri olabiliyor. Bu yazıda yapmaya çalıştığımız, bu iç bütünlüğün yeniden kurulması, en azından gündemleştirilmesidir.

Devamla:

“Bu durumda hem bu teknolojileri geliştirecek hem de gerekli enformasyonu işleyecek, toplayacak emek-gücünün üretilmesi süreci de üniversitelere yüklenmeye başlanmıştır. Bu emek-gücünün öncekilerden farklı eğitim alması gerekmektedir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ilk otomasyon makinelerinde veri kartlarını hazırlayan, santralde duran işçilerden, giderek bilgisayarlara veri işleme, internette veri toplama, veri madenciliği ve işleme için algoritmalar yazma, iletişim araçlarını kullanma gibi becerilere kavuşturulması gereken yeni emekçiler ortaya çıkmıştır. Bu emek gücünün yetiştirilmesi, yeniden üretimi ekonomik ve toplumsal bir sorun haline gelmiştir. Üniversiteler, mühendislik bilimleri, teknik bilimler, yüksek okullar gibi alanlarda bu niteliğin yetiştirilmesine yönelinmiştir. (…)

Bunun işçi sınıfını farklılaştırması, farklı kesimlerini ayrı etkilemesi kaçınılmazdır. Bütün üretim sürecinde, üretimden dolaşıma, temel teknolojik yenilik ve buluşların üretimi, bilimcinin büyük oranda emekçileşmesini ve işçi sınıfı saflarına katılmasını getirirken, bu bilim ve teknolojileri değiştirmeden uyarlamalar ile yapılan işler, rutin işler, mühendislerden, teknik işçilere doğru (yazılımcı, veri madencisi, bilgi işlemci) işçi sınıfının diğer kesimlerine geçmiştir. Bilimsel emek süreci sınıfsal ayrışmaya uğramış, veri ve enformasyon işlemlerini yürüten emekçi kesimleri, işçi sınıfının yeni parçaları olarak ortaya çıkmıştır. (…) Bilimsel emek süreci boyunduruk altına alınırken, zihinsel emeğin soyutlanması, üretim sürecine soğurulması yönünde çaba sürmektedir.” (Özgür Narin, Marx ve Genel Zeka. Grundrisse’den Kapital’e Patikalar içinde. s.388-9, s.404-5. SAV yay. 2017)

Günümüz Türkiyesi’nde de, yazılım mühendislerinin ve diğer bilişim-iletişim teknolojisi işçilerinin, yalnız fabrikalarda değil, bankalarda, marketlerde, hastanelerde, müşteri hizmetlerinde vb çalışması, ve/veya her türlü şirkete ve şirketleşmiş kuruma (devlet kurumları, STK’lar) dışarıdan taşeron iş yapması, artık şaşırtıcı olmaktan çoktan çıkmış durumda. Çünkü bugün en basitinden en karmaşığına giderek hemen hiç bir şirket, sürekli güncellenmesi gereken standart veya orijinal yazılımlar, veri tabanları ve veri analiz sistemleri kullanmadan iş yapamaz, ya da tıkanan verimliliğini/karlarını yükseltemez durumda. Bu da yeni yazılımlar üretenden varolanı geliştirene ve uyarlayana, sadece uygulayana, salt veri üretenlerden (kayıtçılar, form doldurucular, vd) bunları sisteme girenlere ve analiz edenlere kadar, her düzeyde bilişim, enformasyon ve veri işçisinin, her yerdeki emek süreçlerinin, olmazsa olmaz bileşeni haline geldiğini gösteriyor.

“Son 50 yılın kapitalist bunalımları, sermayenin kar oranlarının düşmesi eğilimi karşısında, diğer sınıf saldırılarının yanında emek üretkenliğinin artırılması yani teknolojik yeniliklerin artırılmasını da kaçınılmaz hale getirmektedir. Üstelik salt üretimde değil. Aynı zamanda, karın gerçekleşmesi alanında, satışta da tüm teknolojik yenilikleri, veri toplama, tüketici “avlama” teknolojilerini de geliştirmede itici güç, yeni teknolojilerin geliştirilmesidir.” (Özgür Narin, age. S395)

Oysa bilişim-iletişim teknolojileri, pek ala işçi sınıfının çıkarına da kullanılabilir. Örneğin İSİG Meclisi’nin Türkiye çapında erişebildiği tüm işçi cinayetlerinin verilerini toplaması, depolaması, analiz etmesi, raporlandırması ve görselleştirmesi… Örneğin Emek Çalışmaları Topluluğunun yerel basın ve internet üzerinden erişebildiği tüm işçi direnişlerinin verilerini toplaması, depolaması, analiz etmesi, raporlandırması ve görselleştirmesi… Bunlar da veri tabanları ve veri analizi olmadan, yani bilişim-iletişim işçilerinin katkısı ve desteği olmadan yapılamayacak faaliyetlerdir. BİÇDA, bir dönem, mavi yakalı işçilerin direnişleriyle dayanışma için web sayfaları yapıyor ve isteyen direnişçi işçilere bu sayfaları kullanabilmeleri ve yönetebilmeleri için eğitim veriyordu. Bir taşeron belediye işçisi direnişinde, direnişte yer alan bir veri-işlem işçisi, kendi başına bir direniş web bülteni yapmıştı ve her gün direniş haberlerini oradan yayınlıyordu. Bu örnekler çoğaltılabilir, geliştirilebilir, sınıf mücadelesinin her konu ve alanına doğru yaygınlaştırılabilir. Önemli olan, burjuvazinin bilişim-iletişim teknolojilerini işçi sınıfının canını okumak için kullanmasına karşı, günümüzde işçi sınıfının mücadelesinin her konu ve alanda bilişim-iletişim destek üniteleri olmadan olmayacağını kavramaktır.

BİT temelli üretim/yönetim organizasyonlarının işçileri temel bölme eksenleri ve işçi sınıfının farklı kesimleri üzerindeki etkileri

Bilişim-İletişim Teknolojileri (BIT) temelli üretim süreç ve organizasyonları, 1- Sermaye ve emek yoğun üretim süreçlerini (göreli ve mutlak artı-değer sömürüsünü) daha etkin biçimde iç içe geçirip bütünleştirmektedir; 2- Artık yalnızca üretimi değil değer zincirinin tüm parça ve aşamalarını (araştırma-geliştirme, tasarım, imalat, depolama, pazarlama, satış, banka, sigorta, borsa, bilişim, iletişim, ulaşım, müşteri, vd) kapsamaktadır. 3- BIT sistemleri üzerinden, tüm değer zincir ve ağ “kaynakları” üzerindeki tekelci oligarşik kontrol ve karar mekanizmalarında egemenlik artmaktadır. (Güven Savul, Sınıfın Yeni Görünümleri ve Bilişim Sektörü, s.237-241. Notabene yay. 2018)

İlki iyi bilinen tedarik zincir, akış ve ağlarıdır. Ana firma, yan firmadan, kobilere, merdiven altı atelyelere, eve iş vermeye kadar giden kademeli ve parçalı esnek üretim zincir ve ağları. Ancak bu sistem, yalnız mekansal ve alt-sözleşmesel parçalayıcılığı değil, üretim zincir ve ağlarının daha yüksek göreli artı-değer üretilen halkalarındaki işçilerle, mutlak artı-değer üreten genel (ve daha kolay değiştirilebilir) işçiler arasında bir parçalanma ve kutuplaştırmayı da içerir.

İkincisi, eskiden büyük fabrika/işyerinin içinde olup, BİT sistemleriyle daha kolay dışından yürütülebilir hale gelen “üretim hizmetleri”ne ilişkindir: Finans, muhasebe, mali müşavirlik, hukuk, bilişim, iletişim, pazarlama, satış, reklam, sekreterlik, müşteri hizmetleri, çağrı merkezi, iş güvenliği, eğitim, sağlık, temizlik, yemek, özel güvenlik, vd. Böylece temizlik, yemek, güvenlik gibi işler bir yana beyaz yakalı işlerin de artan bölümü firmaya dışsallaştırılabilir hale gelir. Ancak bu da mekansal ve/veya alt-sözleşmesel parçalayıcılığın ötesinde, üretken emek ile üretken-olmayan emek (doğrudan artı-değer üretmeyen) arasında bir bölünme ve kutuplaşma olarak kendini gösterir. Üretim ile (üretim yerine bağlı olmayan) üretim hizmetleri ayrışması, mavi yaka/beyaz yaka ayrım ve kutuplaşmasını da içerir.

Aynı firma içinde çok parçalı, çok katmanlı iş ilişkileri ile tablo daha da karmaşıklaşır: Taşeron, geçici iş (kiralık işçi) ilişkisi, stajiyer, kısmi zamanlı, sözleşmeli, kadrolu, çekirdek vd işçiler… (2 binden fazla işçi çalıştıran büyük sanayi fabrikalarında stajiyer işçi-öğrencilerin sayısı, bugün, birkaç yüze kadar çıkabiliyor.) Ancak bunlar da, genellikle, yukarıda değindiğimiz iki dışsallaştırma eğiliminin içe dönük uygulama biçimlerinden bağımsız değildir. Taşeron, geçici iş vb biçimler esas üretim süreçlerine de dal budak sarmaktadır. Ancak daha yüksek göreli artı-değer halka ve kademelerini, alt-sözleşme ilişkilerine devretmek olanaksız değilse bile daha zordur. (Örneğin TÜSİAD ve MESS’in, kıdem tazminatlarının fona devredilmesi konusundaki tereddütleri, daha yüksek göreli artı-değer alanındaki işçi kesimlerini elinde tutma kaygısından kaynaklanmaktadır.)

Vasıflı emek süreçleri parçalanarak artan kısımları genel işçiler tarafından yapılabilir hale gelirken, bir yandan da daha yüksek vasıflı emek formları ortaya çıkar, sonra onlar da parçalanır. Kafa emeği ve beyaz yakalılar için de aynısı geçerlidir: BİT temelli üretim süreç ve organizasyonları, el becerisi gerektiren işlerdeki “işçinin itaatsiz elinin uysallaştırılmasını” olduğu gibi, kafa becerisi gerektiren eğitimli işlerdeki “işçinin itaatsiz kafasının uysallaştırılmasını” da hızlandırır.

Çıkartacağımız ilk sonuç, işçi sınıfının bağımsız kolektif mücadele yetisinin zayıflatılmasında, teknoloji, toplumsal-teknik işbölümü, organize iş yönetimi sistemlerindeki gelişmeler içsel olarak bağlantılı ve birleşik olarak kullanılmaktadır. Toplumsal-teknik işbölümündeki değişimleri sonraki bölümlerde ayrıca ele almaya çalışacağız. Şimdilik şu kadarını söyleyebilecek durumdayız: Bilgisayar tümleşik üretim teknolojileri ve BİT temelli tümleşik iş yönetimi biçimleri kavranmadan, yalnızca büyük işletmelerde değil emek yoğun alanlarda ve özellikle de bu ikisi arasında daha güçlü, daha etkin, daha çoklu-bileşik sınıf mücadelesi stratejisi ve taktikleri pek mümkün değildir.

Şimdi bu halkaları biraz daha açmaya çalışalım.

1- Mutlak artı-değer/göreli artı-değer ayrımı

BİT temelli üretim organizasyonları, sermaye yoğun ve emek yoğun üretim (göreli ve mutlak artı-değer) süreçlerini iç içe geçirip bütünleştirmektedir. Bunu yaparken göreli ve mutlak artı-değer üreten işçi kesimlerini ise birbirinden ayrıştırmaktadır.

Küresel ve ülke çapındaki üretim-tedarik zincirlerinde göreli ve mutlak artı-değer üreten işçilerin biribirinden ayrıştırılması, işçi sınıfı içindeki kritik bölünme eksenlerinden biridir.

Bu ilişki ve ayrım, bir yanıyla kapitalist modern büyük sanayinin gelişip hakim hale gelmeye başladığı dönemlerde, modern makineli sanayinin manüfaktür ve ev sanayi arasındaki ilişki ve ayrıma benzer; bunun daha yüksek ve daha geniş temelden üretilmesine benzer. Bugün, BİT ve otomasyon temelli teknolojiler, kobileri, taşeronluğu, merdivenaltı ve eve iş verme ağlarını ortadan kaldırmak bir yana genişleyen temelde yeniden üretmektedir.

“Bu işkollarında büyük ölçüde artı-değer üretimi ve yaptıkları ürünlerin gitgide ucuzlaması, başlıca, sefil bir yaşamı sürdürmeye ancak yetecek kadar düşük ücret ödenmesi ve emek-zamanının insan vücudunun dayanabileceği son sınıra kadar uzatılması nedeniyle olmuştur… Ucuz emekgücünün sınırsız bir şekilde sömürülmesi, bunların rekabetteki güçlerinin tek temelidir.” (Marx, Kapital Cilt 1, s468. Sol yay.)

O dönem manifaktür ve ev sanayinin siparişe göre üretime bağlanması, demiryolu ve telgrafın gelişmesiyle artmıştı. (Marx, age, s489) Bugün ise bilişim, iletişim ve ulaşım teknojilerinin yeni bir temelden gelişmesiyle, daha büyük firma ve tüccarların siparişine göre tedarik-fason-taşeron üretimi, emek-yoğun sektörün büyük bölümünün temeli haline gelmiştir.

BİT temelli üretim organizasyonu, geri teknolojiyle, bazan yalnızca el aletleriyle çalışan tedarik ve/veya taşeron işçilerinin çalışma saatlerini uzatmakla kalmaz, çalışma temposunu da olağanüstü artırır, bulunduğu emek yoğun koşullarda, (organizasyonu yapan tekelin kendi bünyesinde kullandığı) bilgisayarlı otomasyon süreçlerinin hızıyla rekabet etmek zorunda bırakır.

İşler genellikle düzensiz, geçici, bazıları mevsimliktir. Belli miktarda işin yapılması için verilen sürelerin giderek kısalması, sık işten atılmanın yanısıra aynı zamanda bu koşullara tepki olarak da işçilerde düzensiz çalışma alışkanlıkları gelişir.

“Emek-gücünün harcanmasındaki bu düzensizlik, yorucu ve tekdüze bir işin yarattığı bıkkınlığa karşı doğal ve kaba bir tepki olmakla birlikte, daha çok, üretimdeki anarşiden ileri gelir ve bu anarşinin kendisi de, öte yandan, emek-gücünün sermaye tarafından sınırsız bir şekilde sömürülmesi önkoşuluna dayanır.” (Marx, age, s489)

BİT temelli üretim organizasyonlarında büyük şirketlerden başlayarak ne kadar sıkı bir planlama yapılıyorsa, bu “esnekliğin” tüm sıçrama ve kesintilerinin, maliyetlerinin aktarıldığı emek-yoğun sektörlerde o kadar daha fazla anarşiye, çalkantı ve altüst oluşlara, rekabete yol açar. Emek yoğun üretim alanlarında belli bir işyerinde kalma süresi ile birlikte işyeri temelli aidiyet ve arkadaşlık ilişkileri daha sınırlıdır, kısmen veya tamamen yörecilik, din, milliyet tarzı cemaatleşme ilişkilerine tutunmaya çalışma eğilimi (ki işçilerin maruz bırakıldıkları işsizlik, örgütsüzlük, çalışma ve yaşam koşulları itibarıyla bir zorunluluk olarak da kendini gösterebilir) daha fazladır. (İşçi sınıfının bu kesimlerinin durumunu sonraki bölümlerde ele almaya çalışacağız.)

Göreli ve mutlak artı-değere dayalı üretim süreçleri birbirinin içine de geçmektedir. Diyelim ki BİT ve otomasyon sistemlerine dayalı bir otomotiv fabrikasında işçiler: Salt kol ve beden emeğine dayalı işlerde çalışan sözleşmeli işçiler, bilgisayarlı tezgahları (CNC, vd) kullanan ve otomasyon sistemlerini kontrol eden işçiler, araştırma-geliştirme, tasarım, sistem analizi işçileri gibi kademelere ayrılır. Bu son iki kademe (Bilgisayar tümleşik üretim araçlarını kullanan, kontrol eden, yazılımlarını yapan, güncelleyen, veritabanı hazırlayan ve yöneten, verileri işleyen vd işçilerden başlayarak) göreli artı-değerin yükselmeye başladığı alanlardır.

Türkiye’de işçi çalışması yapan sol siyasetler içinde büyük sanayi işçilerine yönelmiş olanların azlığı, ve daha yüksek göreli artı-değer kademelerinin bunların da ufkunun tamamen dışında kalması, sınıf içindeki mutlak/göreli artı-değer bölünmesinin en bariz göstergelerinden biridir. Örneğin Tuzla Tersaneleri’nde çok sayıda siyaset, çok sayıda aydın ve akademisyen, bir çok toplumsal kesim taşeron işçiler için ve içinde faaliyet yürüttü. Kuşkusuz bu hayati, olmazsa olmaz ve çok anlamlı bir çalışma ve dayanışmaydı. Fakat bu çabanın milyonda biri bile tersanelerdeki “kadrolu” işçiler için gösterilmedi. Denenip başarılamadığından değil, en baştan itibaren “kapsam dışı” bırakıldılar. Bazan Dok Gemi-İş’in gerici-faşist bir sendika olduğu gerekçesiyle, daha ziyade de kadrolu tersane işçileri “işçi aristokrasisi/burjuvalaşmış işçiler” denilerek, tüm bu çalışmaların ufkunun dışında kaldı. Birinci yaklaşım geçersizdir, o zaman otomotiv fabrikalarında da Türk Metal olduğu için faaliyet yürütmemek gerekirdi! İkinci yaklaşım Marksizm-dışıdır; bu işçiler taşeron işçilerden daha yüksek ücret aldıkları için mi, CNC tezgahlarında çalıştıkları, gemi makineleri bakım onarımı yaptıkları, makine-vinç operatörlüğü yaptıkları için mi, yoksa “ölmedikleri” için mi “işçi aristokrasisi”ydiler? Evet belki daha yüksek ücret alıyorlardı, (kaldı ki taşeron işçiler arasında da bir önceki göç dalgasıyla Karadeniz’den gelmiş raspa ve boya işçileri de, kaynak, taşlama, temizlik işlerini yapan Kürt ve Arap işçilerden bir gömlek daha yüksek ücret alıyordu!) ama gündelik bilinçle sanılanın aksine daha çok sömürülüyorlardı (göreli artı-değer!), ve daha ağır bir tahakküme maruz kalıyorlardı (sermayeye biçimsel değil gerçek tabiyet ilişkisi!). Raspa, boya, taşlama, kaynak, temizlik gibi taşeronlaştırılmış emek yoğun işler kadar CNC tezgahları da neden durdurulamasın?

Nevra Akdemir ve Aslı Odman’ın klasikleşmiş öncü çalışması “Tuzla Tersanelerinde Taşeronlu Birikim” ufkumuzu açmış ve tersanelerde taşeron işçi ölüm ve sakatlanmalarının durdurulması mücadelesinde önemli rol oynamış bir çalışmadır. (Bu çalışmanın ufuk açıcı yönlerine yazımızın sonraki bölümlerinde değinme fırsatı bulacağız.) Ne yazık ki bu değerli çalışmada bile Tersanelerde üretim ve emek süreçleri, mutlak ve göreli artı-değer üretim süreçlerinin iç bağlantısı ve bütünlüğü çerçevesinde ele alınmıyor. Neoliberal kapitalizmde şu veya bu düzeydeki teknolojik emek üretkenliğinin de nasıl taşeronluğu koşullar hale geldiği; göreli ve mutlak artı-değerin hem birbirini koşullayıp, hem de göreli ve mutlak artı-değer üreten işçilerin birbirinin gücünü kırmaya sevkettiği yeterince açıklanamıyor.

Türkiye’de solun geniş bir kesiminin sanayiye, kalanların da teknolojiye ve göreli artı-değer sömürüsüne karşı tuhaf bir sınıf miyopluğu var. Daha yüksek artı-değer sömürüsü ve tabiyetine maruz kalan işçiler, ya işçi sayılmıyor ya da “işçi aristokrasisi” olarak görülüyor. Bu da, çoğunlukla olduğu gibi, işçi sınıfına bakışın Marksist, bilimsel ve sınıfsal değil, halkçı-ezilenci, vicdani olduğunu gösteriyor. Türkiye’de savunma, havacılık, otomotiv, elektronik bir yana bazı büyük tekstil fabrikaları, büyük şantiyeler bile BİT temelli üretim süreçlerine ve ERP sistemlerine geçmiş durumda, bu teknolojilerin Türkiye’deki “orta düzeyi”nin bile işçiler üzerinde yıkıcı etkileri var, ama bu konularda doğru dürüst bir inceleme-araştırma yok, ilgi de yok. 1990’lı yıllarda o dönem Türkiye’ye yeni girmeye başlayan bazı üretim teknolojilerine ve Toplam Kalite Yönetimi, Tam Zamanında Üretim gibi üretim ve emek organizasyonlarına ve bunların işçiler üzerindeki etkisine, en azından bir ilgi vardı. Sonra belki bunların büyük sanayide “doğal” görülmeye başlamasından, belki taşeronluk ve güvencesizliğin yaygınlaşmasından, ama en çok da bu ikisi arasındaki iç bağıntıların görülememesinden, bir ilgi kalmadı.

Oysa Türkiye’de göreli artı-değer sömürüsünün en hızlı geliştiği işkollarından biri olarak metal-otomativ işçilerinin 90’lı yılların sonlarından itibaren yeniden canlanan, BİT temelli ERP organizasyonlarından sonra 2010’lı yıllarda yeni bir sıçrama kaydeden mücadeleleri bile, (mutlak artı-değerin olduğu kadar) göreli artı-değerin de sınıf mücadelesiyle ilişkisini göstermeye yeter.

Çıkartacağımız ilk sonuç, üretim sürecinin emek yoğun alanlarıyla sınırlanmadan, sermaye yoğun ve emeğin toplumsal üretkenliği daha yüksek kesimlerine de yönelmek gerektiğidir. Türkiye’de büyük sanayide ve sermaye yoğun büyük sanayide faaliyet yürütmeye çalışan az sayıdaki siyaset de, genellikle buralardaki sözleşmeli işçilerin pek ötesine geçememektedir. Kapitalizmin genel eğilimi ise, daha yüksek göreli artı-değer alan ve kademeleri dışında, sermaye yoğun fabrika ve işletmelerdeki kol işçileri dahil, işçilerin olabildiğince daha geniş kesimlerini esnek, güvencesiz, alt-sözleşmeli, düzensiz işçiler haline getirmek, bir yandan da yeni ve daha yüksek göreli artı-değer halkalarını ortaya çıkarmaktır. Bu işçi sınıfı içindeki mutlak/göreli artı-değer bölünme ve kutuplaşmasının aşılması gereğini yakıcılaştırmaktadır.

Kuşkusuz işçi sınıfı, bir dönem sanıldığı gibi, bir yanda sınırlı bir çekirdek işgücü diğer yanda geniş geçici, düzensiz, taşeron, kayıt-dışı çevre işçiler biçiminde salt iki uçta toplanmış bir yapıya sahip değildir. Bununla birlikte belli bir vasıflı emek sürecinin teknik işbölümüyle farklı vasıf basamaklarına ayrıştırılmasıyla, birbirine daha yakın kademeler arasında benzer gerilim eksenleri ortaya çıkmaktadır. Burada en kritik sorunlardan biri, neoliberal kapitalizmin, işçiler arası ayrıntılanan teknik işbölümü biçimlerini de, farklı işçi kesimleri arasında birbirine karşı resmi veya fiili otorite, hiyerarşi, kontrol gibi toplumsal işbölümü görünümlerine çevirmeye zorlamasıdır. Böylece göreli artı-değer/mutlak artı-değer ayrımı, yalnızca sınıfın iki ucu arasında değil, vasıf ve deneyim basamaklandırmalarıyla, birbirine en yakın ara kademelerde de birbirine görelilik biçimleriyle ortaya çıkmaktadır.

Burada bir “öncelik” tartışması yapmıyoruz. BİT temelli üretim süreç ve organizasyonları nasıl ki mutlak ve göreli artı-değer süreçlerini bütünleştiriyorsa, sınıf mücadelesi içinde mutlak ve göreli artı-değer işçilerinin bütünleştirilmesi zorunluluğunu göstermeye çalışıyoruz. Yoksa, sınıf faaliyetlerinde sık tanık olduğumuz gibi, salt emek-yoğun alanlarda faaliyet gösterenler, bir süre sonra bu alanlardaki işçilerin parçalı kendiliğinden bilinci içinde eriyerek; kadrolu, beyaz yakalı, ve BİT işçilerine bile “düşman” gözüyle bakabilmektedir. Veya tersine, sermaye yoğun, beyaz yakalı vd alanlarda faaliyet gösterenler, bu kez bu alanlardaki işçilerin kendiliğinden bilincine tabi olarak, emek yoğun alanlardaki muazzam işçi kitlelerini küçümseyip dışlayabilmektedir. Bu çalışmalar daha bağlantılı-birleşik olmalıdır.

Bu çerçevede bu kutuplaşma eğilimleriyle birlikte, ters yönde, bu iki uç arasında sayısız ara katmanın oluşumuna, ara kademelerde toplulaşmaya dönük güçlenen bir eğilim de vardır. Şimdi bu eğilimlere bir göz atalım:

1- Kafa emeğinin belli kısımlarıyla kol emeğini birleştiren, ikisini arasında bağlantı halkası olan teknik emekgücünün genişlemesi. Kol emeği/kafa emeği ayrımı kafa emeğinin içine taşınmakta, kafa emekçilerin çeşitli kademeleri kol emekçisine benzer standart ve rutin işlere doğru çözülmektedir. Kafa emeği daha dolaysız biçimlerde üretim sürecinin içine çekilirken, kol işçileri içinde de kafa emeğinin belli kısımlarını da devralan işçi kesimleri çıkmaktadır. Böylece BİT ve yeni işbölümü biçimleriyle birlikte, kafa ve kol emeğinin her ikisinde de, hem kafa hem kol emeğinin belli işlevlerini aynı zamanda yerine getiren teknik ara emekgücü genişleme eğilimi göstermektedir. Kafa emeği ile kol emeği ayrımı ortadan kalkmamak ve kapitalizm koşullarında kalkmayacak olmakla birlikte, çip teknolojilerinin gelişimiyle birlikte, bu yöndeki tarihsel eğilimin ve kaldırılabilmesinin koşullarının da geliştiğini söyleyebiliriz.

2- En yüksek göreli artı-değer üreten alanlarda çalışan işçi kesimleri: Bilim, araştırma-geliştirme, tasarım, sistem-analizi, süreç kontrol, bilgi, yenilik, yaratıcılık emeği… Kapitalizmin bir yandan bu işçi kesimlerini daha derin sömürü ve boyunduruk altına alma çabası (diğer işçi kesimlerinden yalıtma, kendi içlerinde parçalayıp katmanlaştırma, standartlaştırma, vasıfsızlaştırma, ucuzlatma, rutinleştirme, çalışma yoğunluğunu olağanüstü artırma, performans, vd) diğer yandan ise durmaksızın daha fazla yenilik ve yaratıcılık için baskı yapması, çelişkisi giderek keskinleşmektedir. Bu işçi kesimlerinin azımsanmayacak bir kesimini bir10 yıl içinde intiharın veya “kafayı yemenin” eşiğine getiren etkenlerden biri, işte kapitalizmin üretici güçleri geliştirme/kar için üretim ilişkileri bağdaşmazlığının bir ifadesi olan bu çelişkisini de bu işçi kesimlerine kendi iç çelişkileriymiş gibi dayatması, iş stresi ve tükenmesini artıran bir diğer etkendir. Halen (Türkiye ortalamasına göre) görece yüksek ücretler almalarına karşın, sömürülme oranları da kol işçilerine göre çok daha yüksektir, çalışma yoğunluğu çok yüksektir ve çoğu hoşnutsuzdur.

3- “Bir yandan şimdi işteki çeşitlilik, karşı konulmaz doğal bir yasa şeklinde ve her yerde direnmeyle yüzyüze gelen doğal bir yasanın gözü kapalı yıkıcılığı ile kendisini gösterirken, öte yandan da, büyük sanayi, getirdiği felaketler aracılığı ile, üretimin temel yasası olarak, işin çeşitliliğinin kabul edilmesi zorunluluğunu ortaya koyarak, işçilerin bu çeşitli işler için yatkın duruma gelmesini ve bu yeteneklerin en geniş ölçüde gelişmesini sağlamıştır. Üretim tarzını, bu yasanın normal olarak işlemesine uydurmak, toplum için bir ölüm-kalım sorunu oluyor. Büyük sanayi, gerçekte, toplumu, bütün yaşamı boyunca bir “parça-insan” haline getiren bugünün parça-işçisinin yerini, çeşitli işlere yatkın, üretimdeki herhangi bir değişmeyi karşılamayı hazır ve yerine getirdiği çeşitli toplumsal görevleri, kendi doğal ve sonradan kazanılmış yeteneklerine serbestçe uygulama alanı sağlayan bir şey olarak benimseyen tam anlamıyla gelişmiş bir bireyi koymayı, bir ölüm-kalım sorunu halinde zorlamaktadır.” (Marx, Kapital Cilt 1, s.498. Sol yay.)

Günümüz bilişim-iletişim teknolojileri, aynı süreci, hem emek yıkım ve yağmasında ama hem de

“işteki çeşitlenme” yasasının işleyişinde, çok daha yüksek bir düzeye çıkarmıştır. Belli bir iş ve/veya işyerinde ortalama çalışabilme sürelerinin giderek kısalması, mesleklerin aşınması ve çözülmesi, esneklik ve güvencesizliğin yıkıcılığı üzerine çok şey söylendi. Bir dönemki “toplumsal hareket sendikacılığı” yaklaşımı, esneklik ve güvencesizliği birbirinden ayırarak, farklı işçi kesimlerini (vasıflı/vasıfsız, kafa/kol emeği) “güvencesizlik” ve buna karşı mücadele ortak paydası altında toplanabileceğini önerdi. Marx ise çok daha fazlasını söylemektedir. Farklı işçi kesimlerinin ortak paydası, yalnızca güvencesizlik değil, günümüzde üretim ve emeğin çok daha ileri düzeyde toplumsallaşmasının çok daha geniş çaplı ve dinamik bir zorunluluk haline getirdiği “işteki çeşitlilik” yasasıdır. Bu kafa işçileri, beyaz yakalılar ve eğitimli işçilerde, aynı işte veya sürekli iş değiştirerek, birden fazla iş yapmak, çalışma yetilerini kendi olanaklarıyla durmaksızın geliştirme ve değişen sermaye/piyasa isterlerine uyarlama zorunluluğu biçiminde; kol işçilerinde ise durmaksızın iş, işkolu, emek alanı değiştirme zorunluluğu biçiminde (çeşitli sanayi kolları arasında, sanayi ile hizmet arasında; tekstilden çıkıp markete, arada özel güvenliğe, oradan otel-lokantaya, oradan su dağıtımcılığına, sonra depoya, oradan temizliğe, vb gibi) görünmektedir. Bu, her iki işçi kesiminin de çoklu emek alanlarının bilgisi ve deneyimiyle (bağlantılandırılabilir ve sınıf mücadelesinde değerlendirilebilir hale getirildiğinde) “parça-işçiliği” aşma/kendilerini ve birbirlerini bütünleme olanak ve dinamiklerine de işaret etmektedir.

Bu kritik konuya, yazımızın daha sonraki “toplumsal-teknik işbölümü”ne ilişkin bölümlerde devam edeceğiz. Şimdilik teknoloji konusu bağlamında, yalnızca slogan değil perspektif olarak şu kadarını söyleyelim: Bugün, isterse göz önünde olmasın, büyük bir şantiyedeki taşeron inşaat işçilerinden, büyük bir market zincirinin şu veya bu mağazasındaki işçilere kadar, hemen hiçbir üretim ve emek süreci, BİT temelli üretim-emek kontrol ve organizasyon süreçlerinden bağımsız değildir. Bu teknolojiler ve bağlantılı teknik işbölümü, standartlaştırma ve işteki sirkülasyon biçimleri, korkunç bir yıkıcılık, parçalayıcılık ve kutuplaştırıcılıkla birlikte, ve bunların içinden, farklı işçi kesim ve katmanlarını yeni ve daha yüksek bir temelden birbirine yakınlaştırma/bütünleştirme eğilimi de işlemektedir. Bu yüzden, yalnızca şalterler inmekle kalmamalı, bilgisayarlar, bilgisayar kontrollü tüm üretim araçları, veri tabanı ve analiz sistemleri, şirket, imalat, ürün, tedarik, emek-zaman kontrol sistemleri durmalı; çalışmalar bu perspektiften yürütülmelidir.

2- Üretken emek/üretken olmayan emek

Türkiye’de pek bilinmeyen ve incelenmeyen bir parçalama biçimi de, eskiden işyerinin içinde olan “üretim hizmetleri” denilen bölümlerin, fabrika/işyeri dışına çıkarılmasıdır: Finans, muhasebe/mali müşavirlik, hukuk, satış, pazarlama, bilişim, iletişim, sekreterlik, müşteri hizmetleri, çağrı merkezi, halkla ilişkiler, reklam, güvenlik, iş güvenliği, sağlık, temizlik, yemek, vd. (Bilinmeyen ve incelenmeyen, beyaz yakalılarının da dışsallaştırılmasına ilişkin yöndür.) Bir çok büyük şirket, bakım/onarım, lojistik/taşımacılık, depolama bölümlerini de altsözleşme ilişkileriyle fabrika dışına çıkarabilmektedir. Bu işlerden temizlik, güvenlik gibi doğrudan yere bağlı olanlar dışındakiler, fabrika/işyerinin bulunduğu yerden farklı bir şehirden, hatta farklı ülkelerden bile yapılabilir.

Bunun iki kritik koşulu vardır: Birincisi, üretim hizmetlerinin özellikle beyaz yakalı kesimlerinin yaptığı işlerin de standartlaştırılması, vasıfsızlaşması, ücretlerin düşürülmesi. Beyaz yakalı üretim hizmetlerinin üretimden ayrıştırılması, altsözleşme ilişkilerine devredilmesinin temel nedenlerinden biri zaten budur. Üretim hizmetleri, bir yerde üretim biriminde artı-değer üretmeyen işçilerin dışsallaştırılarak maliyetlerin minimize edilmesi, diğer yerde şimdi başka bir şirket altında çalışan işçilerin, artı-değer üreten (kendi patronlarına sermaye üreten) üretken işçilere dönüştürülmesidir.

İkincisi, ilkini de kapsayacak biçimde, bilişim-telekomünikasyon altyapısının ve ağlarının gelişmesidir. Bunlar olmadan da, hizmet/ofis emek süreçleri manifaktürize ve taylorize edilerek basitleştirilebilir, ücretler düşürülebilir. (Hanry Braverman, Tekelci Sermaye ve Emek) Ancak asıl bilişim-iletişim teknolojilerinin gelişimiyle, beyaz yakalı üretim hizmetlerinde yığınsal işçileştirme süreçleri muazzam bir sıçrama kaydetmiştir. Daha önce büyük fabrika ve işletmeler bünyesinde çalıştıkları için pek göze batmayan beyaz yakalıların, sanki birdenbire ve kendi başına büyük bir emek kategorisi olarak ortaya çıkmış görünmesinin bir nedeni de budur. Tıpkı organize sanayi bölgeleri gibi, her birinde onbinlerce beyaz yakalı işçinin çalıştığı “organize ofis bölgeleri” ortaya çıkmıştır. Bilişim-iletişim teknolojilerinin gelişimiyle birlikte, “üretim hizmetleri”nin fabrikalardan ayrıştırılarak ve büyük kent merkezlerinde kümelendirilerek yeniden organizasyonu, beyaz yakalı emekçilerin yığınsal ve yıkıcı proleterleşme süreçlerinin kritik dinamikleridir.

Banka, hukuk bürosu, muhasebe, medya, eğitim, sağlık gibi alanlarda ilk kez işe girenler, asgari ücret veya buna yakın ücretlerle çalışmak zorunda kalırken çoğunlukla yükselme şansına da sahip değiller. Beyaz yakalı üretken olmayan emek kesimlerinin de ücretlerinin hızla düşürülmesi ve sömürü oranlarının hızla yükselmesi, toplam toplumsal artı-üründen bir kesinti anlamına gelen üretken olmayan işçi ücretlerinin (kamu emekçileri dahil) düşürülmesi ve alt-sözleşme ilişkilerine devredilerek üretkenleştirilmeleri (çalıştıkları şirket patronlarına sermaye üretir hale gelmeleri) politikalarından bağımsız değildir.

“Üretim hizmetleri”, ABD ve Avrupa’da 1970’lerden itibaren, diğer tüm ekonomik sektörlerden daha hızlı bir büyüme ve istihdam artışı kaydetti. (Beverly Silver, Emeğin Gücü, s148-157. Yordam yay.) Aynı durum, Türkiye ve benzeri ülkelerde, bilişim-iletişim altyapısının orta düzey gelişimi, yüksek öğretimin yığınsallaştırılması ve büyük kent merkezlerinde organize plaza-ofis bölgelerinin oluşturulmasıyla (beyaz yakalılar açısından da) hız kazandı.

“3G mi 3.5G mi” tartışması bile, cep telefonlarının işlem kapasitesi ve hızının ne kadar artırılacağından çok, işçilerin BİT temellinden sömürülme ve boyunduruk altına alınma kapasite ve hızının ne kadar artırılacağına ilişkindi.

Bir anektod: İstanbul’da Levent’teki bir durağın adı “Fabrikalar”dır. Burada, 15-20 yıl öncesine kadar, çoğu sendikalı olan, metal, plastik, ilaç, sıra sıra fabrikalar vardı. Şimdi ise tek fabrika kalmadı, hepsinin yerinde sıra sıra plazalar, iş kuleleri yükseldi. Durağın adının halen “Fabrikalar” olarak kalması ise ironik olduğu kadar bir gerçeğe de işaret ediyor. Yatay fabrikalarının yerini dikey fabrikalar almış oldu.

Eskiden tamamına yakını sanayi bölgesi olan Maslak-Mecidiyeköy-Bomonti hattının şimdi tamamı iş kuleleri bölgesi. Büyük bölümü aslen (üretimden ayrıştırılmış) üretim hizmetlerinde olmak üzere, yalnızca bu bölgede 200 bine yakın beyaz yakalı işçi çalışıyor. Ve yalnız beyaz yakalılar da değil: Bu hattaki yüzlerce iş kulesinde, toplamda en az 50 bin taşeron temizlik işçisi çalışıyor!

Bilişim işçilerinin bir farkı varsa, o da “üretim hizmeti” değil, “üretimin üretkenliği artırıcı yeniden üretimini” yapmalarıdır. Teknoparklarda yer alan bilişim şirketlerinin önemli bir bölümü, yurtiçi ve dışı büyük şirketlere, bilişim işçilerinin jargonuyla “outsourcing yapan”, şirket kaynak planlaması veya bunun (veri arşivleme, veri tabanı hazırlama, veri işleme, stok kontrol, personel takibi, müşteri analizi, hasta sevk zinciri… gibi sayısız) alt parçaları dahil emek üretkenliğini artırıcı yazılımlar üreten, taşeron şirketlerdir. Turkcell, Türk Telekom, Vestel gibi büyük BİT şirketlerinin bile alt-parçalara ayrıştırılmış sayısız yazılımları bu taşeron BİT şirketlerinde üretiliyor. Bir çoğu büyük bir veya birkaç şirketin doğrudan veya dolaylı yazılım tedarikçisi/uzantısıdır. Büyük şirketlerin tasarımcı, ar-ge uzmanı, sistem analisti, yazılım mühendisi gibi çekirdek işgücünden bir kısmına, Üniversitelerdeki teknoparklarda bu konularda uzmanlaşmış/bu şirketlere danışmanlık yapan akademisyenlerle birlikte, bu gibi taşeron inovasyon, yazılım, vd şirketleri kurduruluyor; standartlaşmış yazılımların uyarlanmasında veya parça-yazılımlar üretilmesinde uzmanlaşmış çok sayıda teknisyenliğe indirgenmiş genç yazılım mühendisi ve mühendis-olmayan bilişim işçisi çalıştırılarak; eskiden yüksek vasıflı emek, yüksek maliyet, ve uzun zaman gerektiren yazılım süreçleri için toplumsal olarak gerekli emek-zaman minimize ediliyor, maliyetler minimize ediliyor, göreli artı-değer azamileştiriliyor.

“Büyük sanayiin olağanüstü üretkenliği, diğer bütün üretim alanlarında emek-gücünün daha geniş ve yoğun bir şekilde sömürülmesiyle elele vererek, işçi sınıfının büyük bir kesiminin üretken olmayan bir çalıştırılmasına … izin vermiş olur.” (Marx, Kapital Cilt 1, s.457)

Marx, o dönem için başta ev hizmetkarları olmak üzere, ofis, hukuk, din, rant, faiz gibi üretken olmayan işlerdeki büyük artışı, hatta üretken olmayan (doğrudan artı-değer üretmeyen) işlerin, üretken işlerden daha hızlı artma eğilimini, makineli kapitalist sömürüde büyük artışın dolaysız bir sonucu olarak değerlendirir. (Marx, age, s458) Günümüzde de teknolojik üretkenlik artışının, diğer bütün üretim alanlarındaki emek-gücünün daha geniş ve yoğun sömürülmesiyle birleşimi, “hizmet sektörü” denilen kesimde görülmemiş bir şişmeye yol açmaktadır. Hizmet sektöründe istihdam, sanayi (inşaat ve ulaşım dahil) ve tarım alanında çalışanları aşmıştır. Kuşkusuz hizmet, ticaret, dolaşım alanlarındaki emeğin tümü “üretken olmayan emek” değildir; ancak bu şişme, hızla genişleyen toplam emek içinde, üretken olmayan emeğin sayı ve oranının daha hızlı arttığına ilişkin bir fikir verir.

Nitekim Türkiye kapitalizminin 1988-2006 döneminde, genişleyen toplam emek içinde üretken emeğin payı yüzde 76’dan yüzde 66’ya kadar düşmüştür. Bu düşüş eğilimi, toplumsal emek üretkenliğinin arttığı dönemlerde kapitalizm açısından büyük bir sorun yaratmayabilir. Ancak üretken emek alanındaki sömürü oranının göreli artışı yavaşladığı veya durduğu dönemlerde, artı-değer üretimindeki artışın karlardaki artışa göre azaldığını gösterir. Bu durum, karlılığın göreli olarak daralan bir üretken alan üzerinde yükselmekte olduğu anlamına gelir, ve karların tekrar gerçek artı-değer kitlesine çevrilme zorunluluğu nedeniyle, eninde sonunda sermaye değersizleşmesine yol açar. Kuşkusuz üretken alan ve üretkenlik yeterince hızlı büyümeden de, ekonomide büyüme gerçekleşebilir. Ancak bu büyüme gerçek değer yaratan üretken alandaki yavaşlama veya tıkanmayı görünmezleştiren, artan bölümü üretken alan dışında kalan nominal bir büyümedir. (Yiğit Karahanoğulları, Marx’ta Üretken Emek Kategorisi ve 1988-2006 Dönemi Türkiye Ekonomisi İçin Ampirik Bulgular.) Krizi öteler, fakat derinleştirir.

Geleneksel kır ve modern kent küçük burjuvazisinden çözülen büyük çaplı yeni proleterleşme dalgalarının, ve işgücü piyasasına yeni çıkanların (lise ve üniversite mezunları dahil) giderek büyüyen çoğunluğunun üretken olmayan alanlarda, hizmet, ticaret, dolaşım alanlarının en alt kademelerinde ancak iş bulabilmeleri, bunun çarpıcı bir ifadesidir. Büyük sanayinin dışına sürüldüğü büyük kent merkezleri, bu açıdan çok daha çarpıcı bir görünüm sunar. Taşeron temizlik, garson, bulaşıkçı, satış elemanı, çocuk-yaşlı bakıcısı, su dağıtıcısı, sayaç okuyucusu, çağrı merkezi, özel güvenlik, vd. Türkiye’de son dönemlerde nisbeten genişleyen istihdam alanlarının ikisinin özel güvenlik ve ruhban (imamlar vb) olması başka söz gerektirmez.

Bir anektod: Son dönemlerde haciz davalarında tam bir patlama yaşandığı malum. Avukatlar günde birkaç haciz yerine gitmeye yetişemiyor. Haciz yerlerine kendi olanaklarıyla gitmeye çalıştıklarında davalar aksıyor, vb. Çat!, Adalet Bakanlığı bir kalemde binlerce otomobil alıp Adalet Saraylarına tahsis ediyor, bu arabalarla avukatları haciz yerlerine getirip götürme ihalesi icat edip Karadenizli bir “işadamı”na veriyor, o da İstanbul’daki o yöre dernek ve kahvesinde iş bekleyen hemşerilerinin bir kısmını taşeron şoför olarak işe alıyor. İşte size mis gibi “ekonomi”! İç pazarda satışları düşmüş otomotiv tekelleri bir kalemde binlerce araba sattı, hamili kart patron oturduğu yerden para bastı, binlerce işsiz bir süreliğine parça-başı iş buldu, avukatlar “kamu-özel işbirliği” taksisi benzeri bir ulaşım aracına kavuştu, banka ve diğer alacaklıların borçluların ev ve eşyalarına el koyma işlemleri hızlandı. Marx’ın “suçlunun nasıl yalnızca suç değil, ceza hukukunu ve ceza hukuku profesörünü, ve o profesörün yazdığı ceza hukuku kitabını meta olarak üreterek ulusal ekonomiyi zenginleştirdiği” konusundaki ironik sözlerinden uyarlarsak (Marx, Artı-Değer Teorileri, Cilt 1, s363. Sol yay.) : Burada da borçlunun yalnızca borç değil haciz hukukunu ve avukatını, o avukatları haciz yerine getirip götüren otomobilleri, o otomobillerin tedarik zincirlerini, o otomobilleri kullanan taşeron şoförleri, o şoförleri sömüren mütaahhit patronları yaratarak “ulusal ekonomiyi zenginleştirdiğini” görebiliriz (!)

Bu gibi işler, ilk bakışta “Türkiye ekonomisinin ilkelliği” gibi görünebilir. Nitekim solda, Türkiye’nin “rant ekonomisi” haline geldiğini; Türkiye’de sanayinin (üretken sermayenin) rant nedeniyle gelişemediğini düşünen/propaganda eden geniş bir kesim mevcuttur. Sosyal-demokrasinin kılıç artığı bu aynı kesimler, 90’lı yıllarda da Türkiye’de sanayinin finans/spekülasyon nedeniyle gelişemediğini iddia ediyorlardı. Oysa tam tersi doğrudur: Türkiye’de 90’ların ikinci yarısındaki (devlet tahvil ve senetleri üzerinden) spekülasyon anaforu da, 2010’lu yıllardaki rant anaforu da, belli gelişme düzeylerine gelmiş üretken sermayenin iç tıkanmasının (kar oranlarındaki düşmenin) nedeninden çok sonucudur:

“Toplam sermayenin kendini genişletme oranı ya da kar oranı, kapitalist üretimin (tıpkı sermayenin kendisini genişletmesinin onun tek amacı olması gibi) dürtüsü olduğu için, ondaki düşme, yeni bağımsız sermayelerin oluşumunu yavaşlatır ve böylece, kapitalist üretim sürecinin gelişmesi için bir tehditmiş gibi görünür. Bu düşme, aşırı-üretimi, spekülasyonu, bunalımları ve artı-nüfusla birlikte artı-sermayeyi besleyip büyütür. Bu nedenle Ricardo gibi kapitalist üretim tarzına mutlak gözüyle bakan iktisatçılar, bu noktada onun kendisi için bir engel yarattığını düşünürler ve bu yüzden de, bu engeli üretime değil doğaya (toprak rantında olduğu gibi) bağlarlar. Ama onların düşen kar oranı konusunda duydukları asıl dehşet, kapitalist üretimin, kendisine ait üretici güçlerin gelişmesinde, servetin servet olarak üretimi ile hiç bir ilişkisi bulunmayan bir engelle karşılaştığı duygusudur; ve bu kendine özgü engel, kapitalist üretim tarzının sınırlılığını ve ancak tarihsel ve geçici bir niteliğe sahip bulunduğunu doğrular; servet üretimi için, bunun mutlak bir biçim olmadığına, üstelik belli bir aşamada, kendi gelişmesiyle çatışma haline girdiğine tanıklık eder.” (Marx, Kapital Cilt 3. s255. Sol yay.)

Başka deyişle, Türkiye kapitalizmin bugünkü krizi, Türkiye’de kapitalist sanayinin yeterince gelişmemiş olmasından değil, tam tersine üretici güçlerin geldiği gelişme düzeyi içindeki uzlaşmaz çelişkilerden kaynaklanıyor. Mevcut standartlaşmış teknoloji ve olgunlaşmış ihraç ürünleri temelinde, bir dönem daha, ERP sistemleri, AR-GE teşvikleri, üniversite-sanayi işbirliği, Teknoparklar vb ile sağlanabilen üretkenlik artışlarının, artık sınıra dayanmış olmasından, göreli artı-değer’in daha fazla artırılamaz hale gelmiş olmasından kaynaklanıyor. Ancak bu da salt Türkiye’ye özgü bir durum değil. Yeni üretken yatırımlarda azalma, kapitalizmin dünya çapındaki krizinin en tipik göstergesi.

Sermaye yoğunlaşması “süreci hızlanırken yeni üretim yaratmada aslında bir yavaşlama olduğuna işaret eder. Bir diğer deyişle, en büyük Ulusötesi Şirketler karlarını, yeni üretim sonucu olmaktan çok, önceden var olan üretim kapasitesini yoğunlaştırarak devam ettiriyordu. Artık değer üretecek yeni meta kaynakları olmadığı için karlılıkta düşüşün ön koşulları doğmuştu.” (Ursula Huws, age. S142)

Kuşkusuz kar oranlarının düşme eğiliminin (Türkiye’de özellikle 2013 yılından itibaren yeniden) şiddetlenmesi, aşırı-üretim kriziyle birlikte, gayrımenkul-rant, finans-borç-spekülasyonu büyüterek, üretken-olmayan iş ve emek biçimlerinin de sayı ve oranını hızla artırmıştır. Örneğin aşırı-üretim sorunu, kaçınılmaz olarak, pazarlama, müşteri hizmetleri/çağrı merkezi, satış, finans/tüketici kredileri gibi doğrudan üretken-olmayan işlerin ve emek biçimlerinin hızla genişlemesine yol açar. (Hatta işsizlik ve yoksullukta hızlı artışlar bile, bir dizi üretken-olmayan istihdam kaynağı haline gelir: Mafyatik organizasyonlar, uyuşturucu satıcıları, seks köleliği, taşeron özel güvenlik ordusu, taşeron cezaevi gardiyanları, Aile ve Sosyal Politika Bakanlığı, cemaat vakıfları ve STK’larda ücretli çalışanların genişlemesi.)

“Modern bir şirkette pazarlama, lojistik yönetimi, dağıtım, nakliye, müşteri hizmetleri, (ister çevrim içi, ister dışı) perakende ve toplam satışlarda teslimatın da içinde olduğu bir dizi işleve, bu doğrudan üretken kategoride yer verilebilir. Kısaca, fabrika kapısından (veya yazılım geliştirme yerinden) nihai tüketiciye uzanan değer zincirinin tümü üretken emek sayılmalıdır.” (Ursula Huws, age. S188-9)

Huws’un bu yaklaşımı, Marx’ın nakliyat işçilerini üretken olarak değerlendirmesinin çok genişletilmiş bir yorumuna dayandığından, biraz sorunlu görünüyor. Bununla birlikte günümüzde üretimin üretim-dışı görünen emek alanlarıyla birlikte çoklu-tümleşik toplumsallaşma düzeyi düşünüldüğünde, önemli bir noktaya işaret ediyor. Üretken olan/olmayan emek ayrımı halen önemli olmakla birlikte, üretim ve emeğin yeni ve daha yüksek toplumsal bütünselleşmesi çerçevesinde, bu ayrım da giderek daha incelmiş ve geçişli hale geliyor. Şunları söyleyebiliriz:

1- Ürünlerin finansman, dolaşım ve realizasyon süreçlerinde çalışan doğrudan-üretken olmayan işçi kesimleri de, ürünün bütünsel hareketinde ve tamamlanmasında, toplumsal-kolektif emeğin olmazsa olmaz bileşenlerini oluştururlar. 2- Günümüz kapitalizminin adeta kronikleşmiş aşırı-üretim krizleri nedeniyle, finansman (tüketici kredileri dahil), dolaşım, dağıtım, pazarlama, satış, müşteri hizmetleri (çağrı merkezi, vd) işçilerinin de önemi, üretken emeğe yakın düzeyde artmıştır. 3- Üretimin büyümesi, hızlanması ve üretkenlik artışlarında, finans ve bilişim işçileri de kritik bir rol oynarlar. 4- Eğitim, sağlık, sosyal yardım hizmetleri işçileri, bu alanlarda da teknoloji, standartlaşma, ucuz işçilik ve çalışma yoğunluğunun artması ile, üretici güç bileşeni olarak emekgücünün üretimi ve yeniden üretimi için toplumsal olarak gerekli emek-zamanı düşürerek, toplam toplumsal artı-emek üretkenliğinin artırılmasını sağlarlar. 5- Kapitalizm hızlı üretkenlik artışı dönemlerinde hızla genişleyen üretken-olmayan emek sayı ve oranını, üretkenliğin düştüğü kriz dönemlerinde, olabildiğince azaltmaya, üretken-olmayan emek formlarını da olabildiğince üretken emeğe çevirmeye çalışır. 6- Özelleştirme ve taşeronlaştırma, doğrudan üretken olmayan işçi kesimlerini, kendi patronlarına sermaye üreten üretken işçiler haline getirir. 7- Aynı işçiler üretken olan ve olmayan emek alanları arasında mekik dokuyabilir. Fabrikada asgari ücretle montaj hattında çalışan işçi işten atılınca lokantada garson olarak işe girebilir, marketde kasiyer olarak çalışan işçi daha sonra bir tekstil fabrikasında çalışabilir, arkeoloji mezunu vinç operatörü olabilir, hatta işten atılan akademisyen inşaat işçisi olabilir. Sayısız örneğini biliyoruz. 8- Günümüzde sermayenin üretim, dolaşım ve realizasyon süreçleri daha fazla iç içe geçmekte ve bütünleşmektedir; aşamalı değil, bütünden ve eş-zamanlı olarak tasarlanmakta ve yürütülmektedir. Bir ürünün yeni versiyonun yapımında, tasarım, imalat, pazarlama mühendisleri birlikte çalışmaktadır (eş-zamanlı mühendislik). Müşteriler bile kamuoyu araştırma ve geribesleme (çağrı, şikayet, öneri, neyi alıp almadığı, neyi aradığını dinamik analiz) sistemleriyle ve hatta bazı alanlardaki işlerin bir kısmı yaptırılarak üretim sürecinin içine çekilmektedir. Müşteri hizmetleri, çağrı merkezi gibi alanlar üretken emek gibi görünmeyebilir. Ama bu alanlar (hele ki ERP, MPL gibi BİT sistemleriyle birlikte), müşterilerin neden şikayet ettiği, ne sorun yaşadığı, ne istediği, neyi anlamadığını analiz edilerek üretim sürecine girdi sağlar. Böylece yalnızca satışlara değil üretime/artı-değere de katkıda bulunur. Piyasa ve realizasyon, üretimin sonraki aşaması değil, doğrudan iç bileşeni haline gelmektedir. 8- Üretken sermaye ile üretken-olmayan sermaye (finans, ticaret, hizmet) formları arasındaki sınır çizgileri de belirsizleşmekte, birbirine benzeşimleri artmaktadır. Finans, ticaret, hizmet sermayeleri, BİT temelli iş süreç ve organizasyonlarıyla gitgide sanayileşirken, sanayi sermayesi ve yatırımları da (en kısa sürede, en kolay ve en çok kar mantığıyla) finans sermayesine benzemektedir. Araştırma-bilim-teknoloji-yenilik zincirinde, uzun dönemli ve yüksek maliyetli yatırımları atlayıp en hızlı ve kolay kara çevrilebilir uygulama halkalarıyla sınırlanma da, aynı etkiyi yaratmaktadır. Üretim hizmetleri’nin geniş bir bölümü üretimden ayrıştırılırken, bu kez hizmet alanında “hizmet sanayileri” denilen bir sektör ortaya çıkmaktadır, vb. 9- Kriz dönemlerinde, üretken olmayan emek alanlarında (beyaz yakalı olanlar dahil) işten atılmalar ve işsizlik daha hızlı büyür, ücretler daha hızlı düşer, özelleştirme ve taşeronlaştırmaları hızlanır.10- Finans, ticaret, hizmet vd alanlardaki işçilerin çalışma (ve yönetilme) koşul ve biçimleri, artan ölçüde sanayi işçilerininkine yakınsamaktadır: İşlerin daha basit parçalara ayrılması, standartlaştırılması ve sayısallaştırılması, çıktı-kontrollü çalıştırma sistemleri, çalışma yoğunluğu ve saatlerinin artması, vd.

Sonuç olarak: Üretken olan/olmayan emek ayrımı tümüyle ortadan kalkmıyor ama, üretken olmayan emeğin daha geniş bir kesimi üretken emeğe dönüşüyor.

Şimdi bir hayal kuralım: İmalat sanayinin kilit halkalarından biri, diyelim ki büyük otomotiv-metal fabrikaları işçileri, taban komiteleri ve koordinasyon platformları temelinde fiili kitle grevine çıkıyor. Ve onlarla birlikte, üretimin içinde dışında olan doğrudan bağlantılı (dolaylı olanları da katarsak zaten tüm dünya anlamına gelir!) tüm emek halkaları da harekete geçiyor: Bu fabrikalarda çalışan mühendisler, yazılımcılar, fabrikalara dışsal görünen tedarik işçileri, lojistik-nakliyat işçileri, finans-otomobil kredisi işçileri, bu fabrikalara içerden dışardan iş yapan muhasabe, hukuk, müşteri hizmetleri, çağrı merkezi, pazarlama, satış işçileri, bu fabrikalara dışardan yazılım üreten ve güncellemelerini yapan bilişim işçileri, bu fabrikaların projelerini yapan üniversite emekçileri, araştırma görevlileri. Elbette, bayiler, tamir ve bakım servisi işçileri, vd.

Büyük bir otomobil fabrikasında çalışan 1 işçiye karşılık en az 10 işçi de o fabrikaya imalat girdisi tedariğinde çalışmaktadır. Buna, finans, muhasebe, hukuk, bilişim, iletişim, ulaşım halkalarını da katarsak, en az bire 15 gibi bir rakam elde ederiz. 2015 yılındaki metal fırtınada, yaklaşık 20-25 bin işçi harekete geçmişti. Ama bunlar Türkiye’nin en büyük sermaye yoğunlaşması fabrikaları ve toplumsal emek üretkenliği en yüksek işçi kesimleri arasında olduğundan, gündemi sarsmaya yetmişti. Şimdi bu rakam üzerinden ilk eldeki bağlantılı halkalarıyla birlikte düşündüğümüzde, 300 bin işçi gibi bir rakama ulaşırız. Ama bu basitçe aritmetik bir toplamın ötesinde, üretim ve emeğin geldiği yeni ve daha yüksek toplumsal-bileşik niteliğe işaret eden bir nitel güçtür.

Şimdi bu toplumsallaşma niteliğinin daha çarpıcı bir olgusuna değinelim: Bu üretim organizasyonunun her bir parçasının bağlı olduğu ve eşgüdümlü hareketini sağlayan BİT’i, veya bunun kilit halkalarından birini, örneğin ERP sistemlerini durdurun, aşağı yukarı aynı sonucu elde edersiniz. Tüm üretim ve üretim-dışı parçaların tümleşik kontrol ve yönetimi durunca, üretim, ürün geliştirme, tedarik, sipariş, finans, bilişim, iletişim, lojistik-nakliyat senkronize yürütülemez hale gelir, her şey birbirine girer, vb. Aynı şekilde, “yalın üretim” organizasyonlarında (sürecin farklı halkaları arasında beklemesiz ve stoksuz üretim) sürecin tüm halkaları birbirine ve bütüne bağlı olduğundan, önemli herhangi bir halkayı durdurmak, diğer tüm halkaları ve bütünü de etkiler. Örneğin otomobil kredileri halkasının durdurulduğunu varsayalım, bu satışları düşürür o da üretimi düşürür. Burada, üretken-olmayan emeğin (finans, kredi vd alanlarda çalışan işçiler) aslında bu toplumsal-bileşik üretkenlik bütününün bir bileşeni haline geldiğini daha iyi görürüz.

“Güzel hayaller ama imkansız” mı diyorsunuz? Gerçekçi olup imkansızı isteyelim. Üretim ve emeğin daha ileri toplumsallaşma ve bütünleşme gerçeğinde, bu hayallerin de gerçekleşme potansiyeli vardır. Ama önce bunu kavramak gerekir. Örneğin beyaz yakalıların genişleyen kesimlerinin üretim alanlarından ayrıştırılması, mavi ve beyaz yakalıların ortak kökünü görünmez hale getirir ve bilinçten siler; fakat üretim ve emeğin daha ileri toplumsallaşması/bütünleşmesiyle, onları daha yüksek bir temelden bağlantılı hale getirir. Örneğin “hizmet” denilen sektörün içinden bir “hizmet sanayileri” çıkar (yemek, temizlik, özel güvenlik, havayolu teknik yer hizmetleri, vd. Büyük fabrika, otogar, havaalanı gibi mekanların temizliği de artık makineli araçlarla yapılmaktadır) ve bunlar ülke ve dünya çapında büyük tekelci işletmelere dönüşür. Yapa-bilmek, bilme ile yapmayı birleştirmekle başlar.

Evet, bugün işçi faaliyetinin zorlukları itibarıyla, bağlantılı-tümleşik bir sürecin veya ağın tüm halkalarına erişmek, birlikte hareketini sağlamak çok zor görünebilir. Zaten “tümü birden” gerekli de değildir. Ama gündelik kendiliğinden bilinçle görülmeyen temel iç bağıntıların bilinmesi ve kurulması gerekir. Bazan harekete geçen kilit bir halka çevresinde diğerleri toparlanabilir, bazan bir halkadan diğerine geçiş yapılabilir, bazan bir halkadaki işçi direnişinin diğer halkaları nasıl etkilediği bizzat işçiler tarafından görülür; önemli olan, gündelik ve kendiliğinden bilinçle görülemeyen tarihsel eğilimin bu yönde olduğunu kavramak ve bu doğrultu içinden hareket etmektir. Önemli olan, gündelik ve kendiliğinden bilinçle görülmeyeni, artık düz çizgisel ve aşamacı olmaktan çıkan her bir halkanın diğerlerini de şu veya bu düzeyde içerdiğini görmektir. Proletarya enternasyonalizmi, artık dışsal ve ülkede örgütlendikten sonraki “aşama” değildir, her ülkedeki proletaryaya en başından içerili hale gelmiştir. İmalat sanayi, teknoparklara, bankalara, müşteri hizmetlerine içerilidir; ve bunların hepsi de üretime içerilidir.

Toplumsal-bileşik işçi sınıfı bilinci

1- Üretim süreçleri ne kadar parçalanırsa, o kadar bütünleşiyor, o kadar tümleşik, bileşik, toplumsallaşmış üretim ve emek haline geliyor. Tasarım, üretim, tedarik, depo, taşımacılık, finans, satış, pazarlama, bilişim, iletişim, sağlık, eğitim, ofis işçileri, hepsi aynı, ya da iç içe geçmiş, dev çaplı toplumsallaşmış-bileşik üretim sürecinin bileşenleri haline geliyor.

2- Aynı zamanda her işçi kesimi birbirinden ne kadar ayrıştırılsa, o kadar kendi içinde toplulaşıyor; maliyetleri düşürücü, etkileşimi artırarak artı-değeri yükseltici “kümelenme” organizasyonları bunun bir ifadesi. Tıpkı organize sanayi bölgeleri gibi, organize tarım bölgeleri, organize ofis bölgeleri, organize sağlık bölgeleri, organize eğitim bölgeleri, organize bilişim bölgeleri ortaya çıkıyor.

3- Eskiden birarada düşünülmesi çok zor olan sektörel-bileşik alanlar ortaya çıkıyor. Hiç bir firma farklı işkollarındaki veri setleri, bilgi ve uzmanlıklar olmadan iş yapamaz hale geliyor.  Örneğin: Hizmet-sanayileri, sağlık-turizmi, üniversite-sanayi işbirliği, endüstriyel-spor, uzay havacılık-savunma-otomotiv… Enerji, lojistik, bilişim-iletişim’den hiç bahsetmiyoruz, çünkü günümüzde zaten bunlarsız insan parmağını bile kıpırdatamaz hale gelmiş durumda. Köylü cep telefonundan tarım borsasını takip ediyor, taşeron inşaat işçilerini çalıştırma organizasyonu cep telefonlarından yapılıyor, avukat standartlaştırılmış hukuk prosedürlerini bilgisayarından bakarak yapıyor.

Diyelim ki bir sağlık turizmi (Türkiye’de bu alanda şimdiden epey büyümüş ve uluslararasılaşmış şirketler var) alanında, havayolları, otel hizmetleri, operasyonal sağlık kliniği (fabrikası!) ve bilişim-iletişim merkezi, gerçekte tek bir “üretim zinciri”nin bileşik parçaları. Bilişim-iletişim merkezinde, veri tabanını hazırlayan, verileri işleyen, görsel tasarımları hazırlayıp sürekli güncelleyen bilişim işçileri, müşterinin geleceği ülkeden havayollarına kalacağı otelden kliniğe bu arada gezeceği yerlere kadar tüm sürecini organize eden müşteri hizmetleri işçileri, çağrı merkezi işçileri, prime bağlı paket satış işçileri, vd yer alıyor. Avrupa ülkelerinden ve Arap, Rus, Türkiyeli işçiler birlikte çalışıyor ve en az 5-6 dil konuşuluyor, işçiler kendi aralarında da İngilizce konuşup anlaşabiliyorlar. Bilişim-iletişim merkezinde çalışan işçiler, tabii onların mekansal olarak ayrıştırılmış olduğu klinikte çalışan sağlık işçileri, otel işçileri, havayolu işçileri, müşterilerin geldiği ülkelerdeki bağlantılı turizm işçileri… Tek merkezden ve telefon-bilgisayarla yapılan iş organizasyonu dışında, birbiriyle temas etmiyor, birbirini tanımıyor, ve aslında çoğu birbirinin varlığından bile haberdar değil. Ama sağlık şirketi, havayolu, otel, turizm, bilişim şirketleriyle anlaşmalı ve bileşik çalışıyor. Toplumsal-bileşik iş süreci kontrolü ve yönetimi; aslında bu da, patron ve şeflerin sıkı denetimi altında da olsa, yine işçiler tarafından yapılıyor. Tüm bu süreçler patron tarafından ya da patronlar arası anlaşmalarla organize edilmiş görünüyor.

“Elbirliği içindeki kolektif birlik, işbölümündeki bütünleşme, doğa güçlerinin, bilimin ve (makinalar olarak) emek ürünlerinin kullanımı- gerçekte tüm bunlar, tekil işçi karşısında yabancı, nesnel, işçinin hazır olarak bulduğu, işçilerin işe karışmasından bağımsız olarak var olan, çoğu durumdaysa onlara düşman durumdaki şeyler olarak yer alırlar. (…) Demek ki bu süreçte işçilerin emeklerinin toplumsal nitelikleri, deyim uygunsa, sermayeleşmiş bir biçimde onların karşısına çıkar; dolayısıyla makinalar, emeğin ürünlerinin nasıl emeğin efendisi haline geldiğinin bir örneğidir. Aynı dönüşüm, doğa ve bilim güçlerinde, yani tarihin genel gelişiminin ürünlerinin soyut özlerinde de gözlemlenebilir. Onlar da işçilerin karşısına sermayenin güçleri olarak çıkarlar. Onlar, tekil işçinin bilgi ve becerisinden belirgin biçimde ayrılırlar; kendileri önünde sonunda emeğin ürünleri olsalar da, emek sürecinde yer aldıklarında, sermayenin bütünsel bir parçası olarak görünürler. (…) Gerçekte, toplumsal emeğin bilime, doğa güçlerine ve büyük ölçekli emek ürünlerine her uygulanışı, emeğin sömürülmesinin, artı emeğe el koymanın aracından başka bir şey değildir, böylece bu durum, emeğin güçlerini emekten ayırarak sermayeyle bütünleşmiş gibi gösterir. (…) Böylece emeğin toplumsal üretici güçlerinin gelişimi ve bu gelişimin koşulları, sermayenin başarısı olarak görünür; tekil işçinin edilgen biçimde katıldığı, aynı zamanda onun zararına gelişen bir başarıdır bu.” (Marx, Dolaysız Üretim Sürecinin Sonuçları. S124-6. Ceylan yay.)

Yukarıdaki örneğimize devamla: İşin geldiği büyüklük aşamasında, patronun/patronların yaptığı hemen hiçbir şey yok. Sağlık, otel-turizm, bilişim, iletişim, ulaşım işçileri birbiriyle doğrudan irtibat içinde olabilse, rahatlıkla bu işi patron, sermaye vb olmadan da yapabilir. Hatta o korkunç çalışma/sömürülme ve boyunduruk koşullarından (örneğin çağrı merkezi işçilerine, işyeri dışında da 7/24 çalışma, hatta bilmedikleri dillerdeki mesajlara da yanıt verme dayatılıyor, yapamadıklarında işten atılıyorlar) sıyrıldıklarında, ve birbirlerinin çalışma alanları konusunda asgari bir bilgiye sahip olduklarında, çok daha iyisini yapabilirler.

4- Mekansal ve/veya altsözleşmesel parçalama da sürecin son halkası değil. Diyelim ki, belli bir kamu/özel işkoluna parça iş/alt iş yapan taşeronlar içinde de bu standartlaştırma/maliyet düşürme süreçleri işlemeye devam ediyor. Giderek bu parça-iş’in kendi içinde uzmanlaşan taşeron zincirleri, ve bunlardan da ülke çapında bu parça-işte uzmanlaşan ve tekeline alan büyük şirket ve tekeller türüyor. En sonu iş hacmi yeterince büyüyünce ve işler (kendi iç ve dış taşeronluk bağlantıları dahil) yeterince standartize olunca, bunlar da dünya çapında aynı işi yapan başka tekellerle birleşiyor veya daha büyük tekeller tarafından yutuluyor. Böylece standartize edilen belli bir parça iş’in alt-sözleşme ilişkisine devredilmesiyle başlayan süreç, o parça-iş’te uzmanlaşan şirketlerin işkolu, ülke ve giderek dünya çapında bütünleşmesiyle, döngüsel bir karakter kazanıyor. Bu taşeronlardan bazıları, uzmanlaştıkları parça-iş’te tedarik/hizmet verdikleri kamu/özel büyük şirketlerinden ve işkollarından bile daha büyük tekeller haline gelebiliyor. (Ursula Huws, age. S104 ve s140-160)

Örneğin Türkiye’de, iki de bir işçileri, askerleri, öğrencileri zehirlemesiyle meşhur yemek taşeronlarının, veya havayolları yer hizmetleri taşeronlarının, veya yazılım taşeronlarının, vb bazılarının nasıl ülke çapında, bazılarının bölge çapında, parça-tedarik veya parça-hizmet verdikleri bir çok büyük şirketten daha büyük tekeller haline geldiğine bakılabilir. Bu, salt AKP’ye ve kamu hizmet taşeronlarına özgü bir durum değil, dünya çapında ve özel sektör taşeronları açısından da çok hızlı gelişmekte olan bir olgudur. Belli bir alt-işte uzmanlaşmış sayısız taşeron şirketin bütünleşmesiyle, ülke çapında binlerce, dünya çapında onbinlerce işçi çalıştıran, kendi bünyesinde de bilgisayar tümleşik üretim/hizmet ve yönetim sistemleri uygulayan dev tekelci şirketlere dönüşmesi!

5- Üretimin ve emeğin dev çaplı toplumsallaşması ekseninden, şimdi bir de otomotiv sektörüne göz atalım:

Otomotiv, üretim, ticaret ve finans organizasyonu tamamen küresel temelde yapılan ilk ve tam küreselleşmiş sanayi kollarından biridir. Sektördeki küresel tekelci yoğunlaşma ve merkezileşme düzeyi, her kriz devresinde yeni bir itilim kazanmaktadır. Sektörde 1980′lerde 52 uluslar arası otomotiv tekeli varken, bu sayı 90′ların sonlarında 15′e, bugün yeni bir hız kazanan üst tekelci birleşmeler, satın almalar, işbirlikleri ile 6-7’ye kadar düşmüştür. Ve kuşkusuz belirleyici olan yalnızca sektörel plandaki küresel tekelci karlar değil mali sermayenin çoklu alanlardan kaynaşmış merkezi azami birikimidir.

Tek bir otomobilin üretimi ana fabrikadaki bir işçiye karşılık 10 işçinin çalıştığı dev çaplı bir yan sanayi, dünya çapında tedarik üretimi ve küresel otomotiv tekellerinin kolları arasında kaydırma, merkezi bileşik üretkenlik ve rekabet temelinde organize edilir. Bununla da kalmaz otomotiv tekelleri üniversitelerle de iç içe geçer, “üniversite-sanayi işbirliği/kaynaşması”nın başını çeker. Küresel otomotiv tekellerinin Türkiye gibi ülkelerdeki kolları arasında, tekeller-üniversiteler-devlet bileşik ar-ge, yatırım ve işgücü eğitimi platformları oluşturulur. En sonu banka, borsa, sigorta, yatırım fonlarıyla finans sermayesi ile üst kaynaşmışlığıdır. Otomotiv tekellerinin hemen hepsi birbirinde hisse payına sahiptir. Birbirine de tedarik üretimi yapar ve çeşitli ülkelerde ortak yatırım platformları vardır. Tüketici kredileri aşırı üretim krizinin hafifletilmesi ve karlılıkta kritik bir rol oynar.

Sınai planda da, otomotivde ağırlık, değeri ve karlılığı düşen demir-çelik, petro-kimya, ağır metaller vbden, karlılığı daha yüksek elektronik, ileri malzemeler ve dijital teknolojilere kaymaktadır. Bir otomobilin maliyetinin 3′te birini, karlılığının ise yarısını artık bunlar oluşturmaktadır. Enerji, lojistik (dev çaplı araba kitlelerinin nakledildiği limanlar, lojistik köyler, çekici ve gemi taşımacılığı), bilişim-iletişim dallarının her birinin de karlılıktaki pay ve ağırlığı artmıştır.

Başka bir ifadeyle, otomotiv sektöründe üretiliyor görünen artıdeğerin giderek artan bölümü, dar anlamdaki otomotivin dışından, elektronik, bilişim-iletişim, lojistik, üniversite-eğitim, enerji vd alanlardan gelmektedir. Örneğin bir otomotiv tekelinin ürettiği artıdeğerin 1985′te yüzde 30′u ana firma ve bağlı işletmeler dışında üretilirken, bugün bu oran yüzde 60′lara doğru çıkmaktadır. Aynı anlama gelmek üzere, tek bir otomobilin üretimi, hem küresel temelde, hem de bulunduğu ülkede çok çeşitli imalat sanayi dalları, bilişim-iletişim, enerji, lojistik sanayileri, medya-reklamcılık, üniversite, hizmet, finans … Durmaksızın genişleyen ve çeşitlenen çoklu alanlardan bileşik merkezi mali sermaye birikimi temelinde gerçekleşmektedir. Otomotiv halen kendi başına bir sanayi kolu gibi görünse de, onun temelinde ülke ve dünya çapında adeta tüm işçilerin toplumsal-bileşik emeği vardır.

Çok daha gelişkin bir sosyalizmin koşulu olan bu gelişmenin, küresel tekelci kapitalizmde ne anlama geldiği ise açıktır: Son kriz devresinde ABD’de otomotiv işçilerinin 3′te biri işsiz kalmış, ücret ve sendikal hakları yarıya yakın düşmüştür. Avrupa’da daha güçlü bir direnç sergileyen otomotiv işçileri için, biraz daha zamana yayılmış biçimde ne yazık ki aynı süreç işlemektedir. Her kriz devresiyle dünya sathında daha bir genişleyen otomotiv-metal işçilerinin ise ücret ve hakları aynı ölçüde düşmüş, çalışma saat ve tempoları artmış, iş cinayet ve sakatlanmaları artmış, esneklik ve güvencesizlik artmış olmaktadır.

Yüksek tekelci sermaye yoğunlaşması ve merkezileşmesi, yanısıra metalurji, makine, otomotiv, elektronik, beyaz eşya, dijital araçlar gibi alt dalları arasında teknik entegrasyon düzeyi yüksek olduğundan, metal sektörünün farklı dallarından işçilerin birlikte hareket etme yeteneği de geleneksel olarak (birçok başka sektöre göre) ortalamanın üzerindedir. Bugün mekanik, elektronik ve dijital teknolojileri iç içe geçiren mekatronik vbnin gelişimiyle, bu iç entegrasyon çok daha gelişmiştir.

Yan sanayi ya da tedarik üretimi denilince akla genelde KOBİ’ler gelir, oysa yan sanayi ve tedarik de, otomotiv ana firmaları kadar yüksek tekelcilik hakimdir. (Türkiye’de Brisa ve motor aksamları üreten Bosch’un “yan sanayi” kapsamında, Çin’de başlıca elektronik tekellerine tedarik üretimi yaptığı gibi giderek kendi markalarını yaratmaya giden Foxconn’u anmak yeter!)

Hem yan sanayi hem tedarikte de küresel tekelci sermaye yoğunlaşması ve merkezileşmesi, yanısıra ana firmalarla entegrasyon düzeyi olağanüstü hızlanmıştır. Yalın üretim organizasyonu ve OEM (Original Equipment Manufacturer/Orijinal Tedarik Üreticisi) sistemi çerçevesinde, yan sanayi ve tedarikte özerk firmalar tümüyle ortadan kalkmış, ana firmaların adeta teknik bileşeni olan ve merkezi-bileşik üretim yapan daha büyük yan sanayi tekelleri ve onların tedarikçileri vb ile “entegre üretim şebekeleri” ortaya çıkmıştır. Küresel tedarik sistemi ile, ana fabrikaları, yan sanayisi, tedarikçisi, liman-demiryolu vd altyapısı, meslek lisesi, meslek yüksekokulu ve üniversitesi ile tam entegre “otomotiv ihtisas organize bölgeleri” iç içe gelişmektedir. (Örneğin Sakarya’da kurulan otomotiv ihtisas organize bölgesi.) Küresel otomotiv tekelleri, zaten genellikle yatırım yaptıkları ülkelere, kendi kilit yan sanayi tekelleriyle birlikte gelmektedir. (Örneğin Türkiye’de Toyota, Yazaki ve Takonichi ile yapışık kardeş gibidir.)

Bir bütün olarak metalurji, makine, otomotiv, elektronik, savunma, uzay ve havacılık, dahası bilişim, lojistik, enerji, üniversite/eğitim tekelleri (ve tabii banka-borsa-finans ve devlet) arasındaki iç içe geçişler, işbirliği ve kaynaşmalar artmaktadır. İmalat teknolojileri, malzeme ve yedek parça tedariği, yatırım ve pazar konularında küresel otomotiv tekellerinin birbiriyle olduğu gibi yine uzay ve havacılık, makine, elektronik, demir çelik, bilişim-iletişim, petrol, petro-kimya, kauçuk-lastik, tekeliyle sözleşmeleri ve ortaklıkları vardır.

Bir araştırmaya göre, dünyadaki otomotiv firmalarının rakipleri, başka ülke ve işkolundan firmalarla ortaklığı ve işbirliği olanların oranı 10 yıl önce yüzde 55′ken bugün yüzde yüzde 100′dür. Yalın (tam zamanında/stoksuz) üretim, tekeller-üniversiteler-devlet konsorsiyumları, mükemmelliyet merkezleri, uluslar arası üretim standartları, OEM sertifakaları, siparişe göre üretim organizasyonları, sanayi koridorları vb ile bu entegrasyon daha da derinleşmektedir. Metalde üst düzeyde olan tekelci yoğunlaşma, merkezileşme, coğrafi toplanma ve yanısıra teknik dikey ve yatay entegrasyon düzeyi ve gereği, sektör patronlarını diğer sektörlere göre daha bileşik-merkezi hareket etmesini zorunlu kılarken, tüm alt dallarıyla birlikte, ve bugün iç içe geçtiği diğer sanayi ve hizmet kollarıyla birlikte metal işçilerinin de bileşik-merkezi hareket etmesini kolaylaştırır ve gerektirir.

Metal işçilerinin hem kendi içlerinde (metalin farklı dalları, ve giderek tek bir metal havzasına dönüşen Hadımköy-Çorlu-Çerkezköy ve Gebze-İzmit-Sakarya-Bolu, Denizli-Torbalı, Ankara-Eskişehir vd bölgeler arasında) hem de artan ölçüde iç içe geçtikleri diğer işkolları ve işçi kesimleri ile (başta lojistik, enerji, bilişim-iletişim, petro-kimya, eğitim-üniversite olmak üzere) daha güçlü bağlar ve platformlar oluşturması, bugün her zamankinden daha olanaklı ve yaşamsal bir zorunluluktur. Metal sektöründe çalışan işçiler içinde mühendislerin giderek artan oranı da, çekirdek işgücü ve mühendislerin örgütlenme sorununu yakıcılaştırdığı gibi olanaklarını da artırmaktadır. (“Metal İşçileri ve Kolektif İşçi Bilinci”, Devrimci Proletarya, 19 Aralık 2012)

Bu alt bölümde, 5 farklı biçimine değindiğimiz üretim ve emeğin yeni ve daha yüksek toplumsallaşma süreçlerinden çıkartacağımız ilk sonuç şudur: Parça işyerine, parça işine hapsedilmiş parça-işçi bilincinin (ki en geri işçide bile vardır, ve kaçınılmaz olarak meta-bilinçtir) aşılması, toplumsal-bileşik işçi sınıfı bilinci! Parça-bilincin aşılması, günümüzde sınıf mücadelesini büyütmenin en kritik eşiklerinden biridir.

“Kapitalist olmak, üretimde yalnızca salt kişisel değil, toplumsal bir konuma sahip olmaktır. Sermaye kolektif bir üründür, ve ancak bir çok üyenin birleşik eylemiyle, hatta son tahlilde, ancak toplumun tüm üyelerinin birleşik eylemiyle harekete geçirilebilir. Demek ki, sermaye kişisel değil, toplumsal bir güçtür.” (Marx, Komünist Manifesto)

Marx’ın ısrarlı vurgusu, bugün bin kat daha doğru, daha yakıcı ve önemlidir. Sermayenin gücü yalnız mülkiyetten, paradan, devlet ve yasadan gelmez. Kapitalist üretim ilişkilerinden gelir, üretim ve emeğin toplumsallaşmasını, toplumsal gücünü kendine mal etmesinden/bağlamasından gelir. (Bu kavranmış olsaydı, AKP’nin de yalnızca siyasal bir güç değil, aynı zamanda toplumsal bir güç olduğu görülebilir, daha gelişkin bir mücadele arayışına girilebilirdi.) Ve üretim ve emek ne kadar toplumsallaşırsa, sermayenin bu gücü de o kadar artar, parça-işçinin gücü o kadar azalır.

İşçi sınıfı kaybolmamaktadır. Tam tersine muazzam genişlemekte ve gelişmektedir. İşçi sınıfının sosyal devrim gücü potansiyeli de ortadan kalkmamakta tam tersine artmaktadır. Azalan, sermayeye mal olan bu dev çaplı üretim ve emek entegrasyonu sistem ve ağları içinde, parça-işçilerin gücüdür.

Çünkü bu üretim ve emek organizasyonları sermaye tarafından yapılmakta, işletilmekte ve yönetilmektedir. Çünkü üretimin, emeğin, işçi sınıfının dev çaplı toplumsallaşması, dolaysız bir toplumsallaşma değil, arasına binbir türlü meta, piyasa, işbölümü, sermaye, devlet dolayımının girdiği, ve bunlarda cisimleşmekte olan bir toplumsallaşmadır.

İşçi sınıfının bu devasa toplumsal gücünü sermayeden geri alabilmesinin zorunlu bir koşulu, bugün çok daha ufalanmış ve güçsüzleşmiş parça-işçi bilincini aşmasıdır. İşçiler arasında, farklı işçi kesimleri arasında işyeri, işkolu ve yerellerle de sınırlı kalmayan, daha dolaysız etkileşim, iletişim ve ilişki ağlarının kurulabilmesidir. Bu çoklu-tümleşik (tasarım, üretim, tedarik, finans, bilişim, iletişim, ulaşım, lojistik, pazarlama, satış, vd) üretim organizasyonlarının tersyüz edilmiş biçimlerini, çok çeşitli işçi kesimlerinin hem sabit hem de çok-biçimli dinamik ve değişken örgütlenme ve mücadele zincir ve ağları biçiminde geliştirilebilmesidir.

Çünkü işçi sınıfı da toplumsal bir üründür, bugün tek bir işçinin yetişmesi ve çalışma yeteneği kazanmasında bile, ailesi ve öğretmenlerinin ötesinde, hazır bebek mamasından plastik tabletli oyuncaklara, çizgi filminden cep telefonuna kadar tüm toplumun doğrudan ve dolaylı emeği vardır. Ama işçi sınıfının yalnızca bir toplumsal “ürün” değil, toplumsal bir güç ve özne olması da, aktif ve bilinçli bir kolektif emek ve mücadele sürecini gerektirir.

Bugün ortalama bir ürünün dahi, tasarımından üretimine, bilişim iletişim ulaşımından finans ve satışına kadar çok çeşitli emek formlarının (birbirden habersiz bile olsalar) çoklu-birleşik hareket organizasyonuyla gerçekleştirilebilir olması gibi:

Bir parça-işçi direnişi bile ancak bir çok işçinin birleşik eylemiyle yaratılabilir, ve bugün, ancak daha geniş ve daha çeşitli işçi kesimlerinin çoklu-birleşik emek ve eylemiyle, gerçek bir toplumsal güç haline gelebilir ve esaslı hak kazanımları elde edebilir.

Parça işyerlerinde parça işler yapan parça işçiler, çalıştıkları işyerinin ileri-geri bağlantılarını (nereden tedarik, sipariş, finansman aldığını nereye iş yaptığını) az çok bilmez değiller, bilirler. Aynı şirketin veya aynı üretim-tedarik zincirinin farklı halkalarında eşgüdümlü örgütlenme girişim ve deneyimleri de çokça vardır. Ama işçiler bu yakıcı dayanışma, birleşik emek ve eylem ihtiyacını asıl mücadeleye geçtiklerinde hissederler, ilerletirler. O zaman Flormar işçilerinin direnişi bir çok “saha”da birden yankılanır.

“Kolektif” ya da “birleşik”ten anlaşılması gereken eski tarz “homojenite” değildir. Sınıf dayanışması yalnızca direniş ziyareti değildir. Her farklı işçi kesiminin, kendi sahasında ve (diğer işçi kesimlerinin sahip olmadığı) kendi özgül yetileri ve olanakları içinden de yapabileceği çok şey vardır. Finans işçileri şirketin borçlarını sızdırır, akademisyenler kapitalist kozmotik sanayi tekellerinin suç ve skandallarını araştırıp deşifre eder, mağaza işçileri satış hilelerini ortaya döker, sağlık emekçileri kozmetiğin sağlığa etkilerini sergiler ve sektörde çalışma koşullarına ilişkin bir rapor hazırlar, kadın işçiler sınıf ve toplumsal cinsiyet bağını kurar, boykot ve etkinlik örgütler, bilişim işçileri hackleme yapar, yazılım mühendisleri ERP programlarını deşifre eder, ve daha sayısız işçi kesimi o direniş ile kendi mücadele sorun, istem ve ihtiyaçları arasında bağ kuracak, yaratıcı eylem ve etkinliklerde bulunabilir. Önemli olan bir işçi direnişinin mücadele istemlerini kazanması kadar, bunun sınıfın daha geniş kesimlerinin ortak amaç doğrultusunda çoklu-bileşik katkı ve aktif katılımıyla, yaratacağı esin, bilinç ve ilişki biçimlerinde ileriye doğru dönüşümdür.

İşçi sınıfı örgütlenmeleri, kaçınılmaz olarak kapitalist üretim ve emek organizasyonu biçimlerinin zemininden gelişir ve/veya bunun güçlü izlerini taşır. Fakat tabii, kapitalist meta üretim ve egemenlik ilişkileri boyutuyla değil, buna karşı ve bunun altında yatan üretim, emek, bilginin geldiği toplumsallaşma düzlemini ve bunun tarihsel gelişme doğrultusunu esas almak, bunun içinden yürütülmek koşuluyla.

DEVAM EDECEK…

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*