Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » 2020’ye doğru işçi sınıfının durumu

2020’ye doğru işçi sınıfının durumu

I- GİRİŞ

Proleterleşme dalgaları…

Türkiye’de işçi sınıfının durumu, işçi sınıfının geleneksel formasyonuyla birlikte geleneksel kır ve modern kent küçük burjuvazisinin büyük çözülmesi ve işçi sınıfının genişleyen temelden mücadeleler içinde yeniden oluşum süreçleri bütünlüğü dışında değerlendirilemez.

1980’lerin sonlarından itibaren özelleştirme, taşeronlaştırma, enformalleştirme uygulamaları yaygınlaştırılmaya başlandı. Çok parçalı, çok katmanlı, birey ve gruplara doğru çözücü, rekabetçi ve despotik çalıştırma biçimleri, bir yandan kır’ın (geleneksel geçimlik ve küçük üretim) diğer yandan kamu’nun, eğitimli mesleklerin ve formal çalışma biçimlerinin çözülmesinin (özellikle 2001 krizinin ardından) artan bir hız kazanmasıyla, genelleşti.

Türkiye’deki sınıf yapısı ve bileşiminde daha önce hiç bu kadar kısa sürede bu kadar hızlı ve büyük bir dönüşüm yaşanmamıştı. (Fuat Ercan/Şebnem Oğuz, Gezi Direnişi’nden Soma Katliamı’na: Türkiye’de Sermaye Birikimi ve Sınıf Mücadelesi. Sınıflar Dönüşürken içinde, s. 125) Kırsal nüfus birkaç on yıl içinde yüzde 50’lerden yüzden 20’lere geriledi. Kentli işçi hanelerin oranı yüzde 60’lara çıktı. 2000 yılında toplam istihdamda ücretlilerin oranı yüzde 39 iken, 2012’de yüzde 63’e çıktı!

Kürt ve kadın emekçilerin, öğrencilerin, çocukların ücretli işçileşme oranları yükseldi. Kafa emekçilerinin, kamu emekçilerinin, eğitimli mesleklerin proleterleşme süreçleri hızlandı ve derinleşti. Halen nüfusun önemli bir bölümünü oluşturan (geriye kalan) tarım emekçilerinin köyden/topraktan tam kopmadan proleterleşmesi ve yarı-proleterleşmesi kırda da giderek temel üretim ilişkisi biçimi haline geliyor.

Eğitim ve yüksek öğretim, daha dolaysız ve ucuz işgücü piyasası olarak yeniden şekillendirildi. Meslek liseleri ve üniversiteler sayıca büyük çaplı artırılırken, işçi-öğrencilik yaygınlaştı. Yeni mezun genç işçiler de, sanayi ve hizmet sektöründe, düşük ücretli, güvencesiz, geçici işçilik saflarını doldurmaya başladılar. Kamu emekçileri açısından neo-taylorizasyon, sözleşmelilik, performansa dayalı çalışma biçimleri yaygınlaştırıldı. Eğitim, sağlık, mühendislik gibi eğitimli meslek ve emek süreçleri teknisyenliğe indirgendi ve artan işsizlikle tanıştı. Tarım emekçilerin köyden/topraktan tam kopmayan bölümü içinde, her yöreden fışkıran otel ve yazlık işletmeler, maden ocakları, emek-yoğun fabrikalar, inşaat ve altyapı (baraj, santral, yol, vd) işletmelerinde ve köy/kent arasında gelgitli düzensiz işçilik biçimleri yaygınlaştı. Kürt ve göçmen işçiler, sıkıştırıldıkları en emek-yoğun, taşeron, enformal sektörlerde (inşaat, tersane, tekstil, mevsimlik turizm, mevsimlik tarım, atık toplama, vd) yığınsallaştılar. Kadın emeği sanayinin en emek yoğun alanlarında (tekstil, gıda, vd), hızla büyüyen hizmet sektörünün alt katmanlarında (satış elemanlığı, sekreterlik, çağrı merkezi, temizlik, ev içi kişisel bakım ve hizmet, vd) ve eğitimli mesleklerin alt-orta katmanlarında (sağlık, eğitim, banka-finans, vd) genişledi.

Toprağa, belli bir işyeri, iş veya mesleğe bağımlılıktan, dar bağımlılık ilişkilerinden çözülmektedirler. Bu bir ilerleme ve serbestleşmedir.

“Ama öte yandan, bu yeni özgürleşmiş kimseler” önceki toplum yapısının ve tarihsel mücadele kazanımlarının sağladığı “her türlü güvenceler ellerinden alındıktan sonra kendi kendilerinin satıcısı haline geliyorlar. Ve onların mülksüzleştirmelerini anlatan bu öykü, insanlık tarihine, kandan ve ateşten harflerle yazılmıştır.” (Marx, Kapital Cilt 1)

Neoliberal kapitalizm, çıplak emekgücüne indirgenen işçinin ücretli kölelik ilişkisini, finansal bağımlılık (banka kredi kartı borçları) ilişkileri, ve en sonu yine kişisel bağımlılık ilişkilerine dönüşen kimliksel bağımlılık (aile, yöre-hemşerilik, din-mezhep, milliyet, cinsiyet) ilişkileriyle de iç içe geçirmektedir. Açık ve örtük cemaatlaşme, patronaj, paternalist bağımlılık ilişkileri de proleterleşme/çıplak emekgücüne indirgenme süreçlerine içerili hale gelmektedir.

Büyük çaplı proleterleştirme süreçlerine her zaman doğrudan ve dolaylı, şu veya bu düzeyde zor eşlik eder. Zorla göçettirme, borçlandırma, mülksüzleştirme, yerinden etme, kır ve kentteki ortak arazilere el koyma, vasıfsızlaştırma, örgütsüzleştirme, sosyal hak ve güvencelerin ortadan kaldırılması… Çalışma alanlarındaki mutlak ve artıdeğer sömürüsünün düpedüz şiddet düzeyinde yoğunlaşması, başta ezilen kesimlerden işçilere dönük siyasi ve “sivil” baskı, yıldırma ve şiddet, “müşterileştirileştiren” kitlelerin hizmet sektörü işçilerine karşı aşırı talep baskısı ve şiddeti, devlet zoru, idari baskılar, patronlar tarafından beslenen mafya-çetelerin beyaz terörü, özel güvenlik de despotik çalışma rejiminin ayrılmaz bileşenleridir.

2001 krizinden itibaren işsizlik, esneklik ve güvencesizlik formel sektörü ve eğitimli meslekleri de daha içinden, daha hızlı sarmaya başladı. 2001 krizinden sonra yalnızca İstanbul’da bile formel sektörde işini kaybedenler 1 milyon kişiyi buldu. Formel istihdamın da esnekleştirilmesi ve güvencesizleştirilmesi eğilimi hızlandı. 2003 tarihli yeni iş yasası ile tescillendi. Mavi yakalılar kadar beyaz yakalılar da bundan nasibini aldı. 2008-9 krizinin ardından ise, “ulusal istihdam stratejisi/etkin işgücü programı”, “eğitimde 4+4+4”, “kamu-özel işbirliği”, “eğitim-sanayi işbirliği”, “sağlık, emeklilik ve sosyal güvenlikte dönüşüm”, “kamu personel rejimi”, “performans ve yeterlilik sistemleri” gibi çok sayıda programla vites büyüttü.

Çekirdek-çevre işçiler, zihin emeği-kol emeği, vasıflı-vasıfsız, formel-enformel, kadrolu-taşeron, kamu-özel çalışma biçimleri arasındaki katı ayrımlar aşağıya doğru incelip çözülmeye başladı. Din, mezhep, milliyet, aile, hemşehrilik vb “sosyal sermaye” olarak yeniden tanımlandı. “Etkin işgücü” programları da zaten, bu ayrımları işgücü piyasasına içererek yeniden üretiyor, muazzam genişleyen işçi kitlelerini parçalayıp katmanlaştırmada kullanıyordu.

2010’ların ilk yarısında direniş ve mücadele eğilimi güçleniyor

Tüm bunlar direnişsiz olmazdı. Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de sınıfsal-toplumsal direniş hareketleri 2008 krizinden sonra belli bir yükseliş ve yaygınlaşma eğilimine girdi, 2011-15 döneminde isyan ve direniş dalgalarına dönüşmeye başladı.

2013 yılı, daha ziyade Gezi Direnişiyle hatırlanmakla birlikte, aynı zamanda işçi direniş ve eylemlerinin 90’ların ikinci yarısından itibaren en büyük yaygınlığa ve yığınsallığa ulaştığı yıl oldu. 2013’te, toplam olarak en az 181 bin işçi grev, direniş ve eyleme çıktı (çok sayıda yerel ve genel işçi mitingi hariç). Toplam 27 bin işçi 44 yasal grev yaptığı gibi, işçi eylemlerinin yüzde 11’ini işyeri işgali, yüzde 10’unu ise yol kesme, mal giriş çıkışını engelleme, fiili grev, müdürü rehin alma gibi daha radikal eylem biçimleri oluşturdu. (İrfan Kaygısız, 2013 Yılı İşçi Sınıfı Eylemleri Üzerine Değerlendirme. DİSK-AR 12.)

Uzunca bir süredir ilk kez işkolu ve ülke çapında işçi grev, miting ve eylemleri yaşandı. Sendika satışını tanımayan işçilerin fiili grevleri yaşandı. Topkapı Şişe-Cam ve Greif işgali, Yatağan barikat ve direnişleri, THY direnişi ve grevi gibi yankı yaratan büyük işçi direnişlerinin sayısı arttı. Taşeronluğa ve özelleştirmeye karşı eylemler yaygınlaştı. Sendika değiştirme direnişleri arttı. Bursa, Kayseri, Denizli, Antep gibi muhafazakarlığıyla ünlü sanayi merkezlerinde bile işçilerin Türk-İş ve Hak-İş’e bağlı sendikalardan daha mücadeleci olduğunu umdukları DİSK’e geçiş mücadeleleri arttı. İlk işgal fabrikası (Kazova), ilk AVM grevi (Ankara ve Bursa’da Leroy Merlin), ilk işçi sağlığı ve güvenliği direnişi yaşandı. Beyaz yakalı işçilerin örgütlenme platformları, üniversite asistanlarının direnişleri, seyislerin grevi, Hakkari’de fırın işçilerinin fiili grevi, kıdem ve kiralık işçilik tasarılarına karşı kampanya ve eylemler, mücadeleye giren işçi kesimlerinin nasıl çeşitlendiğini ve genişlediğini gösteriyordu. Öne çıkan işçi direnişlerinin yarısına yakınının kazanımla sonuçlanması da sınıf mücadelesinde nisbi bir ilerlemenin işaretiydi. 2013’te işçi mücadeleleri hissedilir bir canlanma yaşamaya başladı.

2014’de Bosch, Ülker ve Nestle’de sendika değiştirme hareket ve direnişleri, kent merkezlerine yürüyüş ve yol kesmelerle kitle grevine dönüşünce yasaklanan Cam grevi, büyük sanayinin en büyüklerinde kaynama eğilimini netleştirdi. Soma, Ermenek, Torunlar katliamları sarstı ve unutulmayacak izler bıraktı. 2015’in ilk yarısında “metal fırtına” ise, işçi eylemlerinde yükseliş eğiliminin doruğu oldu.

Yine aynı dönemde Mersin Serbest Bölgede toplu fiili işbırakma ve direniş, Antep Organize Sanayide 5 büyük tekstil fabrikasında birleşik fiili grev, Bolu Gerede’de deri işçilerinin isyanı, Kayseri’de Boydak’ın 3 büyük fabrikasında 3 bin işçinin fiili işbırakma ve direnişi, Denizli’de sendikal örgütlenme girişim ve direnişleri, Anadolu’nun yeni sanayi merkezlerindeki kaynaşmayı da gösteriyordu.

Büyük sanayi işçileri (başta metal olmak üzere, tekstil, cam, maden, petro-kimya), taşeron işçileri (başta inşaat, tersane, sağlık, yol, belediye, enerji işçileri), kamu işçileri (sağlık, eğitim, taşımacılık, büro) bu nisbi yükselişin başını çeken işçi kesimleri oldular. Tırmanan işçi cinayetlerine karşı mücadele platformlarının, çağrı merkezi, plaza, üniversite, finans, bilişim gibi yeni beyaz yakalı işçi alanlarında da örgütlenme ve mücadele dinamiklerinin ilk ipuçları bu dönemde görülmeye başlandı.

İşçi direnişlerinin sektörel ve kesimsel bileşimi, bu alanların 1- Sermaye birikiminde artan öneminden, 2- Neoliberal kapitalizmin despotik çalışma rejiminde göreli ve mutlak artı-değer sömürü ve tahakkümünün şiddetlenmesinden, 3- Kamusal alanda birikim ve emek-kontrol rejimlerinin dönüşümünden (özelleştirme, şirketleştirme, taşeronlaştırma, güvencesizleştirme, performans, vd), 4- Kafa emekçileri, eğitimli emekçiler, beyaz yakalılar açısından hızlanan yığınsal işçileşme süreçlerinden (diplomalı işsizlik, nisbi yoksullaşma, mesleki konum, vasıf ve özerklik kaybı, vd) kaynaklandı.

Aynı dönemde Gezi, Kürt, kadın, lgbti, kent-mekan ve doğa direniş hareketleri önem kazandı.

Bu hareketlerin hiçbiri, doğrudan anti-kapitalist bir perspektif taşımıyordu. Kapitalizmin yıkıcı dönüşümü ve büyüyen saldırganlığını bir bütün olarak geri püskürtecek güç ve örgüye sahip değildi. Bir yandan da mevzi ve hak kayıpları sürüyordu. Ancak işçi direnişleri bunu yer yer duraksatan, yavaşlatan, sınırlayan, sınıf mücadelesi deneyim ve birikimine dönüştüren bir etkiye sahip olmaya başlıyordu. 2008-9 krizinden sonra yeni bir itilim kazanan sermaye birikimini bir üst düzeyden hızlandırıp yükseltici dönüşüm süreçlerine (kırın ve kamunun çözülmesinin ve doğrudan sermayeleştirilmesinin hızlandırılması, üretkenlik ve karlılığı artırıcı düzenlemeler, sermayeye en hızlı yeni değerlenme alanlarının açılması, etkin işgücü programı, esneklik ve güvencesizliğin yaygınlaştırılması, yeni emek-kontrol mekanizmaları, vd) karşı artan direnişler ve birbirini esinleyen bir etkileşimli mücadele alanları cephesinin oluşum dinamikleri, burjuvazi açısından rahatsızlık kaynağıydı.

Gezi, dolaysız bir sınıf karakteri ve bilinci taşımasa da, tabanını ve ağırlığını modern kent küçük burjuvazisinden işçiliğe doğru çözülen geniş yeni işçi ve işçileşme sürecindeki kesimler oluşturuyor, bu yeni yıkıcı işçileşme süreçlerine karşı hoşnutsuzluk ve tepkilerini de yansıtıyordu. Beyaz yakalıların muazzam yığınsallaşan, işçi sınıfının 4’te birini oluşturur hale gelen alt tabakalarının önemlice bir bölümü -halen bunu kabullenmek istemese de- işçileşme konusundaki özfarkındalığı az çok artmaya başlamıştı. Kürt direnişleri, emek yoğun üretimin en düşük ücretli Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerine kaydırılması planını zorlaştırıyordu. Kürt işçilerin direnişlerdeki oranı, hem Kürdistan’daki hem de Batı’daki (emek yoğun ve taşeron inşaat, tersane, tekstil, atık toplama, mevsimlik tarım) istihdam oranların 2 katıydı. Kadın direnişleri, özelleştirilen sosyal güvenliğin kadının sırtına yıkılmasını (çocuk, yaşlı, hasta, sakat, işsiz bakımı) zorlaştırıyordu. Kent ortak-mekan ve doğa direnişleri, sermayenin en hızlı ve en yıkıcı yeniden-değerlenme alanlarını (havaalanı, köprü, otoyol, HES, Nükleer Santral, AVM, vd) sınırlıyordu. Ulaşım, enerji, eğitim, sağlık gibi alanlardaki direnişler, kamunun daha dolaysız ve derin sermayeleştirilmesi ve piyasalaştırılmasını zorlaştırıyordu. Taşeron işçi direnişleri, kamuda taşeronluğun eskisi gibi sürdürülüp daha fazla yaygınlaştırılmasını zorlaştırıyordu. Soma katliam ve direnişi ise, yarattığı sarsıntı ile yeni emek yıkım ve yağması rejimine karşı silinmez bir iz bırakıyordu. Sermaye yoğun büyük sanayide göreli artı-değer sömürüsünün şiddetlendirilmesine karşı, ücret ve çalışma koşulları grev ve direnişleri daha fiili biçimler alıyor, bürokratik düzen sendikalarını da hedefleyen ve/veya aşma eğilimi gösteren biçimler kazanabiliyordu.

Bu direniş hareketleri, çok gerilemiş sınıfsal güç dengeleri sarsıp farklılaştıracak düzeyde değildi. Ancak kitlelerin öz savunma refleksini, fiili ve çok biçimli mücadele esin ve dinamiklerini de yaygınlaştırıyordu. Burjuvazi ve devletinin kuralsız, fiili ve güce dayalı birikim ve yönetim biçimi, emrivaki gasp ve dayatmaları, eski rutin örgütlenme ve eylem biçimlerini etkisizleştirdiğinden, işçi sınıfı içinde fiili grev, işgal, direniş, sendika değiştirme, sendika satışlarını tanımama, taban örgütlenmelerine doğru bir eğilimi de ortaya çıkarıyordu. Neoliberal kapitalizmin siyaseti ve medyası işçi sınıfına tümüyle kapalı olmasına karşın, toplumsal-siyasal olarak gündem oluşturan, çevresinde dayanışma halkaları oluşturan, daha geniş toplumsal kesimleri harekete geçirebilen işçi direnişlerinin sayısı arttı.

Bu dönemde, solda da bugünle kıyasladığında, işçi sınıfının yeni durumuna dönük ilgi, tartışma ve arayışlar nisbeten daha fazlaydı. Neoliberalizm, despotik ve parçalayıcı üretim ve emek organizasyon biçimleri, kır’ın ve kamu’nun çözülmesi, beyaz yakalı ücretlilerin emek süreçlerindeki dönüşümler, esneklik, güvencesizlik, işçi sağlığı ve güvenliği, yeni proleterleşme dalgaları, yeniden sınıf oluşum süreçleri, yeni örgütlenme biçimleri gibi bir dizi sorun ve konu, en azından gündemdeydi ve tartışılıyordu.

İşçi eylem ve direnişlerinde düşüş dönemi: 2015 Haziran-2016 Aralık

Bu süreç, Gezi ve 6-8 Ekim direnişlerinin ardından artan baskılar, din-milliyet kutuplaştırmasının tırmandırılması, Kürdistan’da kirli savaşın yeniden başlatılması ve Türkiye’de ırkçı-şovenist linç histerileri, 15 Temmuz’la birlikte sert kırılmalara uğradı. İşçi eylem ve direnişleri, 2015’in ikinci yarısında ve 2016’da bir düşüş gösterdi. (Emek Çalışmaları Topluluğu, 2015 İşçi Sınıfı Eylemleri Raporu, Nisan 2016. http://emekcalisma.org/Raporlar/RAPOR.pdf.) Bu düşüşün bir kısmı, işçi eylemleri ortlamasını yükselten metal işkolu TİS süreçleri arasındaki dönem olmasından kaynaklanmakla birlikte, işçi eylemleri; kirli savaş, şok doktrini (bombalı katliamlar), seçim politika ve kutuplaşmaları, 15 Temmuz, OHAL gibi siyasal gelişmelerden etkilenmektedir.

Biri bitmeden diğeri başlayan irili ufaklı direnişlerin, giderek daha inatçı, fiili, yaygın hale gelme eğilimi, sistem açısından artan bir rahatsızlık kaynağıydı. Çünkü 1- Neoliberal kapitalizmin yıkıcı dönüşüm programlarına karşı artan bir birikim, tepki ve direnci yansıtıyordu; 2- Öne çıkan her direniş çevresinde daha geniş destek ve dayanışma halkaları toplamaya başlayabiliyordu; 3- Sistem yeniden düzenleme yasa ve programlarını birer birer geçirse de her seferinde karşısında sınıfsal-toplumsal hareketlere dönüşen kitle direnişlerini (SGGSS, Tekel, Taksim 1 Mayısları, 4+4+4, sağlık, Bosch, Antep Tekstil, THY, metal, vd) buluyor, zorlanıyordu. 4- Bu direniş hareketleri, kitlelerin gözünde sokakları, meydanları, fiili grev, işgal ve direnişleri meşrulaştırıyor, yeni kuşakları mücadele içinde eğitiyordu. 5- İşçi sınıfını yeniden hissettirmeye ve gündemleştirmeye başlıyordu. 6- Büyük kentlerin çeperine kaydırılan sanayi merkezlerinde ve ikinci, üçüncü kuşak sanayi merkezlerinde, uzun süredir işçilik yapan ya da ikinci kuşak sanayi işçilerinde bir sınıf şekillenmesinin ve bir öncü işçi dinamiğinin gelişmeye başladığını gösteriyordu. 7- Henüz çok sınırlı da olsa, özellikle Gezi direnişinden itibaren mavi yakalı işçi direnişleri ile beyaz yakalı işçi platformları arasında bir dayanışma eğilimi kendini gösteriyordu. 8- Ufku kapitalizmi aşmasa da, zaman, mekan, kent, doğa, sağlık, eğitim, ulaşım, kadın, Kürt, gençlik, özgürlük; çok yönlüleşen, yakıcılaşan yeni mücadele ihtiyaçlarını gösteriyor ve bunlar arasında da bir etkileşim sağlıyordu.

Ve tabii ki, 9- 2008-9 krizinin kapitalizmin basit bir devrevi krizi değil, bir tarihsel krizi olduğunun giderek belirginleştiği koşullarda, sistemin kitle direnişlerine tahammülsüzlüğü ise giderek artıyordu. 10- Türkiye kapitalizmi 2008-9 krizini sözde “hafif” atlatmış görünse de, daha şiddetli bir kriz menziline asıl 2013’ten itibaren girdi. Emperyalist kapitalist mali oligarşinin 2013’te genişlemeci para politikalarından daraltıcı para politikalarına geçiş yapması, orta gelişmiş bağımlı kapitalist ülke ekonomileri üzerinde daralma ve düşüş basıncını adım adım artırmaya başladı. Nitekim Türkiye’de 2013’ten itibaren döviz-faiz-enflasyon-borç-dış açık-işsizlik-yoksullaşma sarmalıyla ekonomik sıkışma, rejim ve devlet krizi, toplumsal-siyasal sarsıntılar, iç ve dış politikada kriz sarmalları kendisini daha fazla göstermeye başladı. Ekonomik ve siyasal konjonktürün küresel-bölgesel planda değişmesi ve artan sıkışmasının kitlesel isyan ve direniş hareketleriyle (2013-15) çakışması, rejim ve devlet biçimini de eskisi gibi sürdürülemez hale getirdi. 10- Sermaye birikiminin yeni koşulları; küresel, ulusal, yerel her düzeyde rekabetin kızışması, dış finansman ve yatırım çekebilme, kredibilite, siparişe göre üretim, sermaye döngüsünün hızlanması, sermaye birikiminin üretim realizasyon yeniden değerlenme alanlarının daha fazla iç içe geçmesi, üretim ve piyasa koşullarında hızlı değişimler, kar oranlarının düşme eğilimine karşı başta göreli ve mutlak artı-değer sömürüsünü artırma olmak üzere karşıt etkenlerin harekete geçirilmesi… Bir bütün olarak işçi sınıfı ve toplumsal emek üzerinde daha sıkı kontrol ve disipline etme, baskılama ve yönetim biçimlerini de zorunlu kılar. 11- Yaşamın her alanının sermayeleşmesi, metalaşması ve finansallaşması, kapitalist devletin toplumsal-bireysel yaşamın her alanına sermaye karlılığını (üretim, realizasyon, yeniden değerlenme bütünlüğünde) artıracak, maliyetlerini düşürecek tarzda müdahalesini artırmasını ve dizayn etmesini gerektirir. En sonu, 12- Geleneksel ve modern küçük burjuvazinin erimesi; bir yanda sermaye-güç-değerlenme diğer yanda sefalet-eziyet-değersizleştirilme birikimi kutuplaşmasının keskinleşmesi, neoliberal kapitalist rejim ve sistemin toplumsal taban ve destek sorununu yakıcılaştırır, kimilerinin “neoliberal popülizm” dediği, bir tür burjuva despotik neokorporativist cemaatleşme biçimini (toplumun belli kesimlerini durmaksızın kriminalize eden, egemen din, milliyet, cinsiyet kesimlerini belli mekanizmalarla içeren) ortaya çıkarır.

Dünya çapında 2011-15 dönemindeki isyan, grev, direniş dalgaları, zaten en geri ve güdük düzeye çekilmiş burjuva neoliberal demokrasiyi ve neoliberal hegemonyayı eskisi gibi sürdürülemez hale getirdi. Giderek despotikleşen bir sermaye birikim biçimi ve kitlelerde verili tepki ve deneyim birikimin üstüne vites büyüten yıkıcı dönüşüm programları, giderek despotikleşen devlet iktidarı olmadan yürütülemezdi. Kaldı ki şu eski “kamusal” alan ve hakları da bir tampon olmaktan çıkaran, sermaye birikiminin konusu olmayan hiçbir şeye varlık hakkı tanımayan, devletin iç kapitalizasyonu da bunu koşullayan etkenlerden biriydi. Zaten küresel mali oligarşinin yeniden dizayn yönergeleri (TMY, İç Güvenlik, OHAL, güç merkezileşmesi ve yoğunlaşması bir yandan, din, milliyet, aile, gelenek, cemaatleşme teşvik ve organizasyonları diğer yandan) bu yönde olağanüstü bir hız kazanmıştı.

İşçiler ve kitleler savaşım içinde oldukça güçlü direşkenlik, sebatkarlık, gözüpeklik, dayanışma, paylaşım, aşağıdan inisiyatif, yaratıcılık… örnekleri verdiler. Ancak neoliberal kapitalizmin köklü kolektif örgütlenme zeminlerini tahrip ettiği ve zayıflattığı koşullarda; bunu daha kalıcı, daha gelişkin, dinamik kolektif mücadele örgütlenme ve programlarına dönüştürmek daha yüksek bir eşikti.

Neoliberal burjuva devletlerin bu tür kendiliğinden kabarışlara karşı önceden belli ölçüde geliştirdikleri donanımlar ve birbirinden de hızla öğrenip uyguladıkları; zorla bastırma, “şok ve dehşet” doktrini ile demoralize etme, sürekli yeni saldırı ve taciz biçim ve söylemlerini devreye sokarak savunmaya itme ve yorma, paramiliter sokak çetelerini devreye sokma, sermaye kesimleri arasındaki mücadelede hayırhah destekçi görünene yedekleme, istediği gibi oynayacağı seçimlere kanalize etme, içinden muhalif görünümlü liberal reformist ve pasifist vd kurum ve akımlarla “müzakere” ederek geriye çekme, din, milliyet, cinsiyet temelinden parçalama, itibarsızlaştırma, kriminalize etme, gibi çoklu yöntem ve araçları karşısında yeterli donanıma henüz sahip değillerdi.

Türkiye’deki dönemeç noktaları ise, Gezi, Rojava ve 6-8 Ekim direniş ve isyanları oldu. Ancak bu süreci, Gezi, Kürt, Soma, Metal, Yeşil Yol vd direnişleri (2013-15) bütünlüğünde düşünmek gerekir. Gezi ve Kürt direnişleri, ilk elde alışageldik anlamda bir sınıf karakteristiğine sahip görünmeseler de, tabanlarını ve ağırlığını yeni işçi ve işçileşme sürecindeki kitleler, yarı-proleter, ara-sınıf kesimleri, kent ve kır yoksulu kesimler oluşturur; yeni proleterleşme süreçlerini de saklı tutarlar. Bu nokta özellikle önemlidir, çünkü günümüzün proleterleşme süreçleri tek değil, çok biçimlidir.

Burjuva despotik devlet iktidarı, Kürt ulusal direniş hareketi üzerinden vurarak faşizme geçişin ilk perdesini açtı. Sistemin 2015’in ikinci yarısından itibaren, Kürt hareketi ve bir bütün olarak toplumsal muhalefet güçlerine karşı tırmandırarak uygulamaya soktuğu tipik bir “şok ve dehşet doktrini”ydi. Kürdistan’ın bir dizi il ve ilçesinde taş taş üstünde bırakmayan kirli savaş, Diyarbakır, Suruç, Ankara katliamları, vd. Diğer taraftan 7 Haziran seçimleri sonrası, liberalizmin bulaştığı her şeyde olduğu gibi “radikal demokrasinin” de güçsüzlüğünü ve etkisizliğini gözler önüne serdi.

2015’in ikinci yarısından itibaren kirli savaş ve yeni şovenizm dalgası, işçi kitleleri içinde de milliyetçilik-şovenizm etkisini artırdı. Birleşik Metal-İş Sendikası’nın 2017 referandum öncesinde kendi üye tabanında yaptığı araştırmada, metal işçilerinin kendilerini tanımladığı siyasal kimlikler şöyle: Milliyetçi yüzde 56.8, İslamcı yüzde 19.5, Ülkücü yüzde 16.5, Muhafazakar yüzde 14.9. İşçilerin “kendinizi hangi (toplumsal-bn) kimliğe göre tanımlıyorsunuz?” sorusuna verdikleri yanıtlar ise şöyle: Dinime göre; yüzde 46.6, Milliyetime göre; yüzde 19.4, Doğduğum bölgeye göre; yüzde 15.3. Sosyal sınıfıma göre yanıtı, yüzde 13.9 ile ancak dördüncü sıradaki bir azınlıkta kalıyor. (http://www.birlesikmetal.org/basin/ba_2017/arastirma2017.pdf) Bu, “sol” olarak bilinen bir sendikanın tabanında, sendikal planda oldukça mücadeleci, referandumda da 3’te ikisi “hayır” oyu vermiş bir işçi kesiminin durumu.

Bunlar işçilerin işçi olarak mücadele etmedikleri anlamına gelmiyor. Ancak işçi işyerinde sermayeye gerçek tabiyeti her düzeyde artmış işçi; iş dışındaki toplumsal, siyasal, ideo-kültürel yaşam alanında ise kimlik, kültür, statü, yaşam tarzı gibi “ayrıcalık” ya da daha alta düşme korkusuyla “durumunu koruma” sandığı katmanlaşma ve cemaatleşme biçimlere sarılıyor. Kimlik, kültür sorunları keskinleşen sınıf karşıtlığını örtse de, ondan hiç bağımsız değil. Tam da despotik-yıkıcı kapitalist üretim ve emek organizasyonu tarafından ve bunun içindeki daha dibe doğru sınıf içi parçalayıp katmanlaşma konumları ve sınıf içi eşitsiz gelişme öğeleri (karmaşıklaşan ve incelen işbölümü, mutlak/göreli artı-değer, üretken emek/üretken olmayan emek, vd) tarafından yeniden üretiliyor.

Neoliberal/neomuhafazakar kapitalizm, tümüyle metalaşmış toplumsal yaşam, kurum ve ilişkiler, siyaset, ideoloji, kültürel üstyapı alanını işçi sınıfına sınıf olarak kapatmış durumda. Çok parçalı, çok katmanlı hale getirilmiş üretim/çalışma alanlarında, OHAL koşullarında bile azımsanmayacak işçi direnişleri yaşanmasına karşın, bunların toplumsal, siyasal, kültürel yaşamı etkileyip dönüştürecek bir güce sahip olması engelleniyor.

İşçi direniş hareketlerinin 2015-16 dönemindeki kesinti ve gerilemesinde, rejim ve devlet biçimindeki değişim, sertleşen bastırmacılık ve gericilik-şovenizm dalgası kadar, kapitalist devlet iktidarının ekonomik olarak günü kurtarma ve krizi öteleme politikaları da bir etken oldu. Geri çekilen küresel kredi ve yatırım genişlemesinin son demlerinden faiz-kur oyunlarıyla borç ve tüketimi körükleyerek yararlanma çabası, kamu harcamalarının artırılması, sermayeye verilen asgari ücret ve istihdam teşvikleri, sermayeye ihale, rant, teşvikler üzerinden yaratılan yeni istihdam alanları bunlar arasındaydı. 2014’te başlayan kur krizlerinin (liranın değer kaybı) ve 2016’nın ikinci yarısındaki ekonomik daralmanın, bu gibi yöntemlerle örtülüp ötelenmesi, zaten günü kurtarmaya ve borçlarını çevirmeye sıkıştırılmış işçilerin genişçe bir kesiminde himaye edildikleri ve gözetildikleri inancını devam ettirse de, bu süreç, kamu emekçileri ve eğitimli mesleklerin az çok örgütlü ve muhalif kesimlerinin bastırılmasında, kamuda kısmi işgüvencesinin fiilen kaldırılmasında ve yığınsal işten atmalarda, formal ve beyaz yakalı işçiler için de cumartesi tatilinin gasp edilmesinde, grev ve gösterilerin yasaklanmasında, teşvikli işyeri taşıma ve arabuculuk düzenlemelerinin çıkarılmasında, ücretlerin düşürülmesi ve çalışma koşullarının ağırlaştırılmasının hızlandırılmasında kullanıldı.

1- İşçi cinayetlerinde yaşanan patlama (2016 ve 2017’de üstüste tüm zamanların “rekoru”: 2 bin işçiyi aştı), 2- Aşırı çalışma baskısı ve tükenme sendromu, işsizlik, işten atılma, borç vd nedenleriyle işçi intiharlarında (beyaz yakalılar dahil) büyük artış, 3- İşçilerin verilen yemekten zehirlenme vakalarında büyük artış, 4- “Geçinemiyoruz!” çığlığıyla kendini yakanlar, kanlı emek yağmasında gelinen noktanın özetidir.

İşçilerin büyük çoğunluğu son 3-4 yılda mutlak yoksullaşmayı daha fazla hissetmeye başladılar. Sendikalı büyük sanayi işçilerinin bile yaklaşık 3’te ikisi asgari ücret ile 3 bin lira arası ücretlere çalışıyorlar. Yarısından fazlası kredi kartı borçlarını ödemekte zorlanıyor, 5’te birinden fazlası ise düpedüz borç batağında. Çalışma koşullarına ilişkin yakıcılaşan sorunlar arasında, zaman baskısı ve aşırı iş yükü, işçi sağlığı ve güvenliği, patron ve idare baskısı ve kötü muamelesi (mobbing) sendikalı büyük sanayi işçileri açısından bile ilk 3 sıraya çıkmış durumda. Ücret düşüklüğü ve işsizliğin yanısıra, emeklilik yaşı, işçi sağlığı ve güvenliği, güvencesiz çalıştırma biçimlerinin kaldırılması, iş saatlerinin kısaltılması ve serbest zaman, işçileri koruyucu yasa ve düzenlemeler, işçileri satmayan ve işçi haklarını savunan mücadeleci sendikalar gibi sosyal istemler de işçiler açısından yakıcılaşmış ve öne çıkmış durumda.

Bu sorunlar artık sadece kol işçilerine özgü değil. Artık eğitimli/beyaz yakalı işçi kesimlerini de yıkıcı biçimde kesiyor. Beyaz yakalıların ortalama ücretleri 90’lı yıllarda asgari ücretin yaklaşık 4 katıyken, bugün 2 katının altına doğru düştü. Özel sektördeki beyaz yakalı işçilerin yaklaşık yarısına yakını 3 bin liranın altına çalışıyor. İşsizlik, güvencesizleşme, borç batağı, aşırı çalışma yoğunluğu, iş saatlerinin uzaması, zihinsel-psikolojik tükenme ve çöküntü, patron ve yönetici baskısı ve mobbing, yıkıcı değersizleştirme ve itibarsızlaştırma biçimleri keza.

İşçi eylemleri ve direnişleri halen 2013 düzeyinin gerisinde olmakla birlikte yeniden artış eğilimine girdi: 2017 yılı ve 2018’in ilk yarısı

İşçi direnişleri, 2017 yılında ve 2018’in ilk 6 ayında, yoğun baskı ve OHAL koşullarına karşın, yeniden artış eğilimine girdi. 2017’de işçi direniş ve eylemleri “vaka sayısı” yeniden 2013 düzeyine yaklaşmaya başlamakla birlikte, direniş ve eylemlere katılan toplam işçi sayısı halen bunun yarısı düzeyindedir. Bu işçi direnişlerinin, belli bir toplulaşma eğilimi gösterdiği 2013-15 dönemine oranla, baskı ve yasaklar nedeniyle daha parçalı hale geldiğini gösteriyor. Çok sayıda işçi direnişi içerisinde öne çıkan bazı nokta ve direnişler:

1- Sermaye yoğun büyük sanayi fabrikalarında, grev yasaklarına karşın, TİS süreçlerinde fiili eylem ve direnişler, kısmi işbırakma, işyerini terketmeme gibi biçimlerle, sermayenin TİS sürelerini 3 yıla uzatma, sefalet zammı, dinlenme ve izin sürelerinin gaspı gibi dayatmalarının kısmen geri püskürtülebilmesi. (Metal, petro-kimya-plastik, cam) Özellikle Düzce Teknorot fabrikasında Türk Metal’in TİS satışını tanımayan işçilerin şalter indirip fabrikayı işgal etmesi öne çıktı. AKG, HT Solar, Sumitomo fabrikalarında işten atmalara karşı olduğu gibi, şalter indirerek fabrika işgalleri ve fabrikayı terketmeme eylemleri, işçi sınıfının eylem repartuarında öne çıkan yerini koruyor. Zonguldak maden işçilerinin özelleştirmeye karşı eylemlerini, işçilerin kendilerini ocağa kapatarak iş bırakma direnişini de kaydedelim.

2- KHK ile işten atılan kamu emekçilerinin çok küçük bir kesiminin de olsa, bazı illerde tek tek, İstanbul, Ankara, İzmir gibi bir dizi ilde gruplar halinde, (ağır geçim sorunlarına, yüzlerce kez gözaltına alınmaya, sayısız kez dövülmeye, para cezalarına, bazılarının tutuklanmasına karşın), bir yılı bulan, gerçek proleterleşmenin ne olduğunu gösteren direnişleri.

3- Kırıklareli Cam işçilerinin direnişi. Çorlu-Lüleburgaz çapında eylemli işçi dayanışması ve hareketlenmesini sağladı.

4- Kadın sanayi işçilerinin direnişleri (Diam Vitrin, Serapool, Pettyl, Flormar). Kadın işçi direnişleri, daha fazla gündem oluyor, işçi dayanışmasının yanısıra kadın dayanışması ve uluslar arası dayanışmaya konu oluyor.

5- Taşeron inşaat işçilerinin büyük şantiyelerdeki (500+, 1000+, 2000+) direniş ve mücadeleleri.

6- Saya işçilerinin 9 ile yayılan, 3’ünde kazanımla sonuçlanan fiili grevler dalgası. Bazı illerde Kürt, Suriyeli ve Türk işçilerin birlikte mücadele etmiş olması, ve parça başı ücret artışı ve sigortalarının yatırılması istemlerinin yanısıra, 12 saatlik çalışmanın 8 saate indirilmesi istemleri, şehir merkezlerinde yürüyüş eylemleri, komite, dernek gibi örgütlenme biçimleri önemlidir.

7- Makro ve Real Market işçilerinin uzun soluklu, militan, yaratıcı (mağaza blokajları, AVM işgalleri, kasa kilitleme eylemleri, vd) direnişleri.

8- Uzun süredir ilk kez bir bankada grev girişimi gündeme geldi.

9- Özel sektördeki beyaz yakalı işyerlerinde Cumartesi’nin işgünü yapılmasına karşı direnişler.

Sanayi işçileri, toplam işçi sayısının yüzde 23’lük (inşaatla birlikte 3’te birlik) bir bölümünü oluşturmasına karşın halen işçi direniş ve eylemlerinin ağırlık merkezini oluşturmaktadır. Bu, “sanayisizleşme, sanayi işçiliğinin/kol işçiliğinin önemsizleşmesi/etkisizleşmesi, ‘maddi olmayan emeğin’ başat olması…” gibi çürük savları birkez daha yanlışlamaktadır. Tam tersine bugün, hastanelerin, okulların, ofislerin, market ve mağazaların da fabrikalaşmasından, zihinsel ve duygusal emeğin genişleyen kesimlerinin de mavi yakalılaşmasından bahsetmek gerekir.

Sanayide; 1- Alan ekonomileriyle sağlanan parçalayıcılığa karşın ölçek ekonomilerinin önemini korumaya devam etmesi; dolayısıyla işçi toplulaşması ve kitle işçiliği, 2- Belli bir işyerindeki üretim sürecindeki tüm iş ve emek süreçlerinin birbirine fizik olarak bağlılığının daha görünür olması, 3- Bireysel yükselme şansının hemen hiç olmaması, 4- Emek-süreçlerinin tam nesnelleştirilmiş olması, 5- Üretim ve emek sürecinin işçiler arasındaki kimlik, kültür, yaşam tarzı farklarına tamamen ilgisiz olması ve bunları dışarıda bırakmaya zorlaması (örneğin kulağı küpeli saçlarını at kuyruğu yapmış erkek işçiyle tarikatçı işçi aynı bantta çalışabilir ve aynı direnişte yer alabilir), 6- İşin ve emek sürecinin neredeyse mutlak olarak işçinin yaşamının merkezinde olması, 7- Sanayi işçilerinin artan bölümünün gençleştirilmesi ve güvencesizleştirilmesine karşın deneyimli işçilere ihtiyacın devam etmesi, 8- Belli bir büyük fabrikada veya organize sanayi bölgesinde yaşanan direniş, tüm öncü işçilerin atılmasıyla sonuçlansa bile, mekansal bir belleğin olması ve o direniş deneyiminin ve çıkartılan derslerin aktarılabilir olması, 9- Büyük sanayinin zaten dışına taşındığı büyük metropol merkezlerinden farklı olarak, büyük kent çeperindeki, Anadolu ve Trakya’daki sanayi merkezlerinde, işyeri temelli arkadaşlık ilişkilerinin daha olanaklı (hatta zorunlu) olması, 10- İşyerlerinde işçiler arası iletişim ve etkileşim olanakları kısıtlanmış olsa da, işyeri içinde yemekhane, çay molası, işyeri dışında oturulan yerler, ve ulaşım sürecinde (servisler veya kitle ulaşım araçları) belli iletişim ve paylaşım olanaklarının olması, 11- Geçim sıkıntısının daha fazla olması, mavi yakalı işçilerin işyeri temelinden kolektif hareket yeteneğini görece kolaylaştırır.

Ancak bu, bu kez eğitimli/beyaz yakalı işçilerin “önemsiz olduğu, işçi olmadığı, kolektif hareket potansiyelinin olmadığı” türünden tersine savruluşlara yol açmamalıdır. Kamu emekçileri üzerinde çok yoğunlaşan baskılara ve özel sektördeki beyaz yakalı işçilerin de kolektif işçileşme bilinç ve sınıf oluşum düzeyinin daha geriden gelmesine ilişkin bir durumdur. Ancak, mavi yakalı işçilere “makarnacı, cahil, aptal, yoksul”, “eğitimsiz ve eksik oldukları için ezilmeyi kabul edenler” türünden önyargılarla bakan eğitimli/beyaz yakalı işçi kesimlerinin, öncelikle görmesi gereken, tam da o küçümsedikleri mavi yakalıların, işyeri temelli mücadelelerde kendilerinden daha ileri olduğudur. Gerçekten de önemli bölümü yörecilik, mezhepçilik, milliyetçiliğe dayalı cemaatleşme/patronaj tarzı bağımlılık ilişkilerinin içine çekilmiş olan sanayi/kol işçilerinin üretim/emek süreci temelinden mücadelelerin gelişme eğilimi, önemli bir çıkış noktasıdır. İşyerleri temelinden örgütlenme ve hareket yeteneği henüz daha zayıf olan beyaz yakalı işçiler ise, kendilerini daha ziyade yaşam/yeniden üretim alanlarındaki (kent-mekan, zaman, doğa, kadın hareketi, eğitim, vd) mücadeleler içinden ifade etmeye eğilimlidir. Mavi yakalı işçiler içinse bu kez, iş, ücret ve çalışma koşulları dışındaki pek çok sınıfsal-toplumsal sorun ve mücadele alanı gündem olmamaktadır. Mavi yakalı işçiler, “elitler, kaymak tabaka, ayrıcalıklı azınlık” diye tepki duyduğu eğitimli/beyaz yakalı işçi kesiminin, biraz daha yüksek ücret almakla birlikte, çoğu durumda kendisinden de daha fazla sömüldüğünü (göreli artı-değer!) görememektedir. Her iki işçi kesiminin de birbirinden öğrenmesi gereken çok şey vardır!

İşyeri temelli işçi eylem ve direnişlerinin sayı ve oranında artış eğilimi, çok önemlidir. Bununla birlikte kendi başına yeterli değildir. Çünkü kapitalist üretim ve yeniden üretim ilişkileri yaşamın bütününü sarmıştır. Fabrika ve işyerleri temel olmaya devam etmekle birlikte, artı-değer organizasyonu yaşamın bütününden yapılmakta, siyaset ve kültür de bunun bir parçası haline gelmektedir.

Metal işkolu açık arayla işçi eylem ve direnişlerinin başını çekmektedir (metal, grup TİS’i olmayan yıllarda da ilk sıradaki yerini korumaktadır). Kitlesel işçi eylemlerinde (100+, 500+, 1000+), metali, petro-kimya-lastik-ilaç, inşaat, belediye, tekstil, maden işçileri izlemektedir.

Metal işçilerinin, sermaye yoğunluğu ve emek üretkenliği en yüksek ve kilit sektörlerden biri olarak, kolektif direncini koruması ve geliştirme eğilimi, önemli bir kazanımdır. İnşaat, tekstil, maden gibi en emek-yoğun ve taşeronluğun ve enformalliğin de yoğun olduğu işkollarındaki direnişlerin ölçeksel büyüme eğilimi de önemlidir.

Ancak sanayideki sınıf mücadelesini zayıflatan etkenlerden biri de, enerji, telekominikasyon ve taşımacılık (havayolları, demiryolları, lojistik, limanlar) gibi en stratejik halkalarda yaşanan ciddi mevzi kayıpları ve gerileme olmuştur. Özellikle son 3-4 yılda, bu kilit alanlardaki işçi eylem ve mücadelelerinin ortalamanın da epey altına düşmesi, sınıf mücadelesinde geriye çekici etkenlerden biridir. Bu alanlardaki işçiler, geometrik olarak büyüyen bir üretimden gelen güç ve etkiye sahip oldukları ölçüde, neoliberal kapitalizm ve kapitalist devletin özelleştirme ve taşeronlaştırmayla da sınırlı kalmayan bastırma ve daha ağır boyunduruk altına alma operasyonlarına maruz kalmışlardır. (Bu açıdan, Ambarlar, Mersin, İzmir Limanları, THY, Telekom, Yatağan-Yeniköy ve Afşin-Elbistan Santralleri, Haydarpaşa Garı’nda yaşananları hatırlatmak yeterli olacaktır.) Bir sınıf stratejisinin öncelikli hedeflerinden biri, bu kilit mevzilerin toparlanması olmalıdır.

Kamudaki taşeron işçilerinin bir kısmının, 100-200 lira ücret farkı dışında bir hak kazanımı olmadan, tersine gaspedilmiş haklarının üstüne yatılarak ve vazgeçilmesi şart koşularak “kadroya geçirilmesi”, her şeye karşın bir “hiç yoktan iyidir” ve beklenti hali yarattı. Bu kadarcığının bile kamu taşeron işçilerinin birikimli mücadelelerinin bir sonucu olduğu, ve asıl bu mücadeleyi kırmayı ve bölmeyi hedeflediği pek görülemedi. Kadroya geçirilmeyenlerin ise tepkisi arttı.

Kamu emekçilerinde, kitlesel işten atmalar ve yoğunlaşan baskılarla birlikte, KESK’ten kitlesel istifalar da yaşandı. Zamanında Kamu-Sen’in yapamadığını, bu koşullarda Memur-Sen kendini “iş güvencesi” iluzyonu olarak sunarak yapmış oldu. Ancak kamuda kesinti paketleri, kamu personel rejimi, erken emekliliğe zorlama, kısmi işgüvencesinin kaldırılması ve/veya özel iş hukukuna geçiş uygulamaları, kamuda gerilimi yeniden artırılabilir. Hepsi bir yana, “kamu”nun işgücü piyasası cehenneminde bir “vaha” görünümünden çoktan çıkması, başlıbaşına bir cehennem haline gelmesi, sistemin bir havagazı sibopunu daha giderek ortadan kaldırıyor.

Özel sektörde çalışan beyaz yakalı işçilerde, “R kuşağı” sendromu (resesyon kuşağı: artık ücret artışı ve karier beklentisi olmadan aşırı çalışma) daha fazla belirginleşmeye başladı. Az çok tahammül edilebilir ücret ve koşullarda iş bulamayınca, işgücü piyasasından bir süreliğine çıkma (iş aramaktan vazgeçmek) ve anne-baba evine dönme örneklerine daha fazla tanık olmaya başladık; ki beyaz yakalıların krize tipik tepki biçimlerinden biridir. Diğer taraftan “çalışma koşulları insani değil”, “eğitimimizin ve performansımızın karşılığını alamıyoruz” tepkileri ortalama beyaz yakalıdan bile duyulur hale geldi.

İşçi eylem ve direnişlerinin yaklaşık 4’te biri İstanbul’da gerçekleşmektedir. İstanbul’daki toplam istihdam içinde sanayi işçilerinin oranı (sanayinin şehir dışına sürülmesi nedeniyle) 1980’den günümüze yüzde 39’dan yüzde 18’e düşmüştür. Sanayi istihdamı içinde de emek-yoğun, taşeron veya enformal çalışma (inşaat, tekstil, gıda, vd) oranı yükselmiştir. Hizmet, ofis ve beyaz yakalı işçilerin oranı yükselmiştir. (İstanbul’da aynı dönemde ücretli emekçilerin oranı yüzde 52’den yüzde 80’e çıktı). Buna karşın İstanbul’un işçi eylem ve direnişlerindeki (aşağı yukarı işçi istihdamı içindeki payına denk gelen) yerini koruması, sendikal ve siyasal etki (ve örgütlenme ve mücadele arayışında olan işçilerin bunlara erişim veya kesişim) olanaklarının daha fazla olmasına ilişkindir. İşçi eylem ve direnişlerinin yarısının 5 büyük şehirde (İstanbul, İzmir, Kocaeli, Ankara, Bursa) gerçekleşmektedir. İzmir’in işçi eylemlerindeki oranının, istihdam oranının epey üstünde olması, İzmir’in siyasal iklimiyle de bir ilişkisi olmalıdır.

İşçi eylem ve direnişlerinin yaklaşık yarısı Marmara Bölgesi’nde gerçekleşmekte ve Marmara’nın işçi eylemleri içindeki oranı yıllara göre artış eğilimi göstermektedir. (2013: yüzde 44, 2015: yüzde 47, 2016: yüzde 49, 2017: yüzde 50) Bu da Marmara bölgesi çapında sermaye yoğunlaşması ve merkezileşmesinin artması, aynı zamanda en yoğun yabancı yatırım/ortaklıklar alanı olması, oluşmakta olan mücadele birikimi ile ilgilidir. 2017 yılında Güneydoğu ve Doğu Anadolu’da işçi eylemlerinin sayı ve oranının belirgin biçimde düşmesinin ise, bölgedeki sıkıyönetim koşullarından kaynaklanmış olmalı.

Toplam işçi eylemleri içinde, fiili grevlerin ve iş yavaşlatma, işyerini terketmeme dahil üretime yönelik direnişlerin oranı, yıllara göre nisbi bir yükseliş içindedir.

İşçi direnişlerinin ortalama süresi yıllara göre, genel bir eğilim olarak uzamaktadır. (2017’de ortalama 21.8 gün).

Bu konularda yaşanan sorunların ağırlığına göre halen çok sınırlı olmakla birlikte, çalışma saatleri ve işçi sağlığı/işçi cinayetleri ilişkin işçi direnişleri artma eğilimi göstermektedir.

Mobbing, şiddete maruz kalma, cinsel tacize karşı işçi eylemleri artma eğilimi göstermektedir.

Hak gasplarına karşı eylemler devam ederken, nisbi hak geliştirme (sendikalaşma, çalışma koşulları, kadro, vd) eylem ve direnişlerin oranı nisbi bir yükseliş içindedir. (2017’ye ilişkin verilerin bazıları: Emek Çalışmaları Topluluğu, İşçi Sınıfı Eylemleri 2017 Raporu. Analiz ve değerlendirmeler bize ait. )

Krizden krize işçi sınıfı

2018’in ikinci yarısıyla birlikte sıçramalı kur, faiz, enflasyon artışları anaforuyla Türkiye kapitalizminin yeni bir krizi sarmalına girdik. Kriz, 2018’in son çeyreğinde ağırlaşacak ve daha uzun bir süreye yayılacak gibi görünüyor. Toplu işçi atmalar, geçici işyeri kapatma ve üretim kısmalar, ücretsiz izin, ücret ve hakları ödememe, ücret yemek servis kesme, iğneden ipliğe zam uygulamaları şimdiden yaygınlaşmaya başladı. Kamuda “özel iş hukuku”na (bireysel sözleşme) geçişin pilot uygulamaları başladı. Sendika ve meslek örgütleri daha sert bir idari-faşist kontrol altına altına alındı (rejim, sendika ve meslek örgütü yöneticilerini görevden azledebilecek, vd). Din, milliyetçilik, yörecilik, bunlara dayanan “utangaç ekonomik korumacılık” uygulamalarıyla da birlikte, yeniden körüklenmeye başlandı.

Kriz sürecinde işçi sınıfının durumu ve mücadeleleri ne yönde ve nasıl seyredebilir? Ve ne yapılmalı?

24 Haziran seçimlerinden sonra ve krizle birlikte, solda; işçi, emek, sınıf mücadelesi gibi konular, metazori biçimde, daha fazla dile getirilmeye başlandı. Ancak bunlar “sınıftan uzun kaçış”ın, derin ideolojik-siyasal çözülmüşlüğün, strateji ve taktik yoksunluğun, körelmiş (işçilerin çalışma ve yaşam havzalarında) örgütlenme ve faaliyet reflekslerinin içi boşalmışlığıyla, bir dizi talebin sıralandığı genel niyet, dilek ve beklenti olmanın pek ötesine geçmiyor. Aynı nedenlerle, ideolojik-siyasal planda da, bir yanda ulusalcı-halkçılığın diğer yanda liberal-halkçılığın, yeniden sendikalizm ve/veya kamuculukla eklektik-bulanık sentezlenme çabalarının pek ötesine geçmiyor. Kriz üzerine söylenenler ne kadar yüzeysel ve parçasal ise (kur, faiz, enflasyon, cari açık, borç, dışa bağımlılık, vb) işçi sınıfı üzerine söylenenler de asgari bir somut durum ve iç gelişme sorun ve dinamikleri tahlilinden yoksun.

Krizin işçi sınıfında nasıl bir etki-tepki yaratacağına dair ilk elde şunlar söylenebilir:

Sanayi işçilerinde, kol işçilerinde, vasıfsız ve yarı-vasıflı güvencesiz işçilerde: Bir yanda daha fazla yörecilik, din-mezhep, milliyetçilik, reisçilik temelli cemaatleşme/patronaj ilişkilerine sarılma. Diğer yanda özsavunma direniş ve mücadeleleri eğilimi. Bu iki çelişkin eğilim, siyasal planda ve yaşam alanlarında birincisinin, işyerlerinde ikincisinin öne çıktığı, ve farklı işçi kesimlerinde farklı ağırlıklarla iç içe geçmiş ve gelgitli biçimler de alabilir. Özellikle büyük sanayi işçilerinin bir kesiminde, kitlesel işten atma, sendikasızlaştırma, ücret ve hak gaspları ve kesintileri tarzı saldırılar karşında fabrika işgalleri gibi örnekler yaratılabilirse (ki 2008 krizinde olduğu gibi, işçi sınıfının belli bir kesiminde bu gibi refleksler var), daha toplam bir etki, ve kriz karşısında ilk sinme halinden sonraki dönem için bir esin yaratabilir.

Eğitimli/beyaz yakalı işçilerde: Bir yanda hiçbir şeye sesini çıkarmadan canını dişine takarak çalışma veya (bu olanağa sahip olanlar için) bir süreliğine işgücü piyasasından çıkma eğiliminin güçlenmesi. Diğer yanda, belli bir vadeyle, işçileşme konusundaki özfarkındalığın artması, bunu kabullenmek istememeden yarı-kabullenmeye doğru geçiş.

İsyan ve direniş hareketleri ortaya çıkabilir mi? Krizin gelişim seyrine, her evresindeki mücadele düzey ve birikimine, sosyo-ekonomik olduğu kadar siyasal ve psikolojik etkenlere de bağlı olarak, evet, çıkabilir. Dağınık, örgütsüz, ortaklaşa sınıf mücadelesi istemlerinde buluşamayan tepki hareketleri, bir siyasal-toplumsal sarsıntı yaratsa da, kalıcı bir güç, etki ve değişim yaratmada zayıf kalmaktadır. İşyerleri temelinden fiili grev, işgal, direnişlerle sokak hareketleri birleştiği durumda etki gücü armaktadır. Diğer taraftan, Kürtlere, Suriyeli göçmenlere, “yabancı” ve “farklı” addedilen her şeye karşı reaksiyoner hareketler de ortaya çıkabilir.

Ama şimdilik burada duralım. İşçi sınıfının ve farklı kesimlerinin somut durumunu ve sınıfsal ketlenme/gelişme eğilimlerini, hiç olmazsa bazı temel çizgileriyle incelemeden söylenecek her şey ya genel geçer ya da spekülatif kalacaktır. Yazımız haftalık bölümler halinde devam edecek.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*