Anasayfa » İŞÇİ SINIFI » 2013 Yılı İş Cinayetleri Raporu -3

2013 Yılı İş Cinayetleri Raporu -3

Emekli / Emeklilik çağındaki işçiler

Türkiye’de emeklilik yaşı farklı statülere ve farklı koşullara göre kanunla belirlenmektedir. 8 Eylül 1999 tarihine kadar kadınlar 38, erkekler ise 43 yaşında emekli olabiliyorlardı. Ancak 1999 yılında yapılan değişiklikler ve sonrasında 2008 yılında yürürlüğe giren Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası (SSGSS) Yasası ile birlikte emekli olabilme yaşı ve prim ödeme gün sayısı yükseltildi. Kademeli olarak yükseltilen emeklilik yaşı, 1 Ocak 2048 tarihi itibariyle 65 yaş olarak uygulanacak.

Ülkemizde emekçiler resmi olarak 15 yaşını doldurduğu zamandan itibaren çalışabilmektedir. Yoksulluğun her geçen gün derinleştiği ülkemizde daha küçük yaşlarda da çalışma başlamakta ve neredeyse ömür boyu sürmektedir. Oysa emekçilerin belli bir çalışma yılından sonra emekli olma hakları olmalıdır. Bu da çalıştıkları mesleğe ve toplumsal cinsiyetlerine göre belirlenmelidir.

Ancak raporumuzun niteliği gereği bu noktada bir genelleme yapmak zorunda kaldık. İşkolları ve toplumsal cinsiyet farkı gözetmeden 51 yaş ve üstünü emeklilik yaşı gelen işçiler olarak baz aldık…

Elimizdeki bilgiler ışığında 2013 yılında yaşamını yitiren 1235 işçinin 189’u 51 yaş ve üstündedir. Bu da yüzde 15,3 oranına tekabül ediyor. Yaş verilerine ulaşamadığımız 144 işçiyi de oranlama içinde düşündüğümüzde 2013 yılında ölen işçilerin yüzde 17,3’ü 51 yaş ve üstünde olan işçilerden oluşuyor. Yani her can veren 5-6 işçiden birisi sosyal güvenlik koşulları sağlanmış olsa emekli olması gereken ya da (kademeli geçişten dolayı) emekli olup yoksulluktan dolayı çalışan işçilerdir. Bu koşullar emekli işçileri güvencesiz çalışma koşullarına itmekte ve güvencesiz işçi havuzunun önemli bir kaynağı haline getirmektedir. Ülkemizde “çalışarak veya yoksulluk içinde ölen emekli işçiler” de kaza oranının artacağı aşikârdır.

Elimizdeki bilgilere yaşamını yitiren 51 yaş ve üstü emekli/emeklilik çağındaki işçilerin 56’sı tarım, 41’i inşaat, 25’i taşımacılık,  19’u ticaret, 8’i maden, 8’i enerji, 7’si belediye/genel işler, 6’sı konaklama, 5’i metal, 3’ü ağaç, 2’si tekstil, 2’si tersane, 1’i gıda, 1’i kimya, 1’i iletişim, 1’i basın, 1’i güvenlik ve 2’si yeterli bilgi olmadığı için belirleyemediğimiz işkolunda can vermiştir…

Bu yaşananlara rağmen devlet emekliliği kaynak israfı olarak görmektedir. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’in geçen yıl sarfettiği (ve sık sık kullandığı benzer) ifadeler devletin sosyal güvenlik sistemine bakışının önemli bir noktasıdır: “Prim günümüzü doldurduk beklememiz gerekiyor, yaşı beklemeden iki yıl erken emekli edebilir misiniz diyorlar. Emeklilik yaşı dünyada 60-65 iken, Türkiye’de 44-49 yaşta emekli olursanız, daha erken emekli olma talebi birey olarak haklı bulunabilir. Ama ülke sorumluluğunu taşıyorsanız sosyal güvenlik alanında popülist bir politika izlememeniz gerekiyor. Biz yaş bekleyenlerle ilgili düzenleme yaparsak torunların bu konuda ‘ah’ edeceğine inanıyoruz.”

Yine geçtiğimiz yıllarda sermayenin önemli temsilcilerinden olan Koç Grubu’ndan emekli olup 1 yıl sonra kendi şirketini kuran Mehmet Ali Berkman’ın açıklamaları da sermayenin emekliliğe bakışının özetini vermektedir: “60 yaşa dünya artık orta yaş diye bakıyor… Klasik olarak bilirsiniz, denir ki insanlar hobilerini geliştirmeliler ki emekli olunca boşluğa düşmesinler. Ben hobiyle hayatın geçeceğine inanmıyorum. Golf oynamak, yelken yapmak mümkün ama bunlar tüm vaktinizi almaz ki… Türkiye’nin kaynak israfına tahammülü yok… Hayat gezme tozmayla geçmiyor…”

Emekliliğin belirlenebilmesi için sormamız gereken hususlar şunlardır: Yaşlılıkta para ve sağlığa erişim var mı? Yaşam beklentisinin artışının kriteri nedir? Yani çalışanın ne iş yaptığı belirleyici değil midir? Eğitim durumu, meslek (sanayi işçileri özellikle madenciler fiziksel olarak en çok yıpranan işçilerdir), gelir ve varlık durumu (ev sahibi olmak, emekli maaşlarındaki farklılık, ek gelirin olup olmaması) nedir? Sistemik hastalıkları (kalp, ciğer, göz, hipertansiyon, şeker, prostat…) var mıdır? Sigara ve içki benzeri alışkanlıkların etkisi ne durumdadır? Düzenli sağlık kontrolü yaptırabiliyor mu? Sosyal ve psikolojik durumu nasıl? Yaşa bağlı refleks ve zihin zayıflamaları, yeterli dinlenme ve tatil, beslenme, barınma olanağı var mı? Ulaşım ve kent yaşamı nasıl etkiliyor? Peki, işveren ve yönetici pozisyonunda çalışanlarla işçileri aynı kefeye koyabilir misiniz?

Kadın işçiler

Kadın işçi cinayetleri devlet tarafından eksik açıklanmaktadır. SGK 2012 istatistiklerine baktığımızda ölen kadın işçi sayısı sadece 9’dur. Özellikle mevsimlik tarım işçileri SGK verilerinde yer almamaktadır. Buradan çıkan sonuç en çok kadın işçilerin iş cinayeti bilgilerinin açığa çıkmadığı, kayıt dışı ve en güvencesiz çalışan işçiler oldukları, başka bir deyişle kadın emeğinin bilinçli olarak görünür kılınmadığı gerçekleridir.

Elimizdeki bilgiler ışığında 2013 yılında yaşamını yitiren 1235 işçinin 103’ü kadın işçidir. Bu da yüzde 8,4 oranına tekabül ediyor. Ama tekrar altını çizelim. Bilmiyoruz. Aynı meslek hastalığı verileri gibi kadın emeği görünmez kılınmaya çalışılıyor. Kadın emeğinin en bilinen biçimi olan “ev hizmetleri” 6331 Sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nda kapsam dışında, 5510 Sayılı SSGSS Yasası’nda ise belirsiz bir durumdadır. Fazla söze ne hacet…

Elimizdeki bilgilere göre yaşamını yitiren kadın işçilerin 54’ü tarım, 12’si eğitim/ticaret, 9’u tekstil, 6’sı belediye/genel işler, 5’i sağlık, 4’ü konaklama/eğlence, 2’si gıda, 2’si kimya, 2’si inşaat, 1’i ağaç/kağıt, 1’i basın/gazetecilik, 1’i taşımacılık, 1’i güvenlik ve 3’ü yeterli bilgi olmadığı için belirleyemediğimiz işkolunda can vermiştir…

Kadın işçilerin hemen hemen yarısı tarım sektöründe ve büyük çoğunluğu ücretsiz aile işçisi olarak çalışmaktadır. Tarlada, bağda ve bahçede ekimden dikime, yetiştirmeden pazarlamaya kadar tarımsal üretimin içinde olan kadın, evinin ve çocuğunun işlerinden de sorumludur. Son dönemde sermayenin ülke çapında ucuz emeğe duyduğu ihtiyaç, kadınları mevsimlik tarım işçiliğine ve ücretli-yevmiyeli işçiliğe yöneltmektedir. Kadın tarım işçileri ölümlü ve yaralanmalı iş kazalarına ve meslek hastalıklarına maruz kalmaktadır. Ancak bu konuda sağlıklı bir bilgi yoktur. Kadın mevsimlik tarım işçilerinin geçirdiği servis! kazaları en somut örnektir.

Kadın işçilerin yüzde 15’i sanayi, yüzde 35’i de hizmetler sektöründe çalışmaktadır. Özellikle eğitim/ticaret, tekstil, belediye/genel işler, konaklama/eğlence, sağlık, gıda ve kimya sektörleri öne çıkmaktadır. Ücretli ve yevmiyeli çalışan kadın işçiler ayrıca ücretsiz aile işçiliği de yapmaktadır. Fabrika ve atölyelerde çalıştıkları gibi evlerde de çalışmaktadırlar. Örgü, triko işlemeciliği, kazaklara nakış, boncuk işleri, elektronik eşya montajı, ev temizliği (gündelikçilik), yaşlılara bakım gibi işler yapmaktadırlar. Günde 12-14 saat çalışılan veya çalışma saati belli olmayan, sigortasız ve hiçbir sosyal hakkın bulunmadığı işlerde kadınlar birçok kazaya maruz kalmaktadır. Tekstil ve eğitim işçisi kadınların geçirdiği servis kazaları, cam temizlerken düşen kadınlar, gözlerin bozulmasından ellerin iğne darbeleriyle parçalanmasına ve çeşitli eklem hastalıklarına kadar…

Göçmen işçiler

Bu konuya değinmek için bazı kavramları hatırlatmamız gerekmektedir. Mülteci, farklı nedenlerden dolayı ülkesini terkedip başka bir ülkeye yasal olarak sığınan kişiye; sığınmacı bir aciliyet nedeniyle geçici gelen kişiye; göçmen çoğunlukla ekonomik nedenlerle başka bir ülkeye yasal olarak yerleşen kişiye ve kaçak göçmen de izinsiz olarak yerleşen kişiye denir. Biz raporumuzda göçmen işçileri kastederken bu ayrımları gözetmedik.

Elimizdeki bilgiler ışığında 2013 yılında yaşamını yitiren 1235 işçinin 22’si göçmen işçidir. Bu da yüzde 1,8 oranına tekabül ediyor. Yaşamını yitiren göçmen işçilerin 10’u Suriyeli, 5’i İranlı, 2’si Gürcü, 2’si Çinli, 1’i Bulgar, 1’i Afgan ve 1’i Rus’tur. İşkollarına göre baktığımızda ise 8’i tarım, 6’sı tekstil, 2’si maden, 2’si metal, 2’si taşımacılık, 1’i inşaat, 1’i konaklama/eğlence ve 1’i genel işler de çalışmaktaydı. Buradan ülkemizde göçmen emeğinin gözle görülebilir bir biçimde giderek arttığını görebiliyoruz.

Ülkemizde göçmen işçiler başta sağlık hakkı olmak üzere temel haklardan mahrum bırakılmakta, Suriye’den gelen göçmen işçilere mevcut yasalar hiçbir hak tanımamaktadır. Yetkililer mevcut yasal boşluğu gidermek için  ‘misafir’ gibi, uluslararası terminolojide yeri olmayan tanımlamalar yapmaktadır.

Özellikle Suriye’de yaşanan savaş sonucu ülkemizde yüzbinlerce Suriyeli göçmen işçi bulunmaktadır. Sadece İstanbul’daki Suriyeli göçmen işçi sayısının 200-300 bin olduğu dile getirilmekte. İstanbul’da mahalle aralarına kurulan çadırlarda kalan kadın ve çocuk Suriyeliler, ayda 700-800 TL’ye veya gündelik bedelle 25-30 TL’ye başta tekstil olmak üzere pek çok sektörde sigortasız ve hiçbir sosyal hak tanınmadan çalıştırılmaktadır. Erkekler ise genellikle inşaatlarda çalışmaktadır. İnşaatlarda deneyimsiz bir işçi günlük en az 50-60 liraya çalıştırılırken, Suriyelilere ödenen ücret ise 25 TL civarındadır. Yine ev temizliği yapan kadınlara normal ücretin beşte biri yani 20 TL ücret verilmektedir. Resmi iş izinleri bulunmayan bu göçmen işçiler kayıt-dışı çalıştıkları için haklarını da arayamamaktadır.

Diğer yandan Ege ve Akdeniz suları da her yıl onlarca göçmen işçiye mezar olmaktadır…

 Kürt işçiler

Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Gaziantep, Malatya, Urfa ve Erzurum dışında organize sanayi çok geri düzeydedir. Adeta bir ekonomik yıkım yaşanmaktadır. Bunun nedenlerini kamu yatırımlarının çok sınırlı olması ve özel sektörün zaten bölgede bulunmamasının yanı sıra 1984’ten beri süregelen savaş politikaları oluşturmaktadır. Ekonomik yıkım, kronik bir yoksulluğa neden olmakta ve Kürtleri güvencesiz işgücü kaynağı haline getirmektedir.

2013 yılında Doğu’dan Güney’e, Batı’ya ve Kuzey’e doğru çoğunluğu mevsimlik olmak üzere büyük bir işgücü göçü yaşanmıştır. Mevsimlik tarım ve inşaat sektörlerinde yoğunlaşan, özellikle Mayıs ayı ile birlikte Güneydoğu ve Doğu Anadolu’dan başlayan işgücü göçü – Kürt işçi göçü Ekim ayı ile birlikte tersine yaşanmaktadır. Bu koşullarda Kürt işçiler ölümlü iş kazasına maruz kalmaktadır. Zorunlu işgücü göçü 30 yılın genel bir görüntüsü olarak her sene yaşanmaktadır.

Kürt işgücü göçünün birinci biçimini “mevsimlik tarım işçiliği” oluşturmaktadır. Urfa ve Adana’da pamuk; Akdeniz’de ve Ege’de yaş sebze, meyve, üzüm, zeytin ve tütün; Marmara’da sebze, meyve ve fındık; Karadeniz’de fındık, çay ve tütün; İç Anadolu’da sebze toplayıcılığında ihtiyaç duyulan ucuz tarımsal emek içerisinde Kürt aile emeğinin payı büyük ölçeklere ulaşmıştır.

Ancak kapalı kasa kamyonetlerde veya traktörlerde yollara savrulan, tarım ilaçlarından veya yediği yemeklerden zehirlenen, barınma ve beslenme ihtiyacını tam olarak karşılayamadığı için kronik sağlık sorunları yaşayan ve eğitimden yoksun bırakılan da aynı işçilerdir.

Kürt işgücü göçünün ikinci biçimini ise “mevsimlik inşaat işçiliği” oluşturmaktadır. Ülkemizin her yanına yayılan, neredeyse tamamı taşeronlaştırılan ve geleneksel olarak güvencesiz çalışmanın en köklü ve sarsılmaz alanı olan inşaat sektöründe de mevsimlik Kürt işçiliğinin özel bir konumu bulunmaktadır. Devletin yani Toplu Konut İdaresi’nin (TOKİ) en büyük patron olduğu sektörde hızlı ve yüksek oranlı kentleşme, iç ve dış ticaret hacmindeki büyüme, dev enerji nakil hatlarının ve baraj komplekslerinin yapımı, Türk inşaat firmalarının dışa açılması ile vasıfsız ve düşük vasıflı geçici işçi ihtiyacı patlaması yaşanmaktadır. Kürt işgücü de bu anlamda sektörde vazgeçilmez bir konumdadır.

Diğer yandan tamamına yakını taşeron ve sigortasız çalışan bu işçiler, hemen her türlü kazaya maruz kalmaktadır. En çok da yüksekten düşme ve ezilmelerle karşı karşıyadır. Aynı mevsimlik işçiler gibi barınma ve beslenme sorunları sonucu kronik sağlık problemleri de yaşamaktadır.

 (devam edecek…)

 

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*