Anasayfa » GÜNDEM » 16 Ton Belgeseli

16 Ton Belgeseli

sixteen tons şarkısının motifinde örülmüş madencilerin yaşadıkları köleliğe vurgu yapan kurgusu ve akıcılığı ile önemli bir Ümit Kıvanç belgeseli. Soma’da yaşanan kapitalist katliam sonrasında izlemeyenler için gerçekten maden işçisinin yaşadığı o kölelik koşullarını tarihsel olarak anlatan bu belgeseli izlemesini tavsiye ederiz. Bir kez daha “somanın katili kapitalizm” diyoruz.

On Altı Ton

Bazı insanlar der ki insan çamurdan yapılmıştır
Zavallı adamcağız kas ve kandan yapılmıştır
Kas ve kan ve deri ve kemikler
Zayıf bir zihin ve kuvvetli bir sırt
On altı ton yüklersin, eline ne geçer
Daha da yaşlanıp daha da borca batarsın
Aziz Peter beni çağırma çünkü gidemem
Ruhum şirkete zimmetli
Güneşin ışıldamadığı bir sabah doğdum
Küreğimi alıp madene doğru yürüdüm
9 numara kömürden on altı ton yükledim
Ve patron da dedi ki “vay be”
On altı ton yüklersin, eline ne geçer
Daha da yaşlanıp daha da borca batarsın
Aziz Peder beni çağırma çünkü gidemem
Ruhum şirkete zimmetli
Bir sabah doğmuştum, hafif yağmur yağıyordu
Dövüşmek ve bela benim göbek adımdır
Bambu çalılığın da bir anne aslan tarafından yetiştirildim
Hiç bir cırtlak sesli kadın beni hizaya sokamaz
On altı ton yüklersin, eline ne geçer
Daha da yaşlanıp daha da borca batarsın
Aziz Peder beni çağırma çünkü gidemem
Ruhum şirkete zimmetli
Eğer beni karşıdan gelirken görürsen kenara çekil
Bir çok adam çekilmedi, bir çok adam öldü
Bir yumruğum demirden, öbürü çelikten
Eğer sağdaki halledemezse
Soldaki halleder
On altı ton yüklersin, eline ne geçer
Daha da yaşlanıp daha da borca batarsın
Aziz Peder beni çağırma çünkü gidemem
Ruhum şirkete zimmetli

http://www.youtube.com/watch?v=lLfx5eSGcfM

 

Birinci Bölüm Fitness Yolunda
Kimilerine göreyse tanrı sorumluydu. Daha sonra cezalandırabilmek için, insanın içine gerekli miktarda kötülük koymuştu.
Aklı icat eden Emmanuel Kant ve David Hume, beyazların yüksek duygulara sahip ve her şeye kadir, siyahların en azından uşak olarak eğitilebilir, Hintlilerin dalavere konusunda akıllı fakat soyut düşünmeye yeteneksiz, Amerika yerlilerininse tembel, tutkusuz, kof, hiçbir işe yaramaz olduğunu keşfettiler.
En büyük kâşif, Kristof Kolomb, yerli halktan “boyları posları münasip, iyi hizmetçi olurlar” diye söz eden bir adamdı.
Madem dünyanın öbür ucundaki silahsızları silah zoruyla madenlere sokmak mümkün olmuştu, parası ve silahı olanlar bunu kendi ülkelerinde de yapabilirlerdi. Parası ve silahı olmayanlar çoktu.
Akıl yoksulları çoluk çocuk madenlere gönderdi, din de karanlıkta can verenlerin arkasından ilâhiler söyleyerek kalanları teselli etmeye koyuldu.
Bir tarafından insan atılıp öbür tarafından kömür çıkarılan madencilik faaliyeti işte böyle sanayi haline geldi.
Frankie Lane’den dinliyoruz: Sixteen Tons
İkinci Bölüm Bronz Çağı
Pennsylvania’daki grevci işçiler, 1897 Eylül’ünde sendika hakkı için Lattimer ocağına yürüyüşe geçtiler. Şerif, silahlı adamlarıyla karşılarına dikildi, ellerindeki Amerikan bayrağını çekip aldı ve “Dağılın!” dedi. Dağılmaya çalıştılar, ama arkalarından ateş açıldı, Polonyalı, Slovak ve Litvanyalı işçilerden 25’i öldü. O zamanın işçileri serbest piyasa ekonomisini iyi kavrayamamış olmalıydılar ki, İngiliz, İskoç, Galli bakmadan biraraya geliyor, topluca ölüyorlardı. Hırvat, Bohemyalı ve İtalyan işçiler de arkadaşları öldürülünce tıpış tıpış işe dönmüyorlardı.
Virden’da ölen işçiler için sendika, az ötedeki Zeytin Dağı’nda arazi alıp bir anıt-mezar yaptırdı. Amerikan işçi hareketinin efsanevi şahsiyeti Mother Jones, yani “Jones Ana”, “Beni bu cesur oğlanların yanına gömün” diye vasiyet etti, onu da Zeytin Dağı’na gömdüler.
İnsanlık durmaksızın ilerlediğinden, 21. yüzyılda madencilerle ilgili haberler artık katliamlar değil kazalar hakkındadır.
Jonny Cash’ten dinliyoruz: Sixteen Tons
Üçüncü Bölüm Ateşin Bulunuşu
Vardiyalar oluşturulurken, birbirlerinin dilini anlayamayanlar bir araya konuyor, fakat lojmanlarda işçiler kökenlerine göre ayrıştırılıyordu. Şirketler, devlete ödedikleri bir dolar karşılığında, serbest piyasanın silahlı muhafızlarına yeni eleman katabiliyorlardı.
İşçiler şirket lojmanlarında oturmak zorundaydılar. Kira, ücretlerinden kesiliyordu. Şirket mağazasından alışveriş etmek zorundaydılar. Aldıkları borca yazılıyor, ücretten kesiliyordu. Pratikte şirket hiçbir zaman işçilerin eline para vermemiş oluyordu. Zaten sahici para yerine sadece şirket mağazasında geçen markalar dağıtılıyordu.
Meşhur Rockefeller’in Colorado Fuel & Iron Company’sinin bölgedeki yöneticisi Lament Bowers, “Sendika örgütçüleri hapishaneye, reformdan yana çıkan sanayiciler de tımarhaneye atılırsa sorun kalmaz” diyen bir değerli şahsiyetti.
The Nighthawks’tan dinliyoruz: Sixteen Tons
Dördüncü Bölüm Halkla İlişkiler Çağı
Bütün kurbanlar unutuldu. Rockefeller yırttı. Halkla ilişkiler çağı, taş devrinden çok ileri bir aşamayı ifade eder.
Hep dövmek olmaz, arada öpmek de lâzımdı. Halkla ilişkiler çağındaydık.
Kızılordu Korosu söylüyor: Sixteen Tons
 
Bernays, kadınlara “erkeklerle eşit olun, sigara için” diye seslendi. Bu sırada sigara şirketine danışmanlık yaptığı bilinmiyordu. Halkla ilişkiler çağındaydık.
Rockefeller, aynı dönemde Naziler için zehirli gaz bile üreten bu sanayi deviyle ortak işlere kalkışmıştı, ama bu yüzden itibar kaybetmedi. Halkla ilişkiler çağındaydık.

Beşinci Bölüm Yüzde Çağı

Sixteen Tons, 1955 Kasım’ında country müzik listelerinin bir numarasına yükseldi ve on hafta zirvede kaldı. Aralık ayına gelindiğinde iki milyon satmıştı. Böylece bu ana kadar en çok satan parça da oldu. 1956 başlarında genel pop listelerinde de sekiz hafta bir numara kaldı.

Yok, haydi 60’lara geçmeyelim. Sixteen Tons’u, Tennessee Ernie Ford’un ilk meşhur ettiği haliyle dinleyelim.

Sixteen Tons’un birkaç yıl sonraki şu hali (burada Ernie Ford’u dansçı kızlar eşliğinde, parçanın “GoGo” versiyonunu söylerken izliyoruz), galiba bahsettiği madencilerin trajedisiyle toplumun geri kalanı arasındaki ilişkiyi hakikate daha uygun yansıtıyordu.

Altıncı Bölüm Elmas Çağı

Güya görev yaptığı gemiden terhis olurken komutanı tarafından eline bir parça kömür tutuşturulan ve, “Git bundan bul!” emri alan Uzun Mehmet diye biri muhtemelen hiç yoktur. O sırada görev yapmış olabileceği bir buharlı gemi yoktur.
Osmanlı meseleyi bildiği yoldan halletti. Padişah, “Ereğli Sancağı’nda 13 yaşını geçmiş, 50’sine varmamış bütün erkekler madende çalışacak!” dedi.
Rockapella söylüyor sixteen tons
Osmanlı Cumhuriyet olmuştu ama devlet yine devletti. İlk akla gelen şu oldu: “Ocakların civarına amele mahalleleri kuralım, işçileri buralarda toplayalım, gözümüzün önünde olsunlar.”
Yedinci Bölüm Yazının İcadı

Şair İlhan Berk 1940’larda Zonguldak’ta öğretmendi. “Burada iki şey açıkça belliydi,” diye yazdı. “Yöneten ve yönetilen tarih. Yönetilen tarih yeraltlarına gömülmüştü. Yeryüzüne sanki hiç çıkmayan bir dünyaydı. Yöneten, bir yeryüzü adamıydı; ışıklı, beyaz, bayındır. Yeraltlarına iniyorsa salt yeryüzündeki işlerini daha iyi yürütmek, denetlemek için iniyordu, o kadar.”Böyle anlatmak onu kesmedi, şiirine de aktardı.“Öyle insanlar gördüm ki” dedi, “ölüm peşlerine düşmeye korkardı… Ya kuyulara iniyorlar ya kuyulardan çıkıyorlardı… Bir düdük sesinde bütün şehir ayaktaydı… İkinci bir düdüğe kadar… tıs yoktu. Uyudum uyandım aynı seslerdi… Anladım en kısa ömür insanoğlunundu.”
Önce Los Hermanos Barron’dan dinleyelim: 16 Toneladas.
Şair,“Yüz karası değil, kömür karası / Böyle kazanılır ekmek parası” demiş. Orhan Veli’nin dizeleri, kömür üretiminde herhangi bir düşüşe yol açmamıştır.
Şair Fazıl Hüsnü Dağlarca, anlaşılan Bolivyalı madencilerle aynı fikirdeymiş. Şöyle demiş: Tanrı yeryüzünündür, bir pay düşmez sana / Sen yeraltındasın, Tanrısızsın, anlasana.
Ruhr Nefesli Beşlisi’nden dinleyelim: Sixteen Tons
İşte, “maden havzası”, madende çalışmadığınız takdirde işsiz ve aç kaldığınız yöreye verilen addır. Serbest piyasa ekonomisinde kimse kimseyi zorlamaz, her şey kendiliğinden olur.
Sekizinci Bölüm Radyo Çağı

12 Mart’ın erken saatlerinde, önce işçilerin önünden kaçan yöneticiler ve jandarmalar, denizcilerin kurduğu barikatın arkasına geçti; ardından işçiler geldi. Kendilerine doğrultulmuş tüfeklere doğru yürüdüler. Ateş açıldı.
Satılmış Tepe ile Mehmet Çavdar vuruldu. Biri hemen öldü, biri hastaneye götürülürken. Artık madencileri durdurmak mümkün değildi. Askerlerle göğüs göğüse dövüşmeye giriştiler. Onları da püskürttüler. 10 işçi ile 12 er yaralandı.
12 Mart günü, Zonguldak’ta devlet daireleri boşaltılmış, sokaklar askere bırakılmıştı. İşçilerin şehri yağmalayacağı söylentisi çıkarılmıştı. Topçusu komandosu, 10 bin asker Zonguldak’ın giriş-çıkışlarını tuttu. Askerî jetler alçak uçuş yapıp işçilere gözdağı verdi, uçaklardan bildiriler attılar.
Türk-İş Genel Başkanı, “bir avuç eli sopalı komünistin işçilere içki içirdiğini”, madencilerin bu yüzden “kurşun yağmuruna göğsünü açarak yürüdüğünü” iddia etti. Hükümet de hemen “dış tahrik” palavrasına sarıldı. 100’e yakın işçi tutuklandı.
1965 madenci ayaklanması üzerine Fazıl Hüsnü Dağlarca bir “Zonguldak Ağıtı” yazdı: “Bir kömür, bir uzak, bir kara, bir derin / Ellerin, yeraltında yitmiş kocaman ellerin / Yıllarca çalışırsın, gündeliğin on lira / Açsın, susar kuyular bağıra bağıra / Ko yamyassı ayakların balçık toprağa girsin / Kim yürürse öldürürler bilirsin.”
Eric Burdon’dan dinleyelim: Sixteen Tons
Dokuzuncu  Bölüm  Özgürlük Çağı
 
Madende sinsi bir düşman, metan gazı, iyi havalandırılmayan köşelere sinip bekler. Bir de açık düşman vardır: kömür tozu. Madenci çalıştıkça, düşmanı artar, birikir. Madenin herhangi bir yerinde ufak bir patlama da olsa, kömür tozu zincirleme bir reaksiyon yaratıp bunun etkisini büyütür. Kömür tozu felaketi büyütmek için işe karıştığında ortaya muazzam miktarda karbon monoksit çıkar. Kömür tozu tamamen yanıp yok olmaz, bulutlar oluşturur, havalandırmayı da önler. Ve karbon monoksit madenin her yerine yayılır, işçileri zehirler. Japonya’nın Miike madeninde 1963’te meydana gelen patlamada başlangıçta 20 işçi ölmüştür. Ama 438 işçi karbon monoksitten zehirlenerek can vermiştir. Madendeki 1403 işçinin 1197’si, ya ölmüş ya da zehirlenip hastalanmıştır.
Aşık Mahzuni Şerif kısaca şöyle anlatır: Toptan ölür madenciler.
Şair Ceyhun Atıf Kansu şöyle anlatmıştı:
Ana, kardeş, çocuk, bıraktılar geldiler
Yeryüzünden yüz kırk metre aşağı indiler
Bir uğultu duyuluyor, neyleyim neyli
Çıkamadılar, tam kırk sekiz kişi idiler.
Böyledir, madenciler toptan ölür…
Onlar ölünce serbest piyasa ekonomisi ve ilerleme geçici bir kesintiye uğrar. İş durur.
Geride kalanlar ikiye ayrılır: Yaralılar ve öbürleri. Yaralılar zararsızdır.
Öbürleri tehlikeli bir sessizliğe bürünürler. Donup kalırlar. Yeterince donmazlarsa diye başlarına askerler dikilir.
Şair, Melih Cevdet Anday, büyükşehir orta sınıf genç kızlarının kışın en soğuk günlerinde apartmanlarında tişörtle dolaşabilmesini sağlayan ilerleme düzeyimizi şöyle anlatır:
…Dipte, maviliklerin oynaştığı,
Küçük bir balığın kanadı gibi yalnız,
Umutsuzluğun bir anlamı kalmadığı,
Kumlara gömülmüş ya da kayaya takılmış
Çapanın, gemisini bekleyen çapanın
Altında, toprak başlar ya, sonra da
Maden. Az önce çökmüş madenin altında,
Lamba söndükten sonra yıkılmış tavanın
Ve duvarı tutan kalasın altında
Tek başınaydı yaralı işçi, karanlık
Yok etmiş gözlerini ama
Kendindeydi daha, ufak bir güneş,
Dünyanın en ufak güneşi,
Çocukluk gibi, düşüncesiz kuşlar gibi,
Duydu demir aldığını geminin
Gürültülerle.
Ve yukarda,
Uzak bir göğün altındaydı deniz,
Bulutlar, martılar ve deniz.
Bu ilerleme düzeyine yakışan şudur: General Electrics’in reklam şirketi, madenciler için yazılmış 16 Tons parçasını alır …ve hiç utanmaz.

 

 

 

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*