Anasayfa » GÜNDEM » 15 Temmuz yazıları: Sokaklar üzerine

15 Temmuz yazıları: Sokaklar üzerine

_90414510_diyarbakrAKP darbe girişimi karşısında AK çete ve kalabalıkları ancak girişimin ABD destekli ve Genelkurmay merkezli olmadığını anladıktan sonra çağırabildi. Çağrıya cevap veren kitleler de, darbe gecesinden itibaren ve sonraki iki gün boyunca, medyanın lanse ettiğinden çok daha düşüktü. En büyük toplanma Erzurum’da oldu, 100-150 bin kişinin toplanması bu il için gerçekten büyük rakamdır. Ancak İstanbul, Ankara dahil metropellerde katılım, Gezi’yle karşılaştırılmayacak kadar düşüktü, AKP-Erdoğan’ın kendi seçim mitinglerinin bile çok altındaydı. Yüzbinler değil, en fazla onbinler denilebilir.

Bunu belirterek başlıyoruz, çünkü solun bir kesimi hiçbir şeyi kontrol edemediği gibi algı operasyonlarına da kolay av oluyor.
AKP’nin seçim ya da çeşitli vesilerle yaptığı mitingler, günlerce öncesinden organize edilir, gelenlere erzak dağıtılır, okulların, kamu dairelerinin katılımı yarı-resmi zorla yapılır, hatta çeşitli işyerlerinden işçilerin günlük yevmiyelerinin 1.5-2 katıyla katılımı sağlanır. Yani aktif “milli irade”nin, günler öncesi organizasyon yapılmadan, erzak ve harcıhah dağıtılmadan olanının, 100 binlerden 10 binlere düştüğünü belirtmek önem taşır. Darbe girişimi savuşturulduktan sonra bile, sokaklara 100 binlerin çıkmaması, AKP tabanının önemli bir kesiminin bile bu olayı kendi sorunu olarak görmediğini gösterir.

Kuşkusuz bu, AK çetelerin ve yönlendirdikleri kalabalıkların iki de bir sokağa inmesinin ve bunun giderek camii selaları, ezanlar, imam vaazları, cep ve medya çağrıları ile kurumsallaştırılmasının, büyüyen bir tehdit olmadığı anlamına gelmez. Yalnızca bu gibi tarihsel durum ve süreçlerde, rakamları ve kitlelerin algı ve ruh halini nesnel olarak doğru tespit etmek, ve daha baştan “sokakları kaybettik, bizi her an kesebilirler” türü bir yenilgi ve yılgınlık psikolojisiyle davranmamak gerektiği anlamına gelir.

Burjuva neomuhafazakar iktidarın, sokaklara – ve bunun kadar önemlisi- gündelik yaşama hakimiyet stratejisi bugün başlamadı.
Bunun önemli bir yönü, neomuhafazakar demokrasinin karakteristik bir özelliği olarak, devletin muhalefete karşı baskı ve şiddetinin bir kısmını, “sivil topluma” delege etmesidir. Bunu yalnız Türkiye’de değil, dünya çapında, kadınlara, ezilen ulus ve ırklara, din ve mezheplere, lgbtilere, muhaliflere karşı körükleren sivil baskı ve şiddette görüyoruz. Stratejinin amacı, işçi sınıfının, ezilen kesimlerin, radikal muhalefetin etki, inisiyatif, mücadele ve toplumsallaşma damar ve olanaklarını yalnızca sokaklardan, alanlardan, baskılamak ve sınırlamak değildir. Daha derindir; bizzat toplumsal ve gündelik yaşam içinde baskılamak ve sınırlamaktır. Başlıca aracı ise, olağanüstü durumlarda öldürme, işkence dahil, bazı devlet yetkilerinin “sivil çeteler” tarafından yönlendirilen kalabıklara delege edilmesidir. Bu “aşağıya delege etme”, burjuvaların (işçi katliamları), ırkçıların, şovenistlerin, dincilerin, ataerkillerin vb bu tür saldırılarını cezasız bırakma, aklama ve meşrulaştırma, hatta ödüllendirmeyle, yarı-resmi bir fiililik içinde yapılır. Egemen sınıf kadar, egemen ırk, ulus, din-mezhep, cinsten olanların, yalnız devleti değil, toplumu ve toplumsal yaşamı da kendi iktidar alanları olarak görmesi, ve gerekli güdümlemelerle birlikte, muhaliflere ve kendileri gibi olmayanlara karşı yarı-resmi ve fiili devlet yetkilerini kullanabilmeleri sağlanır. Neomuhafakar demokrasinin demokratik yönü, büyük ölçüde bu baskı ve terörizasyon yetkilerinin bir kısmını “aşağıya”, “sivil topluma” delege etmesinden ibarettir. Neoliberal yönetişim demokrasisinin kötü ünlü, sermaye, devlet, STK üçlüsü, bu türden bir “sivil toplumu”, “sivil toplumcu -linç- demokrasisi”ni de en baştan kapsar.

Toplumsal ve gündelik yaşam, zaman ve mekan üzerindeki mücadele en büyük şiddetle Gezi’de patladı, sokaklar üzerinde hakimiyet mücadelesine dönüştü. Burjuva neomuhafazakar iktidar, toplumsal-günlük yaşam üzerinde iktidar ile sokaklar üzerinde iktidar arasındaki derin-organik bağlantıyı böylelikle kavrayabildi. Kuşkusuz öncesi de olmakla birlikte, Gezi’de yaşadığı kırılmadan itibaren, önce bu gibi ciddi toplumsal-siyasal sarsıntı ve hareketlenme süreçlerinde, kendisini tehdit altında hissettiği süreçlerde, sonra her vesileyle, sokak timlerini organize edip eğitmeye başladı. Gezi’de, 6-7 Ekim’de, seçim süreçlerinde, Kürdistan’daki kirli savaşının ilk dönemlerinde, hatta “Çinliler oruç tutan Uygurlara işkence yapıyor” trollerinde, LGBTİ onur yürüşünde… irili ufaklı pek çok örneğini gördük.

Üçüncü etken, IŞİD benzeri dinci-faşist çetelerdir. Dinci-faşist çeteler, emperyalist ve bölgesel tekelci kapitalist güçler tarafından, yalnızca ve basitçe Esad vbye karşı değil, Ortadoğu ve dünya çapında, Tahrir, Gezi, Porte de Sol gibi isyan ve direniş hareketlerinin etkisini kırmak için desteklendi ve teşvik edildi. Emperyalist kapitalist güçler 2 yıl önce kendileri için tehdit haline gelen bu çetelere desteği kesip mücadele etmeye başladılar, Türkiye ve Suud gibi devleteri de buna zorladılar. Ancak Türkiye devletinin IŞİD ve benzeri çetelerle doğrudan ve dolaylı ilişkisinin bugün ne olduğundan bağımsız olarak, hatta isterse tümüyle kesmiş olsun, önemli bir değişimin çoktan gerçekleşmesi sağlanmıştır. Sunni müslüman kesimlerin azımsanmayacak bir kesiminin IŞİD benzeri refleks ve güdüleri, asgari bir insani bilincin de yıkımı eşliğinde önemli ölçüde içselleştirmesi sağlanmıştır. Son kamuoyu araştırmalarına göre Türkiye toplumu içinde IŞİD’e destek belirtenlerin oranı yüzde 17. Bu oran Pakistan’dan (yüzde 25) sonra sunni müslüman ağırlıklı ülkelerde ikinci en yüksek oran. Dünyanın gözü önünde, teslim olmuş bir erin kafasının kesilmesi, diğerlerinin kamçılanması, linç edilmesi, görülmemiş işkenceler yapılması… Bunun başka bir açıklaması yok.

Toplumsal gericilik birikiminin ve çürümenin yaygınlaşması ve yoğunlaşıp aşırılaşması, yalnızca Türkiye ve AKP marifetine özgü bir durum değil. Avrupa dahil, dünya çapında toplumsal çürüme ve gericilik patlaması, aşırı gerici, ırkçı, dinci, şoven, faşizan hareketlerin yükselişi bir olgu. Burjuva mali oligarşik devletlerin binbir yöntem ve araçla, doğrudan ve dolaylı olarak körüklemesinin ötesinde, toplumsal-maddi bir zemini var: Neoliberal kapitalizmin ekonomik, toplumsal, siyasal açıdan kriz ve çürümesi! Neoliberal kapitalizmin yol açtığı sosyal yıkım, korku, geleceksizlik, değersizleştirme, yabancılaşma ve çürüme, kitlelerin genişleyen bir kesimin dört elle eski ayrıcalıklarına (ezen ırk, ulus, din, mezhep, cins, vd) ve giderek daha fazla ve aşırı gerici akım ve reaksiyonlara sarılmasına yol açıyor. Daha büyük, ama gerici ve ayrıcalıklı bir bütünün parçası olma, böylesi dönemlerde bilinçsiz ve korkulu kesimlerin kabaran en ilkel reaktif güdülerinin bir ifadesidir. Bir dizi yönüne katılmayacak olsak da “Ezilenlerin Pedagojisi”ni de bugün yeniden bu deneyimler gözüyle okumak yararlı olabilir; Sömürülenlerin ve ezilenlerin bu gibi kontrol edemedikleri tehditler karşısında nasıl ezenden çok ezenci haline gelebildiklerini, dahası bizzat içselleştirdikleri ezen gibi düşünüp davranabildiklerini tahlil etmeye çalışır.

Dördüncüsü, bu durum, aynı zamanda, solun, kendine devrimci ve sosyalist diyenler dahil, oportünist “günahlarının” bir cezası. İktidar salt bir takım kişi ve siyasal kurumlardan ibaret görüldü. Burjuvazinin mali oligarşik egemenlik ve iktidarının, her biri hem çok çeşitlenmiş hem de daha fazla iç içe geçmiş olan; ekonomik, toplumsal, siyasal, askeri, ideolojik, kültürel, psikolojik, zamansal, mekansal, karmaşık bir bütün oluşturduğu unutuldu. İktidarın özellikle toplumsal iktidar olarak derinleşen temel ve kökleri unutuldu; çünkü sosyal devrimin yalnız devrimci yönü değil sosyal yönü de unutuldu. Sınıf mücadelesi ise işçi direnişlerine bir iki şak şak ve dışsal destek ziyareti dışında hepten unutuldu. Gezi burjuva neomuhafazakar seçim mekanizmasına yatırılıp bozuk para gibi harcanırken, işçi sınıfı ve yarı-proleter kent ve kır yoksulları, Kürt halkından bile daha fazla yalnız bırakıldı, adeta kurda kuşa yem olmasına davetiye çıkarıldı.

Neyse. Oyun bitmiş değil ve “işçi sınıfı bitti demeden bitmez” 🙂 Çünkü krizin tarihsel-diyalektik dinamizmi, tek değil iki yönlüdür. Bir yandan gerici, aşırı gerici eğilimleri üretiyorsa, diğer yandan da sınıf mücadeleci, devrimci eğilimleri besler ve geliştirir. Zaten kapitalist mali oligarşik iktidarların dünya çapında gericiliği körükleme gayretkeşliğinin asıl nedeni, işçi sınıfının, ezilen ırk, ulus, cinsiyetin, gençlerin gelişmekte olan mücadele dinamizmini, isyan ve direniş eğilimlerini baskılamanın, geriletmenin en etkin yöntemlerinden biri olmasıdır. Ancak hiçbir baskı gibi, hiçbir toplumsal gericilik birikimi de sınıf mücadelesini durduramaz, tam tersine akacak kanal bulduğunda daha patlamalı hale getirir. Zaten her türlü toplumsal-siyasal gericilik birikimiyle – ve bizzat işçilerin geniş kesimlerine de mal olmuş gericilik birikimiyle- mücadelenin en ve tek etkili yolu sınıf mücadelesi, sınıf örgütlenmesi, sınıf bilincidir.

İşte son dönemlerin en önemli işçi sınıfı direnişini gerçekleştiren metal-otomativ işçilerinin çok büyük çoğunluğu, AKP ve MHP’ye oy verenler, Gezi’ye ve Kürt ulusal direniş hareketine karşı negatif duygular besleyenlerdi.

Sınıf mücadelesi, yükselme eğilimini sürdürecek. Ama marifet kiralık işçiliğe, kıdem sorununa, işçi cinayetlerine bir iki sembolik protesto yapıp, gerisini düzene havale etmek değil. Çünkü tam da bu sosyal-sınıfsal yıkım politikalarıdır ki, çıkış bulamayan işçileri, kent ve kır yoksullarını gericiliğin kollarına, ayrıcalık soslu egemen burjuva kimlik siyasetinin kucağına doğru sürüklüyor. Bizzat işçilerin içinden en ısrarlı, en enerjik, en köklü sosyalist devrimci sınıf faaliyeti, örgütlenmesi, bilinçlendirmesi yapılmadan, orta sınıf sola özgü basın açıklaması, etkinlik, sosyal medya tarzı protestoların hiçbir anlamı yoktur. Dahası, alanlarda sokaklarda yapılan bu tür eylem ve etkinliklerin, sınıfsal-sosyal bir derinliği, yani sınıf-alan çalışması ve örgütlenmelerine dayanan derinliği olmadığında, sürekliliği ve dayanıklılığı da yoktur.

Ezilenciliğin iç yüzü, solda çöküntü ve yılgınlık olarak kendini kusuyor. Bu yenilgi ve düşkünlük psikolojisi ile her düzeyde mücadele edilmelidir. Zaten berhava olmuş solu eleştirmek dünyanın en kolay şeyi, diyenler var, hayır! Çünkü solun bu hali yenilginin mağduru değil, başlıca nedenlerinden biridir. İşçi sınıfına, kitlelere, yılgınlık ve mecalsizlik yayan tam da solun bu kafadaki meşruluğunu yitirmiş, bu sinik halidir. Sermaye gericiliğini de bu kadar cesaretlendiren, solda doğru dürüst bir mücadele kanalı, enerjisi, inisiyatifi ve dayanağı bulamayan işçi, kent ve kır yoksulu kitleleri de gericiliğe daha dayanaksız kılan, solun bu halidir. “Demokrasi Cephesi”ymiş, hadi oradan, işçisiz, kadınsız, Kürtsüz, gençsiz, sokaksız özgürlük mücadelesi mi olur? Liberal burjuva ve orta sınıf kesimlerinden, durmaksızın onlara yamanan, onlardan medet uman bu sol bezginliğinden kesin bir kopuş ve tavır almadan, mücadele güç ve enerji bulamaz.

Dişle tırnakla bu sınıf damarını, bu toplumsal-siyasal yaşam damarını açmak zorundayız. Evet tehdit büyük ve gerçek. Ancak askeri darbe girişimi AKP-Erdoğan’ın her şeye hakim olmadığını, olmaya çalıştıkça da daha fazla rejim-devlet krizi, sarsıntısı, skandalı üretmekten başka bir şey olmayacağını da gösterdi. Her tarafı dökülen hilkat garibesi rejimleriyle, gerici çeteleriyle, her türlü aygıt ve kurumdaki yapbozlarıyla yalamaya çevirmeleri ve dikiş tutmaz hale getirmeleriyle, sanıldıkları kadar güçlü değiller. Devlete tam hakim olmadıkları gibi, kitlelere de değiller. Tam tersine Ortadoğu’nun çöküntü devletlerinden biri olmaya şimdi daha fazla adaylar.

Zaaflarını da iyi görelim: Bitmez tükenmez yönetmeme, rejim, devlet krizlerini görelim, bunların ekonomik-toplumsal krizle derin iç bağıntısını görelim. İşçi sınıfının, Kürt halkının, kadınların, gençlerin gerçek sınıfsal-toplumsal mücadele istem, gereksinme ve özlemlerine yanıt olmayan hiçbir düzen kurumu, istediği kadar katmerli gericiliğin paslı vidalarıyla tahkim edilsin, sürdürülemez.
Toplumsal-günlük yaşam ile sokak arasında; sınıfsal-günlük yaşam ve mücadele ile sokaktaki yaşam ve mücadele arasındaki içsel ve derin bağ organik olarak kurulmalıdır.

İki nokta: Sokakları asla bırakmayacağız ve ısrarla, en enerjik biçimde, işçilerin yaşam ve mücadelelerine daha fazla gireceğiz, örgütleyeceğiz ve sokakla bütünleştireceğiz. Gezi nostaljisiyle değil sokaklar ve toplumsal-siyasal yaşamda sosyalist devrimci iktidar bilinciyle!

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*