Anasayfa » GÜNDEM » 15 Temmuz yazıları: Bir sarsıntılar çağından geçiyoruz!..

15 Temmuz yazıları: Bir sarsıntılar çağından geçiyoruz!..

Bir sarsıntılar çağından geçiyoruz. Toplumun üretken güçlerinin gelişimi ile kapitalist mali oligarşik üretim ilişkileri arasındaki artan bağdaşmazlık, Türkiye’de bölgede ve dünya çapında süregiden toplumsal-siyasal sarsıntıların en derindeki temelidir.

“Bu gibi altüst oluşların incelenmesinde, daima, iktisadi üretim koşullarının maddi altüst oluşu ile -ki, bu, bilimsel bakımdan kesin olarak saptanabilir-, hukuki, siyasi, dini, artistik ve felsefi biçimleri, kısaca, insanların bu çatışmanın bilincine vardıkları ve onu sonuna kadar götürdükleri ideolojik şekilleri ayırdetmek gerekir. Nasıl ki, bir kimse hakkında, kendisi için taşıdığı fikre dayanılarak karar verilmezse, böyle bir altüst oluş dönemi hakkında da, bu dönemin kendi kendini değerlendirmesi gözününde tutularak, bir hükme varılamaz; tam tersine, bu değerlendirmenin maddi hayatın çelişkileriyle, toplumsal üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çatışmayla açıklamak gerekir.” (Marx, Ekonomi-Politiğin Eleştirisine Katkı’ya Önsöz)

Süregiden rejim/devlet krizini, üstyapı sarsıntılarını, güç ve iktidar çatışmalarını anlamak için ilk bakılması gereken toplumsal-maddi yaşamın üretimindeki uzlaşmaz çelişkilerin tarihsel gelişim sürecidir. Toplumsal-maddi temeldeki bağdaşmazlık sorunu bir yana bırakılınca, üstyapıda süregiden altüst oluşlar bilimsel olarak açıklanamaz hale gelir. Türkiye’de hemen her şeyin Erdoğan, IŞİD, FETÖ, dinci-gericilik, faşizm, demokrasi gibi üstyapısal kodlamalarla anlamlandırılmaya ve açıklanmaya çalışılmasına karşın, bu kodların kendilerinin toplumsal-maddi temelleriyle açıklanmaya muhtaç kalması, bu bilim-dışı düşünce tarzının bir ifadesidir.

Daha önemlisi de şudur: Toplumsal-maddi yaşamın üretimindeki iç bağdaşmazlığın gözardı edilmesi, üstyapıdaki kriz ve sarsıntıların sınıf savaşımıyla ilişkisinin kurulmasını ve sınıf temelinden stratejik-taktik politikaların geliştirilmesini olanaksız kılmaktadır.

taksim-gezi-park-intervention-30Neoliberal kapitalizmin krizi ile rejim krizi arasındaki derin içsel bağı anlamayan yaklaşımlar Gezi’yi de anlamamışlardı. Gezi’yi tabanını ve ağırlığını oluşturan yeni işçi ve işçileşme sürecindeki kitlelerin toplumsal-kültürel sınırlarına dayanmaya başlayan neoliberal birikim rejimine karşı, vasıf, konum, özerklik kaybına karşı öfkelerini, anti-kapitalist sınıf oluşumu dinamiklerini de içeriyordu. Giderek kasılan sistem ve rejiminin, tüm yönlü toplumsal-gündelik yaşam ve ilişkileri de yıkıcı sermaye birikimi ve bürokratik dizayn konusu haline getirmesine karşı özneleşme ve özgürleşme inisiyatif ve özlemi içeriyordu. Neoliberal demokrasiye karşı, parlamento, bürokrasi ve her bürokratik dizayn kurumu dışından, aşağıdan kitle demokrasisi hareketiydi. Toplumsal-siyasal yaşam ve iradesini özgürce belirleme, toplumsal ilişkilerini özgürce kurma ve yürütme istemleri; Gezi’de tohum olarak varolan işte bunlardı. Daha sonra bu tohum ve dinamikleri, yarı-proleter Kürt gençlerininin savaş inisiyatifinde, metal işçilerinin direniş hareketinde de farklı biçim ve düzeylerde gördük.

Fakat ilk unutulanlar da bunlar oldu. Neoliberal kapitalizmin birikim ve yönetim biçimlerinin artan ölçüde sıkışması, neoliberal hegemonya projesinin kırılganlaşmasıyla canlanan sınıfsal, toplumsal, cinsel, ulusal, ekolojik direniş hareketlerinin bu iç dinamiklerini görmek ve daha yüksek bir bilinç ve hareket tarzına doğru değerlendirmeye yönelmek yerine ilk unutulan bunlar oldu. Şimdi rejim krizi tepedeki burjuva devlet güçleri çatırtısıyla, darbe girişimleri ve OHAL’lerle derinleşirken, genel geçer ve sınıflar üstü bir “demokrasi” dileğini dile getirip durmak dışında kim bunları hatırlıyor? Kim neoliberal kapitalizmin kriziyle neoliberal demokrasi ve hegemonya projesinin krizi ve bu gelişmeler arasında bir bağ kuruyor?

Mali oligarşik kapitalizmin krizi

Ufkumuzu dünyaya doğru genişletip baktığımızda, siyasal rejim krizlerinin, üstyapı sarsıntılarının, şu veya bu şiddette, ABD’den AB’ye, Brezilya’dan Avustralya’ya sayısız başka ülkede de yaşanmakta olduğunu görüyoruz. “Kocaman üstyapının büyük ya da az bir hızla alt üst oluşlarının” giderek küresel bir karakter kazanması, tümünün kökenindeki küresel temelden birikim krizinin en açık göstergesidir. Birikim krizi, kabaca, mevcut sermaye yığınağına oranla yeterli artı-değer üretilememesi.

Krizin çözümü, başlıca 3 etkene bağlıdır. 1- Büyük çaplı bir sermaye değersizleşmesi ve yıkımı. 2- Toplumsal emek üretkenliğini (kapitalist sömürü kapasitesini) bir üst düzeye çıkartacak, bilimsel, teknolojik, organizasyonal, eğitsel, üstyapısal entegre yeniden yapılandırmalar bütünü. 3- Ve tayin edici halka olarak sınıfsal-toplumsal mücadeleler.

Yeterli artı-değerin üretilememesi, büyük çaplı bir sermaye değersizleşmesi eğilimini ve bu yönde artan bir basıncı koşullar. En büyük sermaye gruplarının bir kısmı dahil üretkenliği düşük sermaye kesimlerinin tasfiyesi, sermaye birikimi, yoğunlaşma ve merkezileşmesinin yeni bir temele yükseltilebilmesinin önünün açılmasının zorunlu koşuludur. Uzatmalı krizini aşmasının büyük çaplı bir sermaye yıkımı ve parçalanmasıyla koşullu olması, sermaye egemenliğinin yerini daha yüksek bir üretim ve yaşam tarzına bırakarak tarihe gömülmesi için verilen mesajların en çarpıcısıdır. (Bkz. Marx, Kapital, Cilt 3, s. 232, Sol y.)

Airplane_vortex_editSermaye kuşkusuz bu artan değersizleşme basıncı karşısında değerini eski temelden korumak ve genişletmeye devam edebilmek için çılgınca bir direnç gösterir: Toplumun üretken güçlerinin gelişiminin kapitalist sistem ve onun mevcut mali oligarşik güç ilişkilerince artan ölçüde engellenmesi. Toplumsal üretici güçlerin gelişimi yalnızca üretim araçlarıyla sınırlı değildir; kitlelerin, genç kuşakların yeni bir temelden gelişen toplumsal yetenek, yaratıcılık ve inisiyatiflerine bu sistem içinde hiçbir gerçekleşme olanağı bulamaması, sermaye sömürüsü ve dizaynı dışında hiçbir yeteneğe ve varoluş biçimine varlık hakkı tanınmaması, yıkıcı değersizleştirilme, Gezi tarzı isyan ve direnişlerin önemli iç dinamiklerinden biridir.

Kriz, kapitalist sistemin tüm iç çelişkilerinin şiddetli sarsıntılarla açığa çıkması ve zorla yeniden düzenlemesidir. Bu en yalın biçimiyle, değerlenme/değersizleşme sorunu üzerinden ifade edilebilir.

Artan bir değersizleşme basıncı ve riski altındaki sermayenin değerini korumaya ve büyütmeye devam etmesi, ancak emekgücünü, insanı ve doğayı yıkıcı biçimde değersizleştirmesiyle mümkündür.

Farklı sermaye kesimlerinin, iç ve dışta, finans, enerji, teknoloji ve kuşkusuz en önemlisi devlet iktidarına erişim, elde tutma veya ele geçirme, gerektiğinde değersizleşme/yıkım riskini birbirine yıkmak için kullanma da kriz koşullarında kapitalist güçler arasında değerlenme/değersizleşme mücadelelerinin konusu olur.

Toplumsal üretken güçlerin gelişimi, engeli haline gelen üretim ilişkileri ve üstyapısını, artan sarsıntılar ve alt üst oluşlarla, baştan aşağıya yeni bir temelden örgütlenmeye zorlar. Fakat sarsıntıdan sarsıntıya sürüklenen üstyapının, hangi yönde, hangi sınıf güçlerinin inisiyatif ve hakimiyetinde, nasıl yeniden düzenleneceği de, basit bir altyapı-üstyapı mekaniği sorunu değil, uzun bir döneme yayılan, sınıflar arası, sınıf kesimleri arası, uluslar arası güçler mücadelesi sorunudur.

“Yükselen neoliberal piyasa demokrasileri”nin tıkanma, kriz ve irtifa kaybı

Neoliberal kapitalizmin “uzun durgunluğu”: Emperyalist kapitalist ülke ekonomileri toparlanamadığı gibi, krizin ilk dönemini aşırı finansallaşma ile ötelemiş görünen Türkiye gibi ülkeler kategorisinde kriz basıncı artıyor. Son dönemin en büyük sarsıntı ve altüst oluşların bir dönemin “yükselen piyasalar”ı denilen Brezilya, Meksika, Türkiye, Güney Afrika gibi ülkelerde yaşanması, raslantı değil. Son 2 yıldır yüzde 3.8’i bulan daralma içindeki Brezilya’da GSMH’nin 3’te birinin ucuz hammadde (tarım ve madencilik) ihracatına, 3’te birinin şantiyeciliğe ve turizme (Dünya Kupası, Olimpiyatlar, vb) dönmesi, toplumsal üretken güçlerin gelişimindeki tıkanma ve kırılmanın boyutlarını gösteren çarpıcı bir örnek. Brezilya’da şiddetli bir ekonomik, toplumsal, siyasal kriz yaşanıyor. Neoliberal saldırganlık ve kemer sıkma paketlerini bir nebze “sosyal” sosla daha kontrollü yürütmeye çabalayan (bir dönem mali oligarşinin yere göre sığdıramadığı) başkan Dilma Roussef yolsuzluk soruşturmasıyla azledildi. Ancak mevcut parlamento ve yeni yürütmenin yarısından fazlası hakkında benzer büyük yolsuzluk, dahası adam kaçırtma, öldürtme gibi suçlardan açılmış soruşturmalardan da görünen çürümüşlüğüne dokunulmadı. Yürütme, en sert kemer sıkma, özelleştirme, ücret düşürme, işçi sınıfının zaten cılız demokratik hak ve özgürlüklerin budanması programıyla birlikte “seçilmemiş” eski başkan yardımcısı ve neoconlara devredildi. Favelalarda, rant için yerinden edilen yerlilere, topraksız köylülerin ve evsizlerin işgal hareketlerine karşı devlet ve patron-mafya çetelerinin infazlarında yeniden artış yaşanıyor. Brezilya’da öğretmenler ve kamu emekçilerinin önemli bölümüne 4 aydır ücretleri ödenmiyor veya eksik ve gecikmeli ödeniyor. Grevler, öğrenci hareketleri yeniden artma eğilimi gösteriyor.

Türkiye’de de, inişli-çıkışlı, aksak-topal bir ekonomik büyüme görünümüne karşın, yatırımlarda düşüş eğilimi, özel sermayenin aşırı borçları, dış açıklar, bütçenin yeniden açık vermeye başlaması, barizleşen “kaynak sıkıntısı”, üretkenlikte ve kar oranlarında düşüş eğiliminin tipik göstergeleridir. Darbe girişiminden sonra, Merkez Bankası’nın büyük çaplı müdahalelerine -yetmedi!-, hükümetin alelacele sermayeye vergi borcu affı yasası çıkarmasına karşın, aşırı şişmiş borsa, tahvil, lirada ve diğer sermaye değerlerinde düşüş eğilimi halen sürüyor. Şiddetli üstyapı altüst oluşlarının ekonomiyi sarstığı ne kadar doğruysa, tekelci oligarşik kapitalist ekonomideki yapısal sıkışma ve dengesizleşmenin üstyapı sarsıntılarına yol açtığı ve büyüttüğü daha da doğrudur. Burjuva iktisatçıların, “Türkiye’de büyüyen risk algısı” ya da “kaynak sıkışması” dedikleri, gerçekte aşırı finansallaşma ile şişmiş sermaye değerleri ve devleti üzerindeki değersizleşme basıncının artmasıdır. Şimdi daha büyük ekonomik ve siyasal maliyetle aşırı borçlanma ve aşırı finansallaşma, artı-değer yetmezliğinin hem sonucu, hem örtüsü, hem de geleceğe öteleyicisidir. Devletin yana yakıla yeni finansal kaynak araması ve yaratmaya çalışması (yurtdışı servetlerin Türkiye’ye getirilmesi için teşvik paketi, vergi borçları yapılandırma affı, kıdem fonu, vd), evet “kaynak sıkışması”dır, , fakat bu da finansal tedbirlerle çözülemeyecek olan, üretkenlik ve artıdeğer krizinin ifadesidir. Tekelci oligarşik burjuvazinin asıl “risk algısı” budur, ve seçimler, kirli savaş, rejim krizleri nedeniyle uzun süredir beklemede olan ya da hükümetin ağırdan aldığı daha kapsamlı ve şiddetli neoliberal yeniden-yeniden yapılandırma ve işçi sınıfına saldırı programlarının bir an önce hayata geçirilmesini istemektedir.

resized_92f1d-c9030c64depremKapitalist güçler arasında eşitsiz, düzensiz, kesintili ve çatışmalı gelişme eğilimi

Türkiye’de tekelci sermaye kesimleri arasında, Merkez Bankası, Hazine, Maliye, para ve faiz politikaları üzerinde, dahası Batı ve Körfez-Doğu eksenleri arasında güç mücadeleleri, aynı zamanda finansman kaynaklarına erişim ve kontrol mücadelelerini de göstermektedir. Saldırgan yayılmacı dış politika, enerji vd dış kaynaklar üzerinde fiili pay istemi, içteki aşırı birikim krizinin bir diğer ifadesiydi. Tekelci oligarşik sermaye kesimleri arasındaki en kritik güç alanı ise, kuşkusuz devlet üzerinde ve içindeki mücadelelerdir. İstikrar dönemlerinde rutin ve biçimsel bir prosedürden fazlası olmayan seçim süreçlerinin, nasıl bir gerilim hattı ve güçler mücadelesi haline geldiğini görüyoruz.

Önceki neoliberal entegrasyon ve uyarlama programlarının bir sınıra dayanmaya başladığı ve daha boyutlu kriz üretmekten başka bir şey yapmadığı yerde yeniden ve daha kapsamlı neoliberal entegrasyon ve yapılandırma programlarına, kuşkusuz AKP ve ona dayalı sermaye kesimlerinin bir itirazı yoktur. Önceki dönemde olduğu gibi bunların da uygulayıcısı olacaktır. Ancak bu küresel mali oligarşik programlar, “batı” ekseniyle yalnız ekonomik değil siyasal entegrasyonu da derinleştireceğinden, ve tüm sermaye kesimlerinin lehine olmakla birlikte, en büyük sermaye kesimlerinin gücünü artıracağından, ağırdan almakta ve kimi yönlerine ayak diremektedir. (Çok basit bir örnek: İnşaat-mütaahitlik alanında AB yeniden yapılandırma programı ve standartları uygulanırsa, tüm o görülmemiş hızla sermaye birikimi yapan ancak sermaye donanımı düşük, AKP’ye dayalı inşaat grupları ayıklanır, sektör 5-6 küresel tekel ortaklı en büyük sermaye grubunun eline geçer!) Tıpkı önceki dönemde TSK’nın ABD-AB eksenli yapısal uyarlama programlarına özünde bir itirazı olmasa da, bunlar iktidardaki kendi güç, konum ve payında bir irtifa kaybına yol açacağından, bir dizi yönüne ayak diremeye çalışmış olması gibi… Daha karmaşık güç mücadeleleri ise kuşkusuz Ortadoğu’ya ve rejimin yeniden dizaynına ilişkin olanlardır.

Türkiye’de ABD ve TÜSİAD, evet, darbeyi desteklemediler ama, en azından bilgisine sahip göründükleri bu darbe girişimi üzerinden, dolaylı güç hattı mesajlarını AKP-Erdoğan’a vermiş oldular. Bu mali oligarşik güç ekseni, darbe girişimi sonrası ortaya çıkan durumdan da endişeli görünüyor. ABD-AB-NATO’nun asıl dertleri TSK ve devlet bürokrasisinde “batı”ya ekonomik-siyasal entegrasyonun derinleştirilmesi açısından güç dengesi ve çıpası olarak gördükleri kesimlerin tasfiye edilmesi endişesidir. ABD-AB-NATO’nun Türkiye devletine “demokrasi” notalarının arkaplanında asıl bu – Türkiye’nin NATO’dan çıkarılabileceği tehditine kadar varan- güç alanları sorunu vardır. AKP-Erdoğan’ın ise halen (muhtemelen YAŞ’a kadar) paramiliter güçleri ve taraftarlarını sokakta tutması, devletin hiçbir kurumuna güvenemez hale geldiğini gösteriyor.

Daha önce de, Gül, Arınç, Babacan ve Davutoğlu’nun iktidar organlarından tasfiyesinin arka planında, “Erdoğan’ın kişisel iktidar hırsı”ndan çok, bu gibi daha büyük kapitalist güçler, iktidar ve yeniden dizayn çekişmeleriyle ilgisi vardır. Darbe girişiminden sonra, bu kez Akın Öztürk, MİT-Fidan, TSK komuta kademelerine eski Ergenekoncu generallerin getirilmesi (4-5 Ergenekoncu generallerden sonra bu da bloke edilmiş görünüyor), Ordunun Savunma Bakanlığına bağlanması (bu da bloke edildi), İncirlik Üssü, Ortadoğu’daki dinci-faşist çeteler, ve tabii YPG gibi pek çok konuda kriz, güç çekişme ve sarsıntıları sürüyor. ABD-AB ekseniyle AKP-Erdoğan arasındaki gerilim de sürüyor.

Darbe girişiminden sonra, kimbilir kaçıncı kez Erdoğan’ın kadir-i mutlak diktasını teşhis ve ilan eden solun, halen anlamadığı, rejim ve devletin, tekelci oligarşik sınıf temeli ve emperyalist kapitalizm ve küresel mali oligarşisine bağımlılığıdır. Diğer taraftan Türkiye kapitalizmi ve AKP-Erdoğan’ın basit bir ABD taşeronu sayanların halen anlamadığı, Türkiye kapitalizmi kuşkusuz emperyalist kapitalist eksen ve yörüngeden ayrılmayacak olmakla birlikte, bizzat bu yörünge içinde süregiden güçler mücadelesidir. Türkiye’de de tekelci oligarşik sermaye donanımı daha yüksek ve AKP’ye koşullu destek veren burjuva sınıf kesimleri ile, daha ziyade ilkel birikime dayalı ve AKP’ye yapışmış ve başka şansı olmayan tekelci burjuva kesimleri arasında, eşitsiz, düzensiz, kesintili ve çatışmalı gelişme eğiliminin, bir fay hattı ve üstyapı altüst oluşları dinamiği olmaya (örneğin olası bir ekonomik kriz koşullarında) devam edeceğidir.

Kapitalist güçler çatışmaları, sarsıntı ve gerilimlerinde, kapitalist mali oligarşik egemenlik sistemini aşındırması ve (burjuva demokrasisi dahil) iç yüzünü daha fazla görünür kılması dışında, bekleyeceğimiz hiçbir şey yoktur. Marx’ın sermaye krizi için söylediği, sermayenin rejim ve devletinin krizi için de aynen geçerlidir: Toplumun üretken gelişmesi ile yalnız mevcut üretim ilişkileri değil, mevcut üstyapı, rejim ve devlet biçimi de artan ölçüde bağdaşmazlaşmaktadır. Burjuva devletin de dışsal ilişkilerle değil, onun kendini koruma ve sürdürme koşulu olarak şiddetli sarsıntı ve parçalanmaları, çekilip yerini yeni ve daha yüksek bir toplumsallaştırılmış üretim ve yönetim tarzına bırakması yönünde en çarpıcı mesajlardan biridir.

Tekelci oligarşik kapitalist güçler ilişkisi nasıl seyredecek?

ABD ve TÜSİAD’ın ağırlıklı kesiminin AKP’ye koşullu destekleriyle birlikte bir dizi ciddi ihtilaf ve gerilimleri devam edecek. Her biri ortaya çıkan yeni durumu, asıl işçi sınıfına karşı bir bütün olarak burjuvazi olarak fırsata çevirmeye çalışırken, bu temel doğrultu içinde kendi pozisyonunu da korumaya ve güçlendirmeye çalışacak. Bir ara “anlatacak başarı hikayemiz kalmadı” diyerek Türkiye tekelci kapitalizminin ekonomik ve iç ve dış politikada irtifa kaybını pek edebi biçimde ilan eden TÜSİAD da, darbeye karşı bu burjuva neomuhafazakar popülizmden, işçi sınıfına karşı yeni “başarı hikayeleri”, yani beklemede olan neoliberal saldırı programlarının bir an önce uygulanmasını çıkarmak isteyecek. TÜSİAD’ın AKP desteğinin tüm nedenleri, sanıldığı gibi çaresizlik değil, son derece sınıfsal-pragmatiktir: Özellikle de neoliberal yıkım/neomuhazakar popülizm daralan cenderesinde kurulan emek kapanında, işçi sınıfının geniş bir kesimini ve yeni proleterleştirme dalgalarını öğütme ve masetmedeki işlevidir.

Ancak bunu düz bir tarzda yapacaklarını da düşünmemek gerekiyor. Son dönemlerde yerlerde sürünen parlamento ve bir bütün olarak neoliberal yönetişimci hegemonya projesini bu vesileyle yeniden cilalayıp, burjuva mali oligarşik diktatörlüğü de bununla paketlemeyi ve örtmeyi de gözetiyorlar. Yani ABD, AB ve TÜSİAD eksenin istediklerini bu açıdan da almış görünüyor. Tüm yetkiler Erdoğan, çekirdek kabine ve MGK’da toplanmışken, MHP ve CHP’ye yönelik “parlamenter katılımcılık”, CHP ve HDP’nin demokrasi mitingleri, Erdoğan’ın burjuva muhalefeti huzuruna çağırıp “onere etmesi”, vb ile burjuva parlamenter muhalefet ve yörüngesindeki sendikalar, orta sınıf liberaller, reformistler üzerinden işçi sınıfına, kadınlara, Alevilere, gençlere, Kürt halkına uygulanan neoliberal popülist yönetişim.

zo42-6pocyi-BABE-9660-E5EBRejim biçimlerinde restorasyon

Sosyal yıkım ve parçalanmaların sürdürülemez bir noktaya doğru gelmesine karşın, kapitalist mali oligarşik sistemin yönelimi, vites büyüten neoliberal kapitalist saldırganlık ve sosyal yıkım programlarını, dünya çapında birbirini izleyen “anti-terör”, “ulusal güvenlik”, “olağanüstü hal” yasa ve düzenlemeleri, her düzeyde toplumsal gericilik birikimini körükleyen uygulamalar, ve neoliberalizme geçiş dönemindeki Bush, Thatchear, Özal vb gibileri anıştıran daha sert neocon rejim düzenlemeleriyle, yürütmektir. Bu, neoliberal burjuva yönetişim demokrasisi ve hegemonik popülizmi tümüyle bir yana bırakmayan, ancak kitlelerin doğrudan ve dolaylı muhalefet ve etkisinden daha fazla soyutlanmış, düzen içi muhalefet mekanizmalarını tümüyle etkisizleştirmiş, aşağıdan direniş ve mücadelelerin basıncına da kapalı olduğu gibi bunları daha fazla baskı ve yasak altına almaya yönelen, vites büyüten sosyal yıkım programlarını yukarıya doğru daha büyük bir güç ve iktidar yoğunlaşması ve merkezileşmesi eşliğinde daha amansız ve tavizsiz biçimde yürüten, işçi sınıfı ve ezilenlerin demokratik hak ve özgürlüklerini hem daha da kısıtlayan hem de fiilen kullanamaz hale getiren, işçi sınıfını ve toplumsal muhalefet güçlerini aynı zamanda toplumsal gericilik birikimini körükleyerek kuşatma, baskılama ve parçalamayı gözeten, daha tekelci oligarşik-bürokratik-teknokratik, daha fiili, daha güce dayalı, daha gerici rejim biçimlerini ortaya çıkarmaktadır.

Bu tip rejimlerin, toplumsal-siyasal krizi çözmek bir yana, toplumsal-siyasal krizin ifadesi ve ta kendisi, daha da derinleşmesi olduğu/olacağı açıktır. 2007’den itibaren dünya çapında yükseliş eğilimi gösteren, 2011-13 döneminde doruğuna çıkan, halen Fransa, Meksika gibi bir dizi ülkede süren ve daha da sürecek isyan ve direniş dalgalarının iki temel mücadele istemi vardı: 1- Neoliberalizm, yıkıcı sermayeleştirme, kemer sıkma vd programlarının durdurulması. 2- Kitleler için özgürlük ve demokrasi. Kapitalist mali oligarşik sistem ise, kitlelerin acıları, öfkeleri ve mücadele istemleri üzerine, alay edermiş gibi, daha fazla neoliberal yıkım programları, daha fazla köleleştirme, zaten geri ve güdük demokratik hak ve özgürlükler alanını daha baskılayıp etkisizleştirerek gidiyor. Daha keskin neoliberalizm daha sert neomuhafazakarlığı, daha fazla sosyal yıkım ve köleleştirme programları daha sert ve emrivaki rejimleri koşulluyor.

Kapitalist mali oligarşik sistemin, en ufak bir sosyal-siyasal reform yapmaya ne niyeti ne de yeteneği var. Sistem gerçi 2011-13 isyan ve direnişleri dalgası karşısında ciddi bir endişe ve hafif bir bocalama yaşadı; ancak bu isyan ve direniş hareketinin iç zayıflıklarını, solun eriyikliğini ve geriliğini gördükten sonra, hızla daha da katı ve müsamahasız bir pozisyon belirledi. Buna uygun her düzeyde (siyasal, ideolojik, toplumsal, vd) tahkimat yaptı. Yunanistan’ı da bu açıdan bir güç sınama labaratuarı olarak kullandı.

Yunanistan bir kırılma noktası oldu

Yunanistan’da hem liberal reformist, parlamentarist, hegomonik biçimi hem de mali oligarşik tavizsiz dayatmacılık ve cezalandırmacılığı iç içe geçirerek kullandı. Yunanistan’da işçi sınıfı ve kitlelere göstere göstere yapılanlar, onu bir güç sınama labaratuarı ve kırılma noktası olarak kullanmayı amaçlıyordu. Çünkü Yunanistan kriz çöküntüsünün en ağır yaşandığı, bir devrimci durum ve ayaklanma potansiyelinin ortaya çıkabileceği, tüm dünya muhalefetinin ilgi ve umutla izlediği bir ülkeydi. Yunanistan solun (yalnızca Syriza’ya bel bağlayanların değil daha radikal kesimlerinin de) derin yapısal erime ve zaafiyetini, işçi sınıfı ve kitlelerin de sergiledikleri güçlü direnişe karşın, programsızlığını, örgütsüzlüğünü, parçalılığını, kapitalist sistem ve burjuva demokrasisi dışında bağımsız bir ideolojik-siyasal bilinç ve ufuk yoksunluğunu, ne yazık ki tüm acımasızlığıyla gözler önüne serdi. Yalnızca Yunanistan’da değil dünya çapında, kitlelerin ve çoğu durumda onun da çok gerisinde kalan solun, sosyalist ve komünist iddiası taşıyanların tablosunu: Yunanistan, Mısır, Türkiye, Brezilya… hepsinde tipik olan şuydu: Aşağıdan isyan ve direniş dalgalarının yarattığı tarihsel momentler ve rejim sarsıntıları ne olursa olsun, değişimi yukarıdan (parlamento, burjuva demokrasisi, burjuva güçler mücadelesi, vd) beklemeye devam etme hali.

Yunanistan’daki “karar anı”na kadar, isyan ve direniş hareketleri karşısında sistem daha temkinli hareket ediyor, bazı tavizler ve esnemeler gösterebiliyordu: Ortadoğu’da bazı despotik aile oligarşilerinin veya batıda neomuhazakar hükümetlerin düşmesi, kemer sıkmaya son verme vaadiyle gelen “sol” hükümetler, sosyal yıkım saldırılarılarından kitlelerde en çok infial yaratanların geri çekilmesi ya da uygulanamaması, vb. Yunanistan’dan sonra ise küresel mali oligarşi, devlet, rejim, yasa-düzen, gericilik tahkimatlarıyla birlikte kitlelere karşı pozisyonunu daha bir katılaştırdı ve yeni ve daha amansız bir saldırı pozisyona geçti. Küresel mali oligarşinin bu güç restarosyonu ve yükseltimi pozisyonu, aynı zamanda bir dizi ülkede burjuva güçler mücadelesinde bu gibi isyan ve direnişlerin “hayırhah destek” atraksiyonları ile meşrulaştırılmasına son verilmesini içeriyordu. Kapitalist mali oligarşik sistem, bu süreçte, pek çok başka araç ve etkeni de isyan ve direniş dalgalarının, işçi sınıfı ve toplumsal muhalefet güçlerinin mücadele zeminini daraltmakta, kendi iktidarını tahkim ve takviye etmekte kullandı: IŞİD ve benzeri dinci-faşist çeteler ve bombaları, mülteci krizi, ırk, milliyet, din, mezhep, cinsiyet, cinsel yönelim gibi fay hatlarının işçi sınıfını parçalama ve gericiliği körüklemekte kullanılması bunlar arasındaydı. Sistem, bunlarla birlikte, isyan ve direniş hareketlerindeki etkisi bilinen medya ve sosyal medyada da ciddi balans ayarları yaparak, kitleleri içe kapatmakta kullandı. Tahrir, Occupy, Gezi gibi süreçler, dünyaya gözünü açmaya başlamış kitleler tarafından dünya çapında ilgi görür, tartışılır, birbirini esinlerken, bugün Fransa, Meksika gibi bir dizi ülkede ciddi direniş hareketlerinin hiçbirinin gündem bile olmadığını görmek mümkün.

En son Fransa ve Meksika örneklerine bakmak yeterli olacaktır: Fransa’da yeni neoliberal iş yasasına yönelik tam 4 ay süren grevler ve direnişe karşın, yasa OHAL takviyeleri ile geçirildi. Meksika’da öğretmenlerin neoliberal performans ve kitlesel işten atma yasasına karşı 1 aydır süren grev ve blokajlarında, 12 eylemci öldürüldü ve hükümet sendikayla görüşme masasına bile oturmadı. Sistemin bırakalım sosyal-siyasal reformları, vites büyüten neoliberal saldırı ve güç yoğunlaştırma programlarını (oy kaygısı vb ile) en hızlı ve pervasız biçimde uygulamayan, kitle hareketlerine bir nebze müsamahakar yaklaşan hükümetlere bile artık tahammülü yok.

Ama tüm bunların daha fazla toplumsal-siyasal kriz ve sarsıntılardan başka bir anlama gelmediği açıktır.

imagesKrizin tayin edici halkası sınıf mücadelesidir

Kriz koşullarında sistemin ve rejimlerinin esneme marjı düşer. Sistemin zırhının bir iki yerde sosyal-siyasal somut kazanımlarla çizilmesi bile birikmiş sınıfsal-toplumsal gereksinme ve özlemlerle mücadele isteklilik ve cesaretini artıracağından, sistemin anti-reform zırhı kalınlaşır. Ve bu kadar birikmiş tepki ve istek varken, bunları doğurandan daha kapsamlı saldırıların yürütülebilmesi, daha sert ve müsamahasız rejim ve hükümet biçimlerini gerektirir. Dahası kapitalist sistemin emperyalist kapitalist ülkelerde beklenen ekonomik toparlanması gerçekleşmediği gibi, kriz (öncekini kısmen tamponlamış olan) BRİC ve onun bir alt kategorisindeki Türkiye’nin bulunduğu ligteki ülkelere doğru genişleme ve derinleşme eğilimi gösteriyor; dünya çapında önümüzdeki birkaç yıl içinde daha büyük bir depresyon risk ve öngörüleri artıyor. 2007-8’den itibaren süregiden küresel krizin daha sert ve sarsıcı biçimler alan yeni evresinde bulunuyoruz.

Bütün bunlar bilinen veya ilk elde düşünmesi zor olmayan şeyler. Ancak daha fazlasını söylemek gerekir: Krizin tayin edici halkası sınıf mücadelesidir. Kapitalist mali oligarşik sistemin krizden/depresif eğilimden sıyrılması, ancak işçi sınıfını ağır bir yenilgiye uğratmasıyla mümkündür. Burada dar anlamda belli bir anda sınıf mücadelesi düzeyinin veya şu ya da bu direniş hareketinin sonuçlarının ne olduğundan değil, bütün bir kriz dönemini kapsayan, stratejik, siyasal, ideolojik, programatik, moral kapsamıyla sınıf mücadelesinden bahsediyoruz. Sistem işçi sınıfının direncini uzun bir dönem için kırıp onu tüm yönlü daha sıkı bir boyunduruk altına almadan, krizini ona fatura edemez. Buradaki “fatura” yalnızca ekonomik değil, siyasaldır. Mali oligarşik kapitalizmin asıl duruş ve vuruş yönü budur. Kendi aralarındaki çatışma ve ihtilaflar, son tahlilde bunu kimlerin nasıl yapacağına ilişkindir; ama hiçbirinin elinde daha şiddetli neoliberal yıkım programları, yaşamın her alanında gericilik, toplumun tüm canlı gözeneklerini tıkamak ve çürüme/çürütme dışında bir reçete yoktur.

1387809_origKarşı duruş ve vuruş ekseni de ancak, toplumun üretken güçlerinin gelişimi ve uzlaşmaz sınıf karşıtlığı temelinden olabilir.

20-30 yıldır adeta neoliberal mali oligarşik kapitalizmin tek kale oynadığı ve kendi lanetli imgesinden neon ışıklı bir dünya yaratmayı vaat ettiği yerde, dünya çapında kitlelerin tarihsel inisiyatifinin tarih sahnesine geri döndüğü bir dönem yaşadık. Rejim krizlerini derinleştiren de asıl bu oldu. Evet, bu isyan ve direnişlerin, başta daha gelişkin önderlik, örgütlülük ve bilinç gibi ağır zayıflık ve sorunlarını biliyoruz. Ancak onları tam da bu en zayıf ve geri yanlarından burjuva güçler mücadelesi ve burjuva parlamenter demokrasiye havale ederek heba eden liberal halkçı veya radikal demokrasici solun aksine, tarihsel dinamiklerini, sınıfsal dinamiklerini, siyasal dinamiklerini de biliyoruz. Sınıfsal, toplumsal, cinsel, ulusal, ekolojik, her düzeyde gelişen ve yakıcılaşan ihtiyaçlarının, en başta da özgürlük ihtiyacının, bu daralan deli gömleğine sığmadığını ve sığmayacağını, üstyapı tıkacındaki şiddetlenen sarsıntıların da asıl bunun bir ifadesi olduğunu, her türlü zorbaca baskının da ihtiyaçları daha fazla büyütmekten ve yaygınlaştırmaktan başka bir işe yaramayacağını biliyoruz. Özgürleşme ve özneleşme özlemini biliyoruz. Yeni bir yaşam ufkuna olan ihtiyacı biliyoruz.

Sistem işçi sınıfını daha ağır bir ekonomik, siyasal, toplumsal kölelik boyunduruğu altına almadan krizden çıkamazsa, görülmemiş biçimde toplumsallaşan proletarya da bu kapitalist mali oligarşik egemenliğin daralan, boğucu ve yıkıcı cenderesini parçalamadan derinleşen krizinden çıkamaz. Eskimiş siyasal-toplumsal kurum, organizasyon ve ilişki biçimleri, uzlaşmaz karşıt sınıfların hiçbirinin ihtiyacına yanıt vermiyor. Eskimiş neoliberal demokratik hegemonya projesinin iç yüzü kapitalist mali oligarşik diktatörlük olarak iç yüzü sarsıntılarla daha fazla açığa çıkıyor, eskimiş rejim biçiminin hiçbir dizayn ve restorasyon çabası dikiş tutmuyor, sistem ve rejimi aşınıyor ve kırılganlaşıyor. İşçi sınıfının misyonu, eskimiş, iç yüzü ve burjuva mali oligarşik karakteri açığa çıkan “sınıflar üstü demokrasi” hayalini umutsuzca geri getirmeye ve burjuvazi adına realize etmeye çalışmak değil, yepyeni ve gerçek bir demokrasi, sosyalist işçi demokrasisi için mücadele etmektir. Her tarafından dökülen ve çürüyen bu üstyapıyı “onarmaya ve düzeltmeye” çalışmak değil, kapitalist temelinden yıkmak, yepyeni ve tam özgür bir yaşam için mücadele etmektir.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*