Anasayfa » GÜNDEM » 1 Mayıs’ın gösterdikleri…

1 Mayıs’ın gösterdikleri…

Dünyada 1 Mayıs

2000’li yılların başlarından itibaren, dünya çapında, bir yandan krizler ve sermaye despotizmi, diğer yandan grev, isyan, direniş dalgaları 1 Mayıs’ları yeniden canlandırdı. Kitlelerin ekonomik, siyasal değişim istemi ve mücadelelerinde yükseliş eğiliminin en şaşmaz göstergelerinden biri 1 Mayıslar oluyor. 1 Mayıs alanlarında kitleselliğin ve canlılığın artışı, yasaklara karşın fiili kitle eylemleri ile 1 Mayıs’ın tarihsel mücadele şanı geleceğe dönüyor.

2019 1 Mayısının doruğu, 1789’dan itibaren sayısız devrim ve devrimci ayaklanmasıyla ünlü, Sarı Yelekliler hareketinin tüm yasaklar ve polis despotizmine karşın 4 aydır sürdüğü, kavgamızın şehirlerinden Paris oldu. Güvencesiz işçi ve işsizler, gençler, kadınlar ve emeklilerin ağırlıkta olduğu Sarı Yelekliler hareketi ile sendikalı sanayi işçileri hareketi birleşti ve Paris’in tüm ana meydan, cadde ve sokaklarını fiili kitle eylemleri ve sınıf çatışmaları alanına çevirdi.

2 aydır rejimi sarsan grev ve sokak hareketlerinin sürdüğü Cezayir’in başkentinde de 1 Mayıs’ta 100 binler bir kez daha sokaklara aktı, yasakları alanları zorladı, yer yer sokak çatışmaları yaşandı.

İran’da 2018 başındaki kitle isyanının ardından inatçı grev dalgasıyla yeniden canlanan işçi sınıfı hareketi, 2019 1 Mayıslarından en anlamlılarından birine imza attı. Yasaklanmış iki mücadeleci sendikanın (Vahed ve Haft Tapeh) Meclis binası önündeki yasaklı alana yaptığı yasaklı 1 Mayıs çağrısı ile, Meclis önünde 30 bin işçi fiili 1 Mayıs gösterisi yaptı.

Emperyalist kapitalist güçler de 1 Mayıs’ta boş durmadı. Venezuela’da 29-30 Nisan’da ABD ve Lima Grubu destekli askeri darbe girişimi ve Moduro’un ülkeden kaçtığı haberleriyle bir “kontra 1 Mayıs” mesajı vermeye çalıştılar. Darbe girişimi, işçi sınıfının ve kent ve kır yoksullarının darbeye karşı sokak direnişi, ordu üst kademesinin darbeye katılmaması ile şimdilik bertaraf edildi. Venezuelalı işçiler, kent ve kır yoksulları 1 Mayıs’ı bir ABD-kontra eksenli askeri-faşist darbeyi daha geri püskürterek kutlamış oldular. Latin Amerika’nın tüm ülkelerinde 1 Mayıslara damgasını vuran, Venezuela’daki darbe girişimini ve destekçilerini protesto ve Venezuela halkıyla dayanışma oldu. ABD’nin Venezuella ve Küba’ya askeri müdahale tehditleri ise devam ediyor.

2019 1 Mayısı, bir bütün olarak, dünya kapitalizmi 2018’den itibaren yeni bir ekonomik kriz evresine girerken, sınıfsal-toplumsal, siyasal kriz, çatışma ve sarsıntıların şiddetlenebileceği bir döneme işaret ediyor.

Türkiye 1 Mayısı

Türkiye’de 2019 1 Mayısına katılım, başta İstanbul, Kocaeli, Ankara, İzmir ve diğer büyük şehirlerde olmak üzere, önceki yılların iki katı düzeyine çıktı. DİSK Birleşik Metal, Türk-İş Petrol İş gibi bazı sendikalar, Gebze, Kocaeli şube platformları gibi bazı sendika şubeleri 1 Mayıs’a katılımı artırmak için kısmi bir çalışma yürüttü. Ancak katılım artışı hem DİSK hem de Türk-İş’te daha ziyade taban inisiyatifi ve öncü işçilerin çabalarıyla sağlandı.

1 Mayıs, herkesin gördüğü ve belirttiği gibi, önceki yıllara göre daha canlı ve istekli idi.

1 Mayıs’taki kitlesellik ve canlılık artışının yerel seçim sonuçlarının etkisinden kaynaklandığı tespitini zahmetsizce yapan çok oldu. Yanlış değil, ama yalnızca görüneni gören olgucu bir yüzeyselliğin ötesine geçemeyen bir tespit.

Gerçekte, yerel seçim sonuçları ve 1 Mayıs, aynı tarihsel dinamiğin farklı düzeylerdeki, ortak ve farklı yanları olan iki göstergesi. Buna, şimdilik en genel planda, kitlelerin ekonomik ve siyasal değişim isteği diyebiliriz. Hem değişim isteyen kitle kesimleri genişliyor. Hem de istenen değişimin kapsamı, ekonomik, toplumsal, siyasal olarak bütünleşme ve genişleme eğilimi gösteriyor.

Türkiye’de ekonomik-sendikal mücadeleler ile demokratik-siyasal mücadeleler ayrı kanallardan akıyordu. Gezi gibi büyük bir isyan ve direniş dalgasında bile, sosyo-ekonomik istemler, çalışma koşullarına ilişkin istemler hemen hiç yoktu. “Hayır!” kampanyası sırasında da yoktu veya çok taliydi.

Ekonomik-sendikal direnişlerde ise, siyasal istemler pek yoktu. Bazı işçi grev ve direnişlerinde, grev ve eylem yasaklarına, polis baskı ve saldırılarına karşı tepkiler, ya da sendika değiştirme, bağımsız sendika gibi kısmi demokratik istemler görülse de, bunlar sınıfın daha geniş kesimlerine yayılan genel mücadele istemleri haline gelmiyordu.

Ekonomik taleplerin kendileri de oldukça geri düzeydeydi. Çoğu işçi direnişi ücret artışı ya da sendikalaşma girişimlerinin ardından işe geri dönmek istemiyle sınırlı kalıyordu. Yılda 2 bin işçiye (meslek hastalıklarından ölümleri katarsak 10 bin işçiye) varan işçi cinayetleri, haftada 6 gün günde 10-12 saate varan çalışma süreleri, işsizliğin ve güvencesizliğin yaygınlaşması, idari baskılar ve mobbing gibi çok yakıcılaşan sorunlar, sınıfın genel mücadele gündemleri arasına giremiyordu.

2018 yılından itibaren, ekonomik krizin kendisini daha sert biçimde hissettirmesiyle, bu tablo değişmeye başladı. Yerel seçimlerden de önce, kitlelerin ruh halindeki bu değişimin belirtileri fazlasıyla vardı.

AKP-Erdoğan’ın irtifa kaybı ise, yerel seçimlerle değil, Gezi, 6-7 Ekim, Rojava, Metal Fırtına (2013-15) ile başladı. Kürdistan’da kirli savaş, artan despotizm, OHAL’ler, dinci-faşist bekacı bastırmacılık ile direnişlerde bir kesinti dönemi yaşandı. 2017-18’den itibaren ise, henüz 2012’deki düzeyinden uzak olmakla birlikte, işçi, kadın, doğa vd direnişlerde bir artış eğilimi yeniden kendini göstermeye başladı. Kitlelerdeki ruh halinin değişim göstergeleri arasında, tek tek direnişlerin sayısındaki artış kadar, ülke çapında yankı yaratan ve gündem olan direnişlerin ortaya çıkması önem kazanır. “Geçinemiyoruz!” çığlığıyla kendini yakanlar, KHK’lı kamu emekçilerinin direnişleri, 3. Havalimanı işçilerinin direnişi, Flormar direnişi, sendikalı fabrikalarda 3 yıllık TİS dayatması ve grev yasaklarına karşı fiili işçi eylem ve direnişleri, kadın ve çocuk tecavüz-cinayetlerine karşı tepkiler, toplam 1 milyon kişiyi bulan EYT mitingleri ilk akla gelenler arasında.

Yerel seçim sonuçları, kitlelerdeki siyasal, toplumsal, ekonomik hoşnutsuzluk ve değişim isteğinin bir araya gelme eğiliminin bir göstergesi oldu. 1 Mayıs bu izlenimi pekiştirdi.

1 Mayıs’ların, sendikal ve siyasal olarak örgütlü kesimler ağırlıklı olduğu söylenebilir. Bununla birlikte, solun büyük bölümü, yıllar yılıdır CHP ve HDP yörüngesinde “yüksek seçim siyaseti” yapmaya çalışmaktan, işçi sınıfına iyice yabancılaşmış, geniş kitlelerin yakıcılaşan çalışma ve yaşam koşulları sorunlarına büyük ölçüde kayıtsızlaşmıştı. Sol da, kapitalizm, kapitalist ekonomi, onun krizleri ve sosyal yıkım programları diye bir şey olduğunu, 2018 kriziyle, gıda kriziyle, tanzim satış kuyrukları görüntüleriyle yeniden hatırlamaya başladı.

Çalışma, yaşam, yönetilme koşullarına ilişkin istem ve mücadelelerinin bütünlüğü

Ekonomik mücadele istemlerini asla küçümsemeyelim. Belli ekonomik taleplerin toplumsal muhalafet hareketlerinde genel talep olarak varlığı, o hareket içinde işçilerin işçi olarak varlığı ve ağırlığının bir göstergesidir. Kuşkusuz bu işçi sınıfının siyasal mücadele vermeyeceği, siyasal mücadelenin küçük burjuvazi ve aydınların işi olduğu, filan anlamına gelmez. İşçi sınıfı özgürlük ve demokrasi mücadelesinin de en kararlı gücü, ve bu mücadeleyi burjuva/küçük burjuva “düzeltilmiş burjuva demokrasisi” hayalleri sınırlarının ötesine taşıyabilecek biricik güçtür. Ancak bu, işçi sınıfının bağımsız sosyalist devrimci güç, örgütlülük, bilinç, önderliği doğrultusunda tarihsel-diyalektik sıçramalı gelişimi sorunudur.

İkincisi, çalışma sürelerinin kısaltılması, işçi sağlığı ve güvenliği, güvencesizliğin kaldırılması, eğitim, yeniden-üretim, mekan-zaman gibi sorunlar ve mücadele istemleri, ekonomik olduğu kadar sosyal ve siyasal içerime sahiptir.

Üçüncüsü, çalışma, yaşam, yönetilme koşullarına dair mücadele istemleri bir bütündür ve birbirine yakından bağlıdır. Biri olmadığında diğerlerinin de alanı daralır, muhtevası zayıflar. Ekonomik, toplumsal, siyasal mücadele istemlerinin her biri, diğerlerini de toplumsal olarak genişletir ve derinleştirir. Örneğin, korkunç çalışma despotizmi, haftada 6 gün günde 10-12 saatlik çalışma süreleri, işsizlik ve parçalanmışlık yerinde durdukça, kazayla gerçekleşecek olsa bile hiç bir demokratik reformdan işçiler yararlanamaz. Diğer taraftan sınıfsal-toplumsal özgürlük alanının genişletilmesi için siyasal sınıf mücadelesi olmadan, çalışma ve yaşam koşullarına ilişkin mücadeleler çoğunlukla zayıf ve başarısız kalmaya mahkumdur.

1 Mayıs’ta sol siyasetlerin işçi sınıfının ekonomik ve sosyal istemlerini, son 5 yılda olmadığı kadar dikkate almak durumunda kaldıklarını; sendikalı işçi tabanının ise, grev, eylem, örgütlenme, söz yasak ve engellerini ve bunlara karşı mücadele istemlerini, önceki yıllarda olmadığı kadar öne çıkardığını gördük. Khk’ları, siyasal tutsakları, kadın ve çocuk cinayet ve tecavüzlerini öne çıkaran, bu konularda hep bir ağızdan sloganlar atan, bu kesimlerle dayanışma mesajları veren işçi kesimleri ve grupları gördük. (Kocaeli Türk-İş mitinginde, Türk Metal’e bağlı metal fabrikalarında çocuk taciz ve tecavüzlerine karşı işçilerin kendilerinin hazırladığı dövizler ve sloganlar vardı.) Geçim, zam, borç sorunlarının yanında, güvencesizlik, işçi cinayetleri, emeklilik gibi sorunlarda mücadele istemleri de yeniden öne çıkmıştı. Tüm bunlar, önceki 1 Mayıslarda olduğu gibi birkaç işçinin eline tutuşturulmuş, isteksiz ve umutsuzca taşınan dövizler ve sloganlar biçiminde değil, oldukça canlı, gür, istekli, kitlesel istemlerdi. İşçi sınıfının en azından göreli daha ileri bir kesiminin, genel mücadele istemleri haline gelmekte olduğunu söyleyebiliriz. Kıdem tazminatının gaspı sorununa ayrıca değinmek gerekmez, o konuda geri çekilmesini istemenin ötesinde, çok açık bir meydan okuma tutumu vardı. Kocaeli’deki Türk-İş mitingine, İstanbul Bakırköy’deki mitinginin üstünde bir işçi katılımının olmasının başlıca nedeni de kıdem sorunudur.

Bunlar, basitçe yerel seçim sonuçlarından veya İmamoğlu fetişinden kaynaklanmıyor. Siyasal iktidar tabanındaki nisbi çözülme eğilimini ve hoşnutsuzluk artışını görmüş olmaktan ve artık yalnız olmadıklarını bilmekten kaynaklanıyor. Örneğin sermaye ve iktidarı kıdem gaspını dayatmaya kalkarsa, başlatacakları bir grev-direniş hareketinin çok daha geniş işçi kesimlerini, kitleleri harekete çekeceğinden neredeyse emin olmanın özgüvenine sahipler.

Örgütlenme ihtiyaç ve eğiliminde artış

1 Mayıs’ın bir diğer gösterdiği: Sendikal ve siyasal olarak örgütsüz, güvencesiz işçi-emekçi kesimlerinin örgütlenme çaba ve eğiliminde artış. Her yıl 1 Mayıs’a en az sendikal-siyasal olarak örgütlü görünen kitle kadar geniş, örgütsüz ve arayış içindeki bir kesim de gelir. Siyasal iklimin biraz farklılaştığı koşullarda daha fazlası da gelir. Bu 1 Mayıs’ta ise daha fazla göze çarpmaya başlayan, küçük küçük (sayıları 20-30 ile birkaç yüz arasında değişen) çok sayıda yeni taban örgütlenmesi girişimiydi: İşçi örgütlenmeleri, beyaz yakalı işçi örgütlenmeleri, kadın örgütlenmeleri, gençlik örgütlenmeleri, emekli örgütlenmeleri, vd. Güvencesiz ama mevcut sendika ve siyasetlere de güvenmeyen ya da aradığını bulamayan örgütsüzlerin örgütleri. Çoğu platform, çevre, dernek, kooperatif tarzı örgütlenmeler. Bu tür örgütlenmelerin kalıcı bir mücadele dinamiği çerçevesine oturanları istikrar kazanabiliyor, bir çoğu ise kurulduktan sonra birkaç yıl içinde dağılıyor. Ama yerlerine daha çok sayıda yenileri kuruluyor. Kitlelerde halen çok zayıf da olsa, örgütlenme ihtiyaç ve inisiyatifin artış eğiliminin bir göstergesi. (Bir anarşist grubun bile ana pankart ve sloganlarında “anarşizm örgütlenmektir” sözüne hayretle tanık olduk!) Gezi’den bildiğimiz her türlü örgüte ve kolektivizme karşı büyük güvensizlik ve uzak durma, anarko-liberalizm, kinizm veya nihilizm, tümden ortadan kalkmış değil, bunu neoliberalizmin dağıtıcılığı ve parçalayıcılığı da besliyor, ama gerçekler inatçı, örgütlenmek sınıfsal-toplumsal bir zorunluluktur.

Geleneksel sendika ve siyasetler de, bu tür yeni ve çoğunlukla amorf örgütlenme biçim ve girişimleri de, bugünün örgütlenme, önderlik ve mücadele ihtiyaçlarına yanıt verebilmekten halen çok uzak. (Hatta birçoğunun bu ihtiyaçların karşılanabilmesinin bizzat engeli olduğu söylenebilir.) Ama Marx’ın ünlü sözüyle, “tarih insanların önüne ancak çözebilecekleri sorunları koyar.” Başka deyişle, çözülebilmesinin koşullarının/olanaklarının geliştiği sorunları. Çünkü bir çırpıda çözülemeyecek tarihsel/yapısal sorunların çözümü, pek çok başka sorunun da çözümünü, en azından çözümünde yol alınmış olmasını gerektirir. Örneğin örgütlenme sorunu, sınıfsal/siyasal, teorik, pratik, yönetsel-kadrosal pek çok başka soruna bağlıdır. Örgütlenme sorununun ne eski örgütlenme içerik ve biçimleriyle, ne de yeni görünümlü irili ufaklı biraraya gelişlerle çözülemiyor oluşu bunun bir ifadesidir. Diğer taraftan bu gibi tarihsel/yapısal sorunlar, aslen bir çelişkinin ifadesidir, sorun ile çözüm dinamikleri sarmal bir gelişim içindedir. Örgütlenme sorunu da, bir yandan eski tarz örgütlenme içerik ve biçimlerini etkisizleştirirken, diğer yandan her düzeyde yeni ve daha yüksek örgütlenme içerik ve formlarına olan ihtiyacı büyütür, yaygınlaştırır, ve bunu sezen, arayan ve yapabilecek olan güçleri de bu süreç içinde oluşturur. (Aslında tüm bu sorunlar, dev çaplı toplumsallaşan işçi sınıfının, tüm yönlü -teorik, siyasal, örgütsel, pratik, vd- mücadeleler içinde yeniden oluşum diyalektiğinin başka bir ifadesidir.) Her şeye karşın, örgütlenme, önderlik gibi tarihsel-yapısal sorunlar bir çırpıda çözülemeyecek olsa da, bu yöndeki istem, ihtiyaç, arayış ve girişimlerin belirgin biçimde artması, çözülebilme olanaklarının gelişmekte olduğunun bir göstergesi.

Kitle hareketinin gelişim süreci

İşçi sınıfı (ve kitle) hareketi, tarihsel deneyimlerden çıkartılan genel bir eğilim olarak, 3 evreli bir gelişim seyri izler. (Daha sonra açmak üzere, burada epey şematik biçimde ele almakla yetineceğiz.)

Birinci evre, ekonomik-sendikal mücadele düzlemidir. Günümüzde elde kalmış son ekonomik, sosyal, demokratik hak kırıntılarını koruma direnişleri biçiminde görülüyor.

İkinci evre, siyasal-demokratik reformlar için mücadele düzlemidir. Ekonomik-sosyal reformlar için mücadeleyi de kapsayabilir. Bu evre ve düzlemin belli bir noktasında, dünyada pek çok örneğini gördüğümüz, büyük çaplı direniş, veya grev, isyan, direniş hareketleri ortaya çıkabilir.

Üçüncü evre, devrimci mücadele düzlemidir. Bu evre ve düzlemin belli bir noktasından sonra, büyük devrimci ayaklanmalar ortaya çıkabilir.

Bize göre, bu “şema” çerçevesinde, 1 Mayıs’ın gösterdiği tarihsel moment şu: İşçi sınıfı ve kitle hareketi, 2012-2015 döneminde bir yükseliş eğiliminden ardından, ağır karşı saldırı ve baskılarla belli bir kırılma yaşadı ve geriledi. Şimdi, en azından azçok öncü ve mücadeleci kesimleri açısından yeniden birinci evreden, ikinci evreye, kısmi demokratik reformlar için mücadeleye doğru bir geçiş süreci içinde. Bu kısmi demokratik reform mücadelesi, artık ekonomik ve sosyal kısmi reformlar için mücadeleyi de kapsıyor.

Demokratik (ve ekonomik, sosyal) reformlar isteminin kısmi olmasının, bir nedeni, siyasal-toplumsal güç dengelerindeki kımıldanmanın henüz çok kısmi ve daha ziyade potansiyel olması. Daha temel bir nedeni, toplumsal muhalefet hareketinin, ağırlıklı olarak, burjuva muhalefetin kontrolünde ve/veya hegemonyası altında olması. TÜSİAD’ın çizdiği yörüngedeki burjuva muhalefet partilerinin ise, CHP ve HDP dahil, AKP ve MHP’nin de bulunduğu bir burjuva neoliberal mutabakat demokrasisine dünden razı olması. (Onlar “mutabakat” hesaplarıyla oyalana dursun, AKP ise İstanbul’da seçimleri yeniletmek için bastırmaya devam ediyor.) Üçüncüsü, kapitalist sistem kitleler için en ufak reforma bile kapalı, bu gibi reformların kitle isyan ve ayaklanmalarıyla yaşandığı rejimleri ise yıkmaya bakıyor (Venezuela, Bolivya). Dördüncüsü, küçük burjuva reformist solun reform istemleri de CHP ve/veya HDP yörüngesinden çıkamadığı gibi, kitle mücadelelerini ancak “burjuva (veya liberal halkçı) demokratik siyaset”in yedeği ve ileri ittiricisi olarak gören eğilimler yaygın. Ekonomik, sosyal, demokratik hak kırıntılarını korumanın ötesinde, yeni hak istemleri de, aslında yeni hak istemi olmaktan çok, gaspedilmiş eski haklarının geri verilmesi kapsamında. İç boşalmış Parlamentonun eski statüsünün geri verilmesi, içi boşalmış kamuculuk, vd. En sonu, işçi sınıfının parçalılığı, geniş bir kesiminin muhafazakarlığın, milliyetçiliğinin etkisinde olması gibi kritik sorunları ekleyelim.

Bu koşul ve sınırlar içinde kitleler için reform mümkün değildir. Ya da “taşerona kadro” gibi göstermelik, içi boş şeylerin ötesine geçemez. Buna karşın, işçi sınıfı ve kitle hareketinin, eldekileri korumak ile kısmi demokratik, sosyal, ekonomik reformlar için mücadele arasında, henüz zayıf da olsa bir geçiş sürecinde olduğunu söylüyoruz. Çünkü kıdem tazminatı gibi kırıntılar dışında kaybedilecek bir şey de pek kalmamış durumda. İşçi sınıfı ve kitleler, eninde sonunda yeni haklar için, bağımsız örgütlenme için mücadele etmek zorunda. Aynı koşullar, dünya çapındaki grev, isyan, direniş dalgalarının gösterdiği gibi, devam edegiden saldırı ve gasplara karşı elde kalanları koruma mücadelelerinin bir noktasında, mevcut iktidar çetelerinin gitmesi istemi başta olmak üzere demokratik, sosyal, ekonomik reformlar istemiyle büyük direniş dalgalarına sıçrayabilir. Ve kitleler bir kez direnişe geçtiğinde, mücadele kararlılığı ve istemlerinin, bürokratik sendikaları da reformist solu da aştığını biliyoruz: İster Flormar gibi direnişler olsun, isterse büyük çaplı isyan ve direniş dalgaları olsun.

Kitlelerin yararına demokratik, sosyal, ekonomik reformların mümkün olup olmadığına gelince. Öncelikle: Hiçbir reform ve iyileştirme, geçici bir yama olmanın dışında bu sistemin destopik emek, insan, doğa yıkıcılığını ve yağmacılığını düzeltemez! İkincisi, işçiler, kitleler, durmaksızın daha kötüye giden çalışma, yaşam, yönetilme koşullarını iyileştirmek için mücadele etmeye çalışırlar, bunun mümkün olmadığını ya da etkisiz kaldığını gördüklerinde, başka bir şey yaparlar. Azçok ciddi reformlar bile, ancak devrimin yan ürünü olarak kazanılabilir.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*