Anasayfa » GÜNDEM » 1 Mayıs’a giderken sınıf düşmanına selam durmak!

1 Mayıs’a giderken sınıf düşmanına selam durmak!

Solda taktik ayrışmaya yol açan 12 Eylül 2010 referandumunun temel temalarından biri darbecilerin yargılanmasıydı. Referandumdan 1,5 yıl sonra anayasa sularına girdiğimiz günlerde 12 Eylül davası ve 28 Şubat darbecilerine yönelik operasyonlarda başta eski Genelkurmay Başkanı Çevik Bir ve Genelkurmay Genel Sekreteri Erol Özkasnak olmak üzere 17 askerin -ironik bir tarzda “Kutlu Doğum Haftası”nda!- tutuklanması bu tartışmaları yeniden canlandırdı. Fakat top bu kez sadeleşmiş tarzda “Yetmez ama evet” ile “Hayır” arasında dönüyor.

12 Eylül davası, işçi sınıfı ve halk hareketi tarafından yıkılamamış faşist cunta generallerinin nasıl yargılanmayacağının bir örneği olarak başladı. Burjuva parti liderlerine muhtıra verilen 2 Ocak 1980 ile 6 Aralık 1983 tarihlerini kapsayan iddianame içeriğinden sanıkların cuntanın hayatta kalmış iki tirit generalinden ibaret olmasına dek dava tam bir karikatürdü. Buna karşılık, beklenen etkiyi yapmakta gecikmedi. 12 Eylül’de idam edilen, işkencede katledilen, kaybedilen devrimcilerin aileleri 30 yıllık hesap sorma öfkeleriyle mahkeme önüne geldiler ve müdahil olma talebinde bulundular. Şimdiye dek 3′ü kabul edilen müdahillik taleplerinin çoğunluğu, Erdal Eren’in ailesine verilen yanıtta olduğu gibi “mahkemece itibar edilecek karar ve belge örnekleri sunmamış olmaları” nedeniyle reddedildi! Ailelerin öfkeyle karşıladığı bu red gerekçesi bile karşımızda bir yargılama karikatürü bulunduğunun ifadesiydi.

12 Eylül davasında burjuva medya, davayı katledilen devrimcilerin ailelerinin acılarını istismar ederek öne çıkardı. Bunda şaşılacak bir şey yoktu elbette. Ancak asıl önemli olan sol siyasal parti ve çevrelerin davaya ilişkin tutumuydu. Bir yanda “Yetmez ama evet”çilik bu kez “Evet yetmez ama…” ile mahkeme önünde yerini aldı. Bitişik olarak,12 Eylül referandumunda “boykot” tutumu alan parti ve örgütlerden bazıları –BDP ve ESP gibi- müdahillik talebinde bulundu. Özellikle bu ikinciler karikatür davaya müdahil olma tutumlarını, davayı 12 Eylül’ün tüm sonuç ve sorumlularının yargılanacağı bir çerçeveye taşıma amacı ile açıkladılar. (Hiçbir zaman faşizme karşı mücadele gündemi olmamış DİP gibi Troçkist çevrelerden de DİSK’e asli mağdur olma sıfatıyla davaya müdahil olma çağrısı geldi.) 12 Eylül’ün hesabını mahkeme önlerine devreden reformist paydada her şeyin bir “açıklaması” vardı tabii!

Diğer yanda ise 12 Eylül referandumunun “Hayır”cıları –TKP, Halkevleri– ve bir kısım “boykot”çu ise müdahil olmayı reddettiler. Gerekçeleri, 12 Eylül faşizminin AKP faşizmi biçimini alarak sürdüğü ve AKP’nin darbecileri yargılamayacağıydı. Fakat işin ilginç yanı 12 Eylül faşizminin AKP faşizmine taşındığı ve tekelci kapitalist sınıf hakimiyetinden arındırılmış bir “AKP diktatörlüğü” teması, davaya müdahil olanlarla olmayanların ortak paydasıydı. Yorum farkı işte!

Ancak 28 Şubat darbesinin ideolojik ve fiili yürütücüsü Batı Çalışma Grubu operasyonu solda aynı oranda gürültü koparmıyor. 28 Şubat’çılara yönelik operasyona ilişkin yorumlar kemik “Yetmez ama evet”çilerle kemik “Hayır”cı TKP dışında pek az yer buluyor. Başta “28 Şubat mezalimi” anılarında odaklanan ve konuyu 28 Şubat’la Türkiye’nin ABD-İsrail yörüngesinin sağlamlaştırılması üzerinden bugünkü “bölge gücü Türkiye” temasına bağlayan Zaman, Yeni Şafak, Sabah… gibi “rövanşistler” olmak üzere burjuva medya operasyon ve tutuklamaları işlerken, solda bu konuda geniş ölçüde sessizlik hakim. BDP, 28 Şubat operasyonunu onayladığını açıklıyor ve 12 Eylül davasında olduğu gibi Kürt halkına karşı yürütülen kirli savaşa doğru genişletilmesini istiyor.

28 Şubat, tam da Batı Çalışma Grubu’nun işlediği ve bugün AKP’nin yürüttüğü propagandayla örtüşen tarzda hala “irticaya karşı mücadele” sınırlarında ele alınıyor. 28 Şubat darbesi yüklemesine karşılık AKP’nin işbaşına geldiği 2002 seçimlerinin, bugün Ergenekon davasında yargılanan darbe hazırlıklarının, 27 Nisan muhtırasının içerisinden geçerek gelinen ekonomik, siyasal, toplumsal süreçlere, tekelci kapitalist sermayenin yerleşik iç dengelerindeki değişimlere değinmeler olmakla birlikte, “irticaya karşı mücadele” kodlaması devam ettiriliyor. Bu kodlamanın solda siyasal, toplumsal, kültürel süreçleri üretim ilişkileri temelinden kopartarak ele almak şeklindeki dar siyasallıkla kuşkusuz temel bir bağlantısı var. Nitekim, bugün eksenini tekelci kapitalist sermayeye karşı devrimci sınıf mücadelesi değil salt hükümet karşıtlığı oluşturan politikaların bir yönünü bu oluşturuyor.

Ancak ekonomik, siyasal, toplumsal süreçlerin tarihsel materyalizmin gözünün içine baka baka idealist tarzda birbirinden ayrıştırılması burada da kalmıyor. 28 Şubat’ın “irticaya karşı mücadele” olarak kodlanması, 28 Şubat sürecinin devrim-karşıdevrim ilişkisinde hangi sonuçlara yol açtığının üstünün örtülmesini sağlıyor. Devrimci harekette 1996 1 Mayıs’ının ardından yaşanan ve salt güç kayıpları ile sınırlı olmayan kırılmanın hızla ivmelenmesi, mezarda emeklilik gibi işçi sınıfının geleceğini kilitleyen bir saldırı, devrimci hareketin fiziksel ve siyasal tasfiyesine yönelik F tiplerinin açılışı, Suriye ile ipler gerilerek Öcalan’ın Suriye’den çıkmasının sağlanması ve Kenya’da yakalanması, IMF tarafından paraşütle indirilen Kemal Derviş’in “15 günde 15 yasa”sı, işçi ve emekçileri üçte bir oranında yoksullaştıran ve sermaye merkezileşme ve birikimini hızlandıran krize karşı kitle hareketinin bastırılması, 28 Şubat altında gerçekleşmemiş miydi? Gözünü orta sınıfçı Kemalist “irticaya karşı mücadele” bürümüş olanlar bunu sormuyor. Sormadığı gibi, ne darbecilerin arkasına dizilen siyasi partiler, sendika ve kitle örgütlerinin (DİSK, Türk-İş…) işçi sınıfına ihanet çetelesi tutuluyor ne de tam bir sivil toplumcu şaşkınlıkla “türbana özgürlük” eylemlerine katılanlar olduğu hatırlanıyor. Aynı mantığın kendisini kitlelere yine “irticaya karşı mücadele” olarak pazarlayan, ancak yeni koşullarda bu kez artık dikiş tutmayacak bir dizi askeri darbe hazırlığının ardından gelen 27 Nisan muhtırası ve Cumhuriyet mitinglerinde de bir kez daha kendisini gösterdiğinin üzeri kapatılmaya çalışılıyor. Tarih silicilik iş başında!

12 Eylül referandumu sonrasında Tayyip Erdoğan’ın teşekkür ettiği “Yetmez ama evet”çi DSİP, 28 Şubat’ın BÇG şeflerine yönelik operasyonu “Eden bulur” diye karşıladı -ve konuyu yeni sivil anayasa temasına bağladı. 12 Haziran seçimlerinden sonra “1. Cumhuriyet’in tasfiye edildiğini” ilan eden TKP’nin internet sitesinde ise “Hayır” salvosu yinelendi. Merdan Yanardağ 28 Şubat darbesi için “Türk burjuvazisi ve TSK kendi devrimine ihanet etmenin bedelini ödemektedir. Sol ve komünizm korkusu nedeniyle bir önceki çağın sınıf ve ideolojileriyle kurdukları ittifak kendi sonlarını hazırlamıştır. Dramatik bir tablodur” buyurdu. İlker Belek, onu şu incilerle tamamladı:

“TSK’nın 28 Şubat döneminde sistematik bir baskı uyguladığı da gerçektir. Fakat bu baskı, bırakın darbeyi, bir muhtıra düzeyine bile ulaşmamıştır. Ayırt edici özelliği şudur; sözkonusu dönemde her siyasal eylem ve işlem en azından formel hukuk içinde kalmış, yasal çerçevenin dışına çıkılmamıştır.

Örneğin Meclis açıktır. Hiçbir özel tutuklama gerçekleşmemiştir. Siyasal davalar açılmamış, hapishaneler doldurulmamış, işkence tezgahları kurulmamış, gazeteler yasaklanmamış, dernekler vakıflar kapatılmamıştır. …

Bu anlamda 28 Şubat, Cumhuriyetin başlangıç ilkelerine ve kuruluş varsayımlarına dönme girişimidir. Yarım kalmış ve başarısızlıkla sonuçlanmıştır.” Pek yazık!

Bu sözlerin anlamı şudur: “İrticaya karşı mücadele” adına bir darbe daha yapılsın, biz onu da desteklemeye, kitlelerin gözüne çekilen perde olmaya orta sınıf Genelkurmay solculuğu adına talibiz!

İşte 1 Mayıs, işçi sınıfının birlik, dayanışma ve mücadele günü, sınıf düşmanına böyle selam çakılarak karşılanıyor!

Mehmet Ağar’ın 2 yıl ceza alması ve kendisine devlet için attığı kurşunlara, yaptığı katliamlara hürmeten can güvenliğine uygun bir cezaevinin ayarlanması mı?

Karikatür mahkemelere müdahil olsalar da, Roboski’nin kanının daha kurumadığı Türkiye’de en reformist solcu bile devletin 30 yıllık karakutusu Mehmet Ağar’ın 2 yıllık ödül gibi bir ceza ile tutuklanmasıyla neyse ki avunmayacaktır!…

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*