Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » 1 Mayıs’a doğru: Sınıf mücadelesinin gelişim seyri üzerine notlar

1 Mayıs’a doğru: Sınıf mücadelesinin gelişim seyri üzerine notlar

Türkiye’de işçi sınıfı direniş ve eylemleri, 2008 krizinden 2015’in ilk yarısına kadar nisbi bir yaygınlaşma ve yükseliş eğilimi gösterdi.

Büyük sanayi işçileri (başta metal olmak üzere, tekstil, cam, maden), taşeron işçileri (başta inşaat olmak üzere belediye, sağlık, enerji ), kamu hizmet işçileri (kesitsel olarak sağlık ve eğitim) bu nisbi yükselişin lokomotifi oldular. Çağrı merkezi, plaza, bilişim gibi yeni emek alanlarında örgütlenme ve mücadele dinamiklerinin ilk ipuçları da bu dönemde ortaya çıkmaya başladı. Keza işçi sağlığı ve güvenliği mücadelesi…

İşçi direnişlerinin bu sektörel bileşimi, bu sektörlerin 1- Sermaye birikiminde artan öneminden, 2- Neoliberal kapitalizmin despotik ve yıkıcı çalışma rejiminde mutlak ve nisbi artı-değer sömürüsünün şiddetlenmesinden, 3- Kamusal alanda hızlanan dönüşümden (özelleştirme, şirketleştirme, taşeronlaştırma, güvencesizleştirme, performans vd.), 4- Kafa emekçileri, eğitimli emekçiler, beyaz yakalılar açısından ise hızlanan işçileşme süreçlerinden (nisbi yoksullaşma, diplomalı işsizlik, mesleki konum, vasıf ve özerklik kaybı, vd) kaynaklanır. (Bkz. Fuat Ercan ve Şebnem Oğuz, Gezi Direnişinden Soma Katliamına: Türkiye’de Sermaye Birikimi ve Sınıf Mücadelesi, 2014. file:///home/buro/%C4%B0ndirilenler/Gezi_Direnisinden_Soma_Katliamina_Turkiy%20(1).pdf)

Bu süreç özellikle; 1- Büyük sanayi işçilerinin; kadrolu, deneyimli işçiler kadar sözleşmelilik gibi geçici işçilik biçiminin daha yaygın olduğu genç kuşak işçilerle de kolektif örgütlenme ve hareket yeteneğini geliştirebildiği, 2- Taşeronluk ve güvencesiz çalışma biçimlerine karşı öz örgütlenme ve mücadele deneyim ve tepkilerin geliştiğini, 3- İşçi sınıfının modern kent küçük burjuvazisinden çözülen yeni kesimlerinde, kafa emekçileri, eğitimli emekçiler, beyaz yakalılar, kamu emekçilerinde ise doğrudan “ücretli köleliğe” değilse bile, neoliberalizme ve neoliberal despotik üretim ve emek organizasyon biçimlerine karşı bilinç ve tepkilerin arttığını söyleyebiliriz.

Yine bu dönemde, sermaye ve devletinin fiili ve güce dayalı birikim ve yönetim biçimi, emrivaki gasp ve dayatmaları, eski rutin örgütlenme ve eylem biçimlerini iyice etkisizleştirdiğinden, işçi sınıfı içinde aşağıdan, fiili örgütlenme ve fiili işgal, direniş, grev eğilim ve arayışları arttı.

Neoliberal kapitalizmin siyaseti ve medyası işçi sınıfına tümüyle kapalı olmasına karşın, Tekel, metal-otomotiv, eğitim, sağlık, Soma gibi toplumsal-siyasal olarak gündem oluşturan ve daha geniş toplumsal kesimleri harekete geçirebilen işçi direnişlerinin sayısı arttı.

Tekel’den Gezi’ye, Gezi’den metal-otomotiv işçilerinin direnişine, örtük de olsa tarihsel bir köprünün kurulmuş olduğunu da söyleyebiliriz. Ankara’nın Kızılay’ın göbeğinde kitlesel meydan-çadır direnişini başlatan Tekel işçileriydi. Metal-otomotiv işçileri ise, belki çoğu Gezi’ye katılmayan ve uzak duranlar olsa da, Gezi’den de sınıf sezgileriyle bir şeyler öğrenmiş olanlardı.

Bu çerçevede 2015’in ilk yarısına kadar nisbi bir yükseliş gösteren işçi direniş ve eylemleri, Kürdistan’da kirli savaşın yeniden başlatılması ve Türkiye’de ırkçı-şovenist linç histerileriyle birlikte, 2015’in ikinci yarısından itibaren keskin bir düşüş gösterdi. (Bkz. Emek Çalışmaları Topluluğu, 2015 İşçi Sınıfı Eylemleri Raporu, Nisan 2016. http://emekcalisma.org/Raporlar/RAPOR.pdf)

İşçi sınıfı eylem ve direnişlerinde bu durgunlaşma 15 Temmuz sonrası ve OHAL itibarıyla da kısmen sürüyor.

2015’in ikinci yarısından itibaren en büyük kayıp ve gerileme, kamu emekçilerinin mücadele dinamiklerinde yaşandı. Ancak şu “kamu”, yıkıcı proleterleşme süreci burgacına çekilen küçük burjuvazi için -tıpkı eğitim gibi- son sığınma alanı olmaktan çıkıyordu.

Yine bu dönemde, küçük burjuvazi ve işçi sınıfına doğru çözülen geniş ara tabakaların temsilciliği iddiasındaki reformist sol’un da, bir dönem yoğunlaştığı neoliberalizm ve güvencesizlik sorunlarını bile bordadan attı.

Yoğunlaşan baskılar kadar, bir dönem için işçiler içinde de yeniden yaygınlaşan reaksiyoner (gerici, şovenist) refleksler, işçi direnişleri kadar işçi çalışmasını zorlaştırdı.

Ancak bir yandan ekonomik kriz ve saldırıların birikimli etkisi, diğer yandan referandum süreci, işçi sınıfı üzerinde ve içindeki ağırlaşan zehirli havayı, tümüyle değilse bile kısmen azaltmaya başladı.

2017’nin ilk çeyreğinde: 4 büyük küresel metal tekelinin Türkiye’deki fabrikalarında 4 bin metal işçisinin grevi ve grev yasağı, AKBANK’ta 12 bin finans işçisi için grev kararı ve grev yasağı, Petro-Kimya sektöründe TİS sürecindeki dayatmalara karşı (TÜPRAŞ ve Petkim, Star) eylem ve işbırakmalar, gerçekte çok daha geniş bir hoşnutsuzluk birikimine işaret etmektedir. (Bkz. http://devrimciproletarya.net/referandum-surecindeki-isci-direnisleri-ve-isci-hayirlari/) Metal-otomotivde yılbaşında başlayan TİS süreci de, 2015’in rövanşını içerecek önemli bir süreç olacaktır.

İhraç edilen kamu emekçilerinin, birçok kent meydanında OHAL’e karşı ciddi bedellerle açtıkları direniş mevzileri önemli bir kazanımdır. Ancak KESK bürokrasisinin sınırlayıcılığı kadar, bu direnişlerin işe göre dönme dışında, eğitim sorununa ilişkin bile mücadele talepleri ileri sürmemesi, toplumsal desteğini de sınırlamaktadır.

Referandumda, kapitalizmin daha gelişmiş olduğu sanayi, hizmet, turizm, üniversite kentlerinin ağırlıklı olarak hayır dediği görüşü genel kabul görmüş durumdadır. Kürt, kadın, gençlik, doğa sorunlarıyla birlikte, bu, tekelci oligarşik kapitalist sistemin içindeki sınıfsal, toplumsal, cinsel, ulusal, ekolojik çelişkilerin daha gelişmiş olduğu yerler anlamına geliyor.

Gezi’nin içerdiği antikapitalist dinamikler ve sınıf oluşumu dinamikleri, küçük burjuva sol tarafından ilk bordadan atılmak istenen şey olmuştu. Buna karşın hiç olmazsa, Gezi’nin sınıf bileşimi ve analizi yaygın olarak tartışılmıştı. Referandum sürecinde, örgütsüzlüğü ve kendini ifade kanallarının cılızlığı nedeniyle yine pek görünür olmasa da bu sınıf potansiyeli daha büyümüş olarak arka plandaki birikimini sürdürmektedir.

Türkiye’de yeniden burjuva-faşist egemenlik biçimine geçişin, emperyalist kapitalist mali sermaye fonları ve Türkiye burjuvazinin “evet” desteğinin, en kritik nedenlerinden birinin bu yıkıcı sermaye birikimine karşı artan direnç ve direnişlere karşın bunu daha üst düzeyde “sürdürülebilir” kılmak olduğunu biliyoruz. “Dış” ve “iç” mali oligarşik sermayenin bir kesiminin, bunun her düzeydeki sınıfsal-toplumsal çelişkileri daha da keskinleştirip patlamalı hale getireceğini görerek, AKP-Erdoğan’ı “mutabakat”a zorlaması da, bu yıkıcı sermaye saldırganlığını güvence altına alma çabası olarak, bunu teyid ediyor.

Bize düşen bu genişleyen ve derinleşen uzlaşmaz sınıfsal-toplumsal çelişkilerin bastırılmasına ve görünmezleştirilmesine/uzlaştırılması çabalarına karşı, görünürleştirilmesi, derinleştirilmesi, örgütlenmesi ve bilinçlendirilmesidir.

Neoliberal kapitalizmin işçi sınıfını çözme, güçsüzleştirme, görünmezleştirme kapanından çıkmadan, işçi sınıfının bağımsız bir siyasal-toplumsal güç ve özne haline getirmeden, bu “matrix”ten bir çıkış yok. Bunun için bekleyeceğimiz Neo’lar, Godot’lar da yok, ama her yerde, bunun sezgisi ve arayışında olan işçiler var. Küçük burjuva sol her zamanki gibi sesi daha çok çıkıyor ve kendi sesiyle sarhoş olabilir, ama gelişme sınıfsal zeminin giderek daha fazla daralması ve kayması yönündedir.

Genişleyen işçi, yeni işçi ve işçileşen kesimlerin yeni ve daha yüksek bir temelden (yani komünizm ufkundan gelen, daha gelişmiş, daha zenginleşmiş, daha toplumsallaşmış bir sosyalizm perspektifinden) sınıf oluşumu dinamiklerinin ilerletilmesi ve geliştirilmesi, her türlü gündem ve mücadelenin tabi kılınması gereken odaktır. Hayır’ın fiili çoğunluğu ve meşruluğu iyidir hoştur, ancak asıl çoğunluk artık işçilerin toplumdaki çoğunluğudur ve asıl mesele de işçi sınıfının bu niceliksel çoğunluğunun örgüt, bilinç ve eylem olarak nitelikli bir hegemonya inşaa edebilmesidir.

Bu genel demokratik mücadele gündemlerinin önemi nedeniyle, hep sonraki ve hiçbir zaman gelmeyecek “sonraki aşama” değil, her türlü siyasal-toplumsal mücadele gündemi içinde işleyen dinamikleri görülmesi, bulunup çıkartılması, ayrıştırılması ve ilerletilmesi gereken dinamik bir taktik iç örüntüye sahip soluklu bir mücadele sürecidir. Kesintilerle olduğu gibi sıçramalarla ilerleyecek bir süreçtir. Şimdi 2015’in ikinci yarısından itibaren yaşanan kesintiyi de telafi etmek için daha elverişli bir ortam oluşmaktadır, bunu da değerlendirmek gerekir. Tüm bu dönemler boyunca, işçi komiteleri, işçi kurulları, fiili grev, direniş biçimleri, TİS süreçlerini bile bunlarsız yürütmenin olanaksız hale gelmesi, zaman mekan sosyal yaşam kendi çalışma ve yaşamı üzerinde söz ve karar sahibi olabilme gibi yeni mücadele taleplerinin gelişmesinde bunların ipuçlarını görmek mümkündür.

1 Mayıs’ın, işçi sınıfının olmadığı; işçi olarak bulunanların da bulundukları sendika ve siyasetlerde işçi sınıfı olarak değil burjuva/küçük burjuva sendikalizm ve demokratizmine örgütlü bulundukları meydanlarda “işçi sınıfını hatırlama ve anma günü” değil, işçi sınıfının bağımsız sosyalist sınıf bilinç ve mücadelesini yükseltme günü olduğunun altını çizerek bitirelim.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*