Anasayfa » BASINDAN » Mısır Devriminin Perde Arkası

Mısır Devriminin Perde Arkası

Esam el-Amin – çeviri: Gökhan Birdal – sol defter

Halkın Gücü Eyleme Geçince

Özgürlük bir kapının ardında,
sıkıca kapalı
Ancak kanayan bir yumrukla
çalınabilir o kapı
Mısırlı şair Ahmet Şevki (1869-1932)

21 Nisan 2008’de, bir lise müdür yardımcısı, Mısır’ın en büyük gazetesi Al-Ahram’a bir ilan verdi; Hüsnü Mübarek ve eşinden ayrı ayrı, kızkardeşinin hapisten kurtulmasına yardım etmeleri yönünde ricada bulunuyordu.

Ardından anlaşıldı ki, 27 yaşındaki kızkardeşi Israa’ El-Fattah, 10 gün önce 6 Nisan’da, Facebook’ta, endüstri şehri al-Mahalla’daki bir grevi desteklemeleri için Mısırlılara çağrıda bulunan bir ilan vermiş ve tutuklanmıştı.

Boş vakitlerinde o ve iki meslektaşı bir Facebook sayfası açmışlardı; kısa bir sürede 70,000 kişi çağrılarına yanıt verdi. 6 Nisan’da Al-mahalla’daki büyük ayaklanmaları güvenlik güçlerinin bastırmasının ardından, Abd el-Fattah tutuklandı.

Bu tutuklamayla ilgili garip olan, geçtiğimiz 30 yılda binlerce kişinin tutuklanmasına rağmen, ilk kez, 1981’den beri yürürlükte olan meş’um acil durum yasası dahilinde, bir kadın için tutuklama emri çıkartılmasıydı. Kendisi hapishaneden çıkmak için pişmanlığını dile getirmeli ve eylemleri yüzünden özür dilemeliydi. Ancak deneyim onu daha kararlı ve siyasal olarak daha aktif hale getirdi.

İşte o gün 6 Nisan Gençliği hareketi oluşturuldu. Facebook, Flickr, Youtube ve Twitter gibi çeşitli sosyal ağlardaki popüler siyasî biçimlerden birine dönüşerek, sonraki 2,5 yıl boyunca varlığını korumaya devam edecekti.

Tunus Başkanı Zeyn el-Abidin Ben Ali, 4 haftalık halk ayaklanmasından sonra Ocak 14’de ülkeyi terke zorlandığında, Arap dünyasının milyonlarca gencine olduğu gibi 6 Nisan hareketi de ilham, enerji kazanmış, harekete hazır hale gelmişti.

Koruyucunun Değişmesi: Liderlik Gençlere Geçiyor

Israa ve arkadaşları takvimden bir sonraki Mısır tatilini seçtiler; ironik bir şekilde, “Polis Günü” olarak kutlanan 25 Ocak Salı’ya denk geliyordu. Birkaç gün içinde tüm sosyal medya sitelerinde kitlesel protestolar ve Mübarek rejimine karşı ayaklanma için çağrıda bulunmuşlardı bile.

Kahire ve İskenderiye’deki tüm büyük meydanlardan, camiler ve kiliselerden başlayacak yürüyüşler için çağrıda bulundular, diğer bireyleri de farklı Mısır şehirlerinde örgütlenmeye davet ediyorlardı. Protestoların barışçı olması, kimsenin herhangi bir silah getirmemesi konusunda ısrarcıydılar.

Dört talepleri vardı: Hükümet fakirliğe ve işsizliğe yönelik programlar hazırlamalı. Acil durumu sona erdirmeli ve adlî bağımsızlığı sağlamalı. İşkence ve insan hakları konusunda nâmı yürümüş sahip bakanlığın tepesindeki İçişleri Bakanı istifa etmeli. Ancak iki defa başkan olunabilmesi, parlamentonun feshedilmesi, geçen Kasım’daki büyük seçim yolsuzluğundan sonra yeni seçimlerin yapılması gibi siyasal reformlara gidilmesi.

Birkaç gün içinde, 90.000’den fazla genç katılım sağladı ve Mısır çapında geniş çaplı eylemlere girişti. İlk başlarda, onları ne hükümet ne de muhalefet ciddiye alıyordu. Hatta eski IAEA yöneticisi, rejimi bir yıldan beridir eleştiren Muhammed El Baradey bile yoğun konuşma trafiği yüzünden ülke dışındaydı.

Bir güç gösterisi olarak, hükümet, ülke çapında eylemcileri kuşatacak ikiyüzbinden fazla güvenlik gücünü harekete geçirdi. Diğer yandan, toplumun geniş kesimlerini temsil eden yüzbinlerce protestocu, kadın veya erkek, eğitimli ya da cahil, gösterilerinin barışçıl olduğunu ancak taleplerinin yerine getirilmesinde kararlı olduklarını beyan ediyorlardı.

Kalabalıkları kontrol edemediklerinde su jetleri, gözyaşı gazı, plastik mermilerle geri püskürtüyorlardı. Gün sonunda onlarca ölü ve yüzlerce yaralı vardı. Bu yalnızca göstericileri kızdırmakla kalmadı, tüm ülkeyi ateşledi.

Birçok protestocu eve dönmeyi reddetti, Kahire merkezdeki Özgürlük Meydanı[1]’nda, ülke çapında açıktan gösteri duyuruları yaparak saldırıya göğüs gerdiler. Hükümet bastırma eylemine, Kahire’de, İskenderiye ve Süveyş’te gece 6’dan sabah 6’ya kadar sokağa çıkma yasağı ilan ederek devam etti.

Müteakip günlerdeki sokağa çıkma yasakları gittikçe artıyordu, öyle ki işin ucu akşam 3’ten sabah 8’e kadar genel sokağa çıkma yasağına kadar vardı. Fakat her seferinde insanlar basitçe gözardı ediyor, taleplerini yükseltiyor, toplam rejim değişikliği çağrısında bulunuyor ve Mübarek’in gitmesini talep ediyorlardı.

Devrime Dönüşen Ayaklanma

Perşembe itibariyle, Cuma namazından sonra organizatörler “Öfke Günü” çağrısında bulundular. Protestoların bir sonraki turu, en büyüğü Müslüman (erkek) kardeşler olmak üzere tüm muhalefet gruplarını içeriyordu. Hızlı bir karşılık verildi, örgütün yüzlerce lideri kuşatıldı ve gözaltına alındı. Mısır’da milyonlarca insan sokaklara dökülmüştü, 350,000 personelden oluşan bütün güvenlik gücü ve polis, protestocuların üzerine yürüyerek, Mısır sokaklarını ve mahallelerini savaş alanına çevirerek harekete geçti. Gün sonunda yine onlarca ölü ve yüzlerce yaralı vardı.

Ardından güvenlik güçleri şehirlerden çekildi. Kaos ve karmaşa başlamıştı. Polis karakolları ve iktidar partisine ait binalar ateşe verildi. Gizli polis tüm karakolları, hapishaneleri açıyor, korku ve kaos yaratmak umuduyla tüm suçluları salıyordu. Rejim, insanlara, ancak kendilerinin onların güvenlik ihtiyacını sağlayabileceğini kanıtlayarak elin sağlamlaştırmayı umuyordu.

Dört gündür ortalarda gözükmeyen 82 yaşındaki Mısırlı başkan, Cuma gecesi, 85 milyon Mısırlıya hitap etti, yetersiz diye nitelediği kendi hükümetini suçluyor ve yeni bir kabine vaad ediyordu. Müteakip günde iki general atadı; istihbarat şefi Ömer Süleyman’ı Başkan Yardımcısı, General Ahmet Şefik’i de Başbakan olarak.

Halk bu sığ jestleri dışlamakta ve Mübarek’in 30 yıllık rejiminin sona ermesini tekrardan talep etmekte gecikmedi. Pazartesi’ye dek; savunma, dış işleri, iletişim, adalet ve petrol gibi önemli makamlardaki daha önceki 18 bakanını hala barındıran yeni kabine yemin edecekti.

Tek büyük değişiklik İçişleri Bakanı’nın kovulmasıydı, yerine başka bir general atanmıştı. Bu süreçte, bırakın onlardan birinin atanılmasını tek bir muhalefet partisine danışılmamıştı bile. Yeni hükümetten istenen ilk iş güvenlik güçlerini tekrardan örgütlemesi ve düzeni tekrardan kurmasıydı.

Cuma itibariyle otoritelerin cep telefonu ve internet servisleri kesmiş olmuş olmasına rağmen, cin bir kere şişeden çıkmıştı. Fransız AFP’ye konuşan, Salı’dan beri arkadaşlarıyla beraber Özgürlük Meydanı’nda eylem yapan Abdül Fettah, hükümetin interneti kesmesiyle ilgili olarak “Zaten buluşma yerlerini önceden duyurmuştuk. İletişime ihtiyacımız yok.” diyordu.

Ve devam ediyordu: “Rejimin gitmesini istiyoruz. 30 yıldır reformlar için çağrıda bulunuyoruz ancak rejim hiçbir zaman taleplerimize dikkat etmedi ya da bizi yanıtlamadı” ve ekliyordu “hemen yarın olmayacak, fakat ondan sonraki gün, sonraki gün de var. Durmayacağız, eve dönmeyeceğiz.”

“Halk rejimin yıkılmasını istiyor” sloganları arasında Abdül Fettah, gelişen olayları 4 günden beridir durmaksızın ileten El-Cezire tv’ye konuştu, tüm muhalefet partilerine bir geçiş hükümeti kurmaları için çağrıda bulunuyordu. Ancak Cumartesi itibarıyla rejim El-Cezire dahil tüm uydu kanallarını durdurdu. Mısırlılar tamamen bilgi edinme ve iletişim hakkından mahrum bırakılmıştı.

Pazar öğleden sonra itibariyle Müslüman Kardeşler, Liberal WAFD, 6 Nisan ve Kefaya hareketlerinden müteşekkil geçici parlamento özgürlük meydanında buluştu. Albaradey tarafından yönetilecek 10 üyelik bir komite belirlediler. Görevleri köşeye sıkışmış başkanın gidişini rejimle görüşmekti. 6 Nisan hareketi hayal kırıklığına uğramıştı çünkü, aşağıladıkları rejimle görüşmeler yürütecek bir komiteden ziyade bir geçiş hükümeti kurulmasını umut ediyorlardı.

Aynı esnada, polis ve güvenlik güçlerinin yokluğunda, başkan düzeni sağlaması ve protestoculara gözdağı vermesi için orduyu yollamıştı. Tanklar ve silahlı araçlar önemli merkezleri, meydanları ve kamu binalarını tutuyordu. Takip eden gün F16’lar ve askeri helikopterler güç gösterisine katıldılar. Fakat protestocular duraksamadan orduyu kucakladı, onlara şarkılar söylüyor ve yanlarında olmasını istiyorlardı.

Genelkurmay Başkanı ordunun insanlara saldırmayacağını ya da göz korkutmayacağını, sadece ülkeyi ve düzenini koruyacağını duyurdu. Hatta bazı subaylar rejimi eleştirerek göstericilere katıldı. Ancak, yine de, ordu başkanın gitmesini isteyen popüler çağrıya rağmen rejime sadakatini koruyor gözüküyordu.

Aynı anda, insanlar mülklerini ve mahallerini korumak için halk komiteleri kurdular. Halk tarafından yakalanan yüzlerce yağmacının ya firari polis memurları ya da polis tarafından salınan adi suçlular olduğu ortaya çıktı. Hepsi orduya teslim edildi.

Kütlesel gösterilere, ülkenin toplam paralizine ve Mısır halkının gittikçe sertleşen iradesine rağmen, Başkan Mübarek inatçı, kibirli tutumunu korumaya, halkının öfkesine rağmen devam ediyordu. Üstelik Suudi Arabistan kralı, Libya lideri ve Filistin otoritesi gibi diğer otoriteryenlerden aldığı destekle cesareti artmıştı.

Dahası, Mübarek’e en yakın İsraelli siyasetçilerden biri olarak bilinen, eski İsrail savunma bakanı Bünyamin Ben-Eliezer, Kudüs postasına Mübarek’le konuştuktan sonra “Mısır’da durumun kontrol altında olduğuna şüphe yok.” diyordu. Ardından eklemeyi ihmal etmeyerek “Mısır’la ilişkilerimiz stratejik ve özeldir.”

Ancak olaylar büyüdükçe rejim şaşkına dönmüş, sarsılmış bir görüntü çizmeye başladı. Mısır’daki resmi haber ajansları, öncelikle, iktidar partisinin bazı üyelerini ve düşük seviyede bazı memurları suçluyordu. Örneğin, parti, Başkan’ın oğlu ve ilan edilmemiş varisi olan Cemal Mübarek’in sağ kolu Ahmet Ezz’in istifasını istedi ve elde etti.

Ezz parti saflarında hızla yükselmiş, partinin parlamentoda koltukların %97’sini elde ettiği seçimleri denetlemiş, kokuşmuş bir milyarder işadamıydı. Sadece birkaç hafta önce, sonuçlarının çoğunu geri çevirmiş 1500den fazla adli emre rağmen, seçimdeki ezici zaferi koordine ettiği gerekçesiyle iktidar partisi görevlilerinin övgülerine mazhar olmuştu. Ezz ve ailesi özel jetleriyle ülkeyi hızla terketti.

Aynı şekilde, Mübarek’in oğulları ve aileleri özel jetleriyle Londra’ya hareket ediyordu. Kahire Uluslarası Havaalanı başkanı, en zengin 19 aileye ait özel jetin Dubai’ye gittiğini söylemekteydi. Bu rüşvetçi milyarderlerden biri eski bir istihbarat memuru ve başkanın yakını olan Hüseyin Selim’di. Dubai havaalanı yetkilileri 300 milyon USD’ye şahsın üzerinde el konduğunu bildirdiler.

Selim, İsrail’e uzun süreli doğal gaz satışıyla ilgili imzalanmış bir kontratı güvence altına almak amacı güden, bu yüzden bir İsrail holdingiyle beraber ekip oluşturmuş özel bir enerji şirketinin başındaydı. Haziran 2008’de Les Afriques’in bildirdiğine Mısır İsrail’i her enerji hammaddesi alımında yüzlerce milyon dolar sübvanse ediyordu. Ocak 2010’da Haaretz İsrail’in Mısır’dan %70 indirimle gaz aldığını gösteren gizli bir belgeyi yayınladı. Skandal, parlamentoya kontrat hükümlerini ifşa etmeyi reddeden eski Mısır Başbakanı tarafından sümenaltı edildi. Hemen ardından, hükümet dava edildi, sonucunda bir hakim ters yönde hüküm vererek sözleşmeyi geçersiz kıldı, ancak hükümet bunu da tamamen gözardı edecekti.

Diğer tarafa bakmak: İnsan Hakları, Fakat Herkes İçin Değil

Mübarek rejimi dünyadaki en kötü insan hakları sicillerinden birine sahip. Haziran 2010’da, İnsan Hakları İzleme’nin raporladığına göre “Mısır hükümeti; gösterileri dağıtarak, aktivistleri taciz ederek, gazetecileri, blogcuları ve Müslüman Kardeşler üyelerini gözaltına alarak siyasi muhalefeti bastırmaya devam etti.”

Öyle ki, Senato’ya sunulan ABD Devlet Departmanı 2008 İnsan Hakları Raporu’nun belirttiğine göre “Mısır hükümetinin insan haklarına saygısı yok ve ciddi suistimaller birçok alanda devam ediyor” idi. Rapor şöyle devam ediyordu “Hükümet, vatandaşların yönetimi değiştirme hakkını sınırladı ve neredeyse 1967’den beri yürürlükte olan acil durum yönetimine devam etti. Güvenlik güçleri sınırsız ölümcül şiddete başvurdu, mahkumlara işkence ve tacize bulundu. Çoğu vakada sorumlular cezasız bırakıldı.”

Ve sonuç olarak “Güvenlik güçleri, bazı durumlarda siyasal amaçlar uğruna, bireyleri rastgele tutukladı, gözaltına aldı, uzun süreler boyunca tutuksuz cezaevinde tuttu. Yürütmeye sınırlamalar getirdi ve adalete baskıda bulundu. Hükümetin basın, örgütlenme ve din özgürlüğüne karşı tutumu yıl boyunca kötüleşti; özellikle ifade özgürlüğü, internet, toplanma özgürlüğü dahil olmak üzere, hükümetdışı örgütlenmelere baskı yapmaya devam ederek sivil özgürlükleri kısıtlamaya devam etti. Hükümet kokuşmuştu ve şeffaf olmama sorunu ısrarla devam ediyordu.”

Ancak ABD hükümetinin Mısır rejimi hakkındaki bu devasa ithamlarına rağmen, ABD rejimi, neredeyse yılda 2 milyar dolara yakın destek sağladığı, İsrail’den sonraki ikinci en büyük dış yardım alıcısı olan Mübarek rejimini desteklemeye devam edecekti. Eylül 2009’da yayınlanan Senato araştırma raporuna göre, ABD Mısır rejimine İsrail’le 1979’daki barış anlaşmasından bu yana 40 milyarı askeri teçhizat ve güvenlik aracna gitmek üzere 64 milyar dolar sağlamıştı,.

Nisan 1991’de rejimi Körfez Savaşı’ndaki tutumu nedeniyle 7 milyar dolar borcunu silerek ödüllendirdi. Dahası, Paris kulubüyle birlikte, Mısır’ın Batı hükümetlerine olan 20 milyarlık borcunun yarısını affetti. Kısacası, İsrail’le olan barış anlaşması yüzünden, ABD ve diğer Batı hükümetleri Mübarek’le stratejik bir ilişki kurmayı önemsiyor, rejimin çürümüşlüğünü ve baskıcılığını gözardı ediyordu.

9/11 den sonra, Mübarek rejimi ABD’nin itiraf ve işkenceye dayalı anti-terör politikalarına yardım ve yataklık etmekte büyük rol oynadı. 2005’de, BBCnin raporladığına göre, ABD ve Birleşik Krallık terör şüphelilerini gözaltı ve sorgu için Mısır’a yolluyordu. Aynı raporda, Mısır’ın başbakanının 2001’den beri, 60-70 civarında gözaltıyı “teröre karşı savaş”ın parçası olarak Mısır’a yollandığını kabul ettiği belirtiliyordu. Gazeteci Jane Mayer’in sorgulayıcı kitabı “Karanlık Taraf”ta, yeni Başkan yardımcısı Süleyman, CIA’in Bush dönemindeki sıradışı itiraf programının koordinatörüydü. (Stephen Soltz’un Süleyman’ın rolü hakkındaki makalesi için Counterpunch, Ocak 31’e bakınız.)

George Bush’un demokrasi ve özgürlüklerle ilgili grandiyöz retoriğine rağmen, Bush Mübarek’i “iyi arkadaş” olarak tanımladı, nisan 2004’de Crawford Ranch’da onun kendisinin “bilgece danışmanlığına” ihtiyaç duyduğunu söylüyordu. Mübarek Bush’un yanında dikilirken, Bush “Milletlerimiz güçlü ve sıcak bir ilişki içinde. Mısır ABD’nin stratejik partneridir.” diyordu. Ardından, Mübarek’in işkence hakkındaki çabalarını takdir ederek: “Başkan Mübarek’in teröre karşı savaştaki yardımına müteşekkirim” diye ekliyordu.

Hatta, Bush yönetimi, babasının arkasından kendisini hazırlamak amaçlı, Cemal Mübarek’i en üst seviyedeki hükümet makamlarına kabul ediyordu. Mayıs 2006’da, Washington Post’ta “herhangi bir resmi portföye sahip olmayan bir yabancı özel vatandaş için bu kadar üst-seviye ilgi sıradışı” diye yazmıştı. Genç Mübarek, ABD’ye “özel” ziyaretinde Başkan Yardımcısı Dick Cheney, Genel Sekreter Condoleezza Rice, ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Stephen Hadley ile tanıştı, Beyaz Saray’dayken eski başkan tarafından “hoşgeldin” demek üzere durduruldu.

Gizli eşitlik: Mısır diktatörlüğü eşittir güvenli İsrail

Mısır ve ABD arasındaki stratejik ilişki iki partiye de dayalıydı. Haziran 2009’da Mısır’a teveccühle karşılan ziyareti esnasında, Başkan Barak Obama’ya BBC tarafından, Başkan Mübarek’i otoriteryen bir lider olarak değerlendirip değerlendirmediği sorulduğunda Obama empatik bir “hayır” yanıtı vermişti. Ardından Mübarek’in stratejik değerini şöyle dile dökmüştü: “Kendisi birçok açıdan ABD’nin yılmaz bir müttefikidir. O bölgede oldukça zor bir şey olan, İsrail’le barış durumunda kalmayı başardı.”

İsrail’in verili bu güvenliği birçok açıdan Batı’nın mısır rejimine desteğinin devamlılığı için gerekliydi. Başkan yardımcısı Joe Biden PBS’den Jim Lehrer’in Mısır’daki altüst oluş hakkındaki yorumları 27 Ocak’ta sorulduğunda utanmazca Mübarek’in bir diktatör olmadığını söylüyordu. İsrail’in bakış açısını yansıtarak, Biden, “Bak, Mübarek birçok şeyde bizimle ittifak halindedir ve bölgedeki jeopolitik çıkarlarımızdan sorumludur: Ortadoğu barış çabalarında, Mısır’ın eylemleri İsrail’le ilişkilerin normalleşmesine hizmet etti. Onu diktatör olarak değerlendiremeyiz zannederim.”

Aynı gün, Mısır güvenlik güçleri katliama devam eder, binlerce Mısırlıya şiddet uygulamaya, onları gaza boğmayı sürdürürken, Devlet Sekreteri Hillary Clinton şu yüzeysel tepkiyi veriyordu: “Bizim değerlendirmemize göre Mısır hükümeti sağlam durmakta ve Mısır halkının meşru ihtiyaçları ve çıkarlarına karşılık vermenin yollarını aramaktadır.”

Aynı şekilde, Beyaz Saray Basın Sekreteri Robert Gibss Beyaz Saray’ın Mısır hükümetinin sağlamlığı sorulduğunda, duraksamadan “evet” yanıtını verdi. Ardından hala ABD’nin Mısır başkanı hüsnü mübarek’i destekleyip desteklemeyeceği sorulduğunda Mısır’ın “güçlü bir müttefik” olduğunu söylemekle yetindi.

Tek bir ABD hükümeti üyesi ya da Kongre üyesi Mısır hükümetini kendi vatandaşlarına saldırdığı ve öldürdüğü için kınamadı. Nida Aga-sultan Tahran’da Haziran 2009’da öldürüldüğünde birçok Batı hükümeti İran hükümetini kınayan bildiriler yayınlamakta duraksamamıştı. Fakat bu tepki güpegündüz kendi hükümetleri tarafından kurşunlanan yüzlerce Mısırlı için geçerli değildi. Kaybedilen hayatlardan dolayı pişmanlık duyarken sorumluları kınamamak suçların üzerini örtmenin ve suçluları korumanın bir başka yoludur.

Mısır halkı kararlılığını artırır, rejim barbarlığını yoğunlaştırırken, yönetim geri adım atmaya çalıştı. Başkan Obama Mübarek’e Cuma akşamı keskin bir uyarı yayınladı: “Fikirleri bastırmak onları yok etmeye asla yaramaz.” Rejimi kınamadan, ardından, Mısır otoritelerini vatandaşlarına karşı şiddete başvurmaktan kaçınmasını istedi. “İktidarı rızayla korumalı, baskıyla değil” ve “Nihayetinde, Mısır’ın geleceği mısır halkı tarafından belirlenecektir” diyordu. Bu açıklamalar insan hakları savunucularını cesaretlendirdi ve kaygılarını azalttı.

Safını Seç: Ya Halkla Berabersin ya da Rejimle

İzleyen gün, Başkan Milli Güvenlik Konseyini topladı ve çeşitli dünya liderlerine bir konuşma yaptı. Mübarek’ten siyasi süreçleri açmasını ve muhalefeti işin içine katmasını rica eden bir bildiri yayınladı. Britanya, Fransa, Almanya ve Avrupa Birliği de siyasi açıklık ve göstericilere karşı dikkatli davranılmasını talep ediyordu.

30 ocak günü CNNde yayınlanan bir söyleşide Sekreter Clinton, Mısır rejiminin zayıflığını duyumsayarak, bir yandan da halk devrimine karşı örgütlenen güvenlik yaklaşımına üstükapalı bir destek vererek “Yapmaya çalıştığımız havayı temizlemek, böylece iktidarda kalacak olanlar; başkan Mübarek’ten başlayarak, Başkan yardımcısı, yeni Başbakan, barışçı eylemciler ve sivil toplumun temsilcileriyle bir diyaloga girebilir, bir araya gelebilir, Mısır halkının meşru sıkıntılarını giderecek yollar tasarlayabilir.”

Tüm bu karışık bildirimler milyonlarca protestocuyu etkilemedi. Tüm bu belirsiz tutumları protesto ederek “Mübarek’e de hayır, Süleyman’a da. Amerikalıların ajanlarına hayır” diyorlardı. Dr. Albaradey hakikat anının geldiğine işaret etti. “ABD ya rejimle saf tutmalı ya da halkla. İkisiyle aynı anda yanyana duramazlar.” Ancak 31 Ocak’ta Basın sekreteri Gibbs, yönetimin rejim ve halk arasındaki karşıkarşıya gelişte saf tutmayacağını beyan etti.

Bu ikiyüzlü tutum Obama’nın iki gün önceki konumuna, ya da ardışık Amerikan yönetimlerinin geçtiğimiz 20 yılda Doğu Avrupa’da Ukrayna, Merkez Asya’da Gürcistan’da gerçekleşen renk devrimlerine, İran’daki muhalif grupların 2009 seçimlerinden sonraki kargaşadaki muhaliflerin gösterilerine karşı verdikleri tepkiyle tabantabana zıttı.

Öyleyse bir haftada yönetimin bu keskin dönüşüne ne sebep olmuştu?

Bu çifte standardın sebebi olarak İsrail ve kongredeki destekçilerinin etkisi gösterilebilir, Yeni cumhuriyetçi senatör John Boehner ve diğer cumhuriyetçi liderler, Mısırlı diktatörü gözden çıkarmayı zorlaştıran muğlak politikaların arkasında duruyorlardı.

İsrail’de gerçek bir histeri, siyasal nizamı sarmıştı bile. 31 ocak’ta, İsrail başbakanı Benjamin Netanyahu Kudüs’te bir basın toplantısında, Mübarek’in iktidardan çekilmesi ve İsrail’e daha düşmanca bir tutum alacak biriyle değişmesi durumunda İsrail’in Mısır’la olan barış anlaşmasının tehlikeye düşebileceğini bildiriyordu. Antagonistik bir rejimin belirebileceği endişesiyle Mısır rejimine destek için çağrıda bulunuyordu.

Aynı gün Haaretz, İsrail’in, ABD ve Avrupa’daki bir dizi ülkeye haftasonu boyunca bölgedeki istikrarı korumak adına, Hüsnü Mübarek hakkındaki eleştirilerini yumuşatmalarını istediğini yazdı.

Kahire sokaklarında dolaşan söylentiye göre Mübarek’in konuşma yazarı ofise hışımla girmiş, “Sayın başkan bu sizin veda konuşmanız” diye elindeki fırlattığında Mübarek onu şöyle yanıtlamıştı: ” Neden, insanlar bir yere mi gidiyor?”

Bu Mısır şakası sokaklardaki açmazın ruhunu yakalıyordu. Mübarek tüm ihtimallere rağmen iktidarda kalmakta ısrar ediyor, güvenlik aygıtlarına, orduya güveniyor ve Batı’dan örtülü bir destek alıyordu. O esnada, Dr. Albaradey tarafından yönetilen halk komitesi, görüşülmek bir yana rejim tarafından tanınmıyordu bile.

Aynı anda, görünen o ki, karar anı gelmişti. Protestocular, 1 Şubat Salı günü Kahire’de Özgürlük Meydanı’nda 1 milyon kişi yürüyüşü, bir benzeri için de İskenderiye’de çağrıda bulundular. Bu hamleyi duyar duymaz, ordu halka önemli bir mesaj yolladı. General Ismail Osman, ordu sözcüsü, ulusal TV’de ordunun halkın meşru taleplerini tanıdığını ve onlara ateş açılmayacağını duyuruyordu. Bu açıklamayla ordu, başkana şaşmaz bir işaret yollamıştı. Hükümet hızla özgürlük meydanına giden yolları, Kahire’ye ve İskenderiye’ye giden kamu taşımacılığını, Delta ve Yukarı Mısır’dan gelen trenleri de içeren ulaşım yollarını kapattı.

Aynı anda, yüzbinlerce insan Özgürlük Meydanı’na doluşuyordu. Siyasetçiler ve parti liderleri, imamlar ve papazlar, hakimler ve avukatlar, eski ordu mensupları ve emekliler, profesyoneller ve işsizler, taksi şöförleri ve çöp toplayıcılar, genç ve yaşlı, çocuklu aileler, ünlü aktörler, şairler, film yönetmenleri, gazeteciler ve yazarlar bu kütlesel yürüşe desteklerini belirttiler ve katılım sağladılar. Mısır, modern tarihinde hiçbir zaman böyle bir anonim durum yaşamamıştı.

Aldatma ve İhanet Aptalların İşidir

31 ocak Pazartesi günü, yeni Başkan yardımcısı Süleyman, ulusa seslenerek, Mübarek’in kendisinden bütün muhalif gruplarla diyalog kanallarını açması ve geçen Kasım’daki tartışmalı seçimi yargıya götürmesini istediğini, söyledi. Bu rejim tarafından protestocuları yormayı ve vakit kaybını amaçlayan bir taktik geri çekilişti.

Ancak, protesto liderleri bu samimiyetsiz teklifi anında reddetti ve Mübarek’in külliyen uzaklaştırılması, rejim değişikliğine gidilmesi yönündeki ana taleplerini yineledi.

Görülüyordu ki, köşeye sıkışmış başkan yakın bir zamanda bir seçim yapmak zorunda kalacaktı. Ya halk devriminin taleplerine boyun eğecek, iktidarı bırakacak ya da yorgun güvenlik güçlerini halkının üzerine sürerek, Özgürlük Meydanı’nı Tiananmen meydanına çevirecekti.

Öte yandan, Mısır halkının önündeki asıl sınav, Batı ve onun yerli uşaklarının, onun rejimini kurtarmak üzere Mübarek’ten vazgeçtikleri zaman etkileyici devrimlerini durdurup durdurmayacağıdır. Bu devrime katılan liderler ve sivil toplum grupları, şu ana kadar rejim değişikliği için bastırıyorlar, karakterlerin değişmesi için değil.

9/11’den birkaç hafta sonra, neo-conlar Bush’u ikna ettiler: ABD, Afganistan’dan sonra, müttefik Irak, İran, Libya, Suriye ve Lübnan’da da rejim değişikliğine gitmeli ve İsrail’e İşgal altındaki bölgelerdeki Filistin direnişini yok etmesi için yeşil ışık yakmalıydı.

Neredeyse bir onyıl sonra, ABD hala Afganistan’da mücadele ediyor, Irak’ı müttefiklerine devretti, İran’ın stratejik, bölgesel duruşu ise daha da gelişti. Daha da ötesi, Hizbullah adayı yeni bir hükümet kurarken, Lübnan’daki müttefiki devrildi. Filistin otoritesi Başkanı Mahmut Abbas ve onun görüşmeci ekibi, Filistin gazetelerinde yayınlanan son haberlerden sonra Filistin halkı gözündeki tüm inandırıcılıklarını yitirdiler. Batı Tunus’ta ittifakını kaybetti, ve bir diğerini Mısır’da kaybetmek üzere. Aynı esnada, Cezayir, Yemen ve Ürdün’deki diğer müttefikler tırnaklarıyla zar zor tutunmuş durumda.

Kaderin Keskin Dönüşü

Geçmiş 60 yılın çoğu boyunca, ABD Ortadoğu’yu ve Müslüman dünyayı büyük ölçüde İsrail ve petrolün ikili prizmasından gördü. İsrail’e devasa askeri yardım, ekonomik destek, siyasi örtücülük ve diplomatik güvence sağladı Bunu yaparken sadece Filistinlilerin meşru haklarını reddetmekle kalmıyor, bir yandan sefaletlerini ve ızdıraplarını çoğaltıyordu.

Daha ötesi, ardışık ABD yönetimleri, petrol ve askeri üslerinin kısa vadeli çıkarlarını güvence altına alırken, diktatörlükleri ve baskıcı rejimleri, bölgedeki halkların kendi kaderini tayin hakkını kaybetmeleri pahasına, istikrar bahanesiyle desteklemeye devam etti.

32 yıl önce ABD İran’ı kaybetti ve o günden beri onunla Şah rejimini sağlamlaştırdığı konusundaki rolünü reddeden, tartışmalı bir ilişki içinde oldu. ABD hükümetinin bu durumdan bir ders çıkarıp çıkarmadığı, keskin, net bir şekilde halkların özgür ve bağımsız olma yönündeki iradesine saygı duyacağı oldukça şüphelidir.

1796’daki veda konuşmasında George Washington vatandaşlarını yabancı bir ülkeye “tutkulu bir bağlanma”ya karşı uyarmış ve onlara tavsiyede bulunmuştu: “Yabancı etkilenimin sinsi kurnazlıklarına karşı.. özgür halk dikkatli, sürekli uyanık olmalı, tarih ve deneyimin gösterdiği üzere, yabancı tesir cumhuriyetçi hükümetin en belalı düşmanlarından biridir.”

[1] Tahrir Meydanı

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*